gülgüzeli
|
Cevap : =>İslami Sözlük
Mescid-i Hîf:
Yetmiş peygamberin namaz kıldığı bildirilen Minâ'daki mescid
Mescid-i Hîf'te yetmiş peygamber namaz kıldı Onlardan birisi Mûsâ aleyhisselâmdır, sanki ben onu katvani iki aba giymiş gibi deve üzerinde ihramlı görür gibiyim (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Eğer Mekkeli olsaydım, her Cumartesi Minâ'ya gidip, Mescid-i Hîf'te namaz kılardım (Ebû Hüreyre)
Mescid-i Kıbleteyn:
Peygamber efendimiz Medîne-i münevverede öğle veya ikindi namazında iken kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye döndürülmesi emrinin geldiği mescid
Mescid-i Kubâ:
Resûlullah efendimizin Mekke'den Medîne'ye hicret ederken Kubâ köyünde yaptıkları mescid
Câmilerin efdali (en üstünü)Kâbe-i muazzama, sonra bunun etrâfındaki Mescid-i Harâm, sonra Medîne-i münevveredeki Mescid-i Nebî, sonra Kudüs'teki Mescid-i Aksâ ve sonra Medîne-i münevvere şehri yanındaki Mescid-i Kubâ'dır (Alâlüddîn Haskefî)
Mescid-i Nebî:
Peygamber efendimizin, hicretten sonra Eshâb-ı kirâm (mübârek arkadaşları) ile birlikte Medîne-i münevverede inşâ ettiği mescid, câmi Mescid-i Resûl, Mescid-i Saâdet ve Mescid-i Şerîf de denilmektedir
Yalnız üç mescide ziyâret için gidilir Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebî, Mescid-i Aksâ (Hadîs-i şerîf-Minhat-ül-Vehbiye, Şevâhid-ül-Hak)
Sultan Abdülmecîd Han, Mescid-i Nebî'nin eski şeklini, İstanbul'da Hırka-i Şerîf Câmiinde bulundurmak için emir buyurmuş, bunun için, 1267 senesinde, mühendis mektebi hocalarından binbaşı ressam Hacı İzzet Efendi Medîne'ye gönderilmiştir İzzet Efend i, her yeri ölçerek elli üç defâ küçültülmüş bir modelini yapıp İstanbul'a gönderdi Sultan Abdülmecîd Han'ın yaptırdığı Hırka-i Şerîf Câmiine kondu (Eyyûb Sabri Paşa)
Medîne'de yaşayanların, kuraklık olduğu zaman yağmur duâsı için Mescid-i Nebî'de toplanmaları daha iyi olur Çünkü orada Resûlullah efendimizden başka bir şey vâsıtasıyla Allahü teâlâdan bir şey istenmez ve bir şeye kavuşulmaz Resûlullah efendimizin de, Mescid-i Nebî içinde yağmur duâsı yapmış olduğu Buhârî'de ve Müslim'de yazılıdır Duâ edilen yer, ne kadar şerefli ise, rahmet yağması o kadar çok olur (Hasen Şernblâlî)
Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem âşıklarının temiz kalblerinden çıkan sözler, edebe, saygıya uygunsuz görünürse, bunlara bir şey dememeli, susmalıdır Buradaki edeblerden, saygılardan biri de susmaktır Âşıklardan biri, Kabr-i seâdetin yanın da her sabah ezân okur, namaz uykudan daha iyidir derdi Mescid-i Nebî hizmetçilerinden birisi, Resûlullah'ın huzûrunda terbiyesizlik yapıyorsun diyerek, bunu dövdü Bu da; "Yâ Resûlallah! Yüksek huzûrunuzda adam döğmek, söğmek, edebsizlik sayılmaz m ı?" dedi Biraz sonra döğen kimsenin felç olduğu, eli ayağı tutmadığı görüldü Üç gün sonra da öldü (Hâfız Ebü'l-Kâsım, Sâbit bin Ahmed Bağdâdî)
Mescid-i Seâdet:
Mescid-i Nebî
Mescid-i Seâdeti tâmir ve tezyîn için Sultan Abdülmecîd Han kadar çok para harcayan ve gayret eden hiçbir kimse olmamıştır Harameyni tâmir için yedi yüz bin altın sarfetmiştir Tâmir 1277 (m 1861)de tamam olmuştur Her gün Resûlullah'a bir hizmette bulunmuştur Bu yolda keşf ve kerâmetleri de görülmüştür (Eyyûb Sabri Paşa)
