gülgüzeli
|
Cevap : =>İslami Sözlük
MEVKÎ':
Yer, mahâl, makam
Suyun bakliyâtı yetiştirmesi gibi, mal ve mevkî sevgisi de, kalbde nifâkı münâfıklığı yâni için dışa uymamasını) yetiştirir (Hadîs-i şerîf-İhyâu Ulûmiddîn)
İki aç kurdun saldırdıkları zaman, koyun sürüsüne verdikleri zarar, mal ve mevkî sevgisinin, müslümanın dînine verdiği zarardan daha çok değildir (Hadîs-i şerîf-İhyâu Ulûmiddîn)
İnsanın izzeti (şerefi), îmân ve mârifet (Allahü teâlâyı bilmesi) iledir Mal ve mevkî ile değildir (Muhammed Ma'sûm)
Mevkî ve şöhret sâhibi olmak arzûsu, insanlarda üç şeyden meydana gelir: Birinci sebeb; nefsin arzûlarına kavuşmaktır Nefis, arzûlarının haram yollardan elde edilmesini ister İkincisi; kendinin ve başkalarının haklarını zâlimlerden kurtarmak ve müs tehâb olan meselâ, sadaka vermek için ve hayrât (hayır, iyilikler) yapmak için, yâhut mübâh olan işler yapmak için, meselâ, iyi yimek, iyi giyinmek, iyi evlerde oturmak ve çoluk-çocuk sâhibi olup, râhat ve mes'ûd (huzurlu) yaşamak için veya zâlimleri mazlûmlardan kurtarmak için veya İslâm dînine ve müslümanlara hizmet için mevkî sâhibi olmak istenir Bu niyet ile mevkiye kavuşurken, İslâmiyet'in yasak ettiği şeyleri yapmaz ve vâcibleri, sünnetleri terk etmezse, bunun mevkî sâhibi olması câizdir Üçüncü sebeb; nefsini eğlendirmektir Nefis, maldan olduğu gibi, mevki'den de lezzet almaktadır  (Muhammed Hâdimî)
MEVKIF:
Durak, durulacak yer; kıyâmette ölülerin diriltildikten sonra toplanacakları yer; Arasât meydanı, mahşer yeri (Bkz Mahşer)
Âhirette, peygamberlerin, kendilerine inen kitâblarını okumaları tamâm olduktan sonra, bir nidâ (ses) gelir ki: "Ey mücrimler (kâfirler) ayrılınız!" (Yâsîn sûresi: 59) denir Bu nidâ üzerine, mevkıf yâni Arasât meydanı harekete geçer O zaman, herkes i büyük bir korku alır Birbirine girift olurlar (karışırlar) Melekler cinler ile ve cinler insanlar ile karışır (İmâm-ı Gazâlî)
MEVKÛF SATIŞ:
Sözleşme, alıcı ve verici açısından İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde; başkasının hakkı karışmış olan alış-veriş
Mevkûf satış, bâyiden başka bir kimsenin hakkı da bulunan bir malın satılması, o kimsenin izin vermesine mevkûftur İzin vermezse müşteri o mala mâlik, sâhib olamaz (İbn-i Âbidîn)
MEVLÂ:
1 Yardımcı ve koruyucu olan Allahü teâlâ
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
  Biliniz ki Allah sizin mevlânızdır O, ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır (Enfâl sûresi: 40)
De ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası bize aslâ erişmez O, bizim mevlâmızdır Onun için mü'minler yalnız Allah'a güvenip, dayanmalıdır (Tevbe sûresi: 51)
Dünyâyı anlayan onun sıkıntısından üzülmez Dünyâyı anlayan ondan sakınır Ondan sakınan nefsini tanır Nefsini tanıyan Rabbini bulur Mevlâsına hizmet edene, dünyâ hizmetçi olur (İbrâhim Hakkı Erzurumî) Hak şerleri hayr eyler Zannetme ki gayr eyler Mevlâ görelim neyler Neylerse güzel eyler
(İbrâhim Hakkı Erzurumî)
2 Sevgili, sevilen
Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır (Hadîs-i şerîf-Kurret-ül-Ayneyn)
3 Âzâd edilmemiş, serbest bırakılmamış köle ve câriyenin sâhibi, efendisi
