|
Prof. Dr. Sinsi
|
Arkhe Ve Doğa Felsefesi(İlk Fizikçiler)
Arkhe Yunanca bir sözcüktür Sözcük olarak “başlangıç”; “ilk olan”; “ilk ilke”; “köken”; “ilk neden”; “yönetici ilke” türünden birçok anlamı olan; ilkçağ Yunan felsefesinde ise daha çok “tüm şeylerin varlık kaynağı; her şeyin kendisinden çaktığı, değişmeyi yaratıp da kendisi değişmeyen ilk töz ya da ilke” anlamında kullanılan terim Her ne kadar arkhe tasarımını felsefenin ilk tohumlarını atan Thales’ e borçlu olsak da bu anlamıyla arkhe ilk kez Sokrates öncesi felsefede doğa filozofları içerisinde yer alan Anaksimandros tarafından kullanılmıştır Kendisinden sonra gelen ilkçağ Yunan düşünürleri de onu izlemiştir Aristoteles, Sokrates öncesi felsefenin arkhe arayışını bir tür maddesel neden arayışı diye tanımlamıştır (Metafizik, 983-985b) Anaksimandros’ un dışındaki İyonyalı filozoflar (Thales, Anaksimenes vd ) arkhe diye su, hava, ateş, toprak gibi elle tutulur ya da gözle görülür doğal tözlere yönelmişlerdir Hala Arkhe tartışması Modern Felsefede de devam ede gelmektedir
Modern felsefeye gelmeden önce doğa felsefecileri olarak ta bilinen arkhe problemi üzerinde duran filozofların kısa kısa görüşlerini hatırlamak faydalı olacaktır
Thales
Yaşadığı (Milet) ve gezdiği (özellikle Mısır) yerlerde suyun hayat verdiğini görmüş ve varlığın özünün (arkhe) “su” olduğunu ileri sürmüştür Thales’ i bu yargıya götüren gözlemdir Ona göre tüm şeylerin besini nemdir ve ısı, nemle yaratılıp nemle diri tutulur Böylece su, her şeyin tek ilkesi olur
Anaksimandros
Thales gibi arkhe sorunu ile ilgilenmiş ve evrenin özünün, ilk ana maddesinin ne olduğunu sorgulamıştır Sonsuz çeşitlilikteki varlığın ancak yine sonsuz bir maddeden oluşabileceğini savunarak buna “Apeiron” adını vermiştir Her şeyin kendisinden çıktığı temel madde, hiçbir zaman soyut bir şey olarak düşünülmemelidir Onun tek özelliği vardır; “sonsuz ve sınırsız olması”
Anaksimenes
Canlı olan her şeyin nefes aldığını, canlılığını yitiren şeylerinse bu nefeslerini ve sıcaklıklarını kaybettiklerini gözleyerek, varlığın özünün bu sıcak nefes olduğunu savunmuştur; buna “hava” (psüke) adını vermiştir Anaksimenes “Bir hava (soluk) olan ruhumuz bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi bütün evreni de soluk ve hava sarıp tutar” demektedir
Herakleitos
Herakleitos’ a göre evrenin ana maddesi “ateş”tir Ateş bütün var olanların ilk ve gerçek temelidir Bütün karşıtların birliğidir İçinde bütün karşıtların eridiği birliktir
Herakleitos’ da evren devamlı akan bir süreçtir, başı sonu olmayan bir değişmedir; hiç durmayan bu değişme içinde değişmeden kalan hiçbir şey yoktur Her şey akar Bu sürekli oluş içinde kalıcı bir şey olduğunu sanırsak bu bir yanılmadır, bir aldanmadır Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişmenin kuralsız değil de belli bir düzene, ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir Herakleitos’ a göre evrende egemen olan yasadır, düzen ve akıldır (Logos)
Pythagoras
Pythagoras, her şeyin kendisinden çıktığı arkhe olarak “sayı”yı görmüştür Ona göre matematik her şeyin özüdür Evrenin kökeni somut varlıklar değil, sayılardır Örneğin bir sayı belli özellikleriyle adalettir, bir başkası ruhtur, bir başkası akıldır Onlara göre evren bir sayı uyumudur Sınırlı ile sınırsız, tek ile çift, yetkin ile yetkin olmayan karşıtlar kozmos da uyuma varırlar
Parmenides
Parmenides, felsefesini, değişmeyen, hareket, etmeyen, bölünmeyen şeye, bir tek kurala bağlar Bu kural “Bir”dir Akıl, gerçek evrenin, var olanın bir olduğunu gösterir “Bir”, Tanrı ile özdeştir “Bir” birliktir, kendi içine kapalıdır, doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez, yoğunlaşmaz, seyrekleşmez Onun dışındaki her şey yalnızca bir görünüş, bir aldatmacadır Parmenides’ e göre çokluk ve değişme de bir yanılmadır
Elealı Zenon
