Yalnız Mesajı Göster

Cevap : =>İslami Sözlük

Eski 01-04-2008   #219
gülgüzeli
Varsayılan

Cevap : =>İslami Sözlük




EMİRÜ'L-HACC

İslâm'da devlet başkanı tarafından hac farizasının idâre ve organizesi için tâyin edilen başkan Vedâ Haccı'nda uygulanan ve ilk defa Ebû Bekir (ra)'in yaptığı hac emirliği müessesesi müslüman toplum için bir vecîbedir Çünkü müslümanların ortak imamının tâyin ettiği hac emîri, gerekli güven ortamının sağlanmasında ve halifenin emrine itâatta, meydana gelecek hâdiseleri önleyip hududları tatbik ve hak ile hareket etmede bizzat görevlidir
Hac emîrinin durumu namazdaki imamın durumu gibidir Bu nedenle namaz için İmam olacak kimsede aranılan bütün şartlar hac emîrinde de aranır Fazla olarak hac emîrinin hac menâsikini, hükümlerini ve vakitlerini tam olarak bilmesi gerekir
Hac emîrinin görev süresi yedi gündür Başlangıç zamanı Zilhicce ayının yedinci günü öğle namazı vakti; sonu da Zilhicce'nin on üçüncü gününün ikinci yarısıdır Bu günlerden önceki ve sonraki zamanlarda hac emirinin, emrindeki kimseler üzerinde hiçbir yetkisi yoktur Hac emiri süresiz olarak atanabileceği gibi, yalnız bir yıl için de atanabilir Eğer süresiz olarak bu göreve atanmışsa, her yıl hac görevini yerine getirmekle yetkilidir Bu yetki, geri alınmadıkça devam eder Eğer yalnız bir yıl için görevlendirilmiş ise, başka seneler hac emirliği yapamaz
Hac emiri olarak atanan kimsenin özel biçimde yürüteceği ve üzerinde ittifak edilen beş hüküm vardır Altıncı olarak bir hüküm daha bulunmaktadır, fakat bunda ihtilâf edilmiştir Üzerinde görüş birliği olan beş hüküm şunlardır:
I) Hacıların ihrâma girecekleri vakti belirlemek, toplu yapılacak işlerde hareket biçimini tesbit etmek ve hac fiillerinde kendisine uyulmasını emretmek
2) Hac fiillerini tesbit edildiği biçimde yerine getirmek Hac fiillerinin öncelik-sonralık sıralamasında bir değişiklik yapılamaz
3) Durulacak yerleri, durma süresini ve oradan hareketi takdir ve tesbit etmek
4) Hac rükünlerinde emir'e uymak, yapacağı dualara "âmin" demek, söz ve harekette ona uymak
5) Hac hutbelerinin okunduğu günlerde topluluğa namazı kıldırmak, hutbe ve namaz için hacıları toplamak
Üzerinde ihtilâf olan altıncı görev ise üç hususu ihtivâ eder Birincisi; hacılardan birisi had veya tâzir gerektiren bir iş yapmış ve eğer bu iş hacla ilgili ise, emîr ceza uygular; Hacla ilgili değilse, hiçbir ceza veremez Eğer işlenen suç had cezasını gerektiriyorsa, bu konuda iki görüş vardır: Bir görüşe göre had cezasını uygular; çünkü iş hac hükümlerindedir İkinci görüşe göre suçlu hac ibâdetinden çıkmış olduğundan emîr had cezasını uygulamaz İkincisi; hacılar arasında çıkan hâc hükümleri dışındaki anlaşmazlıklara hüküm veremez Eğer hac hükümlerinde ihtilâfa düşerlerse bu konuda iki görüş vardır Bir görüşe göre böyle bir anlaşmazlıkta hüküm verebilir İkinci görüşe göre ise hüküm veremez Üçüncüsü; hacılardan birisinin fidye vermesi gerekiyorsa, hac emîri fidyenin verilmesi hususunda onu zorlar Fakat fidyeyi alacak bir de hasım mevcut ise, bu durumda hac emîrinin fidyeyi ödeyip ödeyemeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır Had cezasının uygulanması konusunda olduğu gibi bu konuda da bir görüşe göre fidyeyi vermeye zorlar, ikinci görüşe göre ise, zorlayamaz
Hac emiri fakih ise fetvâ istenildiğinde fetvâ verebilir Hacılara kendi mezhebinin gereklerinden olan birşeyi yükleyemez İhrâma girmeden hac ibâdetini yaptırması mekruhtur Fakat böyle bir durumda hacıların ibâdeti geçerlidir Hac emirinin durumu namazdaki imamın durumundan bazı açılardan farklıdır Çünkü bir kimse İmam olmadan cemâata namaz kıldıramaz Hacılar ise hac emirinden ayrılarak kendi rehberlerine uymak isterlerse, mekruh olmakla birlikte bu câizdir Ama namazda imama muhâlefet namazı bozar Çünkü namaz imamla sıkı sıkıya bağlantılıdır Hac ise, emiri ile bu ölçüde bağlantılı olmayan bir ibâdettir
İslâm'ın ilk dönemlerine âit hac uygulamaları açıkça göstermektedir ki İslâm'da hac, kişinin sadece kendi kendisine yaptığı ferdî bir ibâdet değildir Haccın dinî, rûhi olduğu kadar siyâsi, ictimâî, iktisâdı gibi dünyevî yönleri de vardır Aslında bir birlik içinde olmaları gereken İslâm dünyasının dört bir tarafından, her ülkeden binlerce kişi hacda tabîi olarak biraraya gelerek her sene muntazam olarak haşmetli bir "İslâm Kongresi"ni teşekkül ettirmektedirler Burada İslâm ülkelerinin ayrı ayrı problemlerinin ele alınarak birbirlerine destek olucu kararlar alıp memleketlerine dönüşlerinde bu kararları uygulamaya koyma imkânı vardır Burada İslâm ümmetinin fert fert birbirleriyle temas kurarak İslâm'ın kardeşlik ilkesini bâriz bir şekilde yaşatarak İslâm ülkeleri arasında dayanışmanın temellerini atma imkânı mevcuttur Yine burada İslâm ülkelerinin birbirleri ile iktisâdı diyaloğ ve yardımlaşmalarına açık bir zemin sözkonusudur
Elbette bütün bu fâaliyetlerin sıhhatli ve verimli bir şekilde yürütülmesi bir idâreyi, haccı yönetecek ve gerekli organizasyonu yapacak bir başkanı, bir emiri zarûrî kılmaktadır Esasen müslümanların tek bir İslâm devletinin çatısı altında toplandıkları ilk dönemlerde dahi böyle bir idâre içinde haccın îfa edilmesine ihtiyaç duyulmuştur
İşte bu sebepledir ki Peygamber efendimiz, müslümanların hac yapmalarına imkân doğduğu ilk sene (H 9/M 63 1 yılında) kendisi hacca gidemeyeceği için Hz Ebû Bekir'i hac emiri tâyin etmişti Ertesi yıl Vedâ Haccı'nda haccı bizzat kendisi idâre etti Hz Peygamber'in vefâtından sonra işbaşına gelen İslâm halifeleri de Resulullah'ın bu uygulamasını devam ettirerek ya bizzat kendileri gelip haccı idâre etmişler, ya da hacca katılamayacaklarsa mutlaka bir hac emiri tayin etmişlerdir Çünkü haccın esas yapısı ve temel esprisi bunu gerekli kılmaktadır

