|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslam Ansiklöpedisi (C)
Celse
Oturum, oturuş, aralıksız yapılan toplantı; bir konuyu görüşmeye yetkili kişilerin bir araya gelerek yaptıkları müzakere Mahkemelerde, ilgili kimselerin katılmasıyla davaların görüşüldüğü her toplantı
Fıkıh terimi olarak; Cuma günü hatibin iki hutbe arasında kısa bir müddet oturması Namazda, birinci secdeden doğrulduktan sonra ikinci secdeye varıncaya kadar geçen süre içinde bir müddet oturmaktır
Hz Âişe (r a ); "Rasûlullah (s a s ), namaza Tekbirle, kıraata da Fatiha'yı okumakla başlardı Rukû ettiği zaman başını ne yukarı diker, ne aşağıya büker, ikisinin arasında tutardı Başını rukûdan kaldırdığı vakit iyice doğrulmadan secdeye gitmezdi Başını secdeden kaldırdığı zaman da iyice doğrulup oturmadıkça ikinci secdeye gitmezdi " (Müslim, Salat, 240)
Rasûlullah (s a s ), bir A'rabiye namazın kılınışını tarif ederken:
"Namaza kalktığın zaman tekbir getir Sonra Kur'an'dan sana kolay geleni oku, sonra vucûdun sâkinleşinceye kadar rukûda dur, sonra belin doğrulacak şekilde rukûdan kalkıp ayakta dur, sonra secdeye var, vucüdun sakinleşinceye kadar secdede kal ve sonra başını kaldırıp doğrulacak şekilde dur ve böylece namazın bütün rek'atlarında bunu yap "der (Buhârî, Eyman, 15)
Üç imam (Mâlik, Şafii, Ahmed), bu hadise dayanarak iki secde arasında oturmanın farz olduğuna hükmetmişlerdir Ebu Hanife'ye göre farz değil vaciptir
Berâ b Âzib; "Rasûlullah (s a s )in rükû, secdesi ve iki secde arasındaki oturuşu ile rukûdan doğruluşu(ndaki bekleme süresi) yaklaşık müsâvi idi", diye rivayet eder (Buhârî, Ezan,121,126)
Bu duruma göre, iki secde arasını "celse" ile ayırmadan diğer rek'ata kalkılacak olursa vâcibin terkinden dolayı sehiv secdesi gerekir
Geçen hadislerden, Peygamber (s a s )'in "celseyi" terketmediğini öğreniyoruz İki secde arasındaki oturuş şeklini, bu oturuş esnasında neler okuduğunu da şu rivâyetlerden öğrenmekteyiz
Ebû Zübeyr, Tâvus'un şöyle dediğini haber veriyor:
"Biz İbn Abbas'a, secdede iki ayak üzerinde oturmayı sorduk O, sünnettir, dedi Biz: "Onu insana cefa olarak görüyoruz," dedik İbn Abbas:
"O senin peygamberinin sünnetidir" dedi " (Ebû Davûd, Salât, 143)
Ka'de ile celse hallerinde, erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerine oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri nisbetinde kıbleye doğru dikmeleri, kadın(arın da sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere oturmaları sünnettir (el-Merginânî, el-Hidâye, I, 51; es-Seyyid Sâbık, Fıkhü's-Sünne, I, 168)
İki secde arasında (celsede), şu iki duadan birini okumak müstahabdır:
"Rabbim bana mağfiret et!" veya:
"Allah'ım! beni bağışla, bana merhamet et, bana afiyet ver, beni hidâyete erdir " (Ebû Davûd, Salât, 119; es-Seyyid Sabık, a g e , I, 169)
İki secde arasındaki celseden başka "istirahat celsesi" diye bir celse vardır Birinci rekatın ikinci secdesinden doğrulduktan sonra ikinci rekata kalkmadan ve üçüncü rekatın son secdesinden sonra dördüncü rekata kalkmadan önce kısa bir müddet oturmaktır Şâfiîler, Mâlik b el-Huveyris'in;
"Rasûlullah (s a s )'ı namaz kılarken gördüm Namazın tek rekatlarında olduğu zamanlarda bir müddet oturmadıkça yani celse yapmadıkça sonraki rekat için ayağa kalkmazdı " (Buhârî, Ezan, 142) sözüne dayanarak, bunun müstahab olduğu görüşündedirler Hanefilerce müstahab değildir (el-Mergînânî, a g e , I, 51)
