Şengül Şirin
|
Hitit adı, Tevrat’ta geçiyor
Hitit adı, Tevrat’ta geçiyor
19 yüzyılın tarihçileri bu adı önce Tevrat’ın dışında, yeni bilgiler edinmeye başladıkları Suriye ve Küçük Asya’da İsa’dan önce yaşamış bir insan topluluğu için serbestçe kullanmaya başladılar Eski Ahit’te Hititlerle ilgili en eski sözlerden, İbrani yazarlarının bu halkı Resuller döneminde Doğu Akdenizde oturan topluluklardan biri saydıkları anlaşılmaktadır
Ancak Kutsal Kitap’ta, daha sonra krallık döneminde Kral Hazreti Süleyman’ ın Hititli eşlerinden, iki kez de savaş arabaları ve atları olan “Hitit Kralları’ndan söz edilir Bu nedenle 1860'larda Hama ve Halep gibi Suriye kentlerinde Mısır Hiyeroglifleriyle yatkınlığı olmayan resim-yazıların yontulduğu bazalt plakalar bulununca, bilim adamları bunları “Hitit” eserleri diye nitelemekte haklı çıktıklarını düşünüyorlardı
Ardından Toros Dağları’nın kuzeyinde İvriz gibi uzak bir yerde kayalara yontulmuş benzer yazıtların haberleri gelince, Hititlerden kalan eserler Anadolu platosunda da aranmaya başladı
O sırada bu gizemli halkın tarihiyle ilgili iki yeni kaynak daha bilgi vermeye başlamıştı: Birincisi, çözümlenen Mısır hiyeroglifleri, ikincisi, Mezopotamya çivi yazıları Bu ulusun İbrani dilindeki adının öbür dillerde de aynı biçimde söylenmesi beklenmiyordu; ama Mısır metinlerinde geçen “Kheta” nın, Asur metinlerinde geçen “Hatti” nin Hitit olduğu açıkça belli oluyordu Her iki dilde de, bu adların da geçtiği tarihsel olaylar söz konusu devletin ya da ülkenin Ortadoğu’da cok erken dönemden beri siyasal bir konuma sahip olduğunu göstermekteydi Mısır kayıtları Kheta ordularının ta 3 Tuthmosis baştayken (İÖ 1504-1450) Mısır ordusuyla karşılaştığını, 200 yıl sonra, 13 yüzyılda bir Kheta kralının 2 Rames’le antlaşma yaptığını anlatmaktadır Akhenaten (İÖ 1379-1362) ve 3 Amenophis (İÖ 1417-1379) zamanında çivi yazısıyla yazılmış ünlü Amarna Mektupları 'ndan birini Firavuna, devleti Küçük Asya’da bir yerde olduğu anlaşılan “Hatti Kralı” Şuppiluliuma yollamıştı Gene 11 yüzyıl ve daha sonraki Asur kayıtlarında “Hatti Ülkesi”nin Suriye olduğu açıktı Bütün bu bilgiler, coğrafi açıdan bakıldığında, aklı karıştıracak nitelikteydi Ancak bu yüzyılın başında yapılan yeni arkeolojik buluşlar sorunu tümüyle çözecekti
“Hitit” yazıtlarının ve çoğu kez onlara eşlik eden kabartmalar türünden eserlerin aranması, çok yıllar önce, Kızılırmak yayının içinde kalan koca Boğazköy öreniyle onun yakınında yer alan Yazılıkaya’nın açık hava tapınağındaki sıra sıra yüksek kaya kabartmalarının bulunmasına yol açmıştı 1906 yılında Büyükkale adıyla bilinen yüksek kalede Alman kazıları başladı ve çok geçmeden çivi yazılı tabletlerden oluşan büyük bir arşiv günışığına çıkarıldı Yazıların içeriğinden Amarna mektuplarında sözü edilen “Hatti Ülkesi”nin başkenti Hattuşaş’ın burası olduğu anlaşıldı Bulunan ilk tabletler arasında yukarıda sözü edilen 2 Ramses’le “Büyük Kheta” arasındaki anlaşmanın “Hatti” dilinde yazılmış metni de vardı Arşiv artık tümüyle çözümlenip incelendiğinde, tarihsel olayların düzeni de en sonunda açıklığa kavuşmuş oldu
İÖ 1700'lerden başlayarak beş yüz yıldan beri, yöneticileri Hint-Avrupa kökenli olan bir devlet, İç Anadolu’nun gitgide daha büyük bir kesimini ele geçiriyor, daha güneydeki bölgeler için de Mısırlılarla ve Asurlularla çarpışıyordu Mezopotamya dillerinde devletin adı “Hatti” idi; çünkü İÖ üçüncü bin yıldan beri Anadolu’nun yerli halkına verilmiş olan ad buydu İÖ yaklaşık 1400'lerden kalma bir Asur metninde, metnin yazılış tarihinden yaklaşık bin yıl önce yaşamış Akad hükümdarlarının işleri anlatılmakta, Anadolu’nun güneylerinde bir yerlerde Naram-Sin’in bir “Hatti” hükümdarıyla savaştığından söz edilmektedir Şimdi bu ülkenin yeni halkı, yurtlarını işgal ettikleri “Hattiler”le karışmasın diye, Tevrat’ta geçen şu eski “Hititler” sözcüğüyle adlandırılıyor İÖ 1200'lerde Hitit tarihinin akışı aniden kesilivermiş, bugün pek anlaşılamayan nedenlerden ötürü, batı Anadolu’da çıkan bir etnik kargaşayla platodaki yurtlarından sürülüp atılmışlar Ama sonraları, onuncu yüzyıl ile yedinci yüzyıl arasında, Toros Dağları’ndan ve Suriye'nin kuzeyinde bulunan küçük kent devletlerinin yarı sakinleri olarak bir kez daha ortaya çıkmışlardır Değişken olarak “Geç Hititler” ya da “Suriye Hititleri” dönemi denen bu dönem Filistin’deki İbrani Krallığı zamanına rastlar