EMÎRU'L MÜMİNÎN

Müminlerin emîri, halife, İslâm ümmetinin lideri, idarecisi anlamında kullanılan bu tabir, Hz Peygamber (sas) in vefâtından sonra ilk olarak ikinci halife Hz Ömer (582-644 M) için kullanılmıştır Yalnızca emîrlik unvânı ise Hz Peygamber (sas)'ın önemli işleri idare etmek üzere tâyin ettiği kişiler için de kullanılmıştır Harplerde kumandan olarak tayin ettiği kişiye emîr ifadesini kullandığı gibi, Hz Ebû Bekir'i de hicretin dokuzuncu yılında hacca gidecek kafilenin başına hac emîri olarak tayin buyurmuştur
Resulullah'ın, idarede aksaklık olmaması için toplumlara emîr tayin etme sünneti ve, ''Üç kişi sefere çıkarlarsa, içlerinden birini kendilerine başkan (emîr) seçsinler'' "Kafası, siyah kuru üzüm gibi olan Habeşî bir köle başınıza emîr olarak seçilse onu dinleyin ve itaat edin" (Buhâri, Ezan, 56) "Bir kimse Ulü'l-emr'e itaatten elini çekerse kıyamet gününde ileri süreceği hiçbir hücceti bulunmadığı halde Allah 'ın huzuruna çıkar ve bey'at etmeyerek ölen kimse câhiliyye ölümüyle ölmüş gibi olur " "Ma'siyetle emrolunmadıkça hoş görsün veya görmesin, müminin her hususta Ulu'l-emri dinlemesi ve itaat etmesi gerekir Ma'siyetle (İslâm'a karşı gelmekle) emrolunduğu zaman ise dinlemez ve itaat etmez " hadisleri ile (Riyâzü's-Sâlihin, II/80) Allah'ın, "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Resulüne itaat edin ve sizden olan (müslüman olup İslâm yasalarına göre hüküm veren) Ulu'l-emr'e de itâat edin" (en-Nisâ, 4/59) hükmü, daha sonra gelen müslümanların kendileri için İslâm ile hüküm verecek bir emîr tayin etme gereğini ortaya koymuştur
Emevi ve Abbâsi halifeleri "emiru'l-mü'minin" ünvânını aldıkları gibi Hâriciler, Fâtımîler ve Karmatîler de aynı ünvânı kullanmışlardır Abbasiler'e bağlı Murâbıtlar ise "emiru'l Müslimîn" ünvânını tercih etmişlerdir Bağımsız olârak Afrika halifeliğini te'sis eden Muvahhidın "emiru'l-Mü'minin" unvânını almışlardır Hicretin 11 yılında Nahle üzerine gönderilen bir askeri kıtânın komutanı Abdullah b Cahş için "emiru'l-müminin" ünvânı kullanılmıştır
Mısır'ın fethinden sonra halifeliğin Osmanlı hânedanına geçmesi üzerine Osmanlı sultanlarına, hilâfetin saltanattan ayrılarak lağvedildiği (3 Mart 1924) tarihine kadar Emiru'l-Müminin; yalnız halifelik ünvânına sahip olan son halife Abdu'l-Mecid'e "Halife-i müslimın" ünvânı verilmiş, daha sonra bu ünvan da kaldırılmıştır (Daha geniş bilgi için bk Halife, Hilâfet)