4 Âzâd edilmiş köle
5 Kölesini âzâd etmiş olan kimse
Bir köle âzâd edildikten yâni serbest bırakıldıktan sonra sâhibi ile arasında velâ (yakınlık) ve yardımlaşma devâm eder Bu bakımdan her ikisine de mevlâ denmiştir (İbn-i Âbidîn)
MEVLÂNÂ:
1 "Efendimiz" mânâsına bir büyüğe karşı söylenen hürmet ve saygı ifâdesi
Tahrîmen yâni harama yakın mekrûh olan şeyi terk etmek vâcibdir Mevlânâ Bahr-ul-ulûm, Erkân-ül-erbea kitabında diyor ki: "Tahrîmen mekrûh olan şeyi terk etmek vâcibdir Bu mekrûhu yapmak, bu vâcibi terk etmek olur (Abdülhay Lûknevî)
Sözü başka tarafa çevirelim Duâlarımı bildiren mektubumu size getiren Mevlânâ Muhammed Hâfız, ilim sâhibi olup, çoluk çocuğu fazladır Geçim darlığından askere geldi Eğer yardım elinizi uzatır, emîr nakîb Seyyid Şeyh Ciyû'ya maaş alması veya yardım etmesi için söylerseniz kerem etmiş olursunuz (İmâm-ı Rabbânî)
2 Evliyânın büyüklerinden Celâleddîn Rûmî'nin ve Hâlid-i Bağdâdî'nin ve bâzı büyüklerin lakabı
MEVLEL-MUVÂLÂT
Bir zımmînin yâni gayr-i müslim (müslüman olmayan vatandaşın) veya harbî yâni vatandaş olmayan pasaportlu bir kâfirin bir müslümanın yardımı ile îmâna gelerek, bu müslümanı velî kabûl edip ona; "Sen benim mevlâmsın (velîmsin), şâyet ben bir cinâyet ( suç)işlersem diyetini (borcunu) sen ver, ben ölünce de sen malıma vâris ol" diyerek bir mukâvele (sözleşme) teklifinde bulunması
Velâ yâni başkasının yakınlığı ve velîliği altında bulunan kimse, hiçbir yakını bulunmaksızın ölse, mîrâsının tamâmı mevlel-muvâlâta kalır Velâ altında bulunan vefât ettiğinde yalnız zevcesini (hanımını) veya ölen kadın olup da yalnız zevcini (kocas ını) geride bırakırsa, bunlar muayyen (belirli) hisselerini aldıktan sonra geri kalan mal mevlel-muvâlâta âid olur Beyt-ül-mâle kalmaz (Sirâciyye)
Meyyitin (ölünün) bıraktığı maldan ferâiz ilmindeki sıra tâkib edilerek Zevilerhâmdan kimse yoksa mevlel-muvâlât denilen kişiye verilir (M Mevkûfâtî)
MEVLEVİYYE:
Evliyânın büyüklerinden Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin tasavvuftaki yolu
Mevleviyye yolunun büyüğü Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı Mûsikî dinlemedi ve raks yâni dans etmedi Mevlânâ Câmî; Mesnevî'nin birinci beytinde bahs edilen ney'in, İslâm dîninde yetişen kâmil (olgun) yüksek insan olduğun u bildirmiştir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'den sonra Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştüğünden, ney'i çalgı sanarak; ney, dümbelek gibi şeyler çalmağa, dans etmeğe başlamışlar, ibâdete haram karıştırmışlardır İslâmiyet'in ve Celâleddîn-i Rûmî' nin beğenmediği bu oyun âletleri, o tasavvuf üstâdının türbesine konunca, türbeyi ziyâret edenlerden bir kısmı bunları onun kullandığını zannederek aldanmaktadır Osmanlılar zamânında gelişen ve yayılan, çok büyük hizmetlere vesîle olan Mevlevîlik, câhil ve ehliyetsiz kimselerin eline düştü İbâdete haramlar karıştırıldı Sultan İkinci Mustafa Han'ın hocası olan Vânî Muhammed Efendi, Mevlevîlerin simâlarını (âletsiz, çalgısız olan ses) ve Halvetîlerin rakslarını (dans) yasak ettirdi (M Sıddîk Gümüş)