Ahmed bin Muhammed Sofî (rahimehullahü teâlâ) diyor ki, Hicaz çöllerinde varlığım kalmadı Medîne'ye Mescid-i Seâdete geldim Hücre-i Seâdet yanında Resûlullah'a selâm verdim Bir yana oturup uyudum Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) görünüp; "Ahmed geldin mi?Avucunu aç!" buyurdu Avucumu altınla doldurdu Uyandım Ellerim altın dolu idi (Merrâkûşî)
Mescid-i Şerîf:
Mescid-i Nebî
Medîne şehrindeki Mescid-i şerîf'i hicretin birinci senesinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Eshâb-ı kirâm ile birlikte yaptılar Hicretin ikinci senesi, Receb ayında, kıblenin Kudüs'ten Kâbe'ye dönmesi emrolununca, mescidin Mekke'ye karşı olan kapısı kapatılıp karşı tarafa, yâni Şam tarafına yeni bir kapı açıldı Şimdi bu kapıya Bâb-üt-tevessül denmektedir Medîne'de, Kudüs'e karşı on altı ay kadar namaz kılındı Mekke'de iken, önce Kâbe'ye karşı namaz kılınırdı Hicretten az bir zaman önce, Kudüs'e karşı kılınması emrolundu Mescid-i Şerîf'in kıblesi değiştirilirken, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe'yi mübârek gözleri ile görerek, kıblenin cihetini tâyin eyledi Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kıldığı yer, minber ile Hücre-i Seâdet arasında olup, minbere daha yakındır Haccâc'ın Medîne-i münevvereye gönderdiği mıshaf, büyük bir sandık içinde olduğundan, bu sandık, bu yerin önündeki direğin sağ tarafına konulmuştu Buraya ilk mihrâbı Ömer bin Abdülazîz koymuştur (Eyyûb Sabri Paşa)
Fıkıh âlimlerimiz (rahimehümullahü teâlâ) hac vazifesini yaptıktan sonra, Medîne-i münevvereye gelerek Mescid-i Şerîf'te namaz kılarlardı Sonra Ravda-i Mutahhera ile minber-i münîri ve Arş-ı a'lâdan efdal olan Kabr-i şerîfi, sonra oturdukları, yürüd ükleri, dayandıkları yerleri, vahy geldiği zaman dayandıkları direği ve mescid yapılırken ve tâmir edilirken çalışan ve para vermekle şereflenen Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiînin (radıyallahü teâlâ anhüm ecmâîn) geçtikleri yerleri ziyâret ederler, görmekle bereketlenirlerdi Onlardan sonra gelen âlimler, sâlihler de, hacdan sonra Medîne'ye gelirler, fıkıh âlimlerimiz gibi yaparlardı Bugüne kadar hacılar da, bunun için Medîne-i münevverede ziyâret yapmaktadırlar (M Sıddîk Gümüş)
MES'ELEDE MÜCTEHİD:
Mezheb reîsinin bildirmediği mes'eleler için, mezhebin usûl ve kâidelerine bağlı kalarak, dînî delillerden hüküm çıkaran âlimler
Tahâvî, Hassâf, Kerhî, Şems-ül-eimme Halvânî,Şems-ül-eimme Serahsî, Fahr-ül-islâm Pezdevî, Kâdıhân ve benzerleri mes'elede müctehid âlimlerdir (İbn-i Kemâl Paşa)
MESH:
1 Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme
Resûlullah efendimiz abdest almak istediklerinde ben su döktüm Abdest aldılar ve mestleri üzerine meshettiler (Mugîre bin Şu'be)
Mest üzerine mesh müddeti mukîm (yolcu olmayan) için yirmi dört saat, misâfir için üç gün üç gece yâni yetmiş iki saattir Bu müddet, mesti giydiği zaman değil, mest giydikten sonra abdesti bozulduğu zaman başlar (İbn-i Âbidîn)
Mest üzerine mesh etmeyi Eshâb-ı kirâmdan yetmişin üzerinde sahâbî bildirmiştir Bunlardan biri de hazret-i Ali'dir (Abdullah-ı Süveydî)
Gusül (boy) abdesti alırken veya teyemmüm ederken mest üzerine mesh edilmez (Halebî)
2 Bir uzva veya sargıya ıslak eli sürme
İmâme, yâni sarık ve kalensüve, yâni takke ve her başlık ve bürka' yâni peçe ve maske üstüne ve eldiven üstüne mesh etmek câiz değildir (İbn-i Âbidîn)
Cebîre yâni kırık kemiğin iki yanına bağlanan tahtalar üzerine mesh câizdir (Halebî)
MESÎH:
1 Îsâ aleyhisselâmın isimlerinden