Halid ERBOĞA
CELVETİYYE
Bayramiyye tarikatının bir şûbesi Ünlü mutasavvıf Azîz Mahmud Hüdai'ye nisbet edilen bir tarikat
Arapça'da yerini, yurdunu, terk etmek mânâsına gelen celvet kelimesi, tasavvuf ıstılahı olarak, kulun, Allah sıfatları ile halvetten çıkışı ve Allah'ın varlığında fanî oluşu anlamını taşır
Celvetiyye, celvete mensup olanlara verilen isimdir Celvet, halvetten çıkmaktır Bu da itibarî olan her şeyi çıkarmak, hakikat libâsını giymek demektir Halvet ile celvet arasında anlam ve imlâ açısından alt ve üstteki noktadan başka bir fark yoktur
Celvet ve halvet kelimeleri, başlangıçta bir makam ve meşreb ifade ederken daha sonraları iki ayrı tarikatın adı olmuştur Celvetiyye tarikatının ilk kurucusu olarak değişik isimler ileri sürülür Bu değişik rivayetleri te'lif eden Bursalı İsmâil Hakkı der ki:
"Celvetiyye tarikatı İbrahim Zâhid Gilânî (ö 700/1300) devrinde hilâl; Üftâde (ö 988/1580) zamanında yarım ay; Hüdai (ö 1038/1628) asrında ise dolunay durumundadır "
Aziz Mahmud Hüdâî, 948/1552-1038/1628 tarihleri arasında yaşamış bir Türk mutasavvıfıdır İyi bir medrese tahsili gördükten sonra sûfiyye mesleğine sülûk ederek Bursalı M Muhyiddin Üftâde'ye mürid olmuş ve kısa zamanda onun yanında hilâfet alarak irşâda mezun olmuştu Şeyhinin vefatından sonra İstanbul'a gelerek irşâda başlayan Hüdâyî, ilmi ve mânevî nüfûzu sayesinde halkın her kesiminden binlerce insanın sempatisini kazanmış, özellikle devlet adamları ve sultanların hürmetine mazhar olmuştu Onun eserleri Celvetiyye tarikatının teşekkülünü ve sistemleşmesini sağlamıştır Hüdâyî'nin "Vakıât", "Tarîkatnâme," "et-Tarîkatü'l-Muhammediyye" ve "Câmiu'l-Fazâil" gibi eserleri, tarikatın temel kaynakları arasında sayılabilir
Aziz Mahmud Hüdâî, "Şakâyık zeyli"ne göre, Seferhisarlı'dır Gülşen Efendi, "Külliyât-ı Hüdâî" de Sivrihisarlı olduğunu kaydediyor Başkaları da onun Konya Koçhisar'ından olduğunu söylemektedirler İstanbul' da okuyan, Edirne'de Sultan Selim medresesinde muitlik, Şam ve Mısır' da nâiplik eden, Mısır'da Kerimü'ddin Halvetî adlı birisine intisap edip Halvetî olan Mahmud Hüdâî, nihâyet Bursa'da Ferhâdiye medresesine müderris ve Cami-i Atik mahkemesine nâip oluyor Bu sırada, bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem'de, Cehennem'lik zannettiklerini Cennet'te görüyor Bunun üzerine ertesi sabah derhal Uftâde'ye gidip teslim oluyor
Mahmud Hüdâî zamanında büyük bir hürmete mazhar olmuştur
"Silsilenâme-i Celvetiyyân", şeyhin bu teveccühe uğrayışına Sultan 1 Ahmed'in bir rüyasını kerâmetle tâbir etmesini, sebep olarak gösteriyor Peçevî, Rumeli Kazaskeri Sunullah'ın tesiri ile vezir Ferhat Paşa tarafından Fatih Camii'ne vaiz tayin edildiğini kaydetmekte ve şöhretinin bu suretle başladığına işaret etmektedir (İbrahim Peçevî, Tarih, II, 36)
Mahmud Hüdaî üç kere hac etmiştir Mihrimah Sultan'ın kızı Ayşe Sultan ile evli olduğu rivayet edilmektedir Şeyhin tatlı dilli ve güzel söz söyleyen, sakallı ve orta boylu olduğu kaydedilir
Mahmud Hüdâî, vahdet-i vücüdu, şerîat hudutlarını taşmamak üzere kabul eden ve her hususta zahitlik yolunu tutan tam sünnî bir şeyhtir Hatta o, tasavvufta taşkınlık gösteren, yahut biraı serbest fikri olan sofilere bile karşıdır Celvetiye'de sülûk, esmâ iledir Esmâ-i seb'a yani Allah'ın yedi adı "usûl-i esma" adını alır Celvetîlikte bunlardan başka beş ad daha kabul edilmiştir ki bunlara da "furû-i esmâ" denilir
