|
Prof. Dr. Sinsi
|
Yurttaşlık Ve Kamusal Alan...
Günümüz dünyasında toplumsal, siyasî ve etik manâda ciddî bir dönüşüm sürecinin yaşandığı hususunda yaygın bir kanaat birliği hasıl olmuş durumdadır Bunun yanında, düşünsel yönelimlerdeki hareketi simgeleştiren önemli bir terminolojik kaymadan da söz etmek mümkündür Bugün, yirmi yıl öncesinin tartışmalarının odak noktasını teşkil eden “sanayi toplumu” kavramı yerini “postmodernizm”* ve “globalizm” terminolojisine terk etmiştir
McLuhan’ın “küresel bir köy” olarak tarif etmiş olduğu dünyamızda, içinde bulunduğumuz küreselleşme süreci, bir yandan dünyayı Strauss’un tabiriyle “tekbiçimli tekdüzelik”boyutunda bütünleştirip türdeşleştirme tehdidini ihtiva ederken; diğer yandan da millî parçalanma süreçlerini besleyen çeşitli farklılıkları ve glokalizasyonu (yerelleşmeyi) siyasî gündemin merkezine taşıyarak bizleri türdeşleşme ve parçalanmanın çelişkili birliğinin tarihinde yaşayan insanlar konumuna getirmektedir Bu paradoksal birlikteliğin en açık ifadesini, Benjamin Barber’in “Mcworld”olarak adlandırdığı küresel monokültürün egemenliği altında yersiz yurtsuzlaşan bireysel kimlikler ve bu suretle gelişen kozmopolitan aidiyet biçimleri ile; ulus-devletin ve millî yurttaşlık prensibinin meşruiyet temellerini sorgulayarak yükselen ve post-ulusal kimliklerin inşâ sürecini ifade eden etnik kategorinin siyasileşmesi olgusunun çelişkili eşzamanlılığında bulmak mümkündür
Etnik kolektivitelerin modern öncesi dönemin ilkel, kabilesel bölünmelerini andırırcasına, Ortaçağ’a özgü dayanışma pratikleriyle, galeyan halinde biraraya toplanış süreci ve etnik ayrılıkçılık dalgaları, ne yazık ki dünyamızı binlerce mikromilletten oluşan Hobbes’çu “doğa durumu”na herkesin herkesle savaş halinde bulunduğu kaotik bir yapıya doğru sürüklemektedir
Terör ve şiddetin özgürlüğün kalbinde birer özne olarak görüldüğü psikolojik bir zemin üzerinde şekillenen etnik kimlik arayışları, millî etik değer kodlarda bir çözülmeyi ifade ettikleri kadar; demokratik ideal ve düzenlemelerden ciddî birer sapmaya da tekabül etmektedirler Bu sebeple, ülkemiz entelektüel ve siyasî bilinçaltına bölücülük tasarımcıları tarafından sürekli olarak şırınga edilen ayrılıkçı sapmaların bir tezahürü durumundaki etnik farklılıkların kurumsallaşması talebi karşısında; toplumsal birlik, düzen ve uzlaşma prensiplerinin kurumsal çerçevesini meydana getiren demokrasi, millî yurttaşlık, ulus-devlet ve kamusal alanın bölünmezliği ideallerinin doğru anlaşılıp içselleştirilmesi, sağlıklı işleyen bir demokrasinin olmazsa olmaz (sine quo non) şartı olarak hayati bir önem arz etmektedir
Kimlik Kavram(lar)ı Üzerine
En genel manâda kimlik, mensup olduğumuz kolektif aidiyetlerle şekillenen; arzu, hayal ve kendimizi tasavvur etme biçimlerimiz çerçevesinde, hayattaki duruş yerimizi belirleyen niteliklerin toplamı olarak tanımlanabilir Uzun yıllar boyunca “psikoloji” biliminin çalışma sahası içinde değerlendirilen kimlik kavramı, toplumsal ilişkilerin görülmedik biçimde yoğunlaştığı günümüzde farklı bir muhteva kazanmaya başlamıştır Bugün kimlik, hazcıinkârcı (hedonist-nihilist) bireyci bencil duygulardan; kabilesel, dışlayıcı karakteri ağır basan etnik gruplara ve yanaşmacı (clientalist) cemaatsal yapılar etrafında birleşme pratikleriyle şekillenen grupsal fundamentalist ilişkiler ağına uzanan oldukça geniş bir alanda belirleyiciliği olan, disiplinler arası önemi haiz bir yapıya bürünmüştür
Günümüzde, toplumsal ilişkilerin her geçen gün artarak karmaşıklaşan yoğunluğu, bizleri, toplumsal ilişkilerin merkezinde yer aldığına inanılan kişisel ve kolektif kimliklerin özel yapıları üzerinde titizlikle durmaya yöneltmektedir Tam bu noktada, insan “ben”inin ve kolektif bütünleşme pratiklerinin toplumsal düzen mekanizmasının sağlıklı ve istikrarlı biçimde işleyişi açısından ihtiva ettikleri öneme değinmek yerinde olacaktır
