Yalnız Mesajı Göster

İslam Ansiklöpedisi (E)

Eski 11-04-2012   #7
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İslam Ansiklöpedisi (E)



En'âm Sûresi

Kur'an-ı Kerîm'in altıncı suresi, Mekke'de bir defada nazil olmuştur Ancak; 91, 92, 93 ve 151, 152, 153 ayetlerin Medine'de indiği rivâyet edilir Surenin bütünü 165 ayet, üçbinelli iki kelime, onikibinikiyüzkırk harften ibarettir Fasılası; nun, mim, lâm, zâ, râ harfleridir

En'âm suresinde Allahu Teâlâ, şirki reddederek, tevhid'e, ahirete imana çağırır; bâtıl inançları yok eder; temel ahlâk ilkeleri koyar; Hz Peygamber'e yöneltilen itirazlara cevap verir; Resulullah ve müminleri teselli eder, kâfirlere uyarı ve tehditlerde bulunur, Hz İbrahim (as)'in kıssasına yer verir; kitap, hüküm ve nübüvvet verilen seçkin kulları (peygamberleri) zikreder

Bu sure, Mekke'de inen diğer sureler gibi Allah'a ve Peygamber'e imanı kökleştiren, tevhîd inancını aşılayan, câhiliye devrinden gelen bozuk inanç ve kanaatleri sarsan, insanları varlıklar üzerinde düşünmeye çağıran özelliklere sahiptir Sure, yüce Allah'a övgü ve hamd ifadeleriyle şöyle başlar: "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsustur Böyleyken kâfirler hâlâ Rablerine başkalarını eşit sayıyorlar Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O'dur Tayin edilen bir ecel de O'nun katındadır Sonra bir de şüphe ediyorsunuz Göklerde ve yerde Allah sadece O'dur O sizin gizlinizi de açığınızı da ve ne kazanacağınızı da bilir'' (el-En'âm, 6/1 -3)

Surenin bütününde telkin edilen hususlar şöyle özetlenebilir Bütün varlıkları yaratan Allah'tır Rızkı veren ve mülkün sahibi olan O'dur Gerçek hükümranlık, güç ve kudret O'nundur O, bilinmeyen şeyleri ve sırları bilendir Geceleri gündüze çevirdiği gibi, gözleri ve kalpleri döndüren de Allah'tır Bu yüzden, insanların hayatına hükmedenin de Allahu Teâlâ olması gerekir Yol çizmek, hüküm koymak, helâli ve haramı belirtmek yalnız O'nun yetkisindedir Bütün bunlar ilâhlığın özelliklerindendir Yine bütün bunları yaratma, rızık verme, öldürme, diriltme, fayda veya zarar verme Allah'ın elindedir Yerlerin ve göklerin tek ilâhı Allah'tır

Esmâ binti Yezid'den şöyle dediği nakledilmiştir: "En'âm sûresi Resulullah'a indiği zaman ben Hz Peygamber'in devesinin yularını tutuyordum Sure bütünü ile indi ve ağırlığından az kalsın Hz Peygamber'in devesinin kemikleri kırılacak gibi olmuştu" (S Kutup, Fizılâlı'l-Kur'an, Çev: M E Saraç, İ Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa, İstanbul, V, 45)

Ayetlerde, itikad bozukluğu olanlar uyarıldıktan sonra, eski hallerinde ısrar ederlerse kötü sonuçla karşılaşacakları bildirilir: "Hak, kendilerine gelince onu yalanladılar Alaya aldıkları şeyin haberi yakında kendilerine gelecektir Bizim daha önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik Onlara gökten bol bol yağmur indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık Fakat onları günahlarından dolayı helâk ettik ve kendilerinden sonra başka bir nesil varettik" (5-6)

Allahu Teâla'nın gayb âlemini ve sırlar dünyasını ihâta edişi, nefis ve ömürleri bilmesi, karada ve denizde, gece-gündüz, dünya-âhiret, ölüm ve dirim husûsunda hükmedici ve kahredici gücü şöyle ifade edilir: "Gayb'ın anahtarları Allah'ın katındadır Onları ancak O bilir O, karada ve denizde olanları bilir Düşen hiçbir yaprak yoktur ki, Allah onu bilmesin Yerin karanlıklarında olan her tane, kuru ve yaş her şey mutlaka apaçık bir kitapta kayıtlıdır"

"Geceleyin sizi öldürür gibi uyutan, gündüzün ne elde ettiğinizi bilen O'dur Sonra tâyin edilen vâdenin tamamlanması için sizi gündüzün diriltir gibi uyandırır Sonra dönüşünüz yine O'nadır Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir"

"O, kulları üzerinde kahredici güce sahiptir Size koruyucu melekler gönderir Sonunda sizden birine ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını alırlar ve hiçbir eksiklik yapmazlar" (59-61)

Bitkiler, denizler ve karalarla ilgili düşünmeye sevkeden ayetlerde şöyle buyurulur:

