Şengül Şirin
|
Amerika Birleşik Devletleri-United States of America (USA)
MÜZİK
Kökenleri geçmişin karanlıklarında kaybolmuş kızılderlll şarkı ve dansları bir yana bırakılırsa, amerikan müziğinin ilk örnekleri, Afrika'dan, gêtlrilenvllk zenci kölelerin Vlrginia'ya ayak bastıkları XVII yy başlarında, Yeni ingiltere'ye pürltenler tarafından sokulan mezmurlar ve şarkılardır Kısa bir sürede, bütün kolonilerde müzik yaşamı başladı: ilk şan (1733) ve org resitalleri (1737), ilk opera gösterileri (1735) Charleston'da, ilk senfonik konserler (1735-1743) New York ve Bethlehem' de düzenlendi Çok sayıda avrupalı mü-zikçlnin ülkeyi dolaşmaya başladığı sırada, Amerika doğumlu İlk besteciler, şarkıları (Francis Hopklnson, 1737-1791 ) ya da "füg biçiminde havalar"ıyla (William Billings, 1746-1800) kendilerini tanıttılar Ama, ciddi müzik eğitiminin ve düzenli etkinlik gösteren derneklerin yanı sıra, amatörlükten kurtulmuş özgün bir anlatımın doğması için XIX yy 'ın ortalarını beklemek gerekti Kızılderili temalarını ilk kez kullanan Anthony Philip Heinrich (1781 -1861),Lowell Mason(1792-1872), John Knowles Paine (1839-1906) ve Boston okulundaki öğrencileri, Arthur Foote (1853-1937), Horatio Parker (1863-1919), George W Chadwick (1854-1931), Daniel Gregory Mason (1873-1953) ve Edward Burllngame Hill (1872-1960), müzik alanındaki bu atılımın başlıca temsilcileridir Edward Mac-Dowell (1861-1908) ise, kuşağının, amerikan folklorundan esinlenen en özgün sanatçısıdır Yüzyılın sonuna değin Avrupa'ya bağımlı olan amerikan müziği, sırayla romantizm sonrası germen müziğinin, konservatuvar müdürü olarak New York'ta verlesen ulusal bir müziğin destekleyicisi olan Dvorâk'ın ve fransız izlenimcilerinin etkisinde kaldı Alsace kökenli Charles Martin Loeffler (1861-1935), John Alden Carpenter (1876-1951 ) ve Charles Tomlinson Griffes (1884-1920) özellikle fransız izlenimcilerinin etkisinde kalırken, Cari Rugg-les (1876-1971) onlkitonculuğa yöneldi; Charles ives (1874-1954) ise, özgün çok-eksenlillk, eksensizlik ve polimetri formülleriyle geleneksel teknikleri altüst etti
Daha sonraki besteciler, özgün bir amerikan anlatımını ve formülünü araştırırken, seçmeciliği de elden bırakmadılar ve deneysel müziğe yöneldiler (Cowell, Virgil Thomson, Roger Sessions, Leo Ornstein, Leo Sowerby) XX yy 'ın ortalarına doğru, George Gershwin'e (1898 -1937) ününü sağlayan ve Aaron Copland (doğm 1900), Walter Piston (1894 -1976)ya da George Antheil(1900-1959) gibi bestecilerin de benimsediği cazla "klasik" müzik yapısını kaynaştırma denemeleri, uzun bir süre, cazın giderek ağır basacağı izlenimini uyandıran başarılı sonuçlar verdi Ne var ki, cazın etkisi, ABD'de yerleşmiş olsun ya da olmasın, Ernest Bloch, Nadia Boulanger, Ernst Krenek, Vincent d'indy, Béla Bartök ya da Paul Hindemith gibi büyük avrupalı eğitmenlerin ünü ve Stravinskiy, Schön-berg, Honegger, Ollvier Messiaen gibi birçok bestecinin Avrupa'dan getirdikleri teknikler karşısında geriledi