EMR-İ Bİ'L-MA'RUF NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER

İyiliği emretme, kötülükten alıkoyma
Maruf, şerîatın emrettiği; münker, şerîatın yasakladığı şey demektir Başka bir deyimle Kur'an ve sünnete uygun düşen şeye maruf; Allah'ın râzı olmadığı, inkâr edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir (Râğıb el-İsfahânı, el-Müfredât, s505; M Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 2357-2358; V, 3118)
Yani marufu emretmek iman ve itaata çağırmak; münkerden nehyetmek de küfür ve Allah'a başkaldırmaya karşı durmaktır (Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzil, 2/232)
Kur'an-ı Kerîm'de, ''Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (Alu İmrân, 3/104) buyurulmaktadır Bu ayetle marufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır İslâm uleması bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir (Yazır, age, II, 1155)
Başka bir ayet-i kerimede yüce Allah Söyle buyurmaktadır: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü Allah'a inanıyorsunuz'' (Alu İmrân, 3/110)
Müminler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmişbir toplumdur Bu toplumun korunması için bu ayetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe, çağırmak emredilmiştir Hz Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin Bu ise imanın en zayıf derecesidir'' (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten 1I- Nesaî iman 17 İbn Mâce, Fiten, 20)
Marufu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz Peygamber (sas)'in şu buyruğu ortaya koymaktadır: "Bana hayat bahşeden Allah'a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez" (Ebû Dâvûd, Melâhim, 16; Tirmizî, Fiten, 9; İbn Hanbel, V, 388) şu âyet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir:
"onlar, (İsrailoğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi" (el-Mâide, 5/78-79) Yine başkâ âyetlerde müşriklerden başka, müminlerin karşısında münkeri emreden, marufu yasaklayan, böylelikle Allah'ın emir ve yasaklarına karşı çıkarak, emredilenin tam tersini yapan münâfıklar da zikredilir (bk et-Tevbe, 81/67)
Hz Peygamber'in çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, mü'minler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik ve beraberliğin olması, dâima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır takınılması, cihadın en faziletlisinin zâlim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir
Bir toplumda ma'rûfu emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler bírer kural haline, bir yaşama biçimi haline gelirler Şeytanlar hak ile bâtılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah'ı unuttururlar Böyle bir toplumda müslümanın tavrını yine âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz Peygamber (sas)'in şu buyruğunda bulmak mümkündür:
"Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz: Cehâlet sarhoşluğu ve dünyaya aşın düşkünlük Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah yolunda cihadı bırakırsınız O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensâr ve Muhâcirlerden İslâm'a ilk giren kimseler gibidirler'' (Bezzâr, Mecmau'z Zevâid, VII, 271); "İyileriniz zâlimlerinize yardakçılık eder; Fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz" (age, VII, 286); ''(Bu durumda ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere musallat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lânetlenirler Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir" (Kenzü'l-Ummâl, II, 68-78)
Marufun emredilmediği, münker den alıkonulmayan toplumların nasıl helâk edildiği, nasıl Allah'ın azâbının onları kuşattığı Kur'an-ı Kerîm'de hemen her sûrede zikredilmektedir (A ' râf, 7/163 vd)
İslâm bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın âdeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl korkunun Allah'tan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre tâkat dışı belâya direnmenin de câiz olmadığını söylemişlerdir (Kenzü'l Ummâl, II, 141 vd)
İnsanlar için en hayırlı topluluk olan İslâm ümmetinin bireyleri birbirlerinin bütün dertleriyle ilgilenen kişilerden meydana gelir Halbuki diğer bütün dinlerde iyilik ve kötülük her ferdin kendi sorunudur Meselâ Tevrat'ta, "Rab, Kabil'e sordu: 'kardeşin nerede?' O da, 'Bilmem, ben kardeşimin bekçisi miyim?" gibi bir ifade vardır (Tevrat, Tekvin, 4/9)
