|
Prof. Dr. Sinsi
|
Cehov'dan Hikayeler
BİR HANIMEFENDİNİN HİKAYESİ
(A Lady's Story - Çehov)
Dokuz yıl önce, savcı yardımcısı Piyotr Sergeyiç ve ben, istasyondan mektupları almak üzere hasat zamanı, akşam üzeri, atla yola çıktık
Hava harikuladeydi fakat geri dönerken korkunç bir gökgürültüsü ve bize doğru yaklaşan kara bulutlar gördük Bulutlar bize doğru, biz de onlara doğru gidiyorduk
Bu manzaranın karşısındaysa evimiz ve kilise bembeyaz, uzun kavak ağaçlarıysa gümüş gibi parlıyordu, yol arkadaşımın keyfi yerindeydi, saçmasapan şeyler konuşup, gülmeye devam ediyordu, aniden karşımıza kuleli bir ortaçağ şatosu çıksa ne iyi olurmuş da, şöyle yosun tutmuş, kulelerde baykuşlar öten, yağmurdan sığınmak için sığınırdık ve sonunda yıldırım çarparak ölürdük 
Sonra ilk yağmur dalgası çavdarların ve meşeleri kapladı, rüzgar esiyordu, havada yağmur ve biçilmiş çimen kokusu vardı, her yer toz toprak içindeydi  Sergeyiç güldü ve atını mahmuzladı
Harika, çok iyi diye bağırdı
Onun neşesi bana da geçti gülmeye başladım, iliklerime kadar ıslanabilirdim ve yıldırım çarpabilirdi  
Kasırgada kuş gibi hızla, soluk soluğa, kalbimiz çarparak atlarımızı koşturuyorduk, kasabaya yaklaştığımızda rüzgar dindi, yağmur damlaları çatılara ve çimenlere damlıyordu  ortalıkta kimse yoktu 
Piyotr Sergeyiç, dizginleri aldı ve atları ahıra bıraktı, ben kapının yanında işi bitene kadar yağmuru seyrederek, onu bekledim, taze samanların hoş kokusu burada daha güçlü hissediliyordu, yağmur ve kara bulutlar yüzünden sanki akşam olmuş gibiydi
Gökyüzünü sanki ortadan ikiye bölermiş gibi gürleyen bir gökgürültüsünden sonra, Pyotr,
' Amma çaktı! Buna ne diyorsun? diye sordu
Kapının yanında yanımda duruyordu ve hızlı koşu yüzünden hala nefes nefese bana baktı, bana hayran olduğunu görebiliyordum
- Natalya Vladimirovna, burada birkaç dakika daha kalıp, seni seyretmek için her şeyimi veririm, çok güzelsin
Gözleri hayran hayran ve sevgiyle bana bakıyordu, yüzü solgundu, sakallarında ve bıyığında yağmur damlaları parlıyordu  sanki onlar da bana sevgiyle bakıyorlardı 
- Seni seviyorum, seni seviyorum ve seni gördüğüm için çok mutluyum, biliyorum eşim olamazsın bir şey istemiyorum bir şey söyleme sus cevap verme bana farketme istersen, sadece benim için çok önemli olduğunu bil ve bırak seni seyredeyim
Heyecanı beni de etkilemişti, tutku dolu yüzü yüzüne baktım, yağmurun sesine karışan sesini dinledim, sanki büyülenmiş, kımıldayamıyormuş gibi duruyordu 
Sonsuza kadar onun ışıldayan yüzüne bakıp, dinlemeyi istiyordum  
- Hiçbir şey söylemiyorsun, bu harika  öyle sessiz kal 
Mutluydum, neşeyle gülerek, yağmurun altında eve doğru koştum, o da gülüyordu ve sıçrayarak peşimden koşuyordu
Çocuklar gibi, sırılsıklam, bağıra çağıra, heyecanla merdivenleri tırmandık, odaya daldık, babam ve ağabeyim beni bu kadar heyecanlı ve neşeli görmeye alışık değillerdi, şaşırarak halime baktılar ve onlar da gülmeye başladılar
Kara bulutlar dağılmış, gökgürültüsü azalmıştı, fakat Pyotr Sergeyiç'in sakalından
hala yağmur damlıyordu, akşam yemeği saatine kadar gülerek, ıslık çalarak, köpekle bağıra çağıra oynayarak ve onu odanın bir ucundan diğerine kovalayarak geçirdi, uşak semaveri getirince neredeyse canı sıkıldı, bayağı bir yemek yedi, abuksabuk konuştu, bir insanın kışın taze hıyar yerse, baharda ağzında hıyar tohumları çıkacağı gibi  
Yatmaya gidince, bir mum yaktım, ve pencereyi açtım, tanımlayamadığım bir tutku ruhumu kaplamıştı, özgür ve sağlıklı olduğumu hatırladım, zengin ve asildim, zengin ve asil, seviliyordum, Tanrı'm ne güzel sonra bahçeden gelen soğuk havayla Pyotr Sergeyiç'i sevip sevmediğimi düşündüm, ve herhangi bir karara varamadan uykuya daldım  
Ertesi sabah, yatağımın üzerinde gün ışığı ve ağaç gölgeleri yansıyordu, bir gün önce olanlar hafızamda çok tazeydi  hayat bana zengin, dolu dolu, cazip geliyordu, çabucak giyinip, bahçeye indim