Celvetiyye Tarikatı, Bayramiyye'nin; Bayramiyye de Safeviyye ve Halvetiyye'nin bir kolu sayılmaktadır Celvetiyye, Hz Ali kanalıyla gelen bir tarikat olması itibarıyla cehrî zikri esas olan, nefs tezkiyesine önem veren bir tarikattır Harîrîzâde M Kemâleddin, Tibyânu vesâili'l-hakâik adlı eserinde Celvetiyye'nin esaslarının tezkiye, tasfiye ve tecliye olduğunu belirtir
"Tezkiye" dünya sevgisini terkederek nefsi mâsivânın şerrinden korumak; "tasfiye", kalbi her türlü kirden temizleyerek ilâhî iradenin aksedeceği bir hâle getirmektir "Tecliye" ise, zât-ı İlâhî'nin yine kendisi için zuhûru demektir Sâlikin, bu âlemi, Hakk'ın zuhûr mahalli olarak görmesidir
Her çeşit ibadet ve zikirden gaye, insanı gerçek kulluğa erdirmek, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesiyle kemâle ulaştırmaktır Celvetiyye tarikatının temel esasları, yine Celvetîler'in kabul ettiği usûle göre, "zikir" ile "manevî ve sürî mücâhede" sûretiyle gerçekleşebilir Kısaca "kelime-i tevhîd" zikri denilen tevhid zikri, bu tarikatın farklı bir özelliği olarak kabûl edilebilir
Celvetiyye'de sülûkün dört mertebesi vardır: Tabiat, nefs, rûh ve sırr Tabiat mertebesinde sâlik tabiatın gereği olan yeme, içme ve cinsî münâsebetten mücâhede yoluyla uzaklaşmaya çalışır Zaruret ölçüsünde yer, içer ve belli bir süre evlenmez Nefs mertebesinde nefsten kaynaklanan kötü huy ve sıfatlarını mücâhede yoluyla terketmeye çalışır Nefsin kötü fiilleri iki türlüdür Bir grubu kendi irâdesi ile işlediği günahlar; diğerleri iyice yerleşmiş kötü huy ve alışkanlıklardır Bunların her iki grubun da ancak riyâzat ve mücâhede ile ıslah edilebilir Nefs, belli şekillerde ıslah edilip kontrol altına alınınca rûh ve sırr mertebelerine yol açılmış olur Ruh mertebesinde sâlik, nefsin kötü huylarının tasallutundan kurtulup rûhu ile irtibata geçmiş sayılır Ruhun bozuk tarafı, marifet-i ilâhiyyeden mahrûmiyyettir Bu yüzden rûhun terbiyesi ancak marifet-i ilâhiyye ile olur Rûh mertebesinde ilm-i ledün sırları zâhir olmaya başladığında sâlike "keşf" vâki olmaya başlar Tabiat ve nefs mertebelerinde keşf yoktur Sâlik rûh mertebesinde mârifet ve ilâhî aşkı elde ettikten sonra, sırr mertebesine yükselir Bu mertebenin gereği mâsivâdan ilgiyi kesmek, Hakk'tan başkasına gönül vermemektir Bu makam, mahv fena ve tecellî nürlarının zuhûr ettiği vuslat makamıdır
Bu dört makamın her biri, ayrı ayrı renklerle temsil edilmiştir: Tabiatta renk "toprak" alâmeti olarak siyahtır Nefs kan rengindedir ve bu
"hevâ" alâmeti sayılır Rûhta renk sarıdır ve "ateş"in sembolüdür Sırr renksizdir ve "su"yu temsil eder Böylece anâsır-ı erbaa* tamamlanmış olur Bu dört makamın sonunda Celvetî sâliki hilâfete ehil hâle gelerek mürşidi tarafından halife tayin edilir
Celvetiyye'nin; Bursalı İsmâil Hakkı tarafından kurulmuş olan Hakkıyye, Selâmi Ali Efendi'ye nisbet edilen Selâmiyye, Kütahyalı Ali Fenâi Efendi'nin temsil ettiği Fenâiyye ve M Hâşim Baba tarafından kurulmuş olan Hâşimiyye olmak üzere dört kolu vardır İstanbul'da tarikat ve tekke faaliyetlerinin serbest olduğu dönemlerde, hemen hemen otuza yakın celveti tekkesi vardı
