Yalnız Mesajı Göster

Cevap : =>İslami Sözlük

Eski 01-03-2008   #147
gülgüzeli
Varsayılan

Cevap : =>İslami Sözlük




İBTİLÂ:
1 İmtihan Allahü teâlânın, kulunu, çeşitli sıkıntılar vermek sûretiyle imtihan etmesi, denemesi
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
İşte orada îmân sâhibleri ibtilâdan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardır (Ahzâb sûresi: 11)
2 Bir şeye düşkünlük Mübtelâ olmak
Amerika'da yapılan açıklamada, alkollü içkilerin, bu memlekette, senede iki yüz beş bin kişinin ölümüne sebeb olduğu tesbit edilmiştir Bunların çoğu karaciğer sirozundan ve içkili araba kullanmaktan ölmüşlerdir On dört ve on yedi yaşları arasında a lkol ibtilâsının arttığı, bu sebepten mekteplerde vurucu, kırıcı saldırıların çoğaldığı da bildirilmiştir (M Sıddîk Gümüş)



ÎCÂB:
1 İhtiyaç
İslâmiyet; kıyâmete kadar bütün îcâbları, karşılayacak en mükemmel ve en üstün bir dindir (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
2 Teklif, bir sözleşme için alıcı veya satıcı tarafından ilk söylenen söz
Îcâb ve kabûl, söz ile olduğu gibi, bir taraftan veya iki taraftan mektublaşma ile veya adam göndermekle de olur (Kâşânî)
Îcâb, karşıdakinin anlayacağı bir lisan ile, sattım, hediye ettim gibi; kabûl ise, aynen kabûl ettim, râzı oldum gibi geçmiş zamân bildiren sözlerle olur (Kâşânî)


İCÂBET ETMEK:
1 Kabûl etmek
Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, dâvetine icâbet etmek, aksırıp elhamdülillah deyince, yerhamükellah diyerek cevâb vermek (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
2 Allahü teâlânın duâları kabûl buyurması
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Bana duâ ediniz size icâbet edeyim (Mü'minûn sûresi: 60)
(Ey Resûlüm!) Kullarım sana benden sorarlarsa, ben (ilim ve icâbetle) yakınım Bana duâ ettikleri zaman duâlarına icâbet ederim (Bekara sûresi: 186)
Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler Böyle duâya nasıl icâbet olunur (Hadîs-i şerîf-Kimyây-ı Seâdet)
Arkadan yapılan duâ icâbete makrûndur (kabûle yakındır) (İbn-i Cezerî)



ÎCÂD:
Yoktan var etme, vücûda getirme, yaratma
İnsanlar, mahlûk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de Allahü teâlânın mahlûkudur Çünkü O'ndan başka, kimse bir şey yaratamaz Kendi mahlûk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir? Yaratılmak damgası, kudretinin az olduğuna alâmettir ve il min noksan olduğuna işârettir Bilgisi kuvveti az olan, yaratamaz Îcâd edemez İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi kesbidir Yâni o iş, kendi cüz'î, sınırlı kudreti ve irâdesi ve istemesi ile olmuştur Fakat o işi yaratan, yapan Allahü teâlâdır Kesb eden kuldur Görülüyor ki, insanların ihtiyârî işleri, istiyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi, istemesi, seçmesi ile Allahü teâlânın yaratmasından meydana gelmektedir İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyârı yâni beğenmesi olmasa, o iş titreme şeklini alır, mîdenin, kalbin hareketleri gibi olur (İmâm-ı Rabbânî)
Ey Âdemoğlu! Ey noksanlık ve taşkınlık içinde yüzen insan! Siz ne hepsiniz, ne de hiçsiniz; herhâlde ikisi arası bir şeysiniz Evet siz îcâd etmekten, her şeye hâkim ve gâlib olmaktan şüphesiz uzaksınız Fakat, inkâr olunamayan, bir hürriyet ve ihtiy ârınız, serbest hareketiniz sizi hâkim kılan, bir arzû ve seçim hakkınız vardır Siz, eşi ortağı bulunmayan bir hâkim ve mutlak, başlı başına bir mâlik olan Hak teâlânın emri altında, ayrı ayrı ve müşterek vazîfeler alan birer me'mursunuz! (Abdülhakîm Arvâsî)