Ya sonra ne oldu? Hiçbir şey  kışın şehirdeyken Pyotr Sergeyiç arada sırada bize ziyarete geldi, köydeki ahbaplıklar sadece yazın, köydeyken ahbaplıktı  kış gelip, şehre dönünce ahbaplık da eski cazibesini kaybetmişti  köydeyken onlara çay koyarken, sanki başka birinin kılığındaydılar, sanki çaylarını daha uzun sürede karıştırıyorlardı, şehirdeyken de Pyotr Sergeyiç bazen aşktan söz etti ama köydeki gibi değildi şehirdeyken aramızdaki görünmez duvarın daha çok farkına varyıorduk, ben asil ve zengindim, o ise fakir biriydi, asil bir beyefendi değildi, sadece rahibin oğluydu ve savcı yardımcısıydı, her ikimiz de  ben gençkızlığımdan beri aramızda çok aşılmaz bir duvar olduğunu düşünüyorduk, şehirdeyken aristokrat yaşamı gülümseyerek eleştirirdi, salonda başka birileri varsa susardı, aşılamayacak duvar yoktur ama çağdaş yaşamın aşık kahramanları fazla korkak, tembel, ruhsuz ve aşırı hassaslar ve başarısız olacaklarını düşünüp, hemen pes etmeye hazırlar özel hayatları onları hayal kırıklığına uğratınca, mücadele etmek yerine sadece eleştiriyorlar, dünyanın kabasaba bir yer olduğunu söylüyorlar ama
kendi eleştirilerinin de yavaş yavaş kabalaştığını farketmiyorlar  
Seviliyordum, mutluluk uzağımda değildi, neredeyse bana dokunmak üzereydi, kendimi anlamaya çalışmadan, hayattan ne beklediğimi sorgulamadan, sadece rahatıma bakıyordum, sevgileriyle insanlar yanımdan geçip gittiler, ışıltılı günler, sıcak geceler, şarkı söyleyen bülbüller, güzel kokulu hasatlar, tüm bu tatlı, heyecanlı şeyler ve iz bırakmadan geçip gittiler, hepsi neredeler?
Babam ölmüştü, yaşlanmıştım, hoşuma giden, bana umut veren her şey, gökgürültüsü, yağmur damlaları, mutluluk ve aşk hakkındaki sözler hepsi gitmiş, mazi olmuştu  karşımda boş bir çöl görüyordum, kimse yoktu ve ufuk siyah ve ürkütücüydü  
Kapı çaldı  gelen Pyotr Sergeyeviç  kışın, ağaçlara bakıp, onların yazın ne kadar yeşil olduklarını düşünüp fısıldarım 
- Ah, canlarım  
Ve ilkbaharımı birlikte geçirdiğim kişileri görünce de, üzülürüm, içimi bir sıcaklık kaplar ve yine aynı şeyi fısıldarım
Uzun yıllar önce babamın referansıyla, şehre tayin edilmişti, biraz yaşlanmış ve uzaklaşmış gözüküyordu, aşkını ilan etmeye epey oluyor ki son vermişti, abuksabuk konuşmalarını da bırakmıştı, resmi görevini sevmiyordu, yaşama sevgisini kaybetmişti, şöminenin karşısına oturup, sessizce alevlere bakıyordu şimdi 
Ne diyeceğimi bilemiyordum,
Eee, bana ne söyleyeceksin? diye sordum
Hiçbir şey diye yantıladı
Ve tekrar sessizlik  alevlerin kızıllığı yüzüne yansıyordu  
Geçmişi düşündüm, birden omuzlarım titremeye başladı, başım öne düştü ve acı acı ağlamaya başladım, hem kendim hem de onun için çok üzülüyordum, eskiyi özlüyordum, ve artık zenginliği ve asalet düşünmüyordum 
Alnımı ellerimin arasına alıp, gözyaşlarına boğuldum
Tanrı'm! Tanrı'm! hayatım boşa gitti!  
Oturdu, sessizdi, ve bana 'ağlama' demedi, ağlamam gerektiğini, ağlama vaktimin geldiğini biliyordu
Gözlerinden benim için üzüldüğünü anladım, ben de onun için üzülüyordum, ve bu başarısız, korkak adamın ne benim için, ne kendisi için bir şey yapamamasından dolayı gücenmiştim 
Kapıya doğru gitti, sanırım mahsus paltosunu giyereken oyalandı, iki kez elimi öptü, ve yaşlı gözlerime uzun uzun baktı, tam o anda o yağmurlu günü, fırtınayı, kahkahalarımızı, o günkü halimi hatırladığını düşündüm, bana bir şey söylemek istiyordu ama söylerse mutlu olacaktı ama hiçbir şey söylemedi, sadece başını eğdi, ve elimi sıktı Tanrı yardımcısı olsun
Gittikten sonra, çalışma odasına gittim ve şöminenin önündeki halının üzerine oturdum, kor parçaları küllenmişti ve sönmeye yüz tutmuştu, buz gibi yağmur pencereleri daha güçlü şekilde çarpıyordu, ve bacadan rüzgar esiyordu  
Hizmetçi içeri girdi, uyuduğumu sanıp bana seslendi  
|