Celvetiyye tarikatında diğer tarikatlardan farklı olarak dizler üstüne kalkılıp yarı-kıyam hâlinde icra edilen bir zücir tarzı vardır ki buna "nısf-ı kıyâm" ya da "hızır kıyâmı" denilir
Celvetî mensuplarının giydiği Celvetî tacının tepesinde onüç; dilim ve bu dilimleri birleştiren bir düğme bulunur Tarikatın merkez tekkesi, İstanbul-Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdâî'nin medfûn bulunduğu âsitânedir Tarikat, İstanbul ve Bursa'nın dışında Balkanlar'da da yayılma istidadı göstermişti (Geniş bilgi için bk H Kamil Yılmaz, Aziz Mahmud Hudâî ve Celvetiyye Tarikatı, İstanbul 1982)
H Kâmil YILMAZ
CEMÂAT
İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler İslâm cemâati
İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir Peygamber (s a s ) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir Kur'an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler
İslâm cemâati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayırımı yoktur
Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur'an ve Kur'an'ı açıklayan sünnettir Birlik, Kur'an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur "Ey inananlar, Allah'tan O'na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün Ve topluca Allah'ın ipine (Kur'an'a) sarılın, ayrılmayın " (Âli İmrân, 3/102-103) "Sen yönünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, O, insanları ona göre yaratmıştır Allah'ın yaratması değiştirilemez İşte doğru din odur Fakat insanların çoğu bilmezler Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın Onlar ki dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular Her grup kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir " (er-Rum, 30/30-32)
Ne yazık ki bugün müslümanlar genelde bu duruma düşmüşler, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmışlardır Övünmeleri de diğer gruptakilere karşıdır
Hz Peygamber (s a s ): "Cemâat rahmettir, tefrika ise azaptır" buyurmaktadır (İbn Hanbel, IV,145) Yine şöyle buyurur: "Allah'rn eli cemâatle beraberdir " (Tirmizî, Fiten, 7)
"Bereket cemâatle beraberdir " (İbn Mâce, At'ime, 17)
Allah'ın birliği ve toplumun bütünlüğü inancı etrafında toplanmayı en mühim gaye sayan İslâm dininde, "cemâat" denilince: inançta olduğu gibi, dünya işlerinde de bir araya gelip yardımlaşarak yaşayan samîmî ve ihlâslı müslümanların teşkil ettiği birlik akla gelir Çünkü insan daima cemâat ve daha geniş anlamıyla cemiyet halinde yaşayan "zoonpolitikon: Toplumcu bir canlı yaratık"tır
Vicdan ile birlikte, beraber yaşama isteği, cemâat rûhu insanda oluşmaya başlayınca, onu kibirden, bencillikten, dar görüşlülükten çıkarır ve o nisbette sosyalleştirir Kibirli ve dar bir vicdan yalnız kendini sever Ümidi kendisi için, korkusu yine kendisi içindir
Fakat yüce bir duyguyla bu sevgi ve korku biraz yükselip de bir başkasını da kendisi gibi ve kendisine eşit bir değerde görmeye, onun iyiliğine sevinip, zararına da kendisi zarar görüyormuş gibi üzüntü duymaya başlarsa, onda cemâat ruhu oluşmaya başlamış demektir
İnsanın bu "toplum halinde yaşama" ihtiyacını en doyurucu bir şekilde din giderebildiğinden, cemâatler din sâyesinde ortaya çıkmış ve dine özgü gruplar olarak kabul edilmişlerdir
Cemaat, bir peygamber etrafında ve ashabının kendisine tamamen şahsî bağlılıklarına dayanarak oluşur