Allahü teâlâ, âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruyor ki:
Meryem oğlu Mesîh bir peygamberden başka bir şey değildir Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir Anası çok sâdıka (doğru) bir kadındı  (Mâide sûresi: 75)
Meryem oğlu Mesîh, Allah'ın kendisidir diyenler, şüphesiz kâfir olmuşlardır Hâlbuki (Bizzât) Mesîh şöyle demişti: "Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin Zîrâ kim Allah'a ortak (eş) koşarsa, (hiç şüphesiz) Allah, ona Cennet'i haram kılar Onun varacağı yer ateş (Cehennem) dir Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur (Mâide sûresi: 72)
Ve: "Biz, Allah'ın peygamberi Meryem oğlu Mesîh Îsâ'yı öldürdük" demeleri sebebiyle (dir ki, kendilerini rahmetimizden) kovduk Hâlbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da Fakat (öldürülen ve asılan adam) kendilerine (Îsâ) gibi gösterildi Esâsen, Îsâ'nın katli (öldürülmesi) husûsunda ihtilâfa düştüler (Bu konuda) kesin bir şek (şüphe) içindedirler Onların buna (onun öldürülmesine) âit hiçbir bilgileri yoktur Ancak kuru bir zan peşindedirler Onu gerçekten öldürmemişlerdir (Nisâ sûresi: 157)
Azîz ve celîl olan Allahü teâlâ, diğer peygamberlerden mîsâklarını (sözleşmelerini) aldığı gibi, benden de mîsâk aldı Meryem oğlu Mesîh Îsâ, beni müjdeledi ve Peygamberinizin annesi, rüyâsında, iki ayağının arasından bir nûr çıktığını ve o nûr ile Şam'ın köşklerinin aydınlandığını gördü (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs)
Îsâ aleyhisselâma niçin Mesîh dendiği husûsunda tefsîr âlimlerinden çeşitli rivâyetler (nakiller) gelmiş olup, bâzıları şunlardır:
a) Her türlü pisliklerden uzak, günâhlardan temizlenmiş olduğu için bu isim verilmiştir b) Hangi hastaya dokunsa, Allahü teâlânın izni ile hasta iyi olurdu Bunun için mesîh denilmiştir c)Îsâ aleyhisselâmın yeryüzünde çok seyâhat etmesi sebebiyle b u isim verilmiştir d)Mesîh, İbrânî dilinde mübârek mânâsındadır Hazret-i Îsâ'nın şeref ve fazîletinin üstünlüğünü bildirmek için bu mânâya işâretle Mesîh denilmiştir (Fahreddîn-i Râzî)
2 Kıyâmete yakın yeryüzünde çıkacağı bildirilen, son derece kıvırcık saçlı, gözü dışarı fırlamış kâfir bir genç olan Deccâl'e verilen isim
Dikkat ediniz! Deccâl Mesîh'in sağ gözü şaşıdır Onun gözü sanki salkımındaki emsâlinden dışarı çıkmış, iri bir üzüm tânesi gibidir (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Deccâle de Mesîh denir ki, onun hâşâ fazîletlerle (güzelliklerle, iyiliklerle) hiçbir ilgisi yoktur Ona Mesîh denmesinin sebebi, gözünün birinin silik olup, tek gözlü olduğu veya kendisinden hayır silindiği, yâhut ortaya çıktığında, yeryüzünü kısa z amanda dolaşacağı içindir (Ahmed Nâim Efendi)
MESKÛKÂT:
Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar
Meskûkâttan altın paralara (dînâr); gümüş paralara (dirhem) denir (Eyyûb Sabri Paşa)
MESNEVÎ:
1 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin (kuddise sirruh) yirmi altı bin beytten meydana gelen ve altı defter olan meşhûr eseri
Mesnevî'deki hadîs-i şerîfte, Peygamber efendimiz şöyle buyurdu: "İçinizde gizli olan düşmanı anlatsam, yiğitlerin ödü patlar, akıllıların aklı mahv olurdu Ne gönlünüzde duâ edip yalvarmaya, ne oruç tutmaya ve ne de namaz kılmaya kuvvet bulabilirdiniz "
Bir tasavvuf âliminin huzûrunda, senelerce dirsek çürütüp, emek verip pişmeden, olgunlaşmadan Mesnevî okutmak, tasavvuf kitablarını yalnız kendi bilgisine göre açıklamaya kalkışmak zararlı olur (Abdülhakîm Arvâsî)