“İnsanın ‘ben’i (özü) mümkün olabilen en geniş anlamda, onun kendisine ait olduğunu söyleyebildiği tüm şeylerin toplamıdır” düşüncesinin bir ifadesi olarak Ibsen’in Peer Gynt’da betimlediği6 çağdaş insanın tüm yaşamının kendi “ben”inin çıkarlarını sağlamaya adanmış olduğuna dair kuvvetli inanç, esasen, bir “özçıkar yanılsaması”ndan başka bir şey değildir Zira, böyle bir yaklaşım, Arendt’in “kişilerin büyük bir ailenin birer ferdiymişçesine hareket ettikleri bir yapı”olarak adlandırdığı, “ahlâkî” bir alanı ifade eden toplumu, çıkar amacı ile dahil olunan ve üzerinde bireysel ve grupsa-lcemaatçi egoist çatışmaların yaşandığı etik dışı bir yapı olarak algılamakla eşdeğerdir Böyle bir algılama ise açıkça, Jung’un altını çizmiş olduğu bir noktanın ihmali olacaktır: “Ben’in gerçek anlamda ‘ben’ olabilmesi için ‘biz’e ihtiyaç vardır ”
Durkheim’in toplum tasviri, sosyalin özel şahısların yüzyüze ilişkiye girdikleri kolektif ritüellere ve eylemlere angaje oldukları bir dünyayı ifade etmesi sebebiyle, böyle bir dünyadaki davranışların türdeş mahiyetinin bireyler arasında kolektif bilincin doğmasına sebep olduğu noktasında şekillenir Bununla birlikte, kişiler arası ve toplumsal sistemlerin temeli olduğuna inanılan kişisel kimliğin özel yapısı, kaostan ziyade düzen ve tutarlılık üzerine kurulu olduğu ölçüde, toplumsal sistemlerde bütünleşmiş birlik ve denge sağlayıcı bir mekanizma olarak işlev görür 10 Bugün ülkemizde, toplumsal birlik, denge ve düzen mekanizmasının; etnisiteyi salt biyolojik bağlarla tanımlanan bir gruba ait olma hissi olarak niteleyen “etnik kimlik” politikaları ile tehdit edildiğini söylemek yanlış olmasa gerekir
Esasen, “kolektif kimlik”, “kimlik grupları”, “kimlik politikaları” ve “etnisite” gibi kavramlar görece yeni kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır Hobsbawm, 1968’de basılan “Uluslararası Sosyal Bilimler Ansiklopedisi”nde kolektif kimlik ve kimlik politikası gibi kavramlara rastlanmadığını; kimlik politikalarını en açık biçimde çevreleyen “etnisite” kavramının ise, 1970’li yılların Oxford İngilizce Sözlüğü’nde 18 yüzyıldan kalma aktarmalarla belgelendiğini vurgular
Günümüzde, etnik gruplara duyulan ilginin artarak etnik kimlik politikalarının gündeme gelmesinin çeşitli sebeplerini “milletlerarası güç dengelerinde meydana gelen kırılmalardan”, adeta bir göçmen mıknatısı haline gelen Batılı ülkelerde göçmen gruplarca sürdürülen mücadelelere; ulusötesi bölgesel yapılanmaların yükselişinden, küreselleşme temayüllerinin özü itibariyle paradoksal bir sonucu olarak yaygınlaşan yerelleşmeye (glokalizasyon); diasporaların sistemli ve yaygın biçimde etkinliklerini arttırmalarından, etnik grupların milletlerarası güç mücadelelerinde direnç noktalarının içten zayıflatılması projelerinin bir piyonu olarak kullanılmaları olgusuna uzanan oldukça geniş bir yelpazede aramak mümkündür
Tam bu noktada altı çizilmelidir ki, etnikliğin ele alınışında hangi unsurların dayanak teşkil edeceği konusunda evrensel bir ortak kabulün varolmaması, “etnik grup” kavramını muğlak ve değişken bir yapı olarak karşımıza çıkarmaktadır Antropolog George De Vos etnik grubu “aynı gelenekler bütününe sahip olan ve bu gelenekleri ilişki içinde bulundukları diğer insanlarla paylaşmayan, ötekiler karşısında bu değerleri savunan özalgı sahibi insan topluluğu”13 olarak tanımlarken; Talcott Parsons’a göre etnik grup, “ortaklaşa bir soydan geldiklerini kabul eden akrabalık gruplarının biraraya gelmesi ile oluşan” topluluğu ifade eder Bunun yanında, Balkanlar’da fizyolojik olarak aynı kanı ve benzer özellikleri paylaşan Ortadoks Sırplar-Katolik Hırvatlar-Müslüman Boşnaklar arasındaki çatışmanın bir “etnik çatışma” olarak değerlendirildiği gözönünde tutulduğunda; tarih, kültür ve din farklılaşmalarının “etnik kimlik” tanımının yapılmasında ne denli büyük bir önem arz ettiği açıkça ortaya çıkmaktadır