ÎCÂR:
Kirâya verme, kirâya verilme, kirâ parası (Bkz İcâre)



İCÂRE:
Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak
Bir mal dînen ve aklen nerede kullanılabilirse, o maksatla icâreye verilir İcârenin sahîh (uygun, geçerli) olması için ücretin (kirâ olarak ödenecek bedelin) ve menfâatin bildirilmesi şarttır (İbn-i Âbidîn)
İcâre olarak verilen mal kirâcıya teslim edilince, emânet olup kirâcının elinde kastsız (istemeyerek, elinde olmadan) telef olunca ödemez Âdet hâricinde kullanmak kast sayılır Tarla icâreye verilirken ne ekileceği bildirilmeli veya her şey ekilebil ir demelidir (Fetâvâ-i Hindiyye)
İcâredeki binânın ve eşyânın tâmiri ve zamanla tıkanmış boruların tâmiri ev sâhibine âittir Kirâcı, ev sâhibinin izni ile kendi yaparsa parasını kesebilir, ev sâhibinin izni olmadan kendiliğinden yaparsa kesemez (Tahtâvî)
İcâre müddeti bitince, mal sâhibi uzatmaz ise kirâcı çıkar Malı, olduğu gibi teslim etmesi gerekir Teslim etmezse gasb etmiş olur Fakat kullanma sebebi ile herkes için hâsıl olması âdet olan harâblık, yıkılma ve dökülmeler kabahat sayılmaz (İbn-i Âbidîn)



ÎCÂZ:
Az söz ile pürüzsüz ve kusursuz olarak çok mânâ ifâde etme
Muhammed aleyhisselâm; "Bu Kur'ân, Allah kelâmıdır, inanmıyorsanız bir âyeti kadar siz de söyleyiniz Söyleyemezsiniz" buyurdu O kadar düşman oldukları, el ele verip uğraştıkları hâlde söyleyemediler Kimisi Kur'ân-ı kerîmin belâgat ve îcâzını görür görmez îmân etti Kimisi insan bunu söyleyemez diyerek ister istemez tastîk etti (Sırrı Paşa)
Arapçayı iyi bilen kimse Kur'ân-ı kerîmin îcâzını açıkça anlar Kâdı Bâkıllânî dedi ki: "Îcâz, hem belâgatinin yüksek olmasından hem de nazmının (lafızlarının dizilişinin) garîb olmasındandır Yâni hiç görülmemiş bir nazm olduğu içindir Bâzıları Kur 'ân-ı kerîmin îcâzı gaybden (gelecekten) haber vermesidir dediler Bâzı âlimlere göre Kur'ân-ı kerîmin îcâzı, çok uzun ve tekrarlı olduğu hâlde hiçbir yerinde ihtilâf yâni uygunsuzluk bulunmamasıdır dediler (İmâm-ı Rabbânî)
Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinin en büyüğü Kur'ân-ı kerîmdir Bugüne kadar gelen bütün şâirler, edebiyâtçılar, Kur'ân-ı kerîmin nazmına ve mânâsına hayran kalmışlar, bir âyetin benzerini söyleyememişlerdir Îcâzı ve belâgati insan sözüne benzemi yor Yâni bir kelimesi çıkarılsa veya bir kelime eklense; lafzındaki, mânâsındaki güzellik bozuluyor (Nişâncızâde Muhammed Efendi)


İ'CÂZ:
Âciz bırakma, benzerini ortaya koymada herkesi acze düşürme
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmin i'câzıyla ilgili olarak meâlen buyurdu ki: (Ey Resûlüm!) De ki: Yemîn ederim bu Kur'ân'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirine destek olsalar da yine benzerini getiremezler (İsrâ sûresi: 88) (Muhammed bin Hamza)



İCÂZET:
İzin, diploma, şehâdetnâme Çeşitli ilimlerde üstâdın (hocanın) talebesine, yetiştiğine dâir verdiği belge, diploma
İcâzet verilecek talebenin bâtınının (kalbinin) iyi hâllere kavuşmuş olması, kötü huylardan temizlenmiş, iyi huylarla süslenmiş olması, sabr, tevekkül (sebeplere yapıştıktan sonra, işini Allahü teâlânın taktirine bırakma), kanâat, rızâ, teslîmiyet sâ hibi olması ve dünyâya düşkün olmaması lâzımdır (Abdullah-ı Dehlevî)