İslâm dînine inanmayanlar, vaktiyle Allahü teâlânın Tevrât ve İncîl kitaplarını değiştirdikleri gibi, zaman zaman din büyüklerinin kitablarına da el uzattılar Kitaplara bâzı şeyler karıştırdılarsa da az zamanda meydana çıkarıldı Celâleddîn-i Rûmî h azretleri bu sebepten dolayı Mesnevî'sini nazm şeklinde yazarak, düşmanlarının değiştirmesine imkân bırakmamıştır (M Sıddîk bin Saîd)
2 Edebiyâtta bir nazım şekli olup, iki mısrânın bir biri ile kâfiyeli hâli Bu sebeple her beyti kâfiyeli olan eserlere mesnevî denir
MEST:
Abdest alırken ayağın yıkanması farz olan yerini yâni topuklarla birlikte ayakları örten deriden yapılmış su geçirmez ayakkabı
Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer'i sevip üstün tutmak, hazret-i Osman ve Ali'yi sevmek ve mest üzerine mesh etmek; Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) alâmetlerindendir (Muhammed Rebhâmî)
Mestin, bir saat yol yürüyünce, ayaktan çıkmayacak şekilde sağlam ve ayağa uygun olması lâzımdır Ağaçtan, camdan, mâdenden mest olmaz (İbn-i Âbidîn)
Mestli kimsenin, abdesti bozulunca, bu abdestsizlik, abdest uzuvlarına yayılırken ayaklara değil, mestlere yayılır Mestlerin hadesten (mânevî kirlilikten) temizlenmesi de mesh etmekle olur (Halebî)
Hanefî mezhebinde ayağın üç parmağı sığacak kadar yırtığı bulunan bir mest üzerine mesh etmek câiz değildir (İbn-i Âbidîn)
MESTÛRE:
Örtünmüş, örtülü
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında, hür kadınlar mestûre idiler Bir kadının, hizmetçi olmayıp, hür hanım olduğu mestûre olmasından belli olurdu (Abdülhakîm Arvâsî)
Kadınlar, cihâda mestûre olarak zevci veya mahremi (nikah düşmeyen akrabâsı) ile gider (İbn-i Âbidîn)
Mestûre hanımlar sokak başlarında birbirleriyle mecburiyet olmadıkça konuşmamalı, harama düşmemeye çok dikkat etmelidir (Senâullah Dehlevî)
MEŞAKKAT:
Zorluk, güçlük, zahmet
Babanın evlâdı üzerinde hakkı, baba kızdığı zaman ondan korktuğunu gösterip ona boyun eğmek, açlık ve meşakkat esnâsında önce babasını düşünüp onu kurtarmaktır Çünkü iyiliğe karşı iyilikle karşılık veren, akrabâlık hakkını yerine getirmiş değildir Belki akrabâları sıla-i rahmi (ilgiyi) kestiği zaman onları arayıp soran kimse akrabâlık hakkını îfâ etmiş (yerine getirmiş) olur (Hadîs-i şerîf-Edeb-üd-Dünyâ ve'd-Dîn)
Bir işte meşakkat görülünce ruhsat (izin) ve vüs'at (genişlik kolaylık) gösterilir Meselâ meşakkat sebebiyle borcunun tamâmını birden ödemek imkânı bulunmayan borçluya, borcunu taksitle ödemesi için müsâade edilir (Mecelle, Ali Haydar Efendi)
MEŞ'AR-ÜL-HARÂM:
Mekke-i mükerremede, Arafât ile Minâ arasında bulunan Müzdelife'nin sonunda Cebel-i kuzah yakınında bir yer Meş'ar, şiâr (alâmet) yeri demektir Meş'ar denmesi; ibâdet yeri olması; haram diye vasıflandırılması ise, hürmeti ve kıymeti sebebiyledir
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
(Hac mevsiminde ticâretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günâh yoktur Arafât'tan (orada vakfeden sonra seller gibi) boşanıp (hep birlikte) aktığınız zaman Meş'ar-ül-harâmın yanında Allah'ı zikr edin O size nasıl hidâyet ettiyse siz de O'nu öyle anın  " (Bekara sûresi: 198)
Haccın sünnetlerinden biri; Müzdelife'de vakfeye fecr (tan yeri) ağardıktan sonra durmaktır Gece Müzdelife'de yatıp, fecr açılırken sabah namazını hemen kılıp Meş'ar-ül-harâm denilen yerde ortalık aydınlanıncaya kadar vakfeye durulur Güneş doğmadan önce Minâ'ya hareket edilir (Alâüddîn Haskefî)
