gülgüzeli
|
Cevap : =>İslami Sözlük
MÂLİYYET (Mâliyet):
Alış fiyatı ile birlikte taşıma ile işçilik ücretleri, vergi gibi masrafların hepsi
Semenin (bedelin) cinsi söylenmedi ise, söz kesilirken orada kullanılan semen anlaşılır Burada, piyasadaki paraların mâliyeti ve revâcı, yâni geçer kıymeti eşit ise alış veriş sahîh, geçerli olur (İbn-i Nüceym)
MA'LÛM:
Bilinen şey
Allahü teâlânın bâzı kimselerin îmâna gelmeyeceğini bildiğini Kur'ân-ı kerîmde bildirmektedir Allahü teâlâ onların kendi arzûları ile küfür (îmânsızlık) üzere kalmaya niyet edip, îmân etmek istemeyeceklerini ezelî (başlangıcı olmayan) ilmi ile biliy ordu İlim, mâlûma tâbidir Yoksa, bunların kâfir olması, Allahü teâlânın onları kâfir bildiği ve böyle haber verdiği için değildir Böyle olsaydı, mâlûm ilme tâbi olurdu O hâlde kâfirler kendi istek ve ihtiyârlarıyla (tercihleriyle) kâfir olmuşlardır (Seyyid Şerîf Cürcânî)
Belli olan şeyi isbât etmeye lüzûm yoktur İnsana en mâlûm olan şey, kendi varlığıdır İnsan bir an kendini unutmaz Uykuda iken, serhoş iken de rûh kendini unutmaz İnsanın kendi kendini tanıması için, bir şey isbât etmeye lüzûm yoktur (Ali bin Emrullah)
MA'NÂ (Mânâ):
Lafızdan (sözden) anlaşılan, kastedilen şey
Mânâ asl olup, kelime ve lafız (söz) kalıbları içerisinde ifâde olunurlar Kelimeler ve lafızlar, bu mânâların ortaya çıkmasında vâsıtadırlar Mânânın çok çeşitleri vardır Meselâ, lugat (sözlük) mânâ bir dilde konuşulan, herkes tarafından bilinen, a nlaşılan meşhûr, yaygın olan mânâdır Istılâhî (terim) mânâ, bir lafzın sözlük mânâsından çıkarılarak belli bir ilim dalında kullanıldığı husûsî mânâdır Meselâ, Arabçada "salât" kelimesinin lugat (sözlük) mânâsı duâ olduğu hâlde, fıkıh ilmindeki mânâsı namaz demektir Kelimeler, değişik ilimlerde başka başka mânâ ifâde ederler Bunun içindir ki, yalnız konuşma Arabçasını bilen, fıkıh, tefsîr ve hadîs kitablarını okuyup anlayamaz Ayrıca, o ilmin ıstılahlarını da bilmesi ve pekçok ilmi senelerce okuyup öğrenmesi lâzımdır (M Sıddîk bin Saîd)
Müslümanlar, Kur'ân-ı kerîmi, Allahü teâlânın indirdiği gibi okumalıdır Mânâsını bilmeden okumak da sevâbdır Mânâsını anlıyarak okumak elbette daha çok sevâb ve daha iyidir (İmâm-ı Gazâlî)
Kur'ân-ı kerîmin hakîkî mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen bir kimse din âlimlerinden kelâm, fıkıh ve ahlâk kitablarını okumalıdır Bu kitapların hepsi Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden alınmış ve yazılmıştır Kur'ân tercümesi diye yazılan kit ablar, doğru mânâ veremez Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına sebeb olur (S Abdülhakîm Arvâsî)
Mânây-ı İltizâmî:
Bir lafzın (sözün) asıl konulduğu mânânın lâzımı olan (ondan ayrılmayan) mânâ
İnsan sözünün mânâsı ve mâhiyeti, hayvân-ı nâtık (konuşan, düşünen canlı)dır Düşünen canlının lâzımı olan, pekçok mânâlar vardır Meselâ, ilim öğrenme ve yazı yazma kâbiliyeti insanın mâhiyetini meydana getiren bir mânâ değildir, fakat bu mâhiyetin lâzımı, ondan ayrılmayan bir mânâdır Bu mâhiyeti taşıyan kimsede, ilim öğrenme ve yazı yazmaya kâbiliyeti olma husûsiyetinin bulunması da lâzım gelir Dolayısıyle, ilim öğrenme ve yazı yazma insan lafzının mânây-ı iltizâmîsi olmaktadır
Mânây-ı Murâdî:
Bir sözde anlatılmak, ifâde edilmek istenilen, kastedilen mânâ
Müctehîd olmak (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîften hüküm çıkarabilmek) için, Arabî yüksek ilimleri tamâmen öğrenip Kur'ân-ı kerîmi ezbere bilmek, her âyet-i kerîmenin mânây-ı murâdîsini, âyet-i kerîmelerin geldikleri zamanları ve gelme sebeblerini ve ne hakkında geldiklerini, fıkıh ilminin usûl ve kâidelerini, yüz binlerce hadîs-i şerîfi ezberden bilmek gibi daha pekçok şartlara sâhib olduktan başka, Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açık ve kapalı mânâlarını kavramak, bu mânâlar kalbinde yer etmiş olmak, kuvvetli îmâna, sâf, temiz bir kalbe sâhib olmak lâzımdır (Abdülhakîm Arvâsî)