Prensibi samîmiyet, sadakat ve ihlâs olan bu İslâm cemaatinin yegane başarı sırrı, kardeşlik ışığındaki birlik-beraberlik şuurudur' Allah (c c ) onlar hakkında Kur'an-ı Kerîm'de:
"Allah yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpare ve müstahkem bir bina gibi, saf bağlayarak mücadele edenleri sever " buyurmuştur (es-Saff, 61/4)
Dinimiz, toplumun huzuru, ahengi ve sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi; yalnız muayyen bazı fertlerin değil, bütün bir toplumun maddî refahı ve saadeti için müminlere, kişisel vazifeler yanında ictimaî ödevler de yükler Cemiyeti oluşturan kişileri inançta, yaşayışta, gâyede, ızdırap ve refahta birleşmesi gereken kardeşler ilân eder Bu hususta Hz Peygamber (s a s ) "Birbirini sevmede, birbirlerine acımada ve korumada müminler bir vücut gibidir Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organlar toptan humma ve uyumsuzluğa tutulur" buyurmuştur Ayrıca ayırım yapmaksızın bütün insanların birbiriyle kenetlenmelerini birbirine yardım elini uzatmalarını, bir iman vazifesi olarak emretmiştir Cenâb-ı Hakk: "  İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmak üzere Yardımlaşmayın " buyuruyor (el-Mâide 5/2) Bu tür sosyal vazifelerimizi yapmadıkça müslüman olarak yaşayabilmemize imkân yoktur Çünkü "Gerçek müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler " (el-Haşr 59/9) Ayrıca yine "Sizden birini, kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz " buyuran Hz Peygamber, cemiyetin temelini en sağlam bir tarzda şöyle ifadelendirmiştir:
"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır " (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, s 472)
M Sait ŞİMŞEK
CEMÂAT NAMAZI
Cemâat; topluluk ve toplanma, bir araya gelme demektir
Cemâat namazı; bir araya gelen müslümanların bir imama uyarak topluca kıldıkları namaza denilir
"Dinin direği" olarak tanımlanan ve İslâm'ın beş şartından birisi olan beş vakit namazın, İslâm'ın cemâate verdiği önemden dolayı, toplu olarak edâ edilmesi gerekmektedir
Cemâatla namaz kılmak Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabittir Cenâb-i Hak Peygamberimiz'e hitaben şöyle buyurur: "Sen müminler arasında bulunup onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir kısmı seninle beraber olsun " (en-Nisâ, 4/102) Hz Peygamber (s a s ) de cemâatle namazın faziletini şöyle açıklamıştır "Cemâatle kılınan namaz, bir insanın tek başına kıldığı namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir " (Buhârî, Ezan 30; Salât 87; Müslim, Mesâcid 245; Ebû Davud, Salât 48; Tirmizî, Salât 47) Başka bir rivayette bu fazilet yirmibeş derece olarak ifade edilmiştir (İbn Mâce, Mesâcid, 16) Ayrıca Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurur:
"Bir kimse güzelce abdest alır, sırf namaz için câmiye giderse, camiye varıncaya kadar atmış olduğu her adıma mukabil bir derece yükselir ve bir günahı silinir " (Ebû Davud,'Salât,8)
Cemâatın teşekkül etmesi için en az iki kişi gereklidir Bu da imamla birlikte bir kişinin daha bulunmasıyla olur Peygamber (s a s )'in "İki ve daha yukarısı cemâattır " (Buhârî, Ezan 35) sözünden bunu anlıyoruz