MEŞÂYIH:
Şeyhler, velîler, evliyâ Şeyh kelimesinin çoğuludur
Bir kimse, meşâyıhın ervâhı (ruhları) hep hâzırdır, bilirler dese, îmânı gider Allahü teâlânın izni ile hâzır olurlar dese küfr olmaz (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî ve İmâm-ı Birgivî)
Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem; "Hesâba çekilmeden evvel, hesâbınızı görünüz" emirleri sebebi ile bâzı meşâyıh her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesâba çekerdi (Muhyiddîn-i Arabî)
Meşâyıh-ı Kirâm:
Büyük velîler, büyük zâtlar
Meşâyıh-ı kirâmın büyüklerinden biri diyor ki: Diri iken tasarruf (himmet, yardım) yaptıkları gibi, öldükten sonra da tasarruf, yardım yapan dört büyük velî gördüm Bunlardan ikisi, Ma'rûf-i Kerhî ile Abdülkâdir-i Geylânî hazretleridir (Ahmed Hamevî)
Meşâyıh-ı Müstakîm-ül-Ahvâl:
Hâlleri İslâmiyet'in emirlerine uygun olan zâtlar
Evliyâya hâsıl olan hâller, keşfler, eğer Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem tâbi olmakla berâber ise, nûr üstüne nûr olur ve şerîatin (İslâmiyet'in) incelikleri onda hâsıl olmağa başlar Sahâbe-i kirâmın (Peygamber efendimizin arkadaşları) he psi ve Selef-i sâlihin (ilk asrın müslümanları) ve Meşâyıh-ı müstakîm-ül-ahvâl böyle idi (İmâm-ı Rabbânî)
MEŞHÛR HADÎS:
İslâm'ın ilk asrında bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler (Bkz Hadîs)
Meşhûr hadîse inanmayanın îmânı kalmaz, müslümanlıktan çıkar (İbn-i Âbidîn)
MEŞÎHAT-I İSLÂMİYYE:
Bâb-ı fetvâ (fetvâ kapısı) Şeyhülislâmın bulunduğu yer
İlmiye teşkilâtının en yüksek makâmı meşîhat-ı İslâmiyye idi Meşîhat dâiresinin en büyük vazifelisi şeyhülislâm idi (Ahmed Cevdet Paşa)
Ulemâdan Ahmed ibni Kemâl Paşa, Kânûnî Sultan Süleymân Han zamânında 1526'dan, 1534 senesine kadar meşîhat-ı İslâmiyye makâmında idi Cinnîlere de fetvâ verirdi Bunun için Müftî-yüs sakaleyn (insan ve cinlere fetvâ veren müftî) adı ile meşhûr oldu (Mecdî Efendi)
MEŞİYYET:
İrâde, dileme, isteme (Bkz İrâde)
MEŞREB:
Yaratılış, tabiat, huy
İnsanların akılları değişik, anlama kâbiliyetleri farklı olduğundan, herkes yaratıcıyı aradığında O'nu kendi tabîatına, meşrebine, ilim ve idrâkine (anlayışına) uygun bir tarzda tasavvur etmiştir Çünkü insan, aklının aczi ve noksanlığı sebebi ile an lamadığını, bilmediğini bildikleri gibi sanmıştır Hakîkati bulduk dedikleri çoğu zaman, mecûsîlik, putperestlik gibi şerrin, bâtıl (asılsız) şeylerin tam içine dalmış, bu sebeple şirk (ortak koşma) ve dalâlete düşmüşlerdir İnsan kendi başına yaratıcıyı lâyıkiyle anlayamayacağından; merhâmetlilerin en merhâmetlisi olan Allahü teâlâ her asırda, her kavme peygamberler göndermiştir Böylece işin hakîkatini, doğrusunu insanlara öğretmiştir (Harputlu İshâk Efendi)
Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretlerinin keşfleri çok doğru ve çok kuvvetli olup, uzak memleketlerdeki talebesinin evliyâlığın hangi mertebesinde olduğunu, meşrebinin nasıl olduğunu haber verirdi (Bedreddîn Serhendî)
MEŞRÛ':
Şerîate (İslâmiyet'e) uygun şey
Tevekkül, sebeblere yapışmayıp, tembel oturmak değildir Çünkü böyle olmak Allahü teâlâya karşı edepsizlik olur Müslümanın meşrû bir sebebe yapışması lâzımdır Sebebe yapışıp çalışmaya başladıktan sonra tevekkül edilir (Muhammed Bâkî-Billah)
