|
Prof. Dr. Sinsi
|
Osmanlı'da Harem'in Gerçek Yüzü
Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir Bunu içoğlanları takip eder Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs böyle gider
İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi hususunda söyleyeceği şeyler çok azdır Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs yoktur
Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem
Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil Kaldı kibizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin
kitaplarıdır
I Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı'nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar
18 yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları
öyleydi Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz
Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiğimiz Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem'in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur'an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire'sinin duvarlarında Bakara Suresi 257 ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: "Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?" Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu
Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara
Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl
bunlarla gününü gün etmez ki Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı'nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar
kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar Tarihlerinin yaşanmış
bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar
Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip,
kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık
1909 yılına kadar Harem Dairesi'ne padişahtan başka, ancak
mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı Son onüç
yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde
anlatılıyor Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok
Peki o zaman "Bu Harem nasıl bir yer?" denilebilir
Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan
olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok
kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına
göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki
görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir
bayanlar mektebidir
Evet, tam anlamıyla böyledir Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir
alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler "Acemi"
statüsü ile saraya girerler Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün
değildir Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime
tabi tutulmaları gerekmektedir Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek
güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel
bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10'u bu
guruba girebilir Bu %10'un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide
sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar
padişahın özel hizmetlisi konumundadır
Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini
çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal
mertebesine yükselir Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda
Kadın Efendi olurlardı Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide
sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür
Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi
geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta
Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde
dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit
yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi Bunu yapabilecek siyasal
otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti
Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki
bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla
karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı
Öyle ki kitaplar, bu "kazara" karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların
yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem'in içinde iken bunlarla dolaştığını
yazdı Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye Cariyeleri
bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi
unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv
vesikaları
Koca Sultan'ın sitem dolu mektuba cevabı ise;
"Varın söyleyin Hafsa Sultan'a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız
Gayrısından başkasını gözümüz görmez" olacakdı
Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye
isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri
de almak durumunda kalacağız Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah
ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra
Koca Sultan'ın aziz ruhundan özür dileyerek;
Kızı anlatır padişahımızın: "          kumraldı, ela gözlü idi,
23 yaşında kadardı Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti Daha
saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek
hoşlanmıştı Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun,
tatlı tatlı konuşuyordu Lakin bütün bu "iltifatı şahaneye" rağmen elâ gözlü
dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına "evet" demiyordu Onun bu şiddetli
mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu Bu
hal böyle tam beş sene devam etti Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik
yoktu         "
|