KRDNZ
|
Cevap : Sovyetler Birliği'nin Dağılması: Yeni Dünya
Macaristan
Sovyetler 1956 Macar milli ihtilalini çok kanlı bir şekilde bastırmakla beraber, Sovyetlerin adamı olan yeni Başbakan Janos Kadar, gerçekleri de görmekten geri kalmadı Siyasi rejimi değil, fakat ekonomik rejimi yumuşatmak için bir takım çarelere başvurdu Macar ekonomisine yeni bir şekil vermek ve özellikle ülkeyi planlı ekonominin baskısından kurtarmak için Yeni Ekonomik Mekanizma (NEM) denen bir proje ortaya atıldı ve Komünist Partisi içinde bu proje yıllarca tartışıldıktan sonra 1986'dan itibaren uygulamaya geçildi Ekonomide bir takım reformlar yapıldı İç ve dış, bir çok sebeplerden dolayı, bu reformların tam olumlu sonuç verdiği söylenemez
Fakat Janos Kadar, 1975 Helsinki belgesinin getirdiği havadan, Macar ekonomisi için yararlanma yoluna gitti ve Macaristan'ın dış ekonomik münasebetleri genişletilerek, Macaristan adeta dünyaya açıldı Sovyet Rusya'daki Glasnost ve Perestroyka, Macar komünistlerini de etkiledi 1989 yılında çok partili sistem ilkesi kabul edilirken, yeni Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ile yeni bir Dernekler Kanunu kabul edildi Bunun üzerine bir takım siyasal gruplar ortaya çıkmaya başladı Bilim İşçileri Demokratik Birliği, Genç Demokratlar Derneği beyaz ve Macaristan Demokratik Forumu gibi Bunların yanında bir çok küçük siyasi gruplaşmalar da ortaya çıkmaya başlamıştı Gorbaçov'un bu demokratik gelişmeleri desteklediği bildiriliyordu
1989 Haziranında muhalefet grupları ile hükümet arasında, çok partili sisteme geçiş müzakereleri başladı ve 1989 Eylülünde, müzakerelerde, yeni bir demokratik anayasanın esasları belirlendi
Macaristan'ın 20'inci yüzyıl tarihinde ilk defa olarak, 1990 Martında çok partili, gerçek anlamda demokratik seçimler yapıldı İki turlu ve katılımın % 50-60 civarında olduğu bu seçimlerden, Macar Demokratik Forumu 388 milletvekilliğinden 165'ini kazanarak ve % 43 oyla, en kuvvetli parti olarak ortaya çıktı İkinci büyük parti Hür Demokratlar İttifakı idi ve 92 milletvekilliği ve % 24 oy almıştı Macar Sosyalist Partisi adını alan eski komünist partisi, bir hayli gerilerde olarak 33 milletvekilliği ve % 8 5 oy alabilmişti
Moldova
Sovyetler Birliğini meydana getiren 15 cumhuriyetten biri olan Moldavya'nın halkının % 70'i aslen Romen olduklarından, daima Romanya ile birleşmek istemişlerdir Moldavya denen topraklar, bizim tarihimizde adı çok geçen Besarabya'dır Bilindiği gibi, bu topraklar, Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki anlaşmazlık konusu olmuştur Rusya'daki 1917 ihtilali sırasında, 1918 de Romanya burasını işgal ederek sınırları içine katmıştır 23 Ağustos 1939 Paktı'ndan sonra Sovyet Rusya, aynen Baltık ülkelerine yaptığı gibi, Beserabya'yı da Romanya'nın elinden alarak, 1940 da burasını da bir Sovyet Cumhuriyeti haline getirmiştir Besarabya topraklarının bir kısmını da Ukrayna'ya vermiştir Lakin Sovyet-Alman savaşı çıkınca, Nazi Almanyası'na dayanan Romanya, 1941 de Moldavya'yı işgal etmiş ise de, Almanya'nın yenilgisi üzerine 1944 de Sovyet orduları Romanya'ya girince, Moldovya'yı da Romanya'nın elinden geri almıştır