Ana-babanın meşrû emirlerine âsî olanlar mel'ûndur (Süleymân bin Cezâ)
Bedendeki bütün âzâlar birer emânettir Bu nîmetleri meşrû şekilde ve meşrû yerlerde kullanırsan, emin kimselerden olur, cenâb-ı Hakk'a karşı tam şükretmiş olursun Bu emânetleri gayri meşrû yerlerde kullanan insan, Allahü teâlâya isyân ve hıyânet et miş olur (Süleymân bin Cezâ)
Humûd huylu olan kimse, helâl olan zevkleri, meşrû olan arzulara terk eder Ya kendi helâk olur, yâhut nesli kesilir (Ali bin Emrullah)
MEŞVERET:
Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimse ile bir konu üzerinde fikir alış-verişinde bulunma; danışma (Bkz Müşâvere)
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
Onlar ki, Rableri için dâvete icâbet etmekte namazı dosdoğru kılmaktadırlar Ve işlerinde meşveret eder, kendilerine verdiğimiz rızıktan (hak yolunda) sarfederler (Şûrâ sûresi: 38)
Eğer ben bir kimseyi meşveret etmeksizin âmir tâyin edecek olsa idim, elbette İbn-i Mes'ûd'u tâyin ederdim (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed)
Meşveret etmek, insanı pişman olmaktan koruyan bir kal'a gibidir (Muhammed Hâdimî)
Meşveret olunan kimsenin, bilmediğini veya bildiğinin aksini söylemesi günâhtır (Sâdî-i Şîrâzî)
Herhangi bir işini bahîl yâni hasîs kimselere danışma Çünkü, seni sonra insanlar arasında rezîl ve rüsvâ eyler Sâlih kimseler ile meşveret et (Süleymân bin Cezâ)
Meşveret etmek sünnettir Zîrâ danışarak iş yapan zarar etmez Peygamber efendimiz eshâbı ile çok meşveret ederdi Bir iş için akıl, takvâ (haramlardan sakınma), hikmet (ilim ve fen) ve tecrübe sâhibi on kişiye danışırdı (Muhammed bin Ebû Bekr)
METÂ':
Faydalanılan şey
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Dünyâ hayâtı ancak insanları aldatıcı metâ'dır (Âl-i İmrân sûresi: 185)
Kadın erkek, hiçbir çekinme ve kaçınma olmaksızın berâber oturmak, konuşmak ve görüşmek sûretiyle kadınlara hürmet ediyoruz ve haklarını yerine getiriyoruz diyenler; hakîkatte kadınları tahkîr etmekte, aşağılamakta ve ticâret metâı olarak kullanmakta dırlar (Harputlu İshak Efendi)
METAFİZİK:
Fizik ve akıl ötesi Beş duyu organıyla ve tecrübeyle anlaşılamayan şeyler Fizik ötesini araştıran ilim, ilâhiyyât
Metafizik bilgilerden çürük bozuk olanları dîne uymaz Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin aklî ilimlere uyan ve aklî bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebebleri meydana çıkar Akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği mes'elelerin inkâr edilemeye ceği anlaşılır (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
Bütün nutuklarımda, atomdaki enerjiden nasıl istifâde edilebileceğini anlattım Şimdi aklımıza haklı olarak şu suâl gelmektedir Bu muzzam kudreti küçücük yere kim ve nasıl koydu?Buna ancak metafizik cevap verecektir Ben ve arkadaşım atom bilgini Ha hn bu cevâbı İslâm dîninin verdiği fikrindeyiz (W Heisenberg)
METÂNET:
Sağlamlık, dayanıklı olma
Türklerde önce, itâat (söz dinlenme, emre uyma) duygusunu kırmak ve mânevî râbıtalarını (bağlarını) parçalamak, dînî metânetlerini zayıflatmak îcâb eder Bunun da en kısa yolu, an'anât-ı milliyye (millî geleneklerine) ve mâneviyyelerine (mânevî değer lerine) uymayan hâricî (dış) fikirler (düşünceler) ve hareketlere alıştırmaktır (Patrik Gregoryus)
Kadınların hayâsı, erkeklerden daha çok sabırlı ve metânetli olmalarını sağlar Onların birçok ağır işlere atılmalarını da önler (M Sabri Efendi)