İcâzet-i Mutlaka:
Çeşitli ilimlerde üstâdın (hocanın) talebesine yetiştiğine ve başkalarını da yetiştirebileceğine dâir verdiği izin veya bu izni ifâde eden belge, diploma
Hâce Bâki-billâh kuddise sirruh, İmâm-ı Rabbânî'yi icâzet-i mutlaka ile Serhend şehrine gönderirken, kendisi makâmından çekilip, bütün talebesinin, hattâ kendi oğullarının terbiyesini ve yetişmesini ona havâle etti ve; "Ahmed, bizim gibi binlerce yıl dızı örten bir güneştir Bu ümmette onun gibi ancak iki üç tâne vardır Şimdi ise gök kubbe altında onun gibisi yoktur" buyurdu (Muhammed Mazhâr)



İCBÂR-I NEFS:
İnsanın kendini bir işe zorlaması
Kur'ân-ı kerîm okurken ağlayın, eğer ağlayamazsanız, ağlar gibi yapın yâni ağlamaya icbâr-ı nefs edin (Hadîs-i şerîf-İbn-i Mâce)
İbn-i Abbâs radıyallahü anh buyurdu ki: "Sübhânellezî"nin (İsrâ sûresinin) secde âyetini okuduğunuz zaman ağlamadan secde etmeyin Eğer gözünüz ağlamıyorsa, buna üzülerek kalbiniz ağlasın, sonra secde edin" Ağlamaya nefsini icbâr etmenin yolu, içind en hüzün duymaktır İnsan bu sâyede kolayca ağlar Güzel ahlâka yönelmek isteyen meselâ cömerd olmak isteyen kimse için çâre infâka (sadaka vermeye) icbâr-ı nefs etmesidir Zorlaya zorlaya bu hâl kendisinde tabiî hâle gelir ve nihâyet cömerd bir insa n olur (İmâm-ı Gazâlî)



İCMÂ':
1 Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması
Hicrî dördüncü asırdan sonra mutlak müctehîd yetişmediği için icmâ' da kalmamıştır Bu sebeble icmâ' denilince Eshâb-ı kirâmın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının), Tâbiîn'in (Eshâb-ı kirâmı gören büyüklerin) ve Tebe-i tâbiînin (Tâbiîn'i görenlerin ) icmâ'ı anlaşılır (İbn-i Âbidîn)
Bir şeyi Eshâb-ı kirâm icmâ' ile bildirmedi ise, Tâbiîn'in sözbirliği bu şey için icmâ' olur Tâbiîn de bu şeyi icmâ' ile bildirmedi ise, Tebe-i tâbiînin sözbirliği bu şey için icmâ' olur Çünkü bu üç asrın âlimleri yâni müctehidleri hadîs-i şerîf il e övülmüştür Bunlara selef-i sâlihîn denilir (İbn-i Âbidîn)
Dinde zarûrî olan yâni câhillerin de bildikleri icmâ' bilgilerine inanmayan kimsenin îmânı gider (İbn-i Âbidîn)
2 Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzım olmayan ve dinde açıkça bildirilen şeyleri âlim olan, olmayan her müslümanın bilmesi, böyle olduklarında sözbirliği yapmaları
Zarûriyyât-ı dîniyyeden yâni dînin temel bilgilerinden olup, her müslümanın mutlak bilmesi lâzım olan bilgilerde müctehid olmayanların icmâ'ı da mûteberdir Ancak bu, onların icmâ'ı olmazsa, bu hükümler sâbit olmaz demek değildir Bu kısım icmâ', üze rinde icmâ' yapılan husûsun her müslüman tarafından bilindiğini, bu sebeple her müslümanın bunları bilip öğrenmesinin lâzım olduğunu, bilmiyerek de olsa bunları yerine getirmemenin câiz olmadığını ifâde içindir (Molla Hüsrev, Serahsî, Hâdimî)