İçinde bulunduğumuz dönemde, muğlak bir anlamsal çerçeveye sahip olan “etniklik” kavramının yeni bir özdeşleşme alanı olarak sunulması politikaları karşısında; millî kimliğin toplumsal birlik ve düzen sağlayıcı karakteri üzerinde durmak büyük önem arz etmektedir Tam bu noktada, kolektif kimlik oluşumları bağlamında bir millete ait olmanın ne anlama geldiği ve bir üst kimlik olarak “millî kimliğin” diğer alt kimlik biçimleriyle nasıl bir ilişkiler yumağı ördüğü noktasında şekillenen bir problematiğin çözümüne yönelmek gerekmektedir
David Miller, “Milliyet Üzerine” adlı eserinde millî kimliğin temel belirleyicilerini beşli bir kavramsallaştırma ile ifade etmeye yönelir Buna göre millet, ilk olarak, ortak özellikleri paylaştıklarına inanan insanların vatandaşlık şuuruna erdikleri, birarada yaşama arzusunu paylaştıkları ve ortak bir “inanç” noktasında birbirlerine bağlandıkları bir yapıya tekabül eder Bu yüzdendir ki, dışarıdan bakan bir gözlemcinin ırk ve dil gibi nitelikleri gözeterek milletleri tanımlamaya çalışması ciddî bir hata olacaktır
İkinci olarak, milliyet, yalnız tarihî sürekliliğe vücut veren değil; aynı zamanda ortak bir geleceğe de uzanan, mensuplarının karşılıklı dayanışma pratikleri ve sadakatle bağlı bulundukları ahlâkî bir kimliği ifade eder
Üçüncü olarak, millî iradeyi ifade eden kararlar, kazanılmış millî zaferler ve başarılarla da şekillenen millî kimlik, diğer pasif kimliklerin aksine sürekli olarak paylaşılan, faal bir kimliktir
Millî kimliğin dördüncü ayırt edici özelliği, millet ve devlet arasındaki bağlantıyı mümkün kılan, millî bir topluluğun aynı zamanda siyasî bir topluluk da olmasını gerektiren, bir vatana sahip olma ve ona bağlı kalma zorunluluğudur
Son olarak, millî kimlik, kolektif aidiyet duygusu ile paylaşılan bir “millî karakter” ya da “ortak kamu kültürü”nü gerektirir
Her bir tikeli bizzat kuran ve anlamlı kılan olgu “bütünlük” olduğu için, birey olarak taşınan kimliklerin aslî birleşenini zuhur ettiren duygu, birlik ve dayanışmadır Dolayısıyla, öncelik verilecek bütünleşmiş bir merkez olmaksızın çoklu bağlılıkların sakatlanacağı düşüncesi, bizleri dar kişisel çıkarlarımızdan ziyade kolektif davranışa ve bir üst (superordinate) kimliği yaşatma iradesine yöneltir
Bu manâda, “millî kimlik”, diğer alt kimlikler arasında merkezîleşmiş bir denge, kimlikler arası çatışmalarda ise toplumsal düzeni koruyucu bir kemer vazifesi görür Nasıl ki, insanların, kaosu sıkıştırmak ve tutarlılığa ulaşmak için bir denge kişilik idealine ulaşmış olmaları gerekiyorsa19, toplumlar da her türlü belirsizlik ve çatışma ile toplumsal düzeni tehdit eden anarşik sapmalardan korunmak için toplumsal düzen ve birliği garanti altına alan ve dağılmış kimlikleri biraraya toplayan bir “millî kimliğe”/“üst ben”e ihtiyaç duyarlar
Devlet-Toplum İlişkilerinin Stratejik Altyapısı: Demokrasi ve Yurttaşlık
İçinde bulunduğumuz döneme damgasını vuran kimlik, kimlikçilik, düzen ve ahenk tartışmaları bizleri ister istemez, iki stratejik kavramın karşı konulamaz çekim alanına doğru sürüklemektedir Şüphe yoktur ki, birey, toplum ve devlet ilişkilerinin kesiştiği alanın merkezinde hayatî bir konuma sahip olan bu iki kavram ve değer, “demokrasi” ve “yurttaşlık”tır
Aron’un “tüm yönetilenlerin devlete katılımı”, Mauss’un ise “merkezî demokratik iktidar” olarak tanımladığı yurttaşlık kavramı, en basit manâda, bir siyasî topluluğun üyesi olma anlamını içinde barındırır Rousseau’nun “genel irâde” fikrinin tarihî süreç içinde ulaşmış olduğu nihaî noktaya tekabül eden modern yurttaşlık kavramı, bireyin devlet ile olan ilişkilerinde hak ve yükümlülüklerini kurumsal bir çerçeveye yerleştiren anayasal bir kavramdır
Birey ile devlet arasındaki ilişkinin “egemenlik” boyutunda tanımlanan yurttaşlık kurumunun tesisi, sınıfsal, etnik ya da dinî kimliklerden bağımsız yasalar altında, formal eşitliğin güvence altına alınması çabasının bir neticesi olarak mümkün olmuştur Öncelikle ahlâkî bir yargıya tekabül eden bir aidiyet biçimi olarak yurttaşlık kavramı, toplumu oluşturan bireylerin millî egemenliğin kullanımına, eşitlik boyutunda ortak olmalarını ifade eder
|