Zenon, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini, böyle bir düşüncenin insanı çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye ve kanıtlamaya çalışır Bu kanıtlarda, sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin, bizi nasıl bir yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenir Ona göre, var olanı birçokluk ve hareket diye düşünürsek çelişmelere düşeriz; öyle ise var olan ancak “bir” ve “hareketsiz” olandır
Ksenofanes
Ksenofanes, halk dininin Tanrıları insanlaştırmasına karşı çıkmıştır Ona göre bir Tanrı vardır, bu Tanrı’nın ne biçimi ne de düşünmesi ölümlülere benzer Bu tek Tanrı baştan aşağı işitme, baştan aşağı düşünmedir Tanrı, her şeyi düşünceleri ile zahmetsizce yönetir
Empedokles
Empedokles’e göre evrenin özünü oluşturan, gerçekten var olan dört öğe vardır “Toprak”, “hava”, “su” ve “ateş” olarak belirlenen bu dört değişmez öğe, her şeyin temelinde yer alır Evren-deki geri kalan tüm varlıklar, evrendeki oluş ve değişme, bu dört maddenin farklı oranlarda birleşmesinden meydana gelmiştir
Anaksagoras
Anaksagoras, varlığın ilkeleri olarak sonsuz sayıda “tohum” (spermata) olduğu sonucuna ulaşmıştır Bu tohumlar sayılamayacak kadar çok ve sonsuz küçüktürler, yaratılmamışlardır, yok edilemezler; temel nitelikleri sonsuza kadar değişmeden kalırlar Toplam sayıları sürekli aynı kalır; onlardan ne bir şey kaybolabilir, ne onlara bir şey katılabilir; ne nitelikleri, ne sayıları değişir Onlar için ne doğma, ne bozulma vardır
Demokritos
Demokritos’ a göre evrenin ilk ana maddesi “atom” parçacıklarıdır Nasıl ki dilde her kelime bir takım harflerin birleşmesinden meydana geliyorsa, bunun gibi nesne de atomların birleşmesinden meydana gelir Ayrıca bir kelimedeki harfler şekil ve yer olarak biri ötekinden ayrılabilir Aynı şekilde atomlar da şekli ve durumları bakımından birbirlerinden ayrılabilir
Sokrates öncesi doğa filozoflarının ele alıp çözmeye çalıştıkları sorunlara genel olarak baktığımızda maddi bir öğeye dayanarak doğadaki “oluşumu”, “değişimi” bir dayanışma içerisinde açıklamaya çalıştıklarını görürüz Ancak, Sokrates öncesi filozofların maddi bir öğeye dayanarak doğayı açıklama çabaları, salt gözlemlenen, duyu dünyasına dayalı kaba bir deneycilik ya da özdekçilik olarak ele alınamaz Her şeyin kaynağı, ilk ilkesi, temel öğesi düşüncesinin kendisi deneyi aşan, soyut bir uslamlamayı gerektirir Bu uslamlama felsefenin, dinden,söylencelerdenayrışmasınınbelirtisidir 
Sokrates öncesi doğa filozofları maddi öğeyi her neyle özdeşleştirirlerse özdeşleştirsinler, yaşamdan ölüme, değişimden kalıcılığa, varlıktan yokluğa her şeyi birbiriyle ilişkili bir bütünlük içinde, bir dayanışma içinde anlaşılır, açıklanır kılmayı amaçlarlar
Arkhé sorunu, varlığın “ilk ilkesinin” ne olduğu sorusu biçiminde ele alındığında, Sokrates öncesi filozofların arkhé kavramı kendi başına varlığın ne olduğunu açıklamaya yönelik olmaktan çok, varlığa ahlaksal bir anlam yükler Bu bakımdan Sokrates öncesi filozofların arkhé kavramıyla sağlamaya çalıştıkları evrenin (kosmos) dayanışması, salt mantıksal olmaktan çok ahlaksal bir tutumdur Önerilen değişik arkhé biçimleri de bu ahlaksal durumu değişik öğelere dayanarak sağlamaktan başka bir şey değildir Miletli, Elalı, Herakleitoscu, Pisagorcu, Atomcu yaklaşımların birleştirici özelliği, evrenin (kosmos) ahlaksal bir karakteri olduğu inancıdır Sokrates öncesi filozoflar evrenin içinde zorunlu olarak bir zihin, us, nous gördüklerinden evrenin anlaşılabilir, açıklanabilir olduğunu düşünmektedirler (Vlastos 1947: 156-178) Bu bakımdan Sokrates öncesi filozofların evrenin salt görünür düzenliliklerini açıklamaya takılıp kaldıklarını düşünmek yanlıştır