Cemâatın gerçekleşmesi için bu iki kişiden birinin imam olması, diğerinin de buna uyması gerekir İmama uyan şahıs ister erkek, ister kadın, isterse âkil çocuk olsun farketmez Çünkü Peygamber (s a s ) iki kişiyi "cemâat" diye adlandırmıştır Deli ve âkil olmayan çocuk cemâat olarak kabul edilmez Zira bu ikisi namaz kılmakla yükümlü değildirler ve adetâ yok hükmündedirler (el-Kâsânî, Bedâiu's-Sanayi, Beyrut 1394/1974, I, 156)
Beş vakit farz namaz ile teravih ve küsûf namazları gibi sünnetler cemâatle kılınabileceği gibi münferid olarak da kılınabilir Ancak cuma namazı ile bayram namazlarının cemâatle kılınması şarttır Zira bu iki namazın sıhhatinin şartlarından biri de cemâattir
Bayram namazları için imamla birlikte bir kişinin daha bulunması yeterlidir Cuma namazı için ise bu sayı -imam hariç- ikiden az olamaz
Kadınların kendi aralarında cemâatle namaz kılmaları caiz olmakla birlikte mekruhtur Bu durumda imam olan kadın ön safın ortasında yer alır (el-Mergînânî, a g e , I, 56)
Genç kadınların, erkeklerle kılınan cemâat namazına gitmeleri de (fitneye sebep olduğu takdirde) mekruhtur Ancak ihtiyar kadınlar için bir sakınca yoktur (el-Merginânî, a g e , I, 57)
Cemâatle namaz kılan sadece iki erkek ise, imam kendisine uyan kişiyi sağ tarafında durdurur İki kişiye imam olduğu takdirde onların önüne geçer İmamdan başka bir erkek ve bir kadın bulunursa erkek imamın sağında, kadın imamın arkasında biraz geride durur İki erkek ve bir kadın bulunursa, erkekler imamın arkasında saf olur, kadın da bu iki erkeğin arkasında durur Erkeklerin bir kadına veya çocuğa uymaları, arkalarında namaz kılmaları caiz değildir (Merginânî, I, 56)
Safların sık ve düzgün olması, omuzların birbirine bitiştirilmesi, Peygamberimiz (s a s )'in üzerinde önemle durduğu bir husustur Bunun için imamın namaza başlamadan önce safları kontrol etmesi gerekir
İmam olan kimsenin normal olarak orta bir sürede namazı kıldırması gerekir Uzatarak cemâatı bıktırması veya kısaltarak acele etmesi uygun değildir Ancak belli bir cemâatin, namazlarının uzatılmasını istemeleri halinde namazın uzatılmasında bir beis yoktur
Cemâat namazında kadınlarla küçük çocuklar bulunursa, sırasıyla en önde erkekler, sonra kadınlar, en arkada da çocuklar dizilir Erkek imama uyan kadının, aralarında bir perde vs olmadan imamın yanında durması erkeğin namazını bozar (el-Mergînânî, a g e , I, 57)
Rasûlullah (s a s ) cemâat namazının faziletini çeşitli vesilelerle dile getirmiş, kendisinden bu konuda bir çok hadis işitilmiştir Bunlardan bazıları:
"Adamın cemâatle kıldığı namaz, evinde veya çarşısında kıldığı namazdan yirmi küsür derece fazladır " (İbn Mâce, Mesacid, 16)
"Adamın cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür " (Buhârî, Ezân 29; Müslim, Mesâcid, 249; el-Muvatta, Cemâa, 1; İbn Mâce, Mesâcid, 16)
"Eğer halk yatsı ve sabah namazlarındaki fazileti bilselerdi, emekleyerek dahi olsa cemâate gelirlerdi " (İbn Mâce, Mesâcid, 18)
"Kim yatsıyı cemâatle kılarsa, gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olur Kim hem yatsı hem de sabahı cemâatle kılarsa, bir geceyi ibadetle geçirmiş gibi olur" (Ebû Davûd, es-Salâ, 45)
Peygamber (s a s ), bir taraftan cemâatle namaza teşvik ederken, diğer yandan cemâati terkedenleri şöyle yermektedir:
"Vallahi içimden öyle arzu ediyorum ki, namaza durulmasını emredeyim de ikâme edilsin, sonra bir adama emredeyim halka namaz kıldırsın Bu emirden sonra beraberinde odun demetleri olan bir kaç' adamı, cemâate gelmeyen gurüha götürüp de üzerlerine evlerini cayır cayır yakayım " (el-Muvattâ', Cemâa 3; İbn Mâce, Mesâcid, 17)