1920'den bu yana amerikan müziğinde bütün üsluplara rastlanabilir: Howard Hanson (doğm 1896), Paul Creston (doğm 1906), Norman Dello Joio(doğm 1913), David Diamond (doğm 1915) ve Peter Mennln'in (doğm 1923) yeniklaslkçiliğl; William Schuman (doğm 1910), Randall Thompson (doğm 1899) ya da Nlkolay Nabokov'un (1903-1978) yeniromantizml; Elliott Carter'in (doğm 1908) eksenliliği; Ross Lee Flnney (doğm 1906), Wallingford Rlegger (1885-1961), daha sonra Harold Shapero (doğm 1920), Ben Weber (doğm 1916), Gunther Schuller (doğm 1921) ve Eugene Kurtz'un (doğm 1923) onlkitonculuğu; Otto Luening (doğm 1900), Vladimir Ussachevsky (doğm 1911), Percy Grainger (1882-1961), Leslie Basset (doğm 1923), Douglas Leedy (doğm 1938), Richard Grayson (doğm 1941), David Cope (doğm 1941), David Bruce Berry (doğm 1947) ve John Adams' ın (doğm 1947) elektronik müziği ve John Cage'in (doğm 1912) uzun süre önderliğini yaptığı öncü müzik Bestecilerin çoğu, seçmeci olduklarını açıkça belirtirler (Samuel Barber, Henry Brant [doğm 1913], Leonard Bernstein, vb ) ve bu sanatçıların değişik anlayıştaki yapıtlarını dinleyiciler aynı ilgi ve dikkatle İzler Fransız kökenli Edgar Varèse (1883 -1965), Milton Babbitt (doğm 1916), Lukas Fos6 (doğm 1922), Morton Feldman (doğm 1926), Earle Brown (doğm 1926) ya da Christian Wolff (doğm 1934) gibi en ünlü deneysel müzik bestecileri, seçmecilik adına yerlerini kendilerinden sonraki kuşağa bırakmışlardır: David Tudor (doğm 1926), Robert Ashley (doğm 1930), Terry Riley (doğm, 1935), Gordon Mumma (doğm 1935), Robert Leonard Moran (doğm 1937), Richard Higgins (doğm 1938), DaryJohn Mizelle (doğm 1940), Daniel Lentz(doğm 1942), Charles Amlrkhanian (doğm 1945), John Beaulleu (doğm 1948) ya da Beth Anderson (doğm 1950)
Herhangi bir biçim arayışının dışında kalan ve özellikle geniş bir İzleyici kitlesine ulaşmayı amaçlayan amerikan müzikli güldürülerinin yaratıcıları, Victor Herbert (1859-1924) ile Reginald De Koven'dlr (1859-1920) Rudolf Friml (1879-1972) ve Sigmund Romberg'in (1887-1951) ardından Jerome Kern (1885-1945), irvlng Berlin ve Cole Porter bu türü geliştirdiler Evrensel bir dinleyici kitlesine pek ulaşmış sayılmasalar bile, amerikalı opera
Louis Gruenberg'in Emperor Jones'u (1931), George Greshwln'in Porgy and Bess'i (1935), Gian Carlo Menotfi'nin Medium (1946), Telefon (1947) ve Konsolos' u (The Consul, 1950) Ayrıca, müzik etkinliklerini canlı tutmak, özellikle de büyük orkestraları kurmak (Philadelphia, Chicago, New York, Boston) İçin geniş olanaklardan yararlanıldığını da belirtmek gerekir
SİNEMA
1877'de, Muybrldge, birçok aygıtı art arda çalıştırarak durağan fotoğrafları hareketli olarak göstermeyi başardı Edl-son'ın 1887'de başlayan ve önceleri fonografı örnek alan çalışmaları, 1894'te "kinetoskop"u ortaya çıkardı Bu aygıt, Black Maria stüdyosu'nda Buffalo Bill ya da dansöz Amy Muller gibi ünlüleri görüntülemeye olanak verdi Bu filmler perdeye yansıtılmıyor, gözü bir merceğe dayayarak seyrediliyordu Edison tarafından piyasaya sürülen Armat'nın "vitaskop"u, 1896'da New York'ta ilk film gösterisinin yapılmasını sağladı Küçük gösterim salonları "klnetograflar"ı kullanmayı sürdürürken, İlk sinema salonları da sayıca arttı 1905'te, 5 sente gösteri yapan "Nlc-kelodeon'îar açılmaya başladı