"Taneyi ve çekirdeği yaratan şüphesiz Allah 'tır Ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır İşte Allah budur O halde nasıl yüz çevirirsiniz?" (95)

"Karanlığı yarıp tan yerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı yapan, güneşi ve ayı bir hesaba göre hareket ettiren O'dur İşte bu, her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir" (96)

"Kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratan O'dur Şüphesiz biz, bilen bir kavim için ayetleri geniş bir şekilde açıkladık" (97)

"Gökten, suyu indiren O'dur Biz, o su ile her şey için gereken bitkiyi çıkardık Ondan da yeşillik meydana getirdik" (99)

Bütün bu nimetler üzerinde düşünüp ibret almayan ve uyarılara kulak asmayanların kıyamet günündeki sıkıntıları şöyle ifade edilir:

"Ateşe sürüldükleri zaman; keşke Rabbimizin ayetlerini inkâr etmeyerek, mümin olarak yeniden dünyaya döndürülseydik, dediklerini bir görsen" (27)

"Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır Kıyâmet günü ansızın gelince, onlar günâhlarını sutlarına yüklenmiş olarak şöyle derler: 'Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize' Bakın yüklendikleri günah ne kötüdür" (31)

Medine'de indiği bildirilen ayetlerde oranın özelliklerini görmek mümkündür Çünkü Mekke'de inen ayetlerde inanç ve ahlâk esasları ağırlıkta iken Medine'de inenler hüküm ağırlıklıdır Bir yandan ibâdetler, cihad, aile ve mirasla ilgili, diğer yandan da ceza, muhâkeme usûlü, muâmelât ve devletler arası ilişkilerle ilgili hükümler burada indi Çünkü Medine döneminde artık bu kuralları uygulayacak bir İslâm devleti doğmuştu

Şu ayetlerde Medine'de inişin izleri görülebilir:

"De ki: 'Gelin size Rabbinizin haram kıldıklarını okuyayım: Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın Ana-babaya iyilik yapan Fakirlikten dolayı çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz rızıklandırırız Hayâsızlıkların açığına da gizlisine de yaklaşmayın Haklı olmanız müstesna Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın Allah, aklınızı kullanasınız diye size bunları emretti" (151)

"Yetim, rüşdüne erinceye kadar, onun malına en güzel yolun dışında yaklaşmayın Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın Biz herkesi gücünün yettiği ile mesul tutarız Akrabanız dahi olsa konuşurken adaletli olun Ve Allah'ın ahdini yerine getirin Allah düşünesiniz diye size bunları emretti İşte benim yolum budur; dosdoğrudur; O'na uyun Başka yollara uymayın ki, sizi Allah'ın yolundan ayırmasın Allah bunları size sakınasınız diye emretti" (152-153)

Sure şu ayetle sona ermektedir: "Verdiği şeylerle sizi imtihan etmesi için sizleri yeryüzünün halifeleri kılan ve sizi derece bakımından birbirinizden üstün yapan O'dur şüphesiz ki, Rabbin azâbı sür'atli olandır O, çok affeden ve çok merhamet edendir" (165)

Hamdi DÖNDÜREN

ENBİYÂ

Peygamberler, Nebî kelimesinin çoğulu Nebî, peygamber demektir Farsça bir kelime olan 'peygamber''in kelime anlamı; "haber getiren"dir "Resul" kelimesi de peygamber demektir Ancak nebî ile rasûl arasında şu fark vardır: Resul yeni dinî hükümler (şerîat) getiren peygamberdir Nebî ise kendinden önce gönderilen peygamberin getirdiği hükümlerle amel ederek insanları Allah'ın birliğe ve yalnız O'na kulluğa çağıran peygamberdir Kur'an'ın yirmi birinci sûresinin adı "Enbiya sûresi"dir Sûrede peygamberlerin kıssalarından söz edildiği için bu adı almıştır

Yüce Allah insanları ve cinleri kendisine kulluk yapmaları için yaratmıştır (ez-Zâriyât 51/56) Kulluk geniş anlamıyla Allah ve Rasûlünün emirlerini yapmak, yasaklarından kaçınmaktır Allah'ın emir ve yasakları bilinmeyince kulluk yapmak da mümkün olmaz İşte peygamberlerin görevi insanlara Allah'ın emir ve yasaklarını bildirip onları kulluğa çağırmaktır

Allah Teâlâ insanlara peygamberleri aracılığıyla doğruyu yanlışı bildirmiştir Tatbik edildikleri zaman bu dünyada ve ahirette mutluluğa kavuşturacak hükümlerini onlar vasıtasıyla göndermiştir Etkili olması için de "kendi içlerinden" (et-Tevbe 9/128), yani onlar gibi insan olan kimseleri peygamber seçmiştir Çünkü insanların eğilimlerini, psikolojik durumlarını bilmek tebliğ, yani İslâm'ı anlatmak için şarttır