Mevleviyye şeyhleri de âlim ve sâlih kimseler idi Bunlardan Osman Efendi, Tezkiye-i Ehl-i Beyt kitabında râfizîlerin iftirâlarına vesikalarla cevab vererek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir (Abdülhakîm Arvâsî)
MEVLİD:
Dünyâya gelme; doğum yeri ve zamânı Peygamber efendimizin dünyâya gelişini, mi'râcını ve mübârek hayâtını anlatan eser
Mevlid okumak, Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem dünyâya gelişini, mi'râcını ve hayâtını anlatmak; O'nu hatırlamak, O'nu övmektir (İbn-i Hacer-i Heytemî)
Resûlullah efendimizin mevlidine dâir yazılanların okunması için bir dirhem harcayan, Cennet'te bana arkadaş olur (Hazret-i Ebû Bekr)
Resûlullah efendimizin mevlidine kıymet veren, İslâma kıymet vermiştir (Hazret-i Ömer)
Resûlullah efendimizin mevlidine kıymet verip mevlid-i şerîf okunmasına sebeb olan dünyâdan îmânla gitmesi umulur (Hazret-i Ali)
Mevlid okunan yerden belâlar sıkıntılar gider (Mevlânâ Celâleddîn Rûmî)
Hâfızlar, Kur'ân-ı kerîm ve mevlid okumakla geçinmemeli, bunları para düşünmeden Allah rızâsı için okumalıdır (Muhammed Hâdimî)
Süleymân Çelebi'nin Mevlid'inden bir beyt şöyledir: Âmine Hâtun Muhammed Ânesi, Ol sadeften doğdu ol dür dânesi
Mevlid Gecesi:
Peygamberimiz Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi ve sellemin doğduğu Rebî'ul-evvel ayının on birinci ve on ikinci günleri arasındaki gece
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mevlîd gecelerinde Eshâbına ziyâfet verir, dünyâyı teşrif ettiği ve çocukluğu zamânında olan şeyleri anlatırdı Müslümanlar bu geceye çok önem vermiştir Bu geceyi bütün mahlûklar, melekler, cinler, hayvanlar ve cansız maddeler, birbirlerine müjdelemekte, Peygamber efendimiz dünyâya geldi diye sevinmektedirler (İbn-i Hacer-i Heytemî)
Mevlîd günü ve gecesinin şerefi, kıymeti çoktur Resûlullah'ın varlığı, vefâtından sonra O'na tâbi olanlar için, kurtuluş vesîlesidir O'nun doğumu için sevinmek Cehennem azâbının azalmasına sebeb olur Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebeb olur Mevlid gününün fazîleti, Cumâ günü gibidir Cumâ günü, Cehennem azâbının durdurulduğu, hadîs-i şerîfte bildirildi Bunun gibi, mevlîd gününde de azâb yapılmaz Mevlid geceleri, sevindiğini göstermeli, çok sadaka, hediy e vermeli, dâvet olunan ziyâfetlere gitmelidir (İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdil-Melîk Kettânî)
Mevlid gecesinde sadaka vermek, müslümanları toplayıp câiz olan şeyleri yedirmek ve câiz olan şeyleri okutup dinlemek, sâlih kimseleri giydirmek bu geceye hürmet etmek olur Bunları Allah rızâsı için yapmak câizdir ve çok sevâb olur Bunları yalnız f akirler için yapmak şart değildir Ancak muhtaç olanları sevindirmek daha sevâb olur (İbn-i Battâl)
Mevlid gecesi Kadr gecesinden sonra en kıymetli gecedir Bu gece Peygamber efendimiz doğduğu için sevinenler affolur (Muhammed Rebhâmî)
Her sene mevlid gecesinde müslümanlar sadaka veriyorlar, seviniyorlar, hayr ve hasenât yapıyorlar Toplanıp Mevlid kasîdesi okutup dinliyorlar (Şemseddîn Sehâvî)
MEVT:
Ölüm; rûhun bedenden ayrılması (Bkz Ölüm)
MEVZÛN:
Ölçülü, tartılı, ağırlıkla ölçülen, tartılan mal