İCMÂLÎ ÎMÂN:
Kısaca inanmak Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm ne bildirmiş ise hepsine inandım demek (Bkz Îmân)



İCTİBÂ:
Seçmek, seçilmek Evliyâlıkta, vâsıtanın, aracının şart olmadığı cezbe (çekilme) ile ilerleme

İctibâ Yolu:
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için peygamberlerin aleyhimüsselâm ve seçilmiş evliyâların yolu Mürid değil, murâdlar ve mahbûblar yolu Sevilenleri, çabuk ilerletme yolu
İctibâ yolunda riyâzetler çekmek (nefsin isteklerini yapmamak), kavuşmak nîmetine şükretmek içindir (İmâm-ı Rabbânî)
İctibâ yolunda kavuşmak, kavuşturulmak yolu ile hâsıl olduğu için sıkıntı ve meşakkat (eziyet) çok azdır O'nun riyâzeti ahkâm-ı şer'iyyeye (dînimizin emir ve yasaklarına) ve sünnet-i seniyyeye uymak ve bid'atlerden (Peygamber efendimiz ve arkadaşlar ı zamânında olmayıp dînimize ibâdet olarak sonradan sokulan şeylerden) sakınmaktır (Ubeydullah-ı Ahrâr)




İCTİHÂD:
İnsan gücünün yettiği kadar zahmet çekerek, çalışma Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan işlerin hükümlerini açıkça bildirilenlere benzeterek meydana çıkarma (Bkz Müctehid)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, hazret-i Muâz bin Cebel'i, Yemen'e hâkim olarak gönderirken; "Orada nasıl hüküm edeceksin?" buyurunca; "Allahü teâlânın kitâbı ile" dedi " Allah'ın kitâbında bulamazsan?" buyurdu "Allah'ın Resûlünün sünneti ile" dedi "Resûlullah'ın sünnetinde de bulamazsan?" buyurunca; "İctihâd ederek, anladığımla" dedi Resûlullah efendimiz, mübârek elini Muâz'ın göğsüne koyup; "Elhamdülillah! Allahü teâlâ, Resûlünün resûlünü (elçisini), Resûlullah'ın rızâsına uygun eyledi" buyurdu (Tirmizî, Ebû Dâvûd, Dârimî)
İsâbet etmiyen, yâni doğruyu bulamamış olan müctehide (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkaran kimseye) bir sevâb, doğruyu bulana iki veya on sevâb vardır İki sevâbdan birincisi, ictihâd etmek sevâbıdır İkincisi, doğruyu bulmak sevâbıdır (Hadîs-i şerîf-Hadîka)
Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilen şeylerde, ictihâd edilemez Nass (Kur'ân-ı kerîm ve sahih hadîs-i şerîf) bulunan yerde ictihâda izin yoktur (İbn-i Nüceym, Hâdimî)
İslâm âlimlerinin söz birliği ile ve zarûrî olarak bildirilmiş olan, inanılacak ve yapılacak din bilgilerinde ictihâd yapmak câiz değildir (Abdülganî Nablüsî)
Mezheb imâmlarının hepsi bir mes'ele ile karşılaştıklarında cevâbını, önce Kur'ân-ı kerîmde ararlardı Kur'ân-ı kerîmde açıkça bulamazlarsa, hadîs-i şerîflerde ararlardı Burada da bulamazlarsa, icmâ-ı ümmette ararlardı İcmâda da bulamayınca, bu mes 'eleye benziyen başka mes'elelerin, Kitâb (Kur'ân-ı kerîm), sünnet (hadîs-i şerîfler) ve icmâ'da bulunan cevâblarını esas alıp mukâyese ederek, ictihâd edip benzeri cevâbı bulurlardı (İmâm-ı Şa'rânî)
Îsâ aleyhisselâm, kıyâmete yakın bir zamanda, gökten inerek, Muhammed aleyhisselâmın dînine göre hareket edecek ve Kur'ân-ı kerîmden hüküm çıkaracaktır Îsâ aleyhisselâm gibi büyük bir peygamberin ictihâd ile çıkaracağı bütün hükümler, Hanefî mezhebi ndeki hükümlere benzeyecek yâni İmâm-ı a'zam'ın ictihâdına uygun olacaktır (İmâm-ı Muhammed Pârisâ)
Her müctehidin (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkaran âlimin), kendi ictihâdıyla bulduğu bilgiye uygun iş yapması farzdır (Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî)
Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişmiş arkadaşlarının) hepsi müctehîd olup, kendi ictihâdlarına uymaları farz idi (Abdülvehhâb-ı Şa'rânî)
İctihâd, bir ibâdet yâni ehli olana Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid başka bir müctehidin ictihâdına yanlış diyemez Çünkü, her müctehide kendi ictihâdı haktır ve doğrudur Meselâ İmâm-ı Şâfiî hazretleri, Hanefî mezhebinde olmadığı hâ lde; "İmâm-ı a'zâm Ebû Hanîfe'nin ictihâdını beğenmeyene, Allahü teâlâ lânet etsin, yâni merhamet etmesin" buyurmuştur (İbn-i Âbidîn)
İctihâd ve kıyâs bid'at değildir Çünkü kıyâs ve ictihâd, nassların mânâsını ortaya çıkarır Başka bir şeyi ortaya koymaz (İmâm-ı Rabbânî)