Allah ilk insan ve ilk peygamber olarak Hz Âdem'i yaratmış, ona gerekli bilgileri öğretmiş ve kendi adına yeryüzünde hükmetmesini emretmiştir (el-Bakara 2/30) Hz Adem'den itibaren Allah'ın insanlara gönderdiği din İslâm dinidir Bu din Allah'ın bir olduğu, eşi ve ortağı olmadığı inancına dayanır Buna "tevhîd" (birleme) inancı denir Her peygamber kendisine verilen "tevhîd inancını anlatma ve yayma" görevini eksiksiz olarak yerine getirmiştir Fakat insanların çoğu yine inkâr ve sapıklık yolunda devam etmiştir Kazançlı çıkanlar, bu dünyada bazı sıkıntılara uğrasalar da, inananlar olmuştur Çünkü ebedî saadet ve mutluluk onlar için hazırlanmıştır

Kur'an-ı Kerîm'de tevhid inancı şöyle anlatılır: "De ki: 'Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz diğerini Allah'tan başka tanrı edinmesin ' Eğer yüz çevirirlerse, 'Şâhit olun, biz müslümanlarız' deyin" (Âl-u İmrân, 3/64)

Allah, her millete bir peygamber göndermiştir Peygamberler insanlara hak ve hakikatı kendi dilleriyle açık bir şekilde anlatmışlardır: "Biz her millet içinde, 'Allah'a kulluk edin, tâğuttan kaçının' diye bir elçi gönderdik Onlardan kimine Allah hidâyet etti, kimine de sapıklık hak oldu İşte yeryüzünde gezin de bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuş" (en-Nahl, 16/36)

"Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasın (Peygamberin açıklamasından) sonra Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir O azîzdir, hikmet sahibidir" (İbrahim, 14/4)

Her millete bir peygamber gönderilmesi, onları bilmedikleri şeyden hesaba çekmemek ve azâb etmemek içindir: "Biz elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azâb edecek değiliz" (el-İsrâ, 17/15) İnsanlar hesap gününde: "Yâ Rabbi, biz bilmiyorduk; bize bu günü haber veren senin azâbını bize hatırlatan kimse gelmedi" diye özür beyan edemeyeceklerdir: "Rablerini inkâr edenler için cehennem azâbı vardır Ne kötü gidilecek yerdir o! Oraya atıldıkları zaman onun öfkeli homurtusunu işitirler; kaynıyor; az daha öfkeden çatlayacak Her topluluk onun içine atıldıkça onun bekçileri, onlara sordu: 'Size bir uyarıcı gelmedi mi?' Dediler: 'Evet, bize uyarıcı gel di ama biz yalanladık ve; 'Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz dedik ' Ve dediler ki: "Eğer biz (onların sözlerini) dinleseydik, yahut düşünüp aklımızı kullansaydık, su çılgın ateşin içine atılanlardan olmazdık" (el-Mülk, 67/6-11)

Peygamberler İslâm'ı tebliğ ederken metod olarak "müjdeleme" ve "uyarma" yolunu benimsemişlerdir Bunu onlara Allah (cc) öğretmiştir: "Ey Peygamber, biz seni şâhit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik Ve izniyle Allah'a davetçi ve aydınlatıcı bir lamba olarak (gönderdik) Müminlere, Allah'tan büyük bir lûtfa ereceklerini müjdele!'' (el-Ahzâb, 33/45-47)

Peygamberler de insandır; yerler, içerler, evlenirler, çarşı-pazarlarda dolaşırlar (el-Kehf, 18/1 10; el-Furkan,25/7); fakat üstün ahlâk sahibi, her türlü bedenî ve ruhî hastalıklardan sâlim, ince anlayışlı şahsiyetlerdir Ayrıca her zaman Allah'ın vahyine muhâtap olup O'nun gözetimi altındadırlar Herhangi bir yanlış iş yaptıkları zaman Allah tarafından uyarılırlar

Peygamberlerin bazı sıfatları vardır ki bunları bilmek her müslümana vacibdir Bu sıfatlar şunlardır:

1 Emânet: Peygamberler emânete ihânet etmezler Allah'tan aldıklarını eksiksiz olarak insanlara iletirler

2 Sıdk: İşlerinde ve sözlerinde doğrudurlar Verdikleri sözde dururlar Asla yalan söylemezler

3 Tebliğ: Allah'ın bildirdiği emir ve yasakları olduğu gibi insanlara açıklarlar

4 Fetânet: Çok anlayışlı ve zekîdirler

5 İsmet: Peygamberlikten önce ve sonra, büyük-küçük hiçbir günah işlemezler

Peygamberler Allah'ın seçtiği faziletli kişilerdir Adaletle hükmederler, zulüm ve haksızlık yapmazlar