Birkaç kimse arasında müşterek (ortak) olan mekîl (ölçek ile ölçülen) veya mevzûn olan bir malı ölçmeden paylaşmak fâiz olur (Ömer Nesefî)
MEYL-İ TABÎ'Î:
İç güdü İnsanın irâdesi dışında, yaratılıştan olan meyl, bedenin istemesi
Allahü teâlâdan başka bir şeyi sevmek iki türlü olur: Birincisi; bir mahlûku, varlığı kalb ile ve beden ile birlikte sevmek, ona kavuşmak istemektir Câhillerin sevmeleri böyledir Tasavvuf yolunda çalışmak, kalbi bu sevgiden kurtarmak içindir Böyle kalbde yalnız Allahü teâlânın sevgisi kalır, kalb O'ndan başkasına tutulmaktan, gönül bağlamaktan kurtulur İkincisi; meyl-i tabiî olup, bedendeki maddelerin ve enerjinin özelliklerinden, ihtiyâçlarından ileri gelen bir istektir Tasavvufun en son mertebesine kavuşan ve Allahü teâlânın sevdiği kulları olan evliyâda, mahlûklara (yaratılmışlara) karşı bu sevgi bulunabilir Hattâ hepsinde vardır Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem serin ve tatlı içmeği severdi Nefs itminâna kavuşup, artık kötülükleri istemez hâle gelince, yalnız bedendeki maddelerin ısı ve hareket enerjisinin kötü isteklerine karşı cihâd edilir, savaşılır (Muhammed Ma'sûm)
Meyl-i tabî'î olan istekler, nefsin istekleri değildir Nefsle ilgileri yoktur Tabîat kânunlarından hâsıl olan istekler yasak edilmemiştir Bunları istemek nefse uymak olmaz Bu istekleri yapmak mübâhtır Nefs ya mübâhların fazlasını veya şüpheli ve haram şeyleri ister (İmâm-ı Rabbânî)
MEYTE:
Ölmüş veya besmelesiz kesilen yâhut kesilmeyip başka sûretle öldürülen hayvan (Bkz Leş, Murdar)
MEYYİT:
Vefât etmiş, ölü
Bir kimse mü'min kardeşinin kabrini ziyâret eder ve kabir yanında oturursa ve selâm verirse, meyyit onu tanır ve selâmına cevab verir (Hadîs-i şerîf-Kitâbü Şerh-us-Südûr)
Meyyitin mezardaki hâli, imdâd diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer Boğulmak üzere olan kimse kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duâyı gözler Kendisine bir duâ gelince, dünyânın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir  (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı Rabbânî)
Meyyit, ehlinin, evlâdının ağlamalarından azâb duyar (Hadîs-i şerîf-Minhet-ül-Vehbiyye)
Âdet olarak, riyâ, gösteriş olarak değil de, Allah rızâsı için, fakirlere yemek, sadaka verip, sevâblarını meyyitin rûhuna göndermek iyi olur ve büyük ibâdet olur (Muhammed Ma'sûm)
Meyyit için duâ, Fâtiha, sadaka ve istiğfâr ile imdad ve yardım lâzımdır (Abdülhakîm-i Arvâsî)
MEZÂR:
Kabir, ölünün gömüldüğü yer
Türbelere bez, iplik bağlamak, mezârlara mum yakmak dînimizde yoktur Bunları hıristiyanlar yapar Mezâra mum yakılmaz Türbeye hizmet eden, orada ibâdet eden fakirlere mum götürülürse, sadaka sevâbı olur Bu sevab ölüye bağışlanır Mezârın yanında a dak hayvanı da kesilmez (İbn-i Âbidîn)
MEZHEB:
Gitmek, tâkib etmek, gidilen yol Mutlak müctehîd denilen dinde söz sâhibi âlimlerin, müslümanların yapmaları gereken hususlarla ilgili olarak dînî delîllerden (Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İcmâ'dan) hüküm çıkarma usûlleri ve çıkarıp bildirdik leri hükümlerin hepsi