İDDET:
Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman
İddet bekleyen kadınlar beş çeşittir:
1) Hâmile olup, kocası vefât eden kadının iddeti, çocuğu olunca biter
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Hâmile kadınların iddetleri ise çocuklarını doğurmaları ile son bulur (Talâk sûresi: 4)
2) Hâmile olmayıp kocası ölen kadının iddeti dört ay on gündür
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Sizden vefât edenlerin geride bıraktıkları zevceler (hanımlar) kendi kendilerine dört ay on gün beklerler (beklesinler) (Bekara sûresi: 234)
3) Hâmile olup, boşanan kadının iddeti, hamlini vad etmekle yâni çocuğu olunca tamam olur Kocası ölen, hâmile kadının durumu gibidir
4) Kadın hayz (âdet) gören kadınlardan olup, hâmile olmadığı hâlde kocasının boşadığı kadının iddeti, üç ay başı hâli veya üç temizlik müddetidir
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç âdet müddeti beklerler ve Allah'ın rahimlerinde yarattığı çocuğu saklamaları kendilerine helâl olmaz (Bekara sûresi: 228)
5) Hayzdan kesilen (âdet görmeyen) ve boşanmış kadının iddet zamânı boşanma târihinden îtibâren üç aydır
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
(Yaşlılık dolayısı ile) hayzdan kesilmiş kadınlarınız (hakkındaki iddet, bekleme hükmünden) şüphelendinizse (bunu bilmediğinize göre) onların iddeti de üç aydır Henüz hayz görmeyenler de öyle (boşandıkları zaman üç ay iddet beklerler) (Talâk sûresi: 4) (İbn-i Âbidîn, Kâşânî, Hacı Zihni Efendi, Abdurrahmân Cezîri)
Talak (boşama) iddeti zamânında kadına nafaka verilir İddet zamânı bitince nafakası kesilir (Ubeydullah bin Mes'ûd)
İddet; Hanefî ve Hanbelî mezheblerinde, ilk temizlik başından, üçüncü hayzın sonuna kadar olan zamandır Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde üç temizlik geçinceye kadardır Hayz görmüyorsa, talak için üç ay, ölüm için dört ay on gündür (İbn-i Âbidîn)
Haccın edâ şartlarından birisi de kadın iddet hâlinde olmamaktır (İbn-i Âbidîn)
İddet bekleyen kadınla iddeti bitinceye kadar evlenilmez (İbn-i Âbidîn




İDRÂK:
Bir şeyin aslını, mâhiyetini, hakîkatini bilmek, anlamak
Kur'ân-ı kerîmde, meâlen buyruldu ki:
O'nu (Allahü teâlâyı) gözler (dünyâda) idrâk edemez O ise, gözleri bilir anlar O, ihsân sâhibi bilicidir (En'âm sûresi: 103)
İnsanı hayvandan ayıran, ilim ve idrâktir (Hâdimî)
İnsanların hâlet-i rûhiyeleri (rûhî durumları) farklı oduklarından, idrâk ve fehmleri (anlamaları) da farklı olmaktadır (İmâm-ı Gazâlî)
Şükür, şükürden âciz kalındığını idrâk etmektir (Ebû Osman Mağribî)
Allahü teâlânın zâtı idrâk edilemez Dünyâ yurdunda gözle görülmez Kalb, O'nun varlığını tastîk eder Âhirette gözler O'nu görecektir İnsanlar, Allahü teâlâyı âyet ve delîllerle bilmektedir Kalbler O'nu tanır, fakat akıllar O'nu idrâk edemez (Sehl bin Abdullah)

