|
Prof. Dr. Sinsi
|
Sultanhisar'ın Azmi
25 Nisan 1915, H M S Queen Elizabeth Zırhlısı
(Akdeniz Seferi Kuvvetler–İngiliz, Fransız, Anzak birlikleri–Başkomutanı Ian Hamilton’un Kamarası… Saat: 22 00)
“Ey iman edenler! Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani bir topluluk size el uzatmaya, sizi öldürüp yok etmeye teşebbüs etmişti de O, bunların ellerini size zarar vermekten men etmişti ” (Mâide, 5/11)
Hamilton, masasına oturmuş, lâmbanın cılız ışığında ‘son derece kanlı ve zalimce’ olduğunu itiraf etmekten çekinmediği savaşın, ilk gün notlarını yazıyordu günlüğüne Sahildeki Türklere hiç acımamışlardı “Düşman topraklarını hallaç pamuğu gibi atmışlar… Yer gök birbirine karışmıştı ” Hâl böyleyken ölen İngiliz gençlerini gördükçe içi nefretle doluyor, “Güney Afrika’da olsaydık karşımızdakiler çoktan beyaz bayrağı çekerlerdi!” diyerek şaşkınlığını ifade edip yazmaya devam ediyordu: “Ne olursa olsun zafere ulaşmak zorundayız Dünyada, bizim askerimizden daha iyi yetiştirilmiş bir asker mevcut değildir… Niçin savaştıklarını biliyorlar Yakında Türkleri de yola getirecekler Başarabilirsem biraz uyumalıyım ”

Evet, yarın bir yenisini sergileyeceği vahşete hazır olmak için biraz uyuması gerekiyordu
…
Hamilton ilerleyen saatlerde, General Braitwaite tarafından omuzları sarsılarak uyandırıldı ve uyku sersemi vaziyette toplantı salonuna koştu Çünkü kendisini uyandıran general, durmadan aynı cümleyi tekrarlıyordu:
— Sir Hamilton, lütfen, bu bir ölüm kalım meselesi!
Hamilton’un; yuvarlanırcasına girdiği salonda, subaylarının yüzünü görünce mahmurluğu bir anda sona erdi Sonrasında o ânı, ‘Buz gibi bir el kalbimi sıkıştırdı ’ şeklinde anlatacaktı Eline, cepheden; General Birdwood’tan gelen, 25 Nisan tarihli ilk gün raporunu tutuşturdular Anzak birliklerinin komutanı, günün özetini yaptıktan sonra, bütün subayların yüzündeki kanın çekilmesine sebep olan şu cümlelerle devam ediyordu: “…Arz ettiğim hususun son derece ciddi olduğunu biliyorum; fakat birliklerimiz geri alınacaksa, hemen vakit geçirmeden yapılmalıdır ”
Hamilton, “Allah kahretsin!” diye homurdandı Daha 19 saat önce, doğru dürüst bir Türk birliği bile olmayan Gelibolu sahillerine ‘muazzam bir güç’ göndermişti Şimdi ise pijamalarıyla koşup geldiği salonda, subaylarının kireç gibi olmuş yüzlerine bakıyordu Bir yeri ağrıyormuş gibi yüzünü buruşturarak Tuğamiral Thursby’e dönüp sordu:
— Bu geri çekilme hususunda ne düşünüyorsunuz amiral?
Zaman ilerliyor; salondaki bütün subaylar, isyan ve küfürlerle geri çekilmenin stratejisini tartışıyorlardı ‘Konstantinopol’ün Fatihi’ olma hayalleri, Gelibolu sahiline vuran dalgaların arasında eriyip gidiyordu
Tam da o dakikalarda; komutanların rahatsız edilmelerini önlemekle vazifeli kapıda bekleyen Komodor Keyes’in eline yeni gelen bir mesaj tutuşturuldu Mesaj, AE2’den geliyordu
— AE2 mi, bu da ne demek oluyor şimdi?