Önceleri New York çevresinde gelişen sinema sanayisi, 1910'dan başlayarak, haftada 26 milyon seyirci çekti Patent çekişmeleri yüzünden güç durumlara düşen bu sanayi dalı, sonunda, bazen birtakım yabancı film aşırmaları da yaparak (bunun başlıca kurbanı, Meliès'ti) Avrupa sinemalarının rekabetinden kurtuldu O günden sonra, amerikan sinemasını refaha ulaştıracak iki ana koşul gerçekleşmiş oluyordu: birincisi, kentleşmeye ve göçmenlerin bu sözsüz gösteriye gösterdiği ilgiye bağlı olarak artan seyirci sayısı; ikincisi, film yapımevlerlnin çıkar kaygısı kadar, amerikan seyircisinin Edison yapımevl'yle çalışan Edwin S Porter, filmlerinde yerel kahramanları yüceltti (The life of an American Fireman, 1903); şiddet eylemini (The Great Train Robbery, 1903) ve çapkınlık öğesini sinemada İlk kez kullandı (The Gay Shoe Clerk, 1903); anlatı kurgusu ve gösterişli sahnelerin basit biçimde bir araya getirilişinden özgürce yararlandı Edison'ın başlıca rakibi, Biograph yapımevi oldu; burası İçin yaptığı filmlerde David Wark Griffith, dram duygusunu, görüntü beğenisini ve yenilikçi yeteneğini ortaya koydu (1908-1913) Onun yönetiminde oyuncular (Glsh kız kardeşler, Mary Plckford, Mae Marsh, Henry B Walthall, Lionel Barrymore) beyazperdenin isteklerine uyarlanan yeni bir sanatı keşfettiler Amerikan sineması, o dönemde, büyük anlatı kalıplarını (kaygılı bekleyiş, kaçıp -kovalama, savaş) ve başlıca simgesel dekor ve kahramanlarını (Batı, Güney, ayaktakımı, masum genç kız) yarattı Bu dönemin filmleri, kısa olmalarına karşın, türlerin oluşmasını sağladı: hareket filmleri, melodram, tarihsel film ve western
1908'de bir kartelde toplanan yapımcılar, kendi başına çalışan rakiplerle çatıştılar ve sinema salonlarını denetim altına almayı başaramadılar 1912'de kurulan Keystone yapımevi "bürlesk" tipi güldürülere ağırlık verdi Adolph Zukor ve William Fox gibi sinema salon İşletmecileri, film yapımına başladılar Birinci Dünya savaşı'nın, Avrupa sinemasının rekabet gücünü ortadan kaldırmasıyla yeniden güçlenen amerikan sinema sanayisi, dikey bir yoğunlaşmaya ulaştı Jesse Lasky'nin Paramount yapımevi, Zukor'ın Famous Players'i ile birleşti (1915) 1924'te kurulan Metro-Goldwyn-Mayer, Loew'stiyatro salonları zincirini ele geçirdi Cari Laemmle'ın Universal'ini örnek alan bu güçlü yapımevlerl, kısa sürede tiler Film çekimlerinin büyük bölümü burada yapılmaya başladı Hollywood büyükleri, bağımsız sinema salonu sahiplerine yalnız kendi filmlerini oynatmayı kabul ettirdiler ve orta sınıftan seyirciyi artırmaya çalıştılar Böylece, uzun metrajlı filmler yaygınlaştı ve sinemalar gitgide büyük ve lüks salonlar haline geldi