Ehl-i sünnetin (Peygamber efendimiz ve Eshâbının yolu) yüzlerce mezhebinden bugün dört tânesi kitâblara geçmiş olup, diğerleri kısmen unutulmuştur Bu dört mezheb; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebleridir Müctehîd olmayanların bütün hareketler inde ve ibâdetlerinde bir müctehîde tâbi olması yâni bu dört mezhebden birinde bulunması lâzımdır (Tahtâvî, Hamdullah Decvî, Muhammed Bâvâ Viltorî)
Eshâb-ı kirâmın (Peygamberimizi gören müslümanların) hepsi derin âlim, birer müctehîd idiler Din bilgilerinde, siyâsette, idârecilikte, zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvufta (ahlâk ilminde) birer deryâ idiler Bu bilgilerinin hepsini, Resûlull ah'ın sallallahü aleyhi ve sellem mübârek yüzünü görmekle ve kalblere işleyen, rûhları çeken sözlerini işitmekle az zamanda edindiler Müctehîde kendi ictihâdı ile amel etmek lâzım geleceğinden her birinin mezhebi vardı Mezhebleri az veya çok farklı idi Tâbiîn (Eshâb-ı kirâmı görenler) ve Tebe-i tâbiîn (Tâbiîn'i görenler) arasında da müctehidler vardı Bu müctehidlerin mezheblerinden yalnız dördü kitaplara geçip dünyânın her yerine yayıldı Diğerlerinin mezhebleri unutuldu (Seyyid Abdülhakîm, Hamdullah Decvî)
Her müslümanın; bir ibâdet, bir iş yaparken dört mezhebden birine uyması lâzımdır Dört mezhebden başka bir mezhebe uymak câiz değildir Dört mezhebden birine tâbi olmak için bu mezhebin fıkıh bilgilerini iyi öğrenmek lâzımdır Bu da o mezhebde yazıl mış fıkıh ve ilmihâl kitâblarından öğrenilir (Muhammed Abdurrahmân Silhetî)
Dört mezhebin îtikâdları yâni îmânları birdir, ayrılıkları yoktur Dördü de Ehl-i sünnet îtikâdında (inanışında)dır Ehl-i sünnet îtikâdında olmayanlara bid'at ehli denir (Şehristânî, Tahtâvî)
Dört mezhebden birine uymak Kur'ân-ı kerîme ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme uymaktır Çünkü, mezheb imâmları Kur'ân-ı kerîmde açıkça bildirilen hükümleri, Peygamber efendimizin Kur'ân-ı kerîm ile ilgili açıklamalarını bildirdikleri gibi, K ur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerinde açıkça bildirilmeyen hususların hükümlerini yine Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin ışığı altında ortaya koymuşlardır (Abdülganî Nablûsî)
Mezheb İmâmı:
Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd (Bkz Müctehid)
Bilinen dört mezheb imâmından başka mezheb imâmları da vardı Fakat bunların mezheblerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı Eshâb-ı kirâmın hepsi derin âlim ve müctehid idi Her biri kendi mezhebinde idi Hepsi de mezheb imâmlarımızdan daha üst ün idi Fakat bunların kitabları olmadığı için mezhebleri unutuldu (Şa'rânî)
Mezheb Taklidi:
1 Amelde yapılacak işlerde bir müctehidin ictihâdlarına, fetvâlarına tâbi olma Mevcût dört hak mezhebden birini öğrenip, kabûllenip, onunla amel etme
Her müslüman vücud yapısına, yaşadığı iklim şartlarına, iş hayâtına göre kendisine daha kolay gelen ve meşhûr olan dört mezhebden birini seçer Yâni bu mezhebin ilmihâl kitâbını okuyup, öğrenir, ibâdetlerini ve bütün işlerini bu mezhebi taklîd ederek yapar Böylece bu mezhebe girmiş olur Dört mezhebden birini taklîd etmeyen kimse, Ehl-i sünnetten (Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kirâmın yolunda olanlardan) ayrılmış olur (Şernblâli)