Bütün bu gelişmeler, Moldav halkında koyu bir milliyetçilik duygusunun gelişmesine sebep olmuştur Glasnost ve Perestroyka'nın ortaya çıkması üzerine, Moldavlar bir "dil milliyetçiliği" hareketini başlattılar Zaten Rusca'nın resmi dil olmasına, eskiden beri karşı idiler Romence'nin milli ve resmi dil olarak kabulünü istiyorlardı Lakin, Moldavların bu dil milliyetçiliği, 1989 yılından itibaren "siyasal milliyetçilik" hareketine, yani bağımsızlığa dönüşmeye başladı Romanya ile birleşmek istedikleri gibi, şimdi, Sovyetlerin yine Romanya'dan koparıp aldıkları Bukovina ile de birleşmek istiyorlardı Bu amaçla komünist yönetime karşı girişilen gösterilerin önderliğini Demokratik Hareket adlı bir örgüt yapmaktaydı
Moldavların bu milliyetçilik hareketleri, nüfusun % 20'sini teşkil eden Ruslarla, sayıları 180 200 bin kadar olan, Ortodoks Gökoğuz (Gagauz) Türklerini de harekete geçirdi Gökoğuzlar da, 1989 Ağustosundaki gösterilerinde "Cumhuriyet" kurulmalarına izin verilmesini istediler Moldavya Yüksek Sovyeti (parlamento) de yine Ağustos 1989 da Moldovca'yı "resmi dil" olarak kabul edince, buna Ruslar şiddetle karşı geldiler Zira, Rusca resmi dil olmaktan çıkıyordu Fakat Moldavya Yüksek Sovyeti, 1989 Ekiminde Gökoğuzlara sınırlı bir özerklik verilmesini kabul etti
Moldav milliyetçiliğinin giderek yoğunluk kazanması üzerine, Moldavya Komünist Partisi de içindeki muhafazakarları tasfiye ederek, bu gelişmelere ayak uydurmaya başladı Yüksek Sovyet, 1990 Haziranında "Egemenlik Deklarasyonu"nu kabul etti Bununla Moldav halkı ülkenin sahibi oluyor ve ülkede Moldav Anayasası ile kanunlarının geçerli olması ilkesi kabul ediliyordu Ne var ki, Moldavların bağımsızlık yolunda attıkları bu önemli adımların arkasından Gökoğuzlar da, 19 Ağustos 1990 da bağımsızlıklarını ilan ile "Cumhuriyet" kurduklarını bildirdiler Gökoğuzları, Ruslar izledi Onlar da, Eylül 1990 da "Dinyester Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti"ni kurduklarını ilanettiler Her iki harekete de Moldavlar şiddetle karşı geldiler Zira, Sovyet Rusya'da üretilen tütünün % 40, ve şarabın da % 25'i Moldavya'dan çıkarken, bu tütünün % 60 ve şarabında % 40'ı da Gökoğuz topraklarında üretilmekteydi Moldavya Endüstrisinin % 40'ı da Rusların yerleşik bulunduğu bölgedeydi
Tabi, işin içine Ruslar da girince, Moldavya gelişmelerine Gorbaçov da yakın ilgi gösterdi ve Moldavya'nın bağımsızlık çabalarına karşı çıktı 1991 yılı geldiğinde durum bu şekildeydi Fakat, 21 Ağustos 1991 de Gorbaçov'u devirme amacıyla yapılan ve başarısız kalan darbe teşebbüsü, Sovyetler Birliği'nin diğer bütün cumhuriyetlerini de harekete geçirdi Bu çerçevede Moldavya parlementosu 24 Ağustos 1991 de komünist Partisi'ni kanun-dışı ilan ve arkasından da 27 Ağustosta Moldova'nın bağımsızlığını ilan etti Zira parlemento, 1990 Haziranındaki "Egemenlik Deklarasyonu" ile, Moldavya'nın adı, Romence bir ad olarak Moldova şeklinde değiştirdi
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri
Doğu Avrupa ve Baltık gelişmelerinin, Orta Asya'daki Müslüman-Türk cumhuriyetlerini, diğer Sovyet cumhuriyetlerinde olduğu kadar etkilemediği görülmektedir Şüphesiz Orta Asya cumhuriyetlerinde demokrasi ve insan hakları hareketleri ortaya çıkmış ise de, genel çapta siyasal bir milliyetçilik hareketinin yaygınlığını tespit etmek mümkün olmamaktadır Bu cumhuriyetlerdeki milliyetçilik hareketlerinin belirgin özelliği ise, dil ve kültür milliyetçiliği şeklinde kendisini göstermesidir Siyasal nitelikli çalkantılar bu cumhuriyetlerde, Batı'da olduğu kadar şiddetli olmamıştır Mamafih, şurası da bir gerçektir ki, bu cumhuriyetlerde, Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinin gerisinde kalmamışlardır
Bu cumhuriyetlerin bir başka özelliği de, bağımsızlık süreci sırasında etnik çatışmaların da ortaya çıkmasıdır
Polonya

Bu ülkede demokrasi mücadelesi, 1956 Haziranındaki Ponzan ayaklanması gibi, 1980 Gdansk ayaklanması ile başlamıştır denebilir
Diğer uydular arasında Polonya'nın iki olumsuz özelliği vardır Birincisi, Doğu Avrupa'daki jeopolitik ve stratejik konumu dolayısıyla, Polonya'nın Sovyetler birliği için çok önemli olmasıydı Bundan dolayı Sovyetler, bir yandan Komünist Partisi, öte yandan Varşova Paktı adına ülkede bulundurdukları Sovyet Kuvvetleri vasıtasiyle, Polonya üzerinde çok sıkı kontrol kurmuşlardı En küçük bir hürriyet hareketine bile izin vermiyorlardı
Polonya'nın ikinci olumsuz özelliği ise, ekonomisinin son derece kötü olmasıydı 7 COMECON ülkesinin toplam dış borcu 66 milyar dolar iken, bunun 21 milyar doları Polonya'ya ait bulunuyordu Komünist rejime karşı demokratik mücadele de bu ekonomik durumdan doğdu
1975 Helsinki belgesinden sonra, 1977 yılında, İçişleri Savunma Komitesi (KOR) ve İnsan Hakları ve Hürriyetlerini Savunma Hareketi gibi kuruluşlar ile bir takım gizli kuruluşlar ortaya çıkmaya başlamış ise de, rejimin sertliği dolayısıyla bunlar pek bir şey yapamamışlardır
Fakat 1980 Temmuzunda hükümetin et fiyatlarına % 60 zam yapması ve bir çok gıda maddesine uyguladığı % 25 oranında sübvansiyonu kaldırması üzerine, Gdansk ve Szczecin'deki tersane işçileri ayaklandı Ülkenin bir çok yerlerinde gösteriler başladı Olaylar geliştikçe, Gdansk'taki tersane işçileri, grevlerin ve gösterilerin öncüsü haline geldi ve biraz sonra Danışma Sendikası (Solidarnosc) adını alacak olan bu hareketin lideri olarak, Lech Walesa adında bir tersane elektrik işçisi sivrilmeye başladı
İşçilerin grev ve direnişleri ile, Dayanışma ile hükümet arasındaki çatışma giderek şiddetlendi Söylediğimiz gibi, Polonya'nın stratejik konumu dolayısıyla, Amerika açıkça Dayanışma'yı desteklediğini bildirmekten geri kalmadı Bu da Dayanışmaya çok önemli bir destekti Mücadelenin şiddetlenmesinde Amerika'nın bu desteğinin rolü olduğu tartışılamaz
Amerika'nın bu tutumu ise, Sovyetlerin Polonya'ya karşı kararlılığını daha da katılaştırmıştır Zira, 1981 Şubatında Polonya Komünist Partisi Liderliğine, Savunma Bakanı General Wojciech Jaruzelski getirildi Bunun anlamı açıktı
Sovyetler, bundan önce, 1980 Kasımında, Polonya'da Varşova Paktı Kuvvetleri manevraları düzenlemişlerdi O zaman Walesa, "Sovyet tankları ülkemizi işgal edebilir, ama işgali yürütemezler" demişti Jaruzelski ile "askeri" faktör şimdi daha belirgin hale geliyordu