Triangle yapımevi'yle çalıştığı kısa sürede bürlesk uzmanı Griffith, Mack Sen-nett ve Reginald Barkerin The Italian (1915) filmi ile William S Hart westernle-rinln yapımcısı Thomas ince, Maurice Tourneur ile birlikte, bu yeni anlatım aracının sanatsal gelişimine büyük katkılarda bulundular Bir milletin doğuşu (Birth of a Nation) [1915], Hoşgörüsüzlük (intolerance) [1916], Broken Blossoms (1919), Way Down East (1920) ve Orphans of the Storm (1921) gibi filmler, Griffith'in görsel ve anlatısal buluşlarını olduğu kadar, büyük dekorlarını, güç koşullarda gerçekleştirilmiş çekimlerini ve amerikan sinemasının başarı simgeleri olan yıldız oyuncuları da tüm dünyada üne ulaştırdı
"Yıldız sistemi", yavaş yavaş her türün kendine göre bir "yıldız'inın oluşmasına yol açtı: seyirci için Charles Chaplin, Fatty Arbuckle, Buster Keaton ya da Harold Lloyd, komik tipler olarak kalırken, The-da Bara ve daha sonra Rudolph Valentino, kadın ve erkek çekiciliğinin simgeleri, William S Hart, Douglas Fairbanks ya da "Broncho Billy" Anderson, serüven kahramanları, Sessue Hayakawa ve daha sonra Lon Chaney de korkutucu kahramanlar oldular Sağlam parasal temellere dayanan Hollywood klasikçiliği doğmuştu artık Bu katılıktan kurtulmak için Griffith, Chaplin, Fairbanks ve Mary Pickford, 1919'da United Artists (Birleşik sanatçılar) yapımevi'ni kurdular ve kendi filmlerini yaptılar
1920ierde sinema sanayisi en az 6 ya-pımevinin egemenliği altına girdi: Paramount, Metro-Goldwyn-Mayer, Fox, First National, Warner Bros ve RKO Haftada 100 milyonun üstünde amerikalı seyirciye yılda 700 dolayında film sunuldu Bir tek yapımevinin kârı, çoğu kez 5 milyon doları aşıyordu Cecil B De Mille'in destanlarından Chaplin'in yapıtlarına varıncaya dek, değişik amaçlar ve nitelik düzeyleri gözleniyordu: ama her zaman, seyirciyi büyülemeyl ön planda tutan açık seçik anlatımlı, hareketli, basit yapıtlar söz-konusuydu James Cruze, Herbert Bre-non, Rex ingram ve Fred Niblo bu dönemin yetenekli yönetmenleri arasında yer aldı Griffith ve Chaplin'in dışında en özgün dehalar arasında, sert bir natüraliz-me yönelen Stroheim, giderek alaycı ve cinsel nitelikli imalara daha çok yer veren Lubitsch, plastik değerlere büyük önem veren Clarence Brown, güldürüsünü düşsel bir evrene oturtan Harry Langdon dikkati çekti Bu yeni eğilimler, Hollywood' un yaşama biçimindeki aşırı özgürlük, amerikalı seyirci kitlelerini kaygılandırdı; bu tepkiler kimi skandallar sırasında, kimi zaman sert bir biçimde açığa çıktı Ford'un westernleri, Dwanin güldürüleri ya da Keatonin "bürlesk" filmleri zararsız sayıldılarsa da, Chaplin'in (Yumurcak [The Kid] 1921; Parisli kadın [A Woman of Paris] 1923; Altına Hücum [The Gold Rush] 1925), Stroheimin (Greed, 1924) ve Vidor'ın filmleri (Büyük resmigeçit [The Big Parade] 1925; The Crowd, 1928) için aynı şey sözkonusu olmadı; bu yapıtlar seyirciye yeni ahlaksal ve siyasal düşünceler sundular Öte yandan Hollywood, estetik değerler üzerindeki ödünvermez tutumlarıyla ün yapmış büyük yabancı yönetmenleri kendine bağlayarak seyircisinden kopma tehlikesiyle yüz yüze geldi Bunlar arasında, duyarlı ve akıcı üslubuyla Murnau, anlatımcılık mirasıyla Leni, şi-irselliğiyle Sjöström ve açık seçikliğiyle Stiller, Hollywood'un çeşitlilikten uzak, tek tip anlatım diline değişik örnekler kazandırdılar Aynı biçimde, Borzage simgeci bakışı, Sternberg de resimsel duyarlılığıyla filmlerinin natüralist görünümlerini ince bir biçimde yalanladılar