"Vallahi bazı kavimler cemâatleri terketmekten vaz geçecekler ya da Allah onların kalblerini mühürleyecektir Sonra da muhakkak gafillerden olacaklardır " (İbn Mâce, Mesâcid, 17)
Peygamber Efendimiz (s a s ) zamanından günümüze kadar namaz bu üstün faziletinden dolayı cemâatle edâ edilmiş, bu maksat için inşa edilen camiler de, ifâ ettikleri daha bir çok fonksiyonlarıyla birlikte sosyal birer kurum haline gelmişlerdir Cemâatle namaz, Hanefi mezhebine göre sünnet-i müekke'de; Şâfiî mezhebine göre, farz-ı kifâye -sünnet-i müekke'de-; Mâliki mezhebine göre, sünnet-i müekke'de-farz-ı kifâye: Hanbeli mezhebi ve Dâvud ez-Zahirî'ye göre ise; farz-ı ayın'dır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, II, 604)
Cemâata katılmak için; başkalarıyla namaz kılmağa gücü yetmek, çıplak olmamak ve mûkim olmak şartları aranmaktadır Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemâatın faziletini elde edebilir ve sevap kazanabilir Fakat camide cemâtla kılmak daha çok sevabı gerektirir Cemâat,herhangi bir yerde alenen edâ edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden kılınan namaz gibi,halkı cemâat sorumluluğundan kurtaramaz Cemâatla namaz kılmayan bir yöre halkını önce ezân ile cemâat olmaya dâvet etmek gerekir İslâm'ın hakim olduğu toplumda müslümanlar eğer bu davetle cemâate gelmezlerse, onları cemâate katılmaya zorlamak için şiddete başvurmak gerekir Cemâati çok olan câmide cemâatle namaz kılmak daha efdâldir Ancak imamı ehl-i bid'attan olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren bir hal bulunursa o zaman cemâati az olan câmiye gitmek daha iyidir Cemâatla namaz kılmak için camiye gitmeye engel olan bazı mazeretler vardır ki bunlara fıkıhta: "Cemâate gitmemeyi mübah kılan özürler" denilir Bu mazeretler şunlardır:
-Yürüyemiyecek kadar hasta olmak, felçli olmak, ihtiyar olmak, kör olmak, kolu, ayağı kesik olmak
Bunların dışında herkesin kendi durumuna göre meşrû sayılan önemli mazeretleri de cemâata gitmemeyi mübah kılabilir Evde hastasının başında bulunması gereken kişi v s gibi Cemâatle namazda kendisine uyulan kimseye imam*; vazifesine imamet* ; cemâatin imama uymasına iktida*; imama uyanlara muktedi*; muktedilerin meydana getirdiği düzgün sıraya da saf* denir Cemâat saf halinde namaz kılarken hareketlerini imamdan sonra yapmak zorundadır Meselâ rükûa varışta, rükûdan kalkışta, secdeye varışta vb imamı takip eder İmamdan başka bir kişi bile olsa cemâatla namaz kılınabilir
Şüphesiz cemâat namazı, ferdî olarak kılınan namazlardan sevap bakımından daha üstündür Müslümanları bir araya getirmesi, onlara dayanışma ruhu aşılaması, faziletlerinden bazılarıdır Bu faziletleri maddeler halinde şu şekilde sıralamak mümkündür
1-Vaktin evvelinde namaza gitmek, 2- İslâm şiârını açığa vurmak, 3- İbadet üzerinde toplanarak yardımlaşmakla şeytanı çileden çıkarmak,
4- İbadete karşı gevşekliği olanın canlanması,
5- Münâfıklık vasfından ve süizandan selâmette bulunmak,
6- Komşular arasında kaynaşma düzeninin kurulması,
7- Namaz vakitlerinde semt sakinlerinin buluşmaları,
8- Müslümanlar arasında bulunması gerekli olan birlik ve beraberliğin örnek bir misâlini vermek ve pekiştirmek (İbn Mâce Terceme ve Şerhi, II, 632)
|