Bundan sonraki mücadele Jaruzelski ve onun arkasındaki Sovyet Rusya ile, Walesa'nın liderliğindeki Dayanışma arasında cereyan edecektir Fakat 1987 yılı, Polonya'da da her şeyi değiştirmeye başladı 1987 Mayısından itibaren, ülkenin her tarafındaki yürüyüşler, kaynaşmalar ve grevler, Jaruzelski'yi, adım adım Dayanışma ile uzlaşmaya götürdü Hükümet bütün bu kaynaşmalara karşı sert tedbirler ve Gdansk başta olmak üzere, bir çok şehirlerde sokağa çıkma yasağı uygulayınca, Dayanışma da grevleri durdurdu
1989 Şubatında, Dayanışma ile Hükümet arasında, Komünist Parti'nin "tekeline" son vermek amacı ile "Yuvarlak Masa" görüşmeleri başladı Nisan 1989 da ise, yeni bir anayasanın esasları üzerinde bir anlaşma imzalandı
Bu anlaşmadan sonra, Polonya Komünist Partisi Ocak 1990 da kendi kendisini feshetti 1990 Kasımında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda, Lech Walesa oyların % 75'ini alarak Cumhurbaşkanı seçildi
Walesa, 1995 kasımında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasına rağmen, seçimi kaybetmiştir Bu seçimlerde, eski komünistlerden Kwasniewski Cumhurbaşkanı seçilmiştir Polonya Komünist Partisi kendi kendini feshetmesinden sonra Sosyal Demokrasi Partisi adını almış ve Başkanlığına o zaman 35 yaşındaki Kwasniewski getirilmişti
Romanya

Bulgaristan'da Jivkov'un yıkılışını Romanya'da Nicolae Ceausescu'nun yıkılışı takip etti Çünkü Çavuşesku (Ceausescia) da, gerek glasnost, gerek perestroyka gelişmelerine, ve gerek diğer sosyalist ülkelerdeki gelişmelere gözlerini kapayıp, acımasız diktatörlüğünü devam ettirmek istemiştir
Komünist Blok içinde Romanya'nın tutumu ilginç bir nitelik gösterir Çavuşesku 1965 yılında Romanya Komünist Partisi'nin başına geçtikten sonra, gerek COMECON içinde ve gerek Moskova'ya karşı belirgin bir bağımsızlık politikası izlemeye başlamıştır Bunda, 1960'lardan itibaren başlayan "detant"ın da etkisi olduğu şüphesizdir Çavuşesku'nun bu politikası Batı'da, kendisine önemli sempati kazandırmıştır
Lakin, aynı yıllarda Çekoslovakya'nın da "insancıl komünizm" diye Moskova'ya karşı mesafe koymaya kalkışması üzerine, bu ülke 1968 Ağustosunda Sovyet ordularının ve tanklarının işgaline uğrayınca, Çavuşesku da, bunun kendisi için de ifade ettiği anlamı kavramakta gecikmedi Politikasını, Varşova Paktı ile işbirliğine yöneltme yoluna gitti
1985 yılında Gorbaçov iktidara geldiğinde, Romanya, son derece ağır ekonomik şartlar içinde bulunuyordu ve ekonomik sıkıntılar halkı iyice bunaltmıştı Üstelik 1986-1990 beş yıllık kalkınma planı da, dış borçları ödemek için, "kemer sıkma" programını benimsemişti Bunun arkasından, 1987 de Sovyet Rusya'da glasnost ve perestroyka ortaya çıkınca, 1987 Kasımında Braşov'daki kamyon fabrikalarında işçiler, "ekmek istiyoruz", "kahrolsun diktatörlük" diye ayaklandılar Bu gösteriler ve tepkiler bir süre sonra Braila ve Temeşvar (Timisoara) gibi büyük şehirlere de yayıldı Bu arada, Romanya Komünist Partisi içinde Çavuşesku'ya yapılan uyarılar, Çavuşesku'nun gayet sert tepkileriyle karşılaştı
Uyarılar Çavuşesku'nun hoşuna gitmedi Gösteriler de özellikle Temeşvar'da giderek yoğunluk kazandı Temeşvar, halkının geniş bir kitlesinin Macar olduğu Transilvanya'nın merkezi durumundaydı