Bir âyetin mânâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette, ne irâde ettiğini anlamak demektir Bir âyetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse mânây-ı murâdîyi öğrenemez Tercüme edenin, bilgi derecesine göre yaptığı meâlini öğrenir Bu sebebden Kur'ân-ı kerîmin mânâsını anlamak için tercümesini okumamalıdır (Abdülhakîm-i Arvâsî ve Hasan Hüsnü Erdem)
Mânây-ı Mutâbıkî:
Bir lafzın asıl konulduğu mânânın tamâmı, hepsi
Hayvân-ı nâtık (düşünen canlı) sözünün mânâsı, insan lafzının mânây-ı mutâbıkîsidir Çünkü hayvân-ı nâtık, insan lafzının tam karşılığıdır
Mânây-ı Zâhirî:
Bir lafzın görülen, anlaşılan, meşhûr mânâsı
Âl-i İmrân sûresinin başında bildirildiği üzere, Kur'ân-ı kerîmin âyetleri iki türlüdür Biri muhkemât olup, mânâsı açık, meydanda olan âyetlerdir İkincisi, müteşâbihat denilen, mânâsı kapalı olan âyetlerdir Bunlara mânây-ı zâhirîsini vermeyip, meş hûr olmayan mânâ verilir Bunların mânây-ı zâhirîsini vermek, akla ve şerîate (dîne) uygun olmazsa, meşhûr olmayan mânâyı vermek yâni te'vîl etmek îcâbeder Mânây-ı zâhirîsini vermek günâh olur Meselâ tefsîr âlimleri, Allahü teâlâ hakkında "yed" kelimesine mânây-ı zâhirîsi olan "el" mânâsını vermeyip, meşhûr olmayan kudret ve gücü yetmek mânâsını vermişlerdir (Abdülhakîm Arvâsî)
Mânây-ı Zımnî:
Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri
İnsan lafzının tam mânâsı, karşılığı hayvân-ı nâtık (konuşan, düşünen canlı)dır Bu mânâyı meydana getiren nâtık (düşünen) ve hayvân (canlı) mânâlarından her biri, insan lafzının mânây-ı zımnîsidir (Molla Fenârî, Teftezânî)
Kur'ân-ı kerîmin mânâsını anlayabilmek için, ilm-i lugat, ilm-i metn-i lugat, ilm-i bedî', ilm-i beyân, ilm-i me'ânî, ilm-i belâgat, ilm-i usûl-i tefsîr gibi çeşitli ilimleri iyi öğrenmek, sarf, nahv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, âyet-i kerîmelerin mânây-ı zâhirîsini, mânây-ı zımnîsini, mânây-ı murâdîsini, mânây-ı iltizâmîsini ve her âyet-i kerîmenin ne zaman, ne sebeble ve kimler için nâzil olduğunu (indiğini), âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîfle ve nasıl açıklandığını iyi bilmek lâzımdır Ancak böyle bir İslâm âlimi, Kur'ân-ı kerîmi tefsîr edebilir, âyet-i kerîmelerdeki murâd-ı ilâhîyi, Allahü teâlânın buyurmak istediği mânâyı anlıyabilir (Abdülhakîm Arvâsî)
MANASTIR:
Hıristiyanlıkta ibâdet edilen ve din adamlarından bir râhib veya râhibenin idâre edip, barındığı binâ
Eskiden manastırlar, kendi mülkleri olan bir arâzî üzerinde kurulur ve bu arâziyi işleterek elde ettikleri mahsûllerle kapalı bir ekonomi içinde yaşarlardı Manastırda başrâhibden başka çeşitli görevliler bulunurdu Manastırlar bâzan cezâlı din adaml arı için nezârethâne, hapishâne olarak kullanılırdı Orta çağda manastırların zenginliği ve kudreti artarak önemli derebeylik merkezleri hâline geldi Başlangıçta bölge piskoposunun rûhânî yetkisine bağlı olan manastırlar, daha sonra papalığa bağlandılar (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; müslümanların, hıristiyanlara ve yahûdîlere yapmakla mükellef oldukları muâmele şeklini bildirdiği mektûbunda buyurdu ki: "Onların dînî reislerini, (başkanlarını) makamlarından indirmeyin Onları ibâdet ettikleri yerden çıkartmayın Bunlardan seyâhat edenlere mâni olmayın Bunların manastırlarının hiçbir tarafını yıkmayın Bunların kiliselerinden mal alınıp müslüman mescidleri için kullanılmasın  " (Hadîs-i şerîf-Mecmua-i Münşeât-üs-Salâtin)
__________________
|