Diller
Açıklığa kavuşturulması gereken ikinci soru diller üzerinedir İÖ üçüncü binin sonlarında, Hint -Avrupalı kavimlerin gelmesinden önce,Anadolu’da Hatti diyebileceğimiz bir dilin lehçeleri konuşuluyordu; ama yazı hiç bilinmiyordu O sırada Ortadoğu’nun başka yerlerinde kullanılan en yaygın yazı türü, kil üzerine çıkarılan çivi biçimleriyle yazılan çivi yazısıydı Bu yazı Mezopotamya’ya özgü Akad dilinin ticarette ve diplomaside lingua franca olmasını sağlamıştı Yukarıda gördüğümüz gibi, yazının Anadolu’ya ilk girişi, Kaniş’te ve başka yerlerde tecim yerleşmeleri kuran Asurlu tecimenlerle olmuştu Birbirini izleyen dalgalar halinde Anadolu’ya göç eden Hint-Avrupalı kavimler tümüyle değişik nitelikte diller konuşuyordu İlk gelenler ülkenin güneybatısına Luvice konuşuyordu Sonradan Paphlagonia adını alan kuzey bölgelerde Palaca konuşuluyordu Ancak Kızılırmak Nehri’nin geçtiği topraklarda ve Kappadokia’da konuşulan üçüncü bir dil vardı ki, bu hepsinden önemliydi Konuşanlar bu dile, iyice anlaşılamayan nedenlerle, Neşa’ca diyorlardı Bu dil bugün bildiğimiz Hititçe’dir ve daha başlarda Hitit başkenti Hattuşaş’taki çivi yazısı arşivlerdeki Akadça metinlerin yerini almıştır Bunlara ek olarak, ilk gezginlerin “Hitit Hiyeroglifleri” diye sözünü ettiği resim-yazılı yazıtlar gerçekte bir Luvi yazısıdır; sonradan bunu Demir Çağı’nın Geç Hititleri benimsemiştir
Hitit halkı ve dilinin tanıtımıyla ilgili bu girişten sonra, onların nasıl ünlendiklerini artık güvenle anlatabiliriz
İÖ 2000'den bir süre önce başlayıp Hititleri Orta Anadolu’ya getiren kavimler hareketi üzerine çok şeyler söylenmiş, çok tartışmalar yapılmıştır Ama artık bunların, Karadeniz’in batı ucundan güneye doğru ilerleyip İstanbul Boğazından geçerek Anadolu’ya girdikleri konusunda çok az kuşku duyuluyor (Çevirenin notu: Hititlerin Anadoluya nereden geldiklerini bilmediklerine yukarıda değinilmişti)
Bu giriş, geride viraneler bırakan bir fetih hareketi değil, askeri yeteneği ve diplomatik zekası üstün bir kavmin adım adım Anadolu toplumunun içine sızmasıdır Bu gelişmeyi daha açık bir biçimde görebilmek için Hititlerin ilişki kurdukları Hatti halkı ve yöneticileri hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak gerekir Ne yazık ki ilk çivi yazıları konuya ilişkin pek az ipucu veriyor Örneğin Kaniş’teki Asurlu tecimenlerin arşivlerinde doğrudan tecim işleri ve alışveriş dışında herkesi ilgilendiren konulardan çok az söz edilir Bununla birlikte,İÖ 1870'ten başlaarak Kaniş’ten başka kentlerin kralları olan ya da en azından makam sahibi yöre yöneticilerinin oturduğu sarayları bulunan kentlerin adını görmeye başlarız Bunlardan birinin kraliçesi vardır; Buruşattum (Buruşanda ) adında bir başka kent de “Büyük Kral” sanıyla yüceltilen yöneticisi nedeniyle öteki kentler arasında sivrilir Bu kentin kimliği hemen hemen kesinlikle belli olmuştur: Burası Tuz Gölü’nün güneyindeki Acemhöyük ’tür Acemhöyük kısmen kazılmış, saray kalıntıları açığa çıkarılmıştır
Kaniş tabletlerinde geçen özel kişilerin adları-tarihin yazılmasında- daha çok yardımcı olur Mezopotamyalı tecimenler yerli halkla yalnız işleri gereği yakın ilişki içinde değildi: Belli ki aralarında, yerlilerle evlenenler çoktu Sonuçta, tabletlerde onların adı da sık sık geçmektedir ve dilbilim yoluyla bu adlardan öğrenilecek şeyler vardır Bu kişilerin çoğu Anadolu’nun yerli ailelerdindendir; ama değişik Hint-Avrupalı adlardan da çok vardır Konumuz için bu özellikle öneldiri Bu adlar içinde Luvi ve Neşa dilinin özellikleri ayrıt edilebilmektedir Neşa dilinin kesin olarak Hitit dili olduğu söyelenibldiğine göre nüfusun daha o zaman karışık ırklardan oluştuğu, kimilerinin düşündüğü gibi, nüfus içinde çoğunliuğu sağlayan Hititlerin sonradan kendi devletlerini kurup pekiştirdiği sonucunu çıkarabiliriz
(S Lloyd,Türkiye’nin Tarihi, TÜBİTAK, s: 25-30)
__________________
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır
|