Peygamberler arasında, sahip oldukları özellikler bakımından bir fark yoktur: "Resul, Rabbinden kendisine indirilene inandı; müminler de Hepsi Allah'ın meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı 'Onun elçilerinden hiçbirini diğerinden "ayırmayız" (dediler) Ve dediler ki: 'İşittik, itâat ettik Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz Dönüş(ümüz) sanadır" (el-Bakara, 2/285)

Peygamberler arasında derece ve fazilet farkı vardır: "İşte biz o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik Allah dileseydi, onların arkasından gelen milletler, kendilerine açık belgeler gelmiş olduktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi Fakat anlaşmazlığa düştüler Onlardan kimi inandı, kimi de inkâr etti Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi Ama Allah dilediğini yapar" (el-Bakara, 2/253)

Peygamberlerin üstünlük sırasına göre dereceleri şöyledir:

1 Nebîler

2 Resuller

3 Ulü'l-Azm (azim ve irade sahibi) Peygamberler: Hz Adem, Hz Nuh, Hz İbrahim, Hz Musa, Hz İsa, Hz Muhammed (aleyhimüsselâm)

4 Hâtemü'l-Enbiyâ: Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu peygamberimiz Hz Muhammed Mustafâ (sas)

Peygamberimiz (sas) "âlemlere rahmet olarak" (Enbiyâ, 21/107) gönderilmiştir O, "büyük ahlâk üzerindedir"(Kalem, 88/4) Örnek hayatıyla müminlerin önderidir (Ahzab, 33/21) Kurtulmak isteyen O'nun yüce sünnetine sarılır Onun sözleri, işleri, tavır ve davranışları yolumuzu aydınlatan ışıklardır O, Allah'ın habîbi (Habîbullah)dır Her zaman O'na salât-ü selâm getirmek, yani Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed demek lâzımdır Çünkü Allah ve melekler de O'na salât-ü selâm okurlar (Ahzâb, 33/56) O, insanların ve cinlerin peygamberidir Büyük şefâat (şefâat-i uzmâ) hakkı ona verilmiştir En büyük mûcize Kur'an-ı Kerîm, ona gönderilmiştir Kıyamete kadar bütün insanlığın peygamberidir Salât ona, selâm ona, onun âline, ashâbına ve etbâma olsun!

Peygamberimiz (sas) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: ''Her peygamberin kabulü muhakkak olan bir duası vardır Hepsi de bu duasını dünyada iken yapmıştır Ben duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak sakladım İnşaallah bu şefaat ümmetimden, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölenler hakkında gerçekleşecektir"(Buhari,Müslim, Tirmizî'den naklen Tâc, 245)

Peygamberlere iman, imanın altı şartından birisidir Bunun için peygamberlerin varlığını kabul etmeyen, onlara söven veya hakaret eden, onlarla alay eden, onlara kötü fiiller isnad eden kimse dinden çıkmış olur Peygamberlerin hepsi de insanları doğru yola çağıran, karşılığında hiçbir ücret almayan mübarek kişilerdir Hayatları boyunca türlü sıkıntı ve eziyetlere uğramışlar fakat sabırla Allah'ın kendilerine verdiği tebliğ görevini ölünceye kadar yerine getirmişlerdir (Daha geniş bilgi için bk peygamberler)

Halit ÜNAL

ENBİYA SURESİ

Kur'an-ı Kerîm'in yirmibirinci suresi Mekke'de nâzil olan bu surenin ayetleri yüzoniki; kelimeleri binyüzaltmışsekiz; harfleri dörtbinsekizyüzdoksan; fasılası "mîm" ve "nûn" harfleridir

Sure, bazı peygamberlerden ve onların kavimleri ile olan münâsebetlerinden söz ettiği için bu ismi almıştır "Enbiyâ"; "nebî" kelimesinin çoğuludur Nebî; kendisine kitap veya sâhife verilmeyen, bir önceki peygamberin şerîati ile amel eden ve onu tebliğ etmekle görevli olan peygamberdir Bu manası ile nebî terimi resul teriminden daha geniş anlamlıdır Çünkü Resul, nebîlerin içinde, kendilerine kitap veya sahife verilip tebliğ ile görevlendirilen peygamberlere denir Buna göre bütün peygamberler nebîdir Fakat her nebî Resul değildir

Enbiya suresi tevhid yani Allah'ın varlığı ve birliği, peygamberlik ve peygamberler, ölümden sonra dirilme ve hesaba çekilme ile ahiret hayatı gibi sahaları çok geniş olan inanç esaslarını içerir

"İnsanların hesap verme (günü) yaklaştı (Fakat) onlar hala gaflet içinde (peygamberlerle alay ederek onların getirdikleri hakktan) yüz çevirirler" ayetiyle başlayan süre üç ana bölümde incelenebilir:

Birinci bölüm peygamberlikle ilgilidir İnsana çok yakın olan korkunç bir tehlikeyi haber vererek başlayan bu bölüm ilk dokuz ayette ciddiyetten yoksun, akılları bazı geçici menfaatlerle şartlanmış gâfil insanların kendilerini doğru yola çağıran peygamberleri ile nasıl alay ettikleri ve sonunda karşılaştıkları ilâhı azâblar naklediliyor Bu kısımda insanlara Allah'ın elçisi olarak gönderilen peygamberlerin de insan oldukları, bu sebeple yeme-içme gibi beşerî ihtiyaçlarının bizzat kendileri tarafından karşılandığı anlatılmakta; bunun eskiden beri böyle devam edegeldiği ve garip karşılanmâması gerektiği belirtilmekte; fakat buna rağmen inkârcıların, çeşitli iftira ve ithamlar ileri sürerek onlara inanmak istemediklerine işaret edilmektedir Ardından, "Nihayet onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik, kendilerini ve dilediklerimizi kurtardık; aşırı gidenleri de yok ettik" (9) âyetiyle, peygamberlerini inkâr edip onlarla alay edenlerin eninde sonunda cezalarını bulacakları kesin olarak anlatılıyor Çünkü hakk daima galip gelmektedir:

"Muhakkak ki biz hakkı bâtılın tepesine indiririz de onun beynini parçalarız ve böylece bâtıl da ortadan kalkmış olur Allah'a (ve peygamberlerine) yakıştırdıklarınızdan dolayı size yazıklar olsun!'' (18)

Bütün bu kıssalar ve ikazlarla Hz Muhammed (sas)'e ilk muhâtab olan Mekkeli müşrikler hedef alınmakta ve öncelikle onların ibret alıp inanmaları istenmekte, inanmadıkları takdirde, kendilerini önce dünyada sonra da ahirette büyük bir azâbın beklediği anlatılmaktadır Peygamberlerle alay konusu sadece o günlere ait bir şey sanılmamalıdır Günümüzde de İslâm düşmanları tarafından aynı iftiralar allanıp pullanarak tekrar tekrar gündeme getirilmektedir Şu halde ayetin hükmünün sadece adı geçen peygamberlerin zamanlarındaki inkârcılara âit olduğunu düşünmemek gerekir Çünkü tefsirde şu kâide meşhurdur: "Esbâb-ı nüzûlün, yani âyetin inmesine sebep olan olayın hususî olması, hükmünün umumî olmasına engel değildir" Şu halde bu tehdidler günümüzdeki ve gelecekteki inkârcılar için de aynen geçerlidir

Peygamberlik ve peygamberlerle ilgili olan bu bölüm surenin sonuna kadar diğer konularla içiçe sürüp gitmekte ve zamanın derinliklerinden akıp gelen peygamberler kafilesinin aslında tek bir inancı tebliğ etmek için gönderildikleri belirtilmektedir Bu öyle bir inançtır ki çeşitli aile ve ırklardan meydana gelmiş insan toplumlarını dağınıklıktan ve birbirlerine düşman olmaktan kurtarıp birbirlerine karşı hoşgörülü ve sevgi dolu birleşik bir toplum meydana getirmektedir Bu suredeki peygamberler zinciri Hz Musa ve Harun ile başlıyor ve onlara verilen Furkân, yani hakkı bâtıldan ayıran kitaba işaret edildikten sonra 50 ayetten 70 ayete kadar süren kıssada Hz İbrahim'(as)in, putperest kavmi ile yaptığı mücâdele v,e bu mücâdelede putları nasıl kırdığı tafsilatlı bir şekilde anlatılıyor Putperestlik her devirde insanları insanlara boyun eğdirip köle eden bir düzenin paravanası olarak kullanılmıştır Bu düzende insanlar zulüm üzerine bina edilen birtakım geçici,menfaat esasları ile idare edilmeye çalışılıyor ve bunun tanrıları tarafından öngörülen bir sistem olduğu iddia ediliyordu Dolayısıyla bu sisteme karşı gelenlerin, tanrıların gazâbına uğrayacakları fikri aşılanıyordu Bu çarpık düzenin savunucuları ve yöneticileri ise kendilerinin tanrı soyundan geldiklerini, sırf insanları idâre etmek için yaratılmış ayrı bir sınıf olduklarını ileri sürüyorlardı Rivâyetlere göre İbrahim peygamberin zamanındaki putperestliğin savunucusu da Kuzey Irak'a hâkim olan kral Nemrud idi İbrahim (as) büyüklerinden birisi hariç, kavminin tapageldikleri bütün putları kırmakla onların kendilerini savunamayacaklarını ve hatta kendilerine zarar verenin kim olduğunu bile haber veremeyeceklerini göstererek putperestliği bırakıp her şeye gücü yeten Allah'a yönelmelerini istemiştir Putperestliğin savunucusu Nemrud ise Hz İbrahim'i cezalandırmak için onu yaktırmak istemiş fakat canlı-cansız her şeye sahib oldukları gücü veren Allah, ateşin yakıcılık özelliğini bir anlık kaldırarak, elçisini kurtarmak suretiyle kayıtsız şartsız boyun eğilmesi gereken gücün kendisinde olduğunu bütün açıklığı ile göstermiş; fakat liderlik sevgisi veya kölelik ruhu ile gözleri perdelenen, kalpleri mühürlenen kişiler yine inanmamakta ısrar etmişlerdir