Temeşvar'daki gösteriler Aralık ayı boyunca devam ederken, hem Temeşvar'da ve hem de Bükreş, Arad ve Braşov'daki gösterilerde, halk ile güvenlik kuvvetleri arasında çatışmalar oldu Halktan ölenler, yaralananlar oldu Bazı yabancı ajanslar, Temeşvar çatışmalarında ölenlerin sayısını 2 000 olarak vermiştir
Bütün bu gelişmelere karşılık, Çavuşesku, 20 Aralık akşamı radyo ve TV'de yaptığı konuşmada, Temeşvar olaylarını, "teröristlerin, faşistlerin, emperyalistlerin, serserilerin ve yabancı casus örgütlerinin işi" olarak gösterdi Bu sırada Amerikan Hükümeti, gösterilerde polisin "kaba bir şekilde kuvvet kullanmasını" protesto ederken, Sovyet Dışişleri Bakanı da, olaylar için, "hoş olmayan şeyler" deyimini kullanıyor ve üzüntüsünü bildiriyordu
21 Aralık günü, Bükreş'te binlerce öğrenci ve halkın katıldığı büyük gösteriler yapıldı Bükreş sokakları polis ve askerlerle doldurulmuştu Halk, "Kahrolsun Çavuşesku", "Kahrolsun Katiller" diye bağırıyordu Bu sırada Çavuşesku, Başkanlık sarayının balkonundan halka hitap etmek istediyse de, ıslıklar ve protestolorla karşılandı Bunun üzerine, güvenlik kuvvetleri ve özellikle gizli polis (securitate) ile halk arasında çatışmalar çıktı Polis otomatik silahlarla halka ateş açarken, tanklar halkın üzerine yürüdü Bükreş tam bir savaş alanı haline geldi

Çavuşesku, 22 Aralık 1989 sabahı yine sarayının balkonundan halka hitap etmek isteyince, halk "Ölüm! Ölüm!" diye bağırarak Saraya hücum edip içeri girmeye başladı Çavuşesku ve karısı Elena, bu durum üzerine, sarayın damına inen bir helikopterle Bükreş'ten kaçtılar Fakat aynı akşam, Tirgoviste'de, askerler tarafından yakalandılar Tirgoviste, Bükreş'in 80 Km kuzey-batısındaydı 25 Aralıkta, orada kurulan bir askeri mahkeme tarafından yargılanıp, idama mahkum oldular ve hemen kurşuna dizildiler Bir komünist diktatör daha böyle alaşağı edilmiş oldu
Çavuşesku'nun öldürülmesinden sonra göstericiler, Milli Selamet Cephesi'ni kurdular ve başkanlığınıda Moskova Üniversitesinde Gorbaçov ile beraber okumuş olan Ion Iliescu'yu getirdiler Iliescu eski komünist liderlerdendi 43 yaşındaki hidrolik mühendisliği profesörü olan Petre Roman başkanlığında da bir geçici hükümet kuruldu
Milli selamet Cephesi, komünist rejime devam etmekle beraber, liberal ve demoktratik bir yönetim de getirmedi Özellikle, Iliescu'nun, yıllarca Çavuşesku ile beraber çalışmış olması, komünizm aleyhtarları ile liberal demokrasi taraftarlarının kabul edemediği bir durum oldu Bu sebeple, Çavuşesku'nun "gitmesinden" sonra da Romanya huzura kavuşamadı ve gösteriler, grevler, çatışmalar, bundan sonra Milli Selamet Cephesi'ne yöneldi
1990 Martında kabul edilen yeni bir seçim kanunu ile, Mayıs 1990 yapılan ve 88 parti ile 7 300 adayın katıldığı, Millet Meclisi ve Senato seçimlerinden, Milli Selamet Cephesi en büyük güç olarak çıktı
Millet Meclisi seçimlerinde oyların % 66 3'ünü ve senato seçimlerinde de oyların % 67 0'sini Milli Selamet Cephesi aldı
Bundan sonra Romanya bir süre daha çalkalanmakla beraber ve 1991 yılına yine bir sürü gösteriler, karışıklıklar ve huzursuzluklar içinde girmesine rağmen, Iliescu, aldığı demokratik tedbirler ve özellikle liberal ekonomi ve pazar ekonomisine yönelmesi ile, ülkeyi belirli bir huzura götürmeye muvaffak oldu Bu arada Türkiye ile de yakın münasebetler kurmaya da özen gösterdi Türk özel sektörünün Romanya'daki faaliyet alanı da bir hayli genişledi