Mezheb taklîdi demek; kitâb (Kur'ân-ı kerîm) ve sünnetten ayrılmış olmak değildir Bilakis mezheb imâmının kitâb ve sünnetten bildirdiklerine uymak, yâni kitâb ve sünnete uymak demektir (Abdurrahmân Silhetî, Nablüsî)
Bugün din bilgilerini bu dört mezhebden birinin ilmihâl kitablarından öğrenmekten başka çâre yoktur Herkes kendine kolay gelen mezhebi seçer Onun kitablarını okur, öğrenir Her işini bu mezhebe uygun yapar O mezhebi taklîd etmiş olur (Yûsuf Nebhânî)
2 Dört mezhebden birine uyan kimsenin bir işi yapmada ihtiyâç veya zarûret (başka hiçbir çâre bulunmama) veya meşakkat (güçlük) bulunduğunda, diğer mezheblerden birinin bu mes'eleyle ilgili şartlarına uyarak faydalanma
Bir kimse bağlı olduğu mezhebde, kendi anlayışına göre değil, dinde bildirilen ölçüler çerçevesinde bir hususta mecbur kalınca, diğer üç mezhebden birini taklîd edebilir Fakat o mezhebin o hususla ilgili bildirdiği şartların hepsini de yapması lâzım dır Meselâ Hanefî mezhebinde olan bir kimsenin Şâfiî mezhebini taklîd ederek necâset (pislik) bulaşmış kulleteyn (küçük havuz) miktârı sudan abdest alırsa, yüzü yıkarken niyet etmesi ve tertibe riâyet etmesi ve imâm arkasında Fâtihâ okuması ve namazda tâdil-i erkânı muhakkak yapması lâzımdır Bunları yapmazsa namazın bozulacağı söz birliği ile bildirilmiştir (Abdurrahmân İmâdî, Abdülganî Nablüsî)
Bir kimse bir mezhebe tâbi olunca, ihtiyâc olmadıkça başka mezhebi taklîd etmez Fakat bir işi yapmakta kendi mezhebine uymak güç olursa, o işi başka mezhebi taklîd ederek yapması câiz olur (Muhammed Hâdimî)
MEZHEBDE MÜCTEHİD:
Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir (Bkz Müctehid)
İmâm-ı Muhammed Şeybânî, fıkıh âlimlerinin ikinci tabakasından olup, mezhebde müctehiddir Hanefî mezhebini, yüzlerce kitab yazarak nakleden ve yayan odur Güzel ahlâkı ve üstün hâlleri ile meşhûr idi (İbn-i Âbidîn)
MEZHEBSİZ:
Müctehid (dînî delîllerden hüküm çıkarabilen büyük âlim) olmadığı hâlde, dört hak mezhebden birine tâbi olmayan, mezhebleri kabûl etmeyen ve dînî delillerden kendi anlayışına göre hüküm çıkarıp, buna göre amel eden veya böyle birine uyan kimse
İbâdetlerin doğru olarak yapılmasını bildiren dört mezheb vardır Bunlardan dördü de haktır, doğrudur Bu dört mezheb; Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî mezhebidir Her müslümanın bu dört mezhebden birinin fıkıh kitâbını okuyup ibâdetlerini bu kitâba uy gun yapması lâzımdır Böylece bu mezhebe girmiş olur Mezhebsiz olan, Ehl-i sünnet (Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kirâmın yolunda bulunanlardan) değildir (Tahtâvî, Hamdullah Decvî)
Hak olan, doğru olan dört mezhebin îtikâdları yâni îmânları aynıdır Îmânda ayrılıkları yoktur Dördü de Ehl-i sünnet îtikâdındadır Ehl-i sünnet îtikâdında olmayan ve dört hak mezhebden birine uymayan, bid'at (sapıklık) ehli veya mezhebsizdir Bunlar kendilerine beşinci mezheb diyorlar Beşinci mezheb diye bir şey yoktur (Şehristânî ve Yûsuf Nebhânî)