Kimi yönetmenlerin başarısına ve yeni Hollywood ahlakını temsil eden Greta Garbo'nun ulaştığı büyük zafere karşın, 1920'lerin sonlarına doğru, amerikalı yönetmenlerle onlara duyduğu güveni yitirmiş seyircinin arası açıldı Öte yandan radyonun rekabeti, bir bölüm seyircinin evine kapanması tehlikesini doğurmuştu Tüm bu nedenler sesli filme geçişi çabuk-laştırdı The Jazz Singer (1927) filmi, bir şarkının ortasında Al Jolson tarafından söylenmiş birkaç sözü içeriyor, buna karşılık yeni bir dönemi başlatıyordu Burada, tekniğin zaferi, yalnızca ilerlemeye susamış bir seyirciyi doyurmuş olmakla kalmıyor, aynı zamanda film kişiliklerinin çok daha yalın ve dolaysız biçimde yansıtıla-bilmesini sağlıyordu Böylece James Cagney, Gary Cooper, Spencer Tracy, John Wayne, James Stewart ve Henry Fonda gibi çok tutulan yeni erkek oyuncularla Joan Crawford, Ginger Rogers ve Bette Davis gibi daha etkili genç kadın oyuncular ortaya çıktı
Michael Curtis, Howard Hawks, William Wellman ve Raoul Walsh gibi yönetmenlerin etkisiyle Hollywood, gerçekten çok hızlı biçimde, sesli filme uygun düşecek bir sinema dili yarattı Yeni anlatımın belirgin özellikleri, konuşmaların kısalığı, film kişiliklerinin çarçabuk ve açık seçik çizilmesi ve öykünün canlılığıydı Bu ortalama anlatım, çok çeşitli türler içinde, 1960 yıllarına değin, amerikan sinemasının tipik dil özelliği olarak sürdü Warner Bros yapımevi ve polisiye filmler, bu yeni dilin oluşturulmasında özel bir rol oynadı Aileyi konu edinen şarkılı melodramların ardından, 20'li yılların sonundan başlayarak, güldürü ve müzikli güldürüler, konuşmaları azaltmaya ve oyuncuların oyun temposuna canlılık kazandırmaya katkıda bulundular
Sanatsal alandaki bunalımlar, film sanayisinin yapısında büyük değişikliklere yol açmadı Böyle olmakla birlikte, First National, sesli filmin öncüsü ve bu işten kâr eden başlıca yapımevi olan Warner Bros tarafından ele geçirildi Daha küçük bir yapımevi olan Harry Cohn'un Columbia's!, kısa sürede, özellikle de Frank Capra güldürüleri sayesinde büyükler arasına girdi Buna karşılık, 1930'ların başında sinema, ABD eyaletlerindeki birbirine benzemez ve çok sayıdaki yerel sansür kurallarının yarattığı güçlüklerden ayrılabilmek için, bir otosansür uyguladı Bu uygulama Hollywood'u, cinselliği anlaşılmaz bir biçimde yansıtmaya zorladı Bununla birlikte bu sert kurallar, Hollywood' un hayalgücüne büyük katkılarda bulundu; belli çağrışımlar yaratan tipler ve görüntüler bakımından çok zengin bir dünya ortaya çıkardı Bu uygulama, ancak 1950'lerin sonlarında eleştirilmeye başlanacak ve sonraki on yılda ortadan kalkacaktı Öte yandan, üretimi canlandıran iki filmlik programlar, çoğu kez küçük yapı-mevleri (Republic, Monogram) tarafından yaygınlaştırılmaya başladı; bunlar B kategorisi sayılan küçük bütçeli filmler yaptılar Anthony Mann, Budd Boetticher, Don Siegel gibi yönetmenler, bu filmlerle deneyim kazandılar Ayrıca sesli amerikan sinemasının, ingiliz dilinin yaygınlığı sayesinde, benzersiz bir dış pazardan da yararlandığını belirtmek gerekir