Bu kıssadan sonra 91 ayete dek İshâk, Yâkûb, Lût, Nûh, Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, İsmail, İdris, Zülkifl, Zü'n-Nûn (Yûnus), Zekeriyyâ ve İsa (aleyhimü's-selam), peygamberlerden özetle bahsedilerek karşılaştıkları zorluklar anlatılmakta ve bu zorluklara bazen sabır, bazen ikna edici deliller getirip tartışarak bazen de mücadele ederek, yerine göre uygun düşecek bir metodla nasıl göğüs gerdikleri ve sonunda kötülüklere nasıl galip geldikleri anlatılmaktadır

Surede işlenen diğer iki önemli konu da öldükten sonra dirilme ve Allah'ın tevhididir:

"Yoksa onların, yeryüzünde edindikleri tanrıları mı ölüleri diriltecekler? Eğer göklerde ve yerde Allah 'tan başka (birtakım) tanrılar olsaydı yer ve göğün düzeni bozulurdu Arş'ın Rabbi olan Allah onların nitelediklerinden münezzehtir" (21, 22) Burada bütün peygamberlerin tevhîd inancını savundukları, fakat buna rağmen zaman zaman insanlar arasında sapmaların ortaya çıktığı ve "Rahmân (olan Allah) çocuk edindi" (26) ve benzeri safsataları ileri sürüp Allah'a eş koşarak şirke dalanların olduğu anlatılmaktadır Bu tür iddiaları ortaya atanların, yer ve göklerin yaratılışından beri aynen süregelen ilâhı kanunlardan deliller getirilerek, hataya düştükleri gözler önüne serilmektedir Surenin bu kısmında ilmin henüz yeni yeni keşfedebildiği kâinatın düzeni ile ilgili gerçeklerden söz edilmektedir:

"Yeryüzüne de, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yerleştirdik Doğru yolda gitsinler diye geniş yollar yaptık Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık Fakat onlar hâlâ delillerden yüz çeviriyorlar (Halbuki) geceyi ve gündüzü, herbiri ayrı yörüngede gezen güneşi ve ayı yaratan da O'dur" (31-33)

Kâinatta cârı olan ve canlı cansız bütün varlıklara hükmeden kanunlarda düzensizlik ve anarşinin olmaması, tam aksine birbirleriyle uyum içerisinde bulunmaları, onları var edenin ve idare edenin de tek bir güç olduğunu bize göstermektedir Böylece yaratıldığı andan itibaren aynen cereyan edegelen kâinat kanunları ile ilk peygamberden son peygambere kadar insanlara tebliğ edilen inançlar arasında açık bir tevhidin olduğuna da işaret edilmektedir Bu değişmeyen inanca göre ölümden sonra dirilmenin ve dünyada yaptığımız iyilik ve kötülüklerden hesaba çekilmenin vukû bulması kaçınılmaz bir gerçektir O günde yapageldiğimiz her şey tartılacak, onları ne niyetle ve hangi düşünceyle yaptığımız gözönüne alınarak, büyük küçük her hareketimiz teraziye vurulacak ve bu konuda en ufak bir haksızlığa uğratılmayacağız:

"Her canlı ölümü tadacaktır Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük (yapabilme gücü) veririz Sonunda (hesap vermek için) bize döndürüleceksiniz " (35)"Biz Kıyamet günü adâlet terazilerini kuracağız Hiçbir kimse hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmaz, hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız Hesap gören olarak da biz yeteriz"(47)

En ufak bir haksızlığın sözkonusu olmadığı bu hesap gününde, kim peygamberlerin rahmet ve huzur dolu çağrısına uyarak dünyada iyi işler yapmış, namaz kılmış, zekât vermiş, her işini hak ve adâlet esaslarına göre yürütmüşse, ona cennette sonsuza dek sürecek olan mutluluklar bahşedilecek; kim de hak yoldan sapıp yan çizmiş ve kötülükler yapmışsa, cehennemde şiddetli azâblarla cezalandırılacaktır

Sure, ahiret hayatında inkârcıların cehennemde karşılaşacakları cezalar ile, inanıp yararlı işler yapan müminlere Cennette bahşedilecek olan mükâfatların tasvirlerinden sonra şu dua ile son buluyor:

"(İnatla inkârda ısrar edenlere karşı) Rasulullah dedi ki: Rabbim; artık aramızda hakk ile hükmet Ey insanlar, sizin niteleye geldiğiniz (yakışıksız) şeylere karşı Rahman (çok merhametli) olan Rabbimize sığınırız" (112)