Mezhebsizler, mezheb imâmı olan büyük âlimlerin üstünlüklerini kabûl etmezler Kendilerinin de Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabileceklerini söylerler Mezheblerden birisine tâbi olan kimseleri câhillikle ithâm ederler Bin sened en beri gelmiş hâlis müslümanları ve mezheb imâmlarına uyan âlimleri küçük görerek kendilerini gerçek müslüman ve asrın ihtiyâçlarını kavramış geniş kültür sâhibi bir İslâm âlimi olarak tanıtırlar (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Mezhebsizlik, dinsizliğe giden bir köprüdür (Zâhid-ül-Kevserî)
Mezhebsiz; eğer Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilen bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, kâfir (îmânsız) olur Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delîlleri te'vîl ederek (kendine göre yorum yaparak) yanlış mânâ vermiş ise , ehl-i bid'at (sapık) olur (Hamdullah Decvî)
MEZMÛM:
Yerilen, kötülenen, beğenilmemiş, çirkin
Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeyler iki kısımdır: Birisi âdet olarak yâni her kavmin her memleketin âdet olarak yaptıkları şeylerdir Bunlardan haram olmayıp, insanlara faydalı olanları yapmak ve kâfirlere benzemeği düşünmeyerek kullanmak g ünâh değildir Pantolon, fes ve çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek ve herkesin önüne tabaklar içinde koymak ve ekmeği bıçaklarla dilimlere ayırmak ve çeşitli eşyâ ve âletleri kullanmak, hep âdete bağlı şeyler olup, mübâhtır, serbesttir Bunları kullanmak, bid'at olmaz, günah olmaz Bunlardan faydalı olmayanları, mezmûn olanları kullanmak ve yapmak harâm olur Kâfirlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı, onların ibâdet olarak yaptıkları, kâfirlik alâmeti olan şeylerd ir ki, bunları yapmak ve kullanmak küfr (îmânsızlık) olur, haramdır (İbn-i Âbidîn, İmâm-ı Birgivî)
MEZY (Mezî):
Dokunma, bakma ve düşünme gibi sebeplerle erkekten gelen beyaz şeffâf sıvı
Hanefîde ve Şâfiî'de bir kimseden vedî (idrardan sonra gelen beyaz bulanık koyu sıvı) ve mezî çıkınca cünüp olmaz yâni boy abdesti alması gerekmez Fakat abdest bozulur (M Mevkûfâtî)
Mezî ve vedî, Hanefî ve Mâlikî mezhebinde kaba necâsettirler (İbn-i Âbidîn)
Vedî, mezî çıkınca dört mezhebde de abdest bozulur Hanbelî'de gusl (boy abdesti) de lâzım olur (Ekmelüddîn Bâbertî)
MIRDAR:
Leş (Bkz Leş)
MISHAF:
Kur'ân-ı kerîmin tamâmının yazılı olduğu mübârek kitab (Bkz Mushaf)
MISKA:
Şifâ âyet-i kerîme ve duâlarının yazılı olduğu kâğıt, muska (Bkz Rukye)
Kur'ân-ı kerîm ile ve duâ ile olan mıskaları yapmak ve kullanmak câizdir ve insanı korurlar Kur'ân-ı kerîm maddî ve mânevî her derde şifâdır ve her harfi mübârektir, muhteremdir (İbn-i Âbidîn)
MİHRÂB:
Mescid, câmi vb ibâdet yerlerinin kıble tarafında imâmın namaz kıldığı yer
İmâmın mihrâb içinde durması mekrûhtur Ayakları, mihrâbın dışında olunca, mihrâb içine secde etmesi mekrûh olmaz (Halebî)
Mihrâbı bulunmayan, hesab, yıldız gibi şeylerle de anlaşılmayan yerlerde, kıbleyi bilen, sâlih müslümanlara sormak lâzımdır Kâfire, fâsıka (açıkça günah işleyene) ve çocuklara sorulmaz (Dâmâd, İbn-i Âbidîn)
MİHRİCÂN GÜNÜ:
Eylül ayının yirmi üçüncü gününe rastlayan mecûsî bayramı