Rusya Federasyonu
Resmi adı ile "Rusya Sovyet Sosyalist Federal Cumhuriyeti" olan Rus Federasyonu, 17 milyon Km kare yüzölçümü ile Sovyetler Birliği'nin en büyük cumhuriyeti olduğu gibi, 146 milyon nüfusu (1988 sayımı) da,Sovyetler Birliği nüfusunun yarıdan fazlasını teşkil etmekteydi Rusya Federasyonu'nda 16 özerk cumhuriyet bulunmaktaydı ki, bu cumhuriyetler etnik azınlıklara aitti Başkır, Tatar, Çeçen-İnguş, Yakut, v s gibi  
Diğer taraftan, Rusya Federasyonu, doğal kaynakları bakımından en zengin bir Cumhuriyetti Sovyetler Birliği'nin doğal gaz ve petrolünün % 80'i bu cumhuriyetten çıkıyordu
Baltık cumhuriyetlerindeki Halk Cephesi hareketleri, diğer Sovyet cumhuriyetleri gibi, Rusya Federasyonu'nu da etkilemiş ve bazı Rus aydınları, 1989 Ekiminde, Rusya Federasyonu Halk Cephesi'ni kurmuşlardır Amaçları arasında demokrasi ve hür sendikacılık yer almaktaydı Bununla beraber, Rusya Federasyonu'nun milliyetçilik ve egemenlik hareketinde en önemli rolü oynayan kişi, Federasyon'un Komünist Partisi Lideri Boris Yeltsin olmuştur Yeltsin, glasnost ve perestroyka konusunda Gorbaçov'dan çok daha ileri gittiği gibi, Sovyet Rusya'nın hızla pazar ekonomisine geçmesini savunarak, Gorbaçov ile çatışma durumuna girmiştir Yeltsin, aynı zamanda, Demokratik Rusya Hareketi'nin de lideriydi
Yeltsin, 1990 Mayısında yaptığı bir konuşmada, Rus Federasyonu için, "gerçek ekonomik ve siyasal egemenlik" istemiş ve Sovyetler birliği'nin "gevşek bir federasyon" olmasını gerektiğini söylemiştir Halbuki Gorbaçov, "Birliğin" sıkı bir şekilde korunması taraftarıydı
Yeltsin için en önemli aşama, 1990 Mayısındaki Rusya Federasyonu Cumhurbaşkanlığı seçimini, Gorbaçov'un adayına rağmen kazanması olmuştu
Yeltsin, Rusya Federasyonu'nda, 1990 Mayısında, bir Halk Temsilcileri Meclisi de kurmuştu Bu Meclis, Haziran 1990 da yaptığı toplantıda, 15 Maddelik bir "Egemenlik Deklarasyonu" kabul ederek, Rusya Federasyonu'nun egemenliğini ilan etti Buna göre, ülkede Federasyon anayasası ve kanunları egemen olacak ve ülkenin bütün doğal kaynakları da Federasyon halkına ait olacaktı Yine, Deklarasyon'a göre, Rusya Federasyonu'nun Sovyetler Birliği'nden ayrılma hakkı bulunduğu gibi, diğer Sovyet cumhuriyetleri ile, bağımsız olarak diplomatik münasebetler kurabilecekti
Rusya Federasyonu'nun Sovyetler Birliği'nden kopmasında, 31 Ekim 1990 tarihli bir kanun etkin bir rol oynadı Bu kanuna göre, Rusya Federasyonu'ndan çıkıp da, Sovyetler Birliği'nin elinde bulunan bütün altın, döviz ve elmas rezervlerinin, cumhuriyetler arasında paylaşılması öngörülmekteydi
Bir yıl sonra dağılan Sovyetler Birliği'nin yerini, işte bu Rusya Federasyonu ve Gorbaçov'un yerini de bu Boris Yeltsin alacaktır
Ukrayna