İdrâk-i Basît:
Tasavvuf yolcusunun kendini müşâhedede (görmede) fâni (yok) olması



İDRÎS ALEYHİSSELÂM:
Kur'ân-ı kerîmde adı geçen peygamberlerden
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
İsmâil, İdris ve Zülkifl hakkında anlattığımızı da hâtırla Onların her biri sabr edenlerdendi (Enbiyâ sûresi: 85)
Kitabda İdrîs'i de an Çünkü o, çok sâdık bir peygamberdi (Meryem sûresi: 56)
Ben (Mîrâc gecesinde) dördüncü kat semâda (gökte) İdrîs (peygamber) ile karşılaştım Cibrîl bana; "Bu gördüğün İdrîs'dir Ona selâm ver" dedi Ben de ona selâm verdim O da benim selâmıma cevap verdi Sonra bana; "Merhabâ sâlih kardeş, sâlih peygamber" dedi (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
İdrîs aleyhisselâm, Bâbil'de veya Mısır'da doğup yaşadı Şit aleyhisselâmın torunlarındandır Babasının ismi Yerd'dir Âdem aleyhisselâmın oğlu Kâbil'in evlâdından olan bir topluluğa peygamber olarak gönderildi Kendisine otuz suhuf (forma) kitâb ver ildi Cebrâil aleyhisselâm kendisine dört defâ gelerek Allahü teâlânın emir ve yasaklarını getirdi İdrîs aleyhisselâm da bunları insanlara bildirip, emirlere uymaya, yasaklardan sakınmaya çağırdı Yetmiş iki lisan ile konuştu Her kavmi kendi lisanıyla hak dîne dâvet etti Allahü teâlâ ona mûcizeler ihsân etti Mûcize olarak ağaçlarda ne kadar yaprak olduğunu bilirdi, havadaki bulutlara dağılmaları için emir verirdi Kavmine, kendisinden sonra gelecek peygamberleri haber verdi Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın vasıflarını anlattı Kendisinden sonra gelecek olan Nûh tûfânını haber verdi Bu kadar açık delîllere ve mûcizelere rağmen kendisine, pek az kimse itâat etti Harb âletleri yapıp, kâfirlerle cihâd (savaş) yaptı İnsanlara şehir kurma san'atını ve idârecilik ilmini öğretti 100 şehir kurdu Ayrıca insanlara çeşitli ilimleri öğretti Fen ilimleri, tıp, yıldızlarla ilgili ince ve derin mes'eleleri anlattı Kalem ile yazı yazmayı, iğne ile elbise dikip giymeyi öğretti (Bunun için terzilerin pîri, üstâdı olarak anılır) İnsanlara hikmetli sözler ile pek çok nasîhatta bulundu Yeryüzünün meskûn (yerleşilmiş) yerlerini dört bölgeye ayırarak her birine vekîl tâyin etti Bir müddet sonra Aşûre gününde diri olarak göğe ka ldırıldı Bu husus, Meryem sûresinin "Biz onu yüksek bir mekâna kaldırdık" meâlindeki elli yedinci âyet-i kerîmesinde bildirildi Kalem ile ilk defâ yazı yazan ve iğne ile dikiş diken odur (Taberî, Kisâî, İbn-ül-Esîr)




ÎFÂ:
Yerine getirme
Hanımının ve çocuklarının haklarını îfâ etmiyenin namazları, oruçları kabûl olmaz (Borçları ödenirse de sevâb alamazlar) (Hadîs-i şerîf-Mürşîd-ün-Nisâ)
Her sabah bir kere, "Allahümme mâ esbaha bî min ni'metin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeş-şükr" demeli ve her akşam "mâ esbaha" yerine "mâ emsâ" diyerek hepsini aynen okumalıdır Peygamberimiz sallal lahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bu duâyı gündüz okuyan, o günün şükrünü, gece okuyan, o gecenin şükrünü îfâ etmiş olur" Abdestli okumak şart değildir Her gün ve her gece okumalıdır (İmâm-ı Rabbânî)