Keyes, mesaja şöyle bir göz attı Henüz ilk kelimeleri okumuştu ki, salondakilerin muhtemel tepkisine de aldırmadan deli gibi içeri daldı ve mesajı Hamilton’a uzattı Hamilton, Birdwood’un geri çekilme talebine verdiği cevabı yazdırıyordu
Bu mesajın okunmasını takip eden saniyelerde bütün yüzlere tekrar kan geldi ve yazılan emir yırtılarak; cevap bekleyen Anzak generaline, yeniden yazılan mesaj gönderildi Bu arada Komodor Keyes; dışarıda bekleyen küçük rütbeli, büyük hülyalı subaylara müjdeyi(!) yetiştirmişti:
— İşe yaradı beyler! Devam ediyoruz
Keyes, yıllar sonra kaleme aldığı hatıralarında; bu mesajın bir dönüm noktası olduğunu ve bundan daha iyi bir zamanda alınamayacağını söyleyecekti Ertesi gün, Anzak birliklerinin bulunduğu arazinin her köşesine asılan ilânlarda şu cümle okunuyordu:
“Avustralya denizaltısı AE2, Çanakkale’yi geçti İlerle Avustralya!”
***
“…Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzak kuruyordu Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır ” (Enfal, 8/30)
Kara savaşlarının başladığı 25 Nisan 1915 tarihinden on gün önce De Robeck’in kurmay subayı Komodor Keyes, topladığı denizaltı komutanlarına şu soruyu yöneltmişti:
— Bir denizaltı, Türklere gelen destek hatlarına saldırmak maksadıyla Boğaz’ın zorlu geçitlerinden ‘gizlice’ sıyrılıp Marmara’ya ulaşabilir mi?
Marmara’ya geçme düşüncesi ilk günden bu yana kafalarını kurcalıyordu Çünkü Gelibolu’da, ‘az da olsa direnebilir’ diye düşündükleri Türk askerinin ikmali ve takviyesi, Marmara’daki deniz trafiği ile sağlanabiliyordu Karadaki en yakın ikmal noktası, yürüyerek üç günlük mesafedeydi Oraya giden yol da hem dar, hem çok bozuktu Üstelik Boğaz’ı gizlice geçen denizaltılar, İstanbul’u tehdit edebilecek; kuracakları ‘tuzaklarla’ bu çirkin savaşın şiddetini sivillere de yaşatabileceklerdi
Fakat dibin engebeli, akıntının güçlü ve değişken oluşu; İngiliz-Fransız denizaltılarının batarya ve donanımlarının yetersizliği, bir bölümü mayın döşeli yaklaşık 65 km’lik Boğaz’ı aşmalarına izin vermiyordu Yine de 5 ay önce Holbrook komutasındaki B11 denizaltısı, mayınlı bölgeyi geçmeyi başararak Çanakkale önlerine gelebilmiş ve demirlemiş vaziyette bekleyen Mesudiye Zırhlısı’nı torpilleyerek batırmıştı B11 daha ileriye geçemeyip dönmek zorunda kalmışsa da, Holbrook’a Victoria Nişanı verilmesi, Boğaz’ı geçmeyi hayal eden denizaltıları kamçılamaya yetmişti
AE2’nin komutanı Yüzbaşı Henry Stoker hatıralarında; o günlerde bütün denizaltıların İstanbul’a saldırma düşüncesiyle heyecanlandığını ifade edip, hayalini kurdukları o mutlu ânı gözlerinin önüne getirmekte ve şöyle devam etmektedir: “…Denizaltı komutanı –yani kendisi- hemen, eşi bulunmaz ve çok değerli taşları aramaya gidecek; ikinci subay, harem dairelerindekilerle ilgilenecekti(!) Üçüncü subaya gelince -eğer vazife başarılamazsa- ‘bu başarısızlık tamamen üçüncü subayın vatanseverlik duygularının eksikliğindendir’ kaydı düşülerek mesuliyet ona yüklenecekti ”
Benzer bir heyecan dalgası Mısır’da bekletilen ve çıkarmaya gün sayan kara birliklerinde yaşanıyordu İngiliz edebiyatının zirve isimlerinden olacağına inanılan genç ve tanınmış şair Rupert Brooke, gönüllü katıldığı birliklerle Mısır’a giderken İngiliz gazetelerinde kaleminden kan saçıyor, temsilcisi olduğu medeniyete tercüman oluyordu: “…Demek Galata Kulesi, toplarımızın altında paramparça olacak! Demek Ayasofya’nın halılarını yağma edeceğiz! Deniz kana boyanıp leş dolacak! Türk kadınları(!) benim olacak!”