Başkenti Kiev olan Ukrayna, tarihte, Rus Ortodoksluğu ile Roma Katolik Kilisesi arasında mücadeleye sahne olduğu gibi, Litvanya, Polonya, Rusya ve Osmanlı Devleti arasındaki mücadelelerin de konusu olmuştur Ukrayna'nın başlangıcını teşkil eden Kiev Devleti, Peçenekler, Kumanlar ve Altınordu ile mücadele etmiş ve 14'üncü yüzyılda da Litvanya'nın egemenliği altına girmiştir 16'ıncı yüzyılda Litvanya ile Polonya'nın birleşmesinden sonra da, Ukrayna Kiev'i kontrolü altına almıştır 1783 de Rusya'nın Kırım Hanlığı'nı ortadan kaldırması ile Ukrayna Rusya'nın sınırları içine dahil olmuştur Bundan sonra Ukrayna, devamlı olarak Ruslara karşı bağımsızlık için mücadele etmiştir 1917 İhtilalinde Ukrayna bağımsızlık için ayaklandıysa da 1920 Bolşevik kuvvetleri Ukrayna'yı işgal ederek bu bağımsızlığa son vermiştir
Ukrayna, nüfus yoğunluğu bakımından (52 milyon), Rus Federasyonu'ndan sonra Sovyetler Birliği'nin ikinci büyük cumhuriyetidir Ukrayna'nın en büyük özelliği, tarihi boyunca Batı Avrupa ile devamlı temas halinde oluşudur Bundan dolayıdır ki, Rus düşmanlığı, özellikle Batı Ukrayna'da yoğun bir şekilde egemendi
Bununla beraber, Ukrayna milliyetçiliğinin yeniden canlanması, ancak 1988 ve hatta 1989 yılından itibaren başlamıştır Bu tarihte, hürriyetçi ve demokrasi taraftarı bir takım gruplar ortaya çıkmaya başlamıştır ki, bunların önde gelenleri Rukh yani Halk Hareketi ile Ukrayna Halk Cephesi'dir
Ukrayna'daki milliyetçi ve bağımsızlık hareketleri özellikle Baltık Ülkelerindeki gelişmelerden etkilenmiştir Moskova, sözünü ettiğimiz örgütlerin faaliyetlerini engellediğinde, Ukraynalı milliyetçilerin toplantı ve faaliyet merkezi Litvanya'nın başkenti Vilnius olmuştur
Ukrayna'nın bağımsızlığı yolunda ilk adım, Ukrayna Yüksek Sovyeti'nin 1990 Temmuzunda kabul ettiği "Egemenlik Deklarasyonu"dur 19 Ağustos 1991 de Gorbaçov'u devirmek için girişilen darbe üzerine, diğer cumhuriyetler gibi Ukrayna da, 24 Ağustosta bağımsızlığını ilan etmiş ise de, 1 Aralık 1991 de yapılan bir halk oylaması ile bağımsızlık kesinleşmiştir
Yugoslavya'da İç Savaş
Diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi, Yugoslav Cumhuriyetlerinde de demokratik hareketler 1989 yılında başladı Lakin, yine diğer ülkelerdeki gelişmelere paralel olarak, 1990 yılından itibaren bu cumhuriyetlerde de bağımsızlık eğilimleri su yüzüne çıkınca, bu cumhuriyetlerin Sırbistan'la olan münasebetleri gerginleşmeye başladı ve sonunda Bosna'da, üç buçuk yıl sürecek olan bir iç savaş başladı
Yugoslav Federal sisteminin kurulduğu 1946 yılındanberi, Sırbistan, ülkenin yönetiminde daima egemen olmuştu Tito'nun 1980 Mayısında ölümünden sonra, Yugoslavya Devlet Başkanlığı görevi, 6 cumhuriyetin başkanları tarafından rotasyon sistemiyle yürütülmüş ise de, bu durum, Sırbistan'ın federal sistem içindeki egemen ve üstün durumunu etkilemedi Bu arada, Sırbistan Komünist Partisi liderliğine, 1987 yılı sonunda, koyu bir "Sırp milliyetçisi"olan ve "Büyük Sırbistan" hayali peşinde koşan, Slobodan Miloseviç gelmiştir Yugoslavya veya Bosna iç savaşının çıkmasına da Miloseviç sebep olmuştur Miloseviç'in emperyalist emellerinin en belirgin ifadesi, halkının % 60'ı Macar olan Voyvodina ile halkının % 90'ı Arnavut olan Kosova özerk bölgesini "demir yumrukla" yönetmesi olmuştur