Marufu emretmek, münkerden alıkoymak görevini İslâm ümmeti içinden öncelikle âlim olanlar üstlenir; yoksa bu iş câhillere bırakılmaz Çünkü câhiller her şeyi altüst ederler, kavram ve değer kargaşasına yolaçarlar Görevin yerine getirilmesinde ana ilke her müslümanın ahirette hesap vereceğini bilmesi bilincidir Toplumlar genelde ikiye ayrılırlar: Maruf toplumlar, münker toplumlar Münker toplumlar oluşmuş veya oluşmaktâ iken, müslümanların ma'siyete, münkere, tâğuta itaatten kaçınmaları farzdır (Ahmed b Hanbel, Müsned, II, 144) Yani müslümanların her münker toplumunu maruf toplum, İslam hükümlerinin yaşandığı toplum haline getirmeleri fârz kılınmıştır Çağdaş demokrâtik-laik toplumlar dini sadece Allah'la kul arasında bir mesele olarak görürler ve İslâm'ın maruf münker ilkesinin sadece ahlâkı bir mesele olduğunu vâzederler Halbuki hayatın bütün yönlerini Allah ve Resulunün emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ve münker toplumları İslâmî toplum haline dönüştürmekle görevli olan müslümanların bu durumuyla demokratik ilkeler birbirine hem karşıt, hem de çelişiktir Bu sebeple müslümanların her zaman marufu emretmeleri, münkerden sakındırmaları mümkün olmaz; karşılarına münker toplumun emir ve yasakları çıkarılır İşte bu noktada müslümanlar için şu buyruk geçerlidir: "Ey iman edenler siz kendinize bakın; doğru yolda iseniz sapıtanlar size zarar veremezler" (el-Mâide, 5/105) Çağdâş toplumla müslümanın çelişkisi onun, ancak Allah'a ve Resulune itaat edeceği gerçeğinden dolayı İslâmî bir devleti gerçekleştirmesini zorunlu kılar Bir yandan bu yolda çalışırken öte yandan münkerlerle mücâdele kesintiye uğramaz, marufun emredilmesinden geri kalınmaz Bu nokta şunun için önemlidir: Maruf, ne salt ahlakçılık demektir, ne de İslâm'ın ana ilkelerinin yerine insan haklarının geçirilmesidir Maruf, tek kelimeyle İslâm'ın kendisidir Münker de, aslı itibariyle veya ahlâkı açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslâm'ın yasakladığı her şeydir Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yasayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur Bunun tek yöntemi de Rasûlullah'ın sünnetidir "Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz" (Haşr, 59/7)
Gerçek maruf-münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır (Bk el-Bakara, 2/44) Bazı insanlar her devirde, Resule itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler İşte şu ayet-i kerimede onlar uyarılmaktadır: "Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?" (el-Bakara, 2/44) İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir (İbn Kesir, 1, 8)
İkincisi, Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemektir (en-Nahl, 1 6/ 1 25; Tâhâ, 20/43)
Sonuçta marufun emredilmesi, münkerin yasaklanması meselesi, sadece bir fetvâ olayı değil; aile, hukuk, siyaset ve ekonominin her zaman içiçe geçmiş bir şekilde şerîatın gerekleri doğrultusunda savunulması ve yaşanması demektir Bu, sistemli bir davet çalışmasını gerektirir İslâm'ın ilk yayılışı da böyle olmuştur İslâm'ın hâkim olmadığı düzenlerde, ehl-i kitab'a karşı veya müşriklere ve diğer gayri İslâmî zümrelere karşı tek geçerli davet metodu Resulullah'ın sünnetidir Bunu ancak Resulullah'ın sünnetiyle açıklayabiliriz Yoksa basit bir ahlâkçı, bir vâiz, hattâ bir muhtesib * gibi davranarak değil "Dirilerin ölüsü" olarak kalmak isteyen, yani eliyle, diliyle ve kalbiyle toplumdaki münkeri kötülemeyen kimse ne kötüdür Tevrat'ta: "Kişi iyiliği emr, kötülüğü yasakladığı takdirde kavminin nezdinde derecesi kötüleşir" denilerek İslâmî hâreket ve ahlâk saptırılmış, dinin esası tahrif edilmiştir O sebeple Allah katında din olarak yalnız İslâm geçerlidir
Öte yandan, İslâm toplumlarında ise marufun emredilmesi, münkerin yasaklanmasında ictihada giren konularda uyarıcılık yapılmaz Meselâ Hanefiler, unutularak besmelesiz kesilen hayvanın etini yiyen bir Şâfiîye, "Bu yediklerin haramdır" şeklinde bir uyarıda bulunamaz; zira bunlar Şâfiî'ye göre helâldir İşte emri bi'l-mâ'rûf nehyi ani'l-münkeri herkesin yapamamasından kasıt budur Ancak, herkesin bildiği büyük-küçük günahlar, dinin kesin yasaklamaları hakkında herkes bu görevi yerine getirir (İmam Gazâli, İhyâ-u Ulûmi'd-Din, Emri Bi'l-Mâ'ruf ve Nehyi Ani'l-Münker bölümü) Fakat Şâfiîler, besmelesiz kesilen hayvanların etini yemek isteyen Hanefilere ikazda bulunabilir Gerek Allah hakları, gerekse kul hakları olsun bütün ma'rûf ve münkerlerde önce sözlü, sonra fiilî uygulama esastır Mutezile ise kul hakkıyla ilgili olmayan meselelerde sözle veya fiille uyarıcılığı kabul ederken; bunu da ancak imamın yapabileceğini, fertlerin karışamayacağını savunmuştur
Enes b Mâlik'ten rivâyet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: "Biz Allah'ın Resulune 'Ey Allah'ın Rasûlü, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?' diye sorduk Resulullah şöyle buyurdu:
"Siz iyiliğin tamamını işlemezseniz dahi iyiliği emrediniz Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız" (Taberânî)
Hz Lokman'ın oğluna öğüdü her zaman ve mekanda uyarıcının hâlini beyan eder: "Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenâlıktan alıkoy Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir" (Lokman, 31/17)