İFFET:
İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy Nefsi kötü isteklerinden men etmek Âr, nâmus, hayâ duygusu
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruluyor ki:
Sizin sadakalarınız, fî-sebîlillah (Allah yolunda) cihâd eden, ilim tahsîl eden ve ibâdet gibi hayırlı bir işle meşgûl olan ve yeryüzünde ticâret ve san'at gibi bir işle meşgûl olmaya müsâit (elverişli) vakitleri olmayan fakirler içindir Onlar dilenmekten çekindikleri için, cahiller onları zengin zannederler Ey Resûlüm! Sen onları sîmâlarından tanırsın Onlar, iffetlerinden dolayı insanları râhatsız edip sadaka istemezler Malınızdan, bunlara infak (sarf) ederseniz, muhakkak Allahü teâlâ verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir (Bekara sûresi: 273-274)
Allahü teâlâ hayâ, hilm ve iffet sâhiblerini sever Fuhş (çirkin) söyleyenleri ve sarkıntılık yaparak dilenenleri sevmez (Hadîs-i şerîf-Berîka)
İffet sâhibi olunuz Çirkin şeyler yapmayınız Kadınlarınızı da, afîf (iffetli) yapınız (Hadîs-i şerîf-Berîka)
İffet sâhibi olursanız kadınlarınız da afîf (iffetli) olur (Hadîs-i şerîf-Berîka)
İffet; kişiyi her türlü rezillikten koruyan bir haslettir El, ayak ve diğer âzâyı her türlü zarardan korur Bu haslet güzel ahlâkın en üstünüdür Âzânın iffetli olması demek; meselâ gözün harama bakmaması ve kendisine yasak olan şeyleri terk etmesid ir (Abdurrahmân bin Abdullah bin Nasr)



İFRÂT:
Bir işte, sözde veya davranışta haddi aşma, pek ileri gitme, aşırı olma
Riyâ yâni gösteriş yapanlara karşı tekebbür etmek (kibirlenmek, büyüklenmek) câizdir Kendinden aşağı olanlara karşı tevâzû göstermek (kendini onlarla bir görmek) iyi ise de, bunun ifrâta kaçmaması lâzımdır (Muhammed Hâdimî)
İfrat ve tefrît'in ikisi de kötüdür Doğru ve en iyisi ortada olandır (İmâm-ı Rabbânî)
Şecâatın (kahramanlığın) ifrâtı, tehevvürdür (aşırı öfkedir) (Muhammed Hâdimî)
Kazâ-i hâcetin yâni abdest bozmanın edeplerinden biri de; necâset husûsunda vesveseye kapılıp bunu ifrât derecesine götürmemektir (İmâm-ı Gazâlî)



İFRÎT:
Cinlerin azgın, en zararlı, şerli, korkunç ve kuvvetli cinsi
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Cinden bir ifrit (Süleymân aleyhisselâma); " Sen makâmından kalkmadan ben onu (Belkıs'ın tahtını) sana getiririm Ben buna karşı her hâlde güvenilecek bir kuvvete mâlikim" dedi (Neml sûresi: 39)
Hasen-i Basrî buyurdu ki: Bir gün Cebrâil aleyhisselâm, Resûl-i ekreme (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek; "Cinlerden bir ifrit sana hîle yapmak istiyor Yatağına girdiğin vakit Âyet-el-kürsî'yi oku!" dedi (Senâullah Dehlevî)