Yugoslav cumhuriyetlerinde bağımsızlık eğilimleri belirdiğinde, gerçek şudur ki, bunlar yine de birliğin dağılması taraftarı olmayıp, daha ziyade "gevşek" bir federasyon veya konfederasyon şeklini benimsemek istemişlerdir Miloseviç ise, cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kabul etmekle beraber, bunların kuvvetli bir merkezi otorite etrafında birleşik kalması ve bu suretle Sırbistan'ın bunlar üzerindeki kontrolünü sürdürmesi fikrinde olmuştur Bu görüşünü kabul ettiremeyince şu tezi ileri sürmüştür: Bu cumhuriyetlerde yaşayan Sırp azınlıkların self- determinasyon hakları vardır Miloseviç bu ilkeye, "sınırların milliyetlere göre çizilmesi" ilkesi diyordu Bu şekilde Miloseviç, Sırp azınlıkların yaşadığı toprakları, bu cumhuriyetlerden kopararak, Sırbistan'ın sınırlarını genişletmek istiyordu
Buna rağmen, hiç bir Sırp azınlığın bulunmadığı Slovenya, 1991 Haziranında bağımsızlığını ilan edince, Miloseviç, bu bağımsızlığı önlemek için Slovenya'ya saldırdı Fakat Avrupa Birliği'nin ve özellikle Almanya'nın sert tepkileri üzerine çekilmek zorunda kaldı
Hırvatistan'da ise, yukarda belirttiğimiz görüşü uygulama yoluna gitmiştir
Hırvatistan da 1991 Haziranında bağımsızlığını ilan etmiştir Fakat, bunu daha önceden gören Miloseviç, Hırvatistan nüfusunun % 12'sini teşkil eden, Krajina Sırplarını kışkırtmış ve bunlar, 1990 ekiminde Krajina Özerk Bölgesi'ni ilan etmişlerdir Bunun üzerine, Krajina Sırpları ile Hırvatistan arasında, 1991 Martında, silahlı çatışmalar başladı Hırvatistan bu özerkliği tanımadı Fakat fazla bir şey de yapamadı Krajina Sırpları 1995 Eylülüne kadar özerk varlıklarını korudularsa da, bu tarihte Hırvatistan, Avrupa'nın da desteği ile, burasını askeri ile işgal etti
Makedonya da 1991 Eylülünde bağımsızlığını ilan ederken, bütün tarihi boyunca Sırbistan'ın kanadı altında yaşamış olan 600 bin nüfuslu Karadağ, 1992 Nisanında, Sırbistan ile "Yeni Yugoslavya"yı kurdu Fakat Bosna-Hersek böyle olmadı Bu cumhuriyetin 4 5 milyonluk nüfusunun % 43'ü Müslüman, % 32'si Sırp ve % 17'si Hırvattı Esasında Müslümanlarla Sırpların arası hiç bir zaman iyi olmamıştı Müslüman-Hırvat koalisyonu 1992 Şubatında Bosna-Hersek'in bağımsızlığını ilan ve bu bağımsızlık 1992 Nisanında Avrupa topluluğu ve Amerika tarafından da resmen tanınınca, Bosna-Hersek Sırpları ayaklandılar ve 1992 Haziranından itibaren, Sırbistan'ın da Bosna Sırplarının arkasında yer alması sonucu, Bosna'da bir iç savaş başladı Bu savaşta Yunanistan da Sırbistanı desteklemiştir
Bosna İç Savaşı, B M 'in, Avrupa Topluluğu'nun ve NATO'nun aracılık ve barış çabalarına rağmen, Sırpların inanılmaz vahşeti ve Müslümanlara uyguladığı zulüm ve etnik temizlik hareketleriyle, üç buçuk yıl sürdü Amerika, bu iç savaşa, bulaşmaktan kaçındı Fakat 1996 Temmuzundan itibaren soruna el altı ve uyguladığı baskı politikası ile, Kasım ayında "Dayton Anlaşması"nı Bosna, Hırvatistan ve Sırbistan'a kabul ettirdi ve Aralık ayında da Paris'te "barış anlaşması" imzalandı Bu anlaşma ile Bosna'nın % 49'u Sırplara veriliyordu Bu anlaşmanın uygulanmasını kontrol için de, Bosna'ya 60 000 kişilik bir çok Uluslu bir NATO kuvveti gönderildi
__________________
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar, 'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Ey ŞaiR! Bana Yağmurdan bahsetme, yağdır
|