Nihayet 21 Nisan’da bu görev, sabırsızlıkla emir bekleyen Stoker komutasındaki AE2’ye verildi AE2, türünün son modeli, E sınıfı bir denizaltıydı Avustralya’ya savaş rüşveti kabilinden satılmış ve sınıfını gösteren ‘E’nin başına, Avustralya’yı temsilen ‘A’ harfi eklenmişti Subaylarının ve personelinin tamamına yakını İngiliz donanmasından geliyordu 54 metre uzunlukta; su üstünde 15, dipte 9 deniz mili hız yapabilen; 4 torpido kovanı ve 8 torpido kapasitesi ile ortalama 30 mürettebat bulunduran bir denizaltıydı Haberleşmeyi ise yeni geliştirilen Marconi telsiz telefonlarla sağlıyorlardı Amiral De Robeck’in emrini alan AE2, hazırlıklarını tamamlayarak kara savaşlarının başladığı 25 Nisan 1915 gece yarısı saat 02 30’da Boğaz’a yöneldi De Robeck, tek bir emir vermişti: “Boğazı geçin ve gördüğünüz her şeyi vurun!”
Başta Stoker olmak üzere bütün personel, kâbus gibi çöken korku dalgalarını, başardıkları takdirde gelecek şöhret ve hayalini kurdukları kazançla bastırmaya çalışıyorlardı Hesaplarını, mümkün olduğu kadar ‘su üstünde seyir’ üzerine yapmışlardı; ama Soğanlıdere Kıyı Bataryası’nın mermisi köprüdeki Stoker’in başını sıyırıp geçince can havliyle dalmak mecburiyetinde kaldılar Radar ve sonar teknolojisinin olmadığı o yıllarda dip yolculuğu, belirsizliğe doğru sendeleyerek yürüyen bir ‘âmâ’nın durumundan farksızdı Mürettebatın; korku tüneline benzettiği Boğaz yolculuğu, mayın halatlarına sürtünerek devam ediyordu Mürettebat, sürtünme ve çarpma seslerinden huzursuz olmuş; gerilen sinirlerine çare olur diye kâğıt oynamaya başlamışlardı Ancak hiçbiri ellerindeki kâğıtlara bakmıyor, hepsi pür dikkat denizaltının gövdesinden gelen sesleri dinliyordu
Boğaz’ın yapısından ötürü kâbuslar hakikat oluyor ve sık sık dibe oturuyorlardı Kurtulmak için çırpınıyorlar ve kurtulunca da mecburen su yüzüne çıkıyorlardı Fakat AE2, suyun üzerine her çıkışında; onu fark etmiş ve peşine takılmış bir gemi ile karşılaşıyor, yeterince su üstünde kalamadan tekrar dalıyordu Her çıkışlarında ‘o gemi’ ile burun buruna gelmeleri hepsini çok ürkütmüştü Stoker: “Herhalde bir şamandıraya takıldık ve suyun üzerinde onu sürüklüyoruz ” diyerek, her defasındaki bu karşılaşmayı açıklamaya çalışıyordu
Sonunda kaçmaktan vazgeçtiler ve dipteki çamura yatarak sürekli üzerlerinde dolaşan ‘o gemi’den kurtulmayı denediler Dipte, çamurun içinde yatarken tepelerinde onları arayan geminin sinir bozucu pervane seslerini dinliyor, sessiz ve sinsice bekliyorlardı Kendi aralarında ‘perceval’ adını taktıkları ‘o gemi’, çektiği tarayıcı halatlarla usanmadan AE2’nin tepesinde dolaşıyor; onlar ise bir tilkinin sıkıştığında can havliyle yaprakları üzerine çekip saklanması gibi çamurun içinde saklanıyorlardı
Saatler ilerliyor; Anzak birlikleri Kabatepe sırtlarında, AE2 de Boğaz’ın derinliklerinde umutsuz bir savaş veriyordu
Boğaz’a girişlerinden tam 16 saat sonra sesler kesildi ve oksijeni tamamen tükenen AE2 de mecburen su üstüne çıktı İlk gördükleri, karanlık gökyüzünde parıldayan yıldızlar oldu Boğaz’ı geçmeyi başarmışlar, Marmara’ya ulaşmışlardı 25 Nisan gece yarısı -karşı sinyal alamadıkları için bir sıkıntı olduğunu düşündükleri telsiz telefonlarıyla- üst üste mesajlar göndermeye başladılar
AE2’nin komutanı Henry Stoker -gönderemediğini düşünerek kahrolduğu- mesajın nasıl dramatik bir anda alındığını ve o gece yarısı Queen Elizabeth zırhlısında Hamilton ve kurmaylarının neler yaşadığını yıllar sonra öğrendi
|