İbrahim ÇELİK

ENFÂL SURESİ

Kur'an-ı Kerîm'in sekizinci sûresi Yetmişaltı ayet, binikiyüz kelime, beşbinikiyüz doksan dört harftir Fasılası, nun, mim, ba, ra, ta, kaf ve dal harfleridir Medine'de Bakara suresinden sonra nâzil olmuştur Sure, İslâm ile şirk düzeni arasındaki Bedir gazvesinden (Furkan gününden) sonra Hicrî ikinci yılda vahyedilmiştir

"Enfâl", harp ganimetleri demektir Aynı zamanda nimet, bir asla yapılan fazlalık manalarına gelen "nefl" kelimesinin çoğuludur Savaş ganimetleri denilen "ganâim" kelimesi yerine "enfâl" kelimesinin vahyedilmesi, ganimetler* üzerinde kendi hakları olduğunu indî olarak savunan mü'minlere, ganimetin paylaşımının ve hükmün ancak Allah ve Resulü'ne ait olduğunu hatırlatmak içindir

Bu sure bizzat Bedir savaşında meydana gelmiş bir hâdisenin üzerine ışık tutarak olayın nasıl cereyan ettiği hususunu aydınlığa kavuşturuyor Ubâde b es-Sâmit'in rivâyetine göre bu sure, Bedir'de bulunanlar hakkında nâzil olmuştur Onların ganimetler konusunda ihtilâfa düştükleri, Câhilî huylarının canlandığı bir sırada inerek Allah'ın ganimeti ellerinden aldığını ve Resulullah'a verdiğini ve ganimetin Allah'ın kanunu gereğince dağıtılacağını zikretmektedir Gerçekten onlardan bazısı, beşer tarihinde bir ayrılık günü (hak ile bâtılın ayrılması) demek olan bir fenomenin değerini düşürerek, onu basit ve ilkel bir ganimet paylaşımı hâdisesine indirgemişlerdi Halbuki Allah, onlara ve onların ötesinde beşeriyete çok büyük meseleleri öğretmek istiyordu Olaya, "iki topluluğun karşılaştığı gün" adını veren Allahü Teâlâ bu savaşın Allah'ın takdiri ve yardımı ile kazanıldığını, Allah'ın onları bir musibetle denediğini, zaferin basit bir ganimet paylaşımı sonucuna değil çok daha büyük sonuçlara yol açtığını bildiriyor

Sure onların ganimetler hakkındaki sorulan ve bu konuda Allah'ın hükmüne başvurulması; Allah'tan korkup itaat etmeleri ve mü'minlerin birbirleriyle çekişmeyip aralarını düzeltmelerinin gerektiğine dair hususları ele alan bir giriş bölümüyle başlamaktadır:

"Sana, harb ganimetlerine dair soru sorarlar; de ki: 'Canim etler Allah'ın ve Peygamber'inindir' Müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızdaki münâsebetleri düzeltin, Allah'a ve Peygamber'ine itaat edin "(1)

Sonra onlara dönerek, kendi kendileri için istedikleri ve gözettikleri hususla, Allah'ın gözettiği husus arasındaki farkı hatırlatıyor Kendilerinin yeryüzünün gerçekleriyle ilgili gördükleri şeylerle, onların gerisinde cereyan eden Allah'ın takdirini gösteriyor:

"Nitekim, Rabbin seni hak uğrunda evinden savaş için çıkarmıştı da, müslümanların bir kısmı bundan hoşlanmamıştı" (5)

"Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile onlar bu mevzûda, sanki göz göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi, seninle tartışıyorlardı" (6)

"Hani Allah iki tâifeden birini size va'detmişti de; siz, kuvvetsiz olanın size düşmesini istiyordunuz Oysa, suçluların hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve bâtılı tepelemek için, Allah emirleriyle hakkı ortaya koymak ve inkârcıların kökünü kesmek istiyordu" (7)

"O, günâhkarlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak için böyle istiyordu " (8)

Sonra, onlara gönderdiği yardımı, kolaylaştırdığı zaferi ve bunun neticesi kendi fazl ve keremiyle takdir ettiği mükâfatı hatırlatıyor:

''Hani siz Rabbinizden yardım dilemiştiniz O da"Ben size, birbiri peşinden bin melekle yardım ederim"diyerek duanızı kabul buyurmuştu " (9)

"Allah bunu ancak bir müjde olarak ve kalplerinizin yatışması için yapmıştı Yardım ancak Allah katındandır Allah azîzdir, hakîmdir" (10)

"Allah, kendi tarafından bir emniyet işâreti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı Sizi arıtmak, sizden şeytan vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve sebâtınızı arttırmak için gökten su indirmişti" (11)

"Hani Rabbin meleklere, 'şüphesiz ki ben sizinle beraberim Haydi îman edenlere sebat ilham edin ' diye vahyediyordu "Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım Artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın "; "Çünkü onlar Allah ve Resulüne karşı geldiler Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse Allah'ın cezası cidden çetindir" (12-13)