Sesli filmin başlarından İkinci Dünya savaşı sonuna dek, Hollywood büyük bir zenginlik elde etti Kuşkusuz, sesli çekimde kullanılan mikrofonlar, önceleri kamerayı hareketsizleştlrmişti; ama Lubitsch ve Mamoulianin çabalarıyla bu durum giderek değişti Artık, seyirci şarkılardan bıkmıştı; ama Busby Berkeley'in büyük ko-regrafileri ve Fred Astaire'in dansları, seyirciyi müzikli güldürüyle yeniden barıştırdı; bu tür, yapımcı Arthur Freed ile Vincente Minnelli, Gene Kelly, Stanley Donen, Charles Walters gibi yönetmenler sayesinde 1950'lerin ortalarına değin başarısını sürdürdü Kuşkusuz, "western", sesli filme pek iyi uyarlanmış görünmüyordu; ama John Ford, Cehennemden dönüş (Stagecoach) [1939] ile bu türü eski parlaklığına kavuşturdu Yeni tip bir güldürü (Capra, McCarey, Cukor, Hawks), toplumsal yaşamda gönül ilişkilerinin güçlüğünü alaya aldı; bu tür filmler, Gary Grant ya da Katharine Hepburn gibi oyuncuların canlı kompozisyonlarıyla büyük ilgi gördü Öte yandan, Marx Kardeşler ya da Laurel-Hardy ikilisi (Jerry Lewis' den önce) sessiz dönemin yalnız güldürmeye yönelik komedi anlayışını başka biçimlerde sürdürdüler
Darryl Zanuck, irving Thalberg ya da David Selznick gibi becerikli yapımcıların yönetimindeki bu sistem, hiç kuşkusuz, bireysel anlatımlara ve sanatsal buluşlara pek uygun değildi Bunun başlıca İstisnası, Orson Welles'in Yurttaş Kane'i (Citizen Kane) [1941] oldu Ama aynı sistem, Hollywood'a, seyirci düşüşüyle yaşanan bunalımı (1931-1935) aşma, savaş öncesi ve sırasında anti-nazi propaganda çabalarına etkin biçimde katılma olanağı verdi Avrupa'nın yüz yüze geldiği yıkımlar, zaten önemli sinemacıların ABD'ye gelmelerine yol açmıştı Fritz Lang, Jean Renoir,Max Ophuls,Billy Wilder, Alfred Hitchcock, Otto Preminger ve Douglas Sirk, bu yeni çevreyle az çok bütünleşebildi-ler O dönem ABD sinemasının en önemli temsilcileriyse John Ford, Howard Hawks, Vincente Minnelli, George Cukor, Allan Dwan, Jacques Tourneur ve William Wyler'di Sternberg, Welles ve Vidor ise darkafalılığın kurbanı oldular Türlere ve yıldızlara dayalı sistem varlığını sürdürdü: Humphrey Bogart'lı polisiyeler, Errol Flynn'lı serüven filmleri, Judy Garlandiı şarkılı filmler
Ama savaştan sonra seyirci sayısı birdenbire düştü