METBÛ':
Kendisine tâbî olunan, uyulan
Peygamber efendimize uymanın en yüksek derecesi; insan vücûdunun her zerresinin tâbi olmasıdır Tâbi, metbû'a o kadar benzer ki, tâbi olmaklık aradan kalkar Bunlar da, sanki Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem gibi, aynı kaynaktan her şeyi alır (İmâm-ı Rabbânî)
İlim amelden (işten) şu husûslarda efdâldir (üstündür) Zîrâ ilim metbûdur, amel ise ona tâbîdir İlim lâzımdır (gereklidir), amel ise, melzûmdur (ilme bağlı olarak meydana gelir) İlim yalnız olduğu hâlde nef' (menfeat, fayda) verebilir; amel ise, i limsiz fayda veremez (Kudbüddîn İznikî)
METÎN (El-Metîn):
1 Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) Kudretli, kâmil (kusursuz, noksansız) olan, hiçbir sûrette za'fiyet, âcizlik, güçsüzlük meydana gelmeyen
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Mahlûkâtına (yarattıklarına) rızık verici yalnız Allahü teâlâdır (O), kuvvet sâhibidir, metîndir (Zâriyât sûresi: 58)
2 Hadîs-i şerîfi rivâyet eden (nakleden) râvîlerin (zâtların) sıra ile isimleri demek olan sened kısmından sonra gelen hadîs-i şerîfin bizzat kendisi, lafızları, sözleri
Hadîs-i şerîfin sâdece metin kısmı, hadîs âlimlerinin incelemesine pek nâdir hâllerde mevzû (konu) olur Hadîs-i şerîflerin sahîh, zayıf veya ikisi arasında bir derece ile vasıflandırılması, senette yer alan râvîlerinin, gerekli şartları taşıyıp taşı mamaları, râvi sayısının çokluğu veya azlığı veya senedin muttasıl (kesintisiz) ve munkatı (kesintili) olması v s gibi durumlardan dolayı olmaktadır İşte hadîs-i şerîf seneddeki bu durumlara göre; sahîh, hasen, zayıf, mütevâtir, meşhûr ve âhad vb çeşitlerine ayrılır (Seyyid Şerîf Cürcânî)
METRÛKÂT:
1 Özürsüz, tembellikle kılınmayan, terk edilen namazlar
Farz namazları özür ile kaçırmak günah olmaz ise de, hemen kazâ edilmesi lâzımdır Özür ile kaçırılan namaza fâite denir Özürsüz, bir namazın vaktini geçirmek büyük günâh olup, kazâ etmekle ortadan kalkmaz; ayrıca tövbe de etmelidir Fıkıh kitapları nda, müslümana hüsnü zân (iyi zan) edilerek kazâya kalan namazların hepsine fâite denmiş, metrûkât denmemiştir Çünkü müslüman, tembellik ederek namazı terk etmez (Alâüddîn Haskefî-İbn-i Âbidîn)
2 Vefât eden kimsenin geriye bıraktığı şeyler Mîrâslar, terikeler (Bkz Terîke ve Mîrâs)
ME'VÂ CENNETİ:
Sekiz Cennet'ten üçüncüsü
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Îmân edip de sâlih amel işleyenler için, yapmış oldukları iyi amellere karşılık konak olmak üzere Me'vâ Cennetleri vardır (Secde sûresi: 18)
MEVÂCİD:
Kalbe gelen zevkler, vecdler (mânevî coşkunluk halleri) (Bkz Vecd)
Tasavvuf yolcularının, bu yolculukta gördükleri ahvâl (hâller), mevâcid, ulûm (ilimler) ve mârifetler; imrenilecek, istenilecek şeyler değildir Hepsi evhâm (vehimler) ve hayâlât (hayaller) gibi geçici şeylerdir Bunlar o yolcuları ilerletmek için vâ sıtadan başka bir şey değillerdir (İmâm-ı Rabbânî)
İhlâs (herşeyi Allahü teâlânın rızâsı için yapma) makâmına ve (tasavvufun en yüksek derecelerinden) rızâ mertebesine kavuşmak için ahvâl ve mevâcidden vaz geçmek, ilim ve mârifetler edinmek lâzımdır Bunlar gâyeye götüren yoldur Maksadın başlangıcıd ır (Muhammed Bâkî-billah)
Ahvâl (hâller) ve mevâcid; matlûbun yâni ele geçirilmek istenilenlerin başlangıçlarıdır Maksad (gâye) değildir (İmâm-ı Rabbânî)