Nevruz (Mart'ın yirmi birinci) ve mihricân günlerinde, bunların isimlerini söyleyerek hediye vermek haramdır Bu günleri bayram bilerek hediye vermek, îmânı götürür Bu günlerde hürmet için kâfire yumurta bile verenin îmânı gider (Alâüddîn Haskefî)
MÎKÂİL ALEYHİSSELÂM:
Dört büyük melekten biri Ucuzluk, pahalılık, kıtlık, bolluk yapmak, ferah ve huzûr getirmek ve her maddeyi hareket ettirmekle görevli melek
Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Cebrâil'e; "Ey Cebrâil! Mîkâil'in güldüğünü hiç görmedim, bunun sebebi nedir?" diye sorduğunda, Cebrâil (aleyhisselâm; "Cehennem ateşinin tutuşturulduğu günden bugüne dek Mîkâil gülmemiştir" diye cevap verdi (Muînüddîn Hirevî)
Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâma gökte iki ve yerde iki yardımcı yaratmıştır Bunlar gökte Cebrâil ve Mikâil, yerde hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'dir (Nişancızâde)
MÎKÂT:
Hac ve umre için gelenlerin ihrâma girdikleri mevki, yer
Mîkâtlar şunlardır:
Zülhuleyfe, Zât-i irk, Cuhfe, Karn (Karen) ve Yelemlem Medîneliler, Zülhuleyfe'den; Bağdâd-Basra ahâlisi Zât-ı irk'ten, Şam ahâlisi Cuhfe'den ve Necid halkı Karen'den ve Yemen ahâlisi, Yelemlem'de ihrâma girerler (M Zihni Efendi)
Bir kimse ihrâmsız olarak mîkâtı geçtikten sonra ihrâma girerse, yasak olan şeyi işlediği için bir kurban lâzım olur (M Mevkûfâtî) Olunca vâsıl-ı haddî mîkât İki ihrâmdan aç; iki kanat
(Nâbî)
(Mîkât'a gelince iki kanadını açarak, uçan bir kuş misâli iki parçadan ibâret olan ihrâmını giy )
MİL:
Bin dokuz yüz yirmi metre olan bir uzunluk ölçüsü
Abdest ve gusül (boy abdesti) almak için su bulamayan ve sudan bir mil uzak olan kimse, niyyet etmek şartıyla teyemmüm eder (Molla Hüsrev)
MÎLÂD:
Doğum günü, Îsâ aleyhisselâmın doğum günü olduğu iddiâ edilen noel gecesi (Bkz Noel Gecesi)
Noel gecesi doğru olarak Mîlâd'ın, Aralık'ın 25'i veya Ocak'ın altıncı günü veya başka gün olduğu sanıldığı gibi, bugünkü Mîlâdî senenin bir veya dört sene az olduğu çeşitli dillerdeki kitablarda yazılıdır (Hasib Bey)
Sorbon üniversitesi profesörlerinden Gungvebert, hazret-i Îsâ'nın mîlâdî târihinden on beş sene önce veya sonra doğduğu isbat edilemez diyor Doğum senesi tahmin edilemeyince doğduğu gün elbette hesaplanamaz (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
MÎLÂDÎ YIL:
Hazret-i Îsâ'nın doğduğu iddiâ edilen yılı başlangıç kabûl eden ve 365,242 günlük güneş yılını esas alan takvim senesi
Hicrî kamerî yılbaşı, hicrî şemsî ve mîlâdî yılbaşılarından on gün önce gelmektedir Bundan dolayı müslümanların mübârek günleri veya geceleri, şemsî senelere nazaran her yıl on gün önce gelmektedir Çünkü müslümanların mübârek günleri, güneş ayların a göre değil, hicrî kamerî aylara göre yapılır Dînimiz böyle emretmektedir (M Sıddîk Gümüş)
Mîlâdî yıl altıncı yüzyıla kadar hiç kullanılmadı İlk olarak Danyı adında bir râhip altıncı yüzyılın başlarında mîlâdî târih kullandı (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Mîlâdî yıl kat'î olmayıp, günü de, senesi de şüpheli ve yanlıştır Büyük âlim, İmâm-ı Rabbânî ve Burhân-ı Kâtı'ın yazarı mütercim Âsım Efendi'nin bildirdiklerine göre, Îsâ aleyhisselâm ile Peygamberimiz arasındaki zaman, bin seneden az değildir (M Sıddîk Gümüş)
__________________
|