Sokrates öncesi doğa filozofları için evren (kosmos), düzensizlikten, karmaşıklıktan (kaos) çıkıp uyumlu bir düzene kavuşmuş doğadır Onlar için, doğanın görünen, algılanan bu düzenliliğinin altında ne yattığı önemlidir Bu görünen düzenliliği yine görünen bir maddi ilkeye (su, hava gibi) bağlama eğilimlerinin yanı sıra görünmez ilkeye (tohum, atom gibi) bağlama eğilimi de olmuştur Bu ilke, ister görünür olsun ister görünmez olsun, ahlaksal bir ilkedir Bu ilke, evreni öylesi bir biçimde bir arada tutmalı ya da dayanışır kılmalı ki görünür düzenliliği salt açıklanır kılmakla kalmamalı aynı zamanda evreni ahlaksal olarak anlaşılabilir kılmalıdır (Vlastos 1947: 156-178)
Evreni ahlaksal olarak dayanışır kılmak için Sokrates öncesi filozofların hepsi, ileri sürdükleri birbirinden farklı arkheyi yöneten bir güç tasarlamışlardır Bu güç, Thales’in tasarladığı gibi arkhenin kendisinde (canlılık) olabileceği gibi, Empedokles’ in (Sevgi-Nefret) ya da Anaksagoras’ ın (nous) tasarladığı gibi arkhenin dışında da olabilir
Sokrates öncesi filozoflar doğayı sürüp giden bir çekişme, bir gerilim ortamı olarak görürler Bu çekişmenin, bu gerilimin yatıştırılmasını ya da dengelenmesini bu güç yönetir Dolayısıyla arkhe ile onu yöneten güç arasındaki ilişki ırasal olarak ahlaksal bir ilişkidir Bu ilişki, doğanın içerdiği çekişmeleri, gerilimleri uyumlu bir dayanışmaya sokan ahlaksal bir ilişkidir
Biraz daha ileri gittiğimizde Orta Çağ'ın sonundan itibaren [Rönesans]'la birlikte hem felsefe alanında yeni bir canlanma meydana gelmeye başlamış, hem de bilimler de önemli gelişmeler kaydedilmiştir Bu dönemde doğa bilimleriyle doğa felsefesini birbirinden ayırmak olanaklı görünmemektedir Kopernikus ile birlikte yeni bir dünya ve evren kavrayışı ortaya çıkmış, bunun devamında doğa felsefesi yerini giderek doğa bilimleri denilen alana bırakmaya başlamıştır Böylece doğa ve evrene ilişkin felsefi yaklaşımların, soyut arkhe arayışının yerini somut bilgiler, gözlem ve deney merkezli aklamalar almaya yönelir Bu süreçte özellikle ortaçağdaki doğa felsefesi anlayışıyla bir hesaplaşmaya girildiği ve doğa bilimlerinin bu hesaplaşmanın sonucunda geliştiği söylenebilir Her alanda olduğu gibi bilimin gelişmesi, özelliklede bu gelişmenin felsefenin içinden gelerek meydana gelmesi, felsefe ile bilim arasındaki ayrımın nasıl konulacağı sorununu gündeme getirmiş, doğa felsefesi ile doğa bilimleri arasındaki ayrım konusunda bu özellikle belirgin bir sorun olarak ortaya çıkmıştır Francis Bacon, Kepler, Laplace gibi bilgin düşünürler bu sürecin önemli isimleri olmuşlardır Doğa felsefesi bu süreçte bir tür felsefi materyalizm biçimine de bürünmüştür
Bakıldığında Doğa felsefesi ve doğa bilimi 17 yüzyıla gelinceye kadar birbirinden ayrılan alanlar değildir; hatta bu alanlar arasında açık ayrımlar yapma konusunda süre giden sorunlar söz konusudur Çoğu zaman ve çoğu yerde doğa felsefecisi aynı zamanda fizik ya da diğer doğal bilim alanlarıyla da ilgilenen hatta onlar üzerinde otoriteye sahip olan bir kişiydi 17 yüzyıldan itibaren felsefe ve bilim alanları birbirinden ayrışmaya ve bilimler kendi alanlarında daha da özerkleşmeye başlamasıyla doğa felsefesiyle doğa bilimlerinin ayrışması sorunu da gündeme geldi Bu bir anlamda iki farklı bilgi türü arasında yapılması beklenen bir ayrımdı; ancak yine de bu ayrım her zaman açık seçik değildir Modern doğa biliminin aldığı biçim ve geldiği bilgi düzeyi, belirli bir tarihsel dönemde bu ayrımı koşullandırmıştır Özellikle Galileo ve Newton ile bu gelişmenin ortaya çıktığı saptanabilir; belirli bir yöntemle bir anlamda bilim empirikleşiyor, gözlem ve deney önemli bir nitelikle öne çıkıyordu Felsefe ise spekülatif bir görünüme bürünüyordu bu gelişmeler karşısında Bu eksende giderek bir ayrışma meydana gelmiş olsa da felsefe düzeyinde doğa bilimi ile doğa felsefesini ayrıştırmanın açık ve kesin bir şekilde görünebildiğini söylemek zordur
Temel olarak arkhe problemi çıkış noktası temsilcileri ve daha sonraki uzantısından bahsetmeye alıştım bu konu çok kapsamlı ve geniş su götürür, ayrıntılı bir konudur fakat gerek her arkadaşın anlayabilmesi gerekse zaman darlığı bu boyutta ele almama olanak verdi umarım faydalı olur
ESMA BULUT
|