İFSÂD:
Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Allahü teâlâ ifsâd edenleri sevmez (Mâide sûresi: 64)
Sarı sabır maddesi balı ifsâd ettiği gibi, kızgınlık da îmânı bozar (Hadîs-i şerîf-Taberânî)
Şâyet sen, insanların kusûrlarını ve gizli hâllerini araştırırsan, onları ifsâd etmiş ve ifsâdlarına sebep olmuş olursun (Hadîs-i şerîf-Ebû Dâvûd)
Sıcak su buzu erittiği gibi, iyi huy da hatâları eritir Sirke balı ifsâd ettiği gibi, kötü huy, hayrâtı, hasenâtı (iyilikleri) yok eder (Hadîs-i şerîf-Ahlâk-ı Alâî)
Zamm-ı sûreleri rükûda tamamlamak, dört mezhebde de mekrûhtur Fâtihayı tamamlamak ise, hanefîde mekrûhtur Diğer üç mezhebde namazı ifsâd eder (Abdurrahmân Cezîrî)



İFTÂ:
Fetvâ vermek, dînî bir mes'elenin hükmünü sözlü veya yazılı olarak bildirmek (Bkz Fetvâ)




İFTÂR:
1 Oruçlunun, akşam namazı vakti girdikten, yâni güneşin battığı iyice anlaşıldıktan sonra, yiyerek veya içerek orucunu açması
İftâr zamânında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir (Hadîs-i şerîf-Sünen-i Beyhekî)
Bir kimse, bu ayda (Ramazân-ı şerîfte) bir oruçluya iftâr verirse, günâhları affolur Hak teâlâ onu Cehennem ateşinden âzâd eder, kurtarır O oruçlunun sevâbı kadar, ona sevâb verilir (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
İftârda acele etmek demek, yıldızlar görünmeden önce iftâr etmek demektir (İbn-i Hibbân)
İftar edince, (Zehebazzama' vebtellet-il urûk ve sebet-el-ecr inşâallahü teâlâ: Susuzluk gitti Damarlar ıslandı sevâb hâsıl oldu inşâallah) duâsını okumak, terâvih kılmak ve hatm okumak mühim sünnettir (İmâm-ı Rabbânî)
2 Oruç tutmama, yime
Ayı görünce oruç tutunuz! Tekrâr görünce iftâr ediniz (Hadîs-i şerîf-Merâkıl felâh)
Ey Ebü'd-Derdâ! Muhakkak senin üzerinde bedeninin hakkı vardır Ehlinin (âilenin) hakkı, Rabbi'nin hakkı vardır Her hak sâhibine hakkını ver! İftâr et, oruç tut, namaz kıl, uyu ve ehline yakın ol (Hadîs-i şerîf-Kenz-ül-Ummâl)



İFTİKÂR:
Fakîr olmak, muhtâc olmak
Hâlık (yaratıcı) ve râzık (rızıklandırıcı) Allahü teâlâdır İnsana hâlık ve râzık demek küfrdür İnsanın sıfat-ı asliyesi (her zaman bulunan özelliği) acz (elinden birşey gelmeme) ve iftikârdır (İmâm-ı Birgivî)



İFTİRÂ:
Yapmadığı hâlde kötü bir işi birisine yükleme, yalan yere birisine suç isnat etme gösterme Birine suç atma, bühtân
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Bak, Allah'a karşı nasıl olmadık yalan ve iftirâ ederler Apaçık olan bu günâhları onlara kâfidir (Nisa sûresi: 50)
Bir kimse için söylenen kusur onda varsa, bu söz gîbet olur Yoksa iftirâ olur (Hadîs-i şerîf-Müslim)
İftirâ etmek ve nemmâmlık yapmak yâni söz taşımak gîbet etmekten daha fenâdır (Muhammed Ma'sûm)
Birisine iftirâ etmek, gıybet etmekten (belli bir mü'minin aybını, kusurunu, onu kötülemek için arkasından söylemekten) daha fenâdır (Muhammed Hâdimî)
İftirâ büyük günâhtır ve çok fenâdır Bunda yalan söylemek de vardır ki, yalan, her dinde haram idi İftirâda bir mü'mini incitmek de vardır, bu da ayrıca haramdır Bunlardan başka, iftirâ etmek, yeryüzünde fesâd çıkarmaya, ortalığı karıştırmaya sebe b olur ki, bu da haramdır Çok fenâ ve tehlikelidir (İmâm-ı Rabbânî)
Beni, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'den üstün tutan; iftirâ etmiş olur İftirâ edenleri dövdükleri gibi onu döverim (Hazret-i Ali)


__________________
Alıntı Yaparak Cevapla