İslâmiyet'ten kıl ucu kadar bile ayrılan bir kimsede ahvâl (hâller) ve mevâcid hâsıl olursa, bunlara istidrâc (fâsıklarda ortaya çıkan hârikulâde haller) denir ki onu dünyâda ve âhirette rezil olmaya sürükler (İmâm-ı Rabbânî)
Bütün ahvâl (kalbde meydana gelen güzel değişiklikler) ve mevâcidi bize verseler, fakat Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını içimize yerleştirmeseler, kendimi mahvolmuş bilirim Eğer Ehl-i sünnet (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) îtikâdını verseler, ahvâl ve mevâcid hiç vermeseler, hiç üzülmem (Ubeydullah-ı Ahrâr)
MEVÂT ARÂZİ:
Ölü arâzi (Bkz Arâzi) Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, otlak ve boş yerler
Kim bir mevât arâziyi ihyâ ederse (ekilebilir hâle getirirse) o, onun (mülkü) olur (Hadîs-i şerîf-Kitâb-ül-Harâc)
MEVCÛDÂT:
Var olan şeyler, mahlûklar, yaratıklar
Bütün mevcûdât; cansızlar, nebâtât (bitkiler) ve hayvânât olmak üzere üç cinse ayrılır Bütün bunları yaratan Allahü teâlâdır Hayvan cinsinin en kıymetlisi, en şereflisi insandır Her cinsin nev'ileri (türleri, çeşitleri) arasında üstünlük sırası va rdır Meselâ nebâtâttan hurma ağacı, hayvan gibi his ve hareket eder Hurma ağaçlarından bir kısmı erkek, bir kısmı dişidir Erkek ağaç, dişi tarafına eğilmektedir Erkek ağaçtan, bir madde dişiye gelmeyince, dişide meyve hâsıl olmaz Gerçi bütün nebâtâtlarda (bitkilerde) bu iki organ vardır Fakat hurma ağacında, hayvanlar gibi görünmektedir Hattâ hurma ağacının başında beyaz bir şey vardır Hayvanların yüreği gibi iş görür Bu şey yaralanırsa veya suda kalırsa, ağaç kurur (Ali bin Emrullah)
MEVDÛ HADÎS:
Bir hadîs imâmının (üç yüz binden daha çok hadîs-i şerîfi, râvîleri ve senedleri ile birlikte ezbere bilen âlimin) şartlarına uymayan hadîs-i şerîfler (Bkz Hadîs)
Mevdû hadîs, uydurma hadîs demek değildir (Abdülhakîm-i Arvâsî)
İbn-i Teymiyye aşırı giderek tasavvuf büyüklerine, Sadreddîn Konevî'ye Muhyiddîn ibni Arabî'ye İbn-i Fârıd'a insafsızca saldırmıştır İmâm-ı Gazâlî'nin kitablarında mevdû hadîs doludur derdi Onun bu tür iftirâlarına zamânındaki âlimler gerekli cevâb ı vermişlerdir (Abdülhakîm Arvâsî)
İslâmiyet'in temel kitablarında hiçbir mevdû hadîs ve düşmanların, câhillerin dîne soktukları bozuk inanışlar ve yanlış işler yoktur (M Sıddîk bin Saîd)
Ehl-i sünnet âlimleri hadîs-i şerîfleri incelerken kılı kırk yarmışlar, mevdû hadîslerin hepsini elemişlerdir Farzları helâl ve harâmları yalnız sahîh ve meşhûr hadîslerden çıkarmışlardır (Dâvûd-i Karsî)
MEVHİBE:
İhsân, bağış, Allahü teâlânın kuluna ihsânı
İlim iki çeşittir Biri verâset, biri de ledün ilmidir Verâset ilmi çalışarak elde edilir İlm-i ledün ise, Allahü teâlânın ihsânıdır Çalışmadan elde edilir İlâhî bir mevhibedir Kullarından dilediğine verir (Ubeydullah-ı Ahrâr)
MEVHÛM:
Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan Hayâlî (Bkz Vehm)
Dışarıda bir şeyi görmek tatlı geldiği gibi, onun aynadaki hayâlini görmek de tatlı gelmekte, sevilmektedir Hâlbuki, o şeyin kendisi dışarda vardır Aynada görmek ise, hayâl ve vehim olup, kendisi değildir Fakat tesirleri ve işleri birbirlerine ben zemektedir Allahü teâlâ, lutf ve ihsân ederek, mevhûm olan şeylerin tesirlerini, mevcûd (var olan) şeylerin tesirlerine, işlerine benzettiği için, mevhûm olanlarda, mevcûda ihsân edilen (verilen) nîmetlerden pay almak ümidi meydana geldi (Ahmed Fârûkî)
__________________
|