Nedeni, televizyonun yay-gınlaşmasıydı: 1920'lerin sonundan 1940'ların ortalarına dek, haftalık seyirci sayısı 80 milyon dolayındaydı; bu sayı 1950'de 60 milyona, 1960'ta 45 milyona, 1970'te 20 milyonun altına indi Aynı durum, dış pazarlarda da görüldü Bu dönemde sinema çalışanları gitgide daha çok hak isteminde bulundular 1980'lerin hemen başında uzun süren bir oyuncular grevi yaşandı Komünizm düşmanı bir engizisyonun ikiye böldüğü (1947-1952) Hollywood, bir inanç bunalımına girdi Sinema sanayisi, kârlılığını, ancak üretimi düşürerek koruyabildi: savaş sırasında yılda 500 dolayında olan uzun film sayısı, 1954' te 300'e, 1959'da 200'ün altına ve 1975'te 160 dolayına düştü 1960'lar ve 1970'lerde, Elizabeth Taylor ve Charlton Heston gibi büyük yıldızlara dayalı pahalı üstünyapımlar ön plana geçti Bunlar kimi zaman para getirirken (Wylerin Ben -Hur'u [1959]; G Lucasin Yıldız savaşları [Star Wars] 1977), kimi zaman da büyük zararlara yol açtı (J Mankiewicz'in Kleopat-ra'sı [Cleopatra] 1963; M Cimino'nun Cennetin kapısı [Heaven's Gate] 1980)
Parasal bakımdan bu güçlükler, önce bir yatırım ve gelir kaynağı çeşitliliğine, sonra teknik ve sanatsal gereçlerin elden çıkarılmasına neden oldu Hollywood ya-pımevleri, giderek özgüllüklerini yitirdiler Yapımevleri, sinema salonu işletmeciliği yapmalarını engelleyen yasanın da zorlamasıyla (1949-1954), filmlerini televizyona kiralamayı ve çoğu kez de TV için film yapmayı kabul ettiler Ancak bu yapımevleri 1960'larda, sinema dışı sermaye gruplarınca satın alındı
Bu kalkınma çabaları sonunda, sinemada çeşitli yenilikler doğdu: "drive-in"ler (otomobil içinde film izlenen dev açıkha-va sinemaları), bağımsız film yapımlarının artışı, renkli filmin yaygınlaşması, sinemaskop tekniği (1953), 70 mm'likfilm kullanımı (1959), ses (Dolby, 1975) ve görüntüleme alanlarında kaydedilen önemli ilerlemeler (Steadycam, 1977) Sanat kaygısı ağır basan ve daha gerçekçi filmler yapan yeni bir yönetmen kuşağı ortaya çıktı: Mankiewicz, Huston, Ray, Fuller, Penn, R Brooks, Kazan gibi adlar sinema dilini çağdaşlaştırmayı amaçladılar Bunun için ruhçözûmlemesine yönelerek işledikleri kişiliklerin gerçeklik duygusunu artırmaya çalıştılar; televizyonun çocuksu programlarından usanan seyircileri yeniden sinemaya çekmek için, siyasal konulara eleştirel bir bakış getirdiler Marlon Brando, Paul Newman, Marilyn Monroe gibi sanatçılar o dönemde, beyazperdede derinlikli oyun biçimleriyle dikkati çektiler Yine de onların sanatsal başarıları, gişe sorunlarını çözmeye yetmedi
1970'lerde yeniden başlamış görünen canlanmaya karşın, amerikan sineması genelde zayıf kaldı Ama bu durum, yeni yönetmenlerin parlak başlangıçlar yapmalarını engellemedi: Robert Altman, Bob Rafelson, John Boorman, Francis Ford Coppola, Stanley Kubrick, Jerry Schatzberg, Steven Spielberg ve Martin Scorsese, 1950 koşullarında gerçekleştirilmesi olanaksız, kendilerine özgü yapıtlar ortaya koydular Öte yandan geleneği sürdüren Sydney Pollack oldu
Savaş sonrası dönemde, çoğu new yorklu bağımsız yönetmenler de (Lea-cock, Shirley Clarke, Wiseman, De Antonio) Flaherty tarafından kurulan belgesel-ci geleneği sürdürdüler ya da "öncü" sinemayı geliştirdiler (Maya Deren, Andy Warhol) Woody Allen ve John Cassavetes gibi başka new yorklularsa Hollywood üslubuna bağlı kaldılar
__________________
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır
|