EMVÂL-İ BÂTINA

Bâtını veya gizli mallar Gizli olan veya zekât memurlarından gizlenmesi mümkün ve kolay olan mallar bu gruba girer Bunların tam olarak tespiti zordur Ancak sahiplerinin beyanı, herhangi bir yerde emânet edilmiş olmalarıyla tesbitleri mümkün olabilir Altın, gümüş, nakit paralar, mücevherât ve ticaret malları bu çeşide girer Evinde altın zinet eşyası bulunduran bir kadın bunların varlığını zekât memuruna bildirmezse, araştırma yaparak bunları tesbit etmek imkânsızdır Bu yüzden gizli malların zekâtı, sahiplerinin vermesi için devlet mâliyesinin kontrolü dışında bırakılmıştır
Hz Osman devrine kadar ister gizli olsun, ister açık bütün malların zekâtı devlet tarafından alınmaktaydı Hz Osman'ın hilâfeti zamanında devlet gelirleri arttı Ticaret malları ile nakit paranın tesbit ve kontrolü zorlaşmaya başladı Bunun üzerine Hz Osman bâtını malların zekâtını sahibinin isteğine bıraktı Bu mallara sahip olan kimseler, devlet başkanının vekili kabul edilerek zekâtlarını muhtaçlara bizzat vermekle yükümlü tutuldular Sâib b Yezid şöyle diyor: "Hz Osman'ın minbere çıkarak şöyle dediğini duydum: 'Bu ay zekât verme ayıdır Kimin üzerinde zekât borcu varsa, borcunu ödesin" Hz Osman devrinde başlayan bu uygulama günümüze kadar bu şekilde devam edegelmiştir (el-Kâsânı, Bedâyiü's-Sanâyi', I!, 7; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, I, 204) Ancak İslâm devleti uygun gördüğü takdirde emvâl-i bâtınanın zekâtını da toplayabilir Bunların toplanıp emvâl-i zâhire ile birlikte tek elden yani devlet eliyle dağıtılması çok daha yararlı olur


__________________
Alıntı Yaparak Cevapla