"Bu sizin, öyleyse tadın onu Kâfirlere bir de ateş azâbı vardır" (14)

Böylece, surenin seyri bu sahalarda ilerleyerek savaşın tamamen Allah'ın takdiri ve tedbiriyle, O'nun yol göstermesi ve yönlendirmesiyle cereyan ettiğini tescil ediyor; O'nun yardımı, takdir ve kudretiyle kendi yolunda ve kendisi için yapıldığını arzediyor Bunun için de önce savaşanları, ganimet meselesinden uzaklaştırıyor; bunun Allah ve Resulü için olduğunu beyan ediyor Tâ ki Allah, onu kendilerine tekrar verirse bunun, Allah'ın fazlı ve ihsânıyla olduğunu anlasınlar Bunun gibi ayrıca onları her türlü arzu ve hislerden uzaklaştırıyor ki yaptıkları cihadın sırf Allah rızası için olduğu ve yalnız O'nun için savaştıkları anlaşılsın Nitekim bu gibi ayetlere muhtelif şekilde rastlıyoruz: "Ey müminler, toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman savaştan kaçmayın Kim onlara böyle bir günde -yine savaşmak için bir yana çekilen ya da bir başka bölüğe katılmak için yer tutanın dışında- arkasını çevirirse şüphesiz o Allah'ın gazâbına uğramıştır; Onun yurdu Cehennemdir; ne kötü bir yataktır o " (15-16)

"Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü Atlığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı Allah bunu, mümînleri denemek ve onlara güzel bir lütufta bulunmak için yapmıştı Doğrusu Allah semîdir, alîmdir" (17)

"Yeryüzünde azlık olduğunuz ve zayıf sayıldığınız için insanların sizi esir olarak alıp götürmesinden korktuğunuz zamanları hatırlayın Allah, şükredesiniz diye sizi barındırmış, yardımıyla desteklemiş ve temiz şeylerle rızıklandırmıştır" (26)

Müminlerin katıldıkları her savaş Allah'ın takdiri ve tedbiriyle meydana gelmektedir O'nun rehberliği, yön vermesi, yardımları ve takdiri ile kendi yolunda ve kendisi için cereyan etmektedir İşte bunun için, sure içerisinde de bu savaşlarda sebat etme, ileriye doğru gitme, savaşa hazırlanma, Allah'ın yardımına güvenme, savaştan kaçmaktan sakınma, mal ve evlat fitnesinden korunma, savaşın adabına riâyet etme konusunda ve insanlar üzerinde diktatörlük kurup gösteriş yapmak için savaşa çıkmamak hususundaayet-i kerîmeler tekerrür ediyor:

"Ey iman edenler, harb için ilerlerken kâfir olanlarla karşılaştığınız zaman onlara arka çevirmeyin" (15)

"Ey iman edenler, bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın, başarıya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın " (45)

"Bilin ki mallarınız da, evlatlarınız da ancak birer imtihandır Büyük mükâfat ise şüphesiz Allah katındadır" (28)

"Ey iman edenler, onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın Allah yolunda sarfettiğiniz her şey, size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir" (60)

Böylece meseleler boşlukta bırakılmıyor, aksine şu derin ve değişmez açık esaslar çerçevesinde toplanıyor:

I- Ganimetler meselesinde Allah'tan korkmaya (1), Allah'ı anarken titremeye (2); imanın Allah'a ve rasûlüne itâatle ilgili olduğuna (20), dair işâret yeralıyor

II- Savaş, Allah'ın tedbir ve takdirine havâle ediliyor; savaşı bütün merhaleleri ile Hakkın yönettiğine işâret ediliyor (42)

III- Savaş hâdiseleri sırasında ve elde edilen neticelerde yine Allah'ın yardımı, inâyeti ve O'nun rehberliği ön plâna çıkarılıyor (17)

IV- Savaşta sebat göstermeyle emrolunurken, Allah'ın isteğine göre hayat sürüleceği, Allah'ın kişi ile kalbi arasına gireceği ve kendisine tevekkül edenleri mutlak şekilde muzaffer kılacağı hususunda beyanlar vârid oluyor (24, 45)

V-Savaştan sonraki hedefin belirtilmesi ile ilgili olarak şu hüküm yeralıyor:

"Yeryüzünde fitne* kalmayıncaya ve din * tamamen Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın " (39)

"Yeryüzünde savaşırken, gâlibiyeti sağlamadıkça esir almak hiçbir peygambere yakışmaz Geçici dünya malını istiyorsunuz; oysa Allah âhireti kazanmanızı ister Allah azîzdir, hakîmdir" (67)

VI- İslâm cemiyetindeki münasebetlerin tanzîmi; İslâm cemiyetiyle diğer cemiyetler arasındaki ilişkiler açıklanırken, İslâm cemiyetinin ana kaidesinin ve onu diğer toplumlardan ayıran en önemli farkın akîde olduğu belirtilerek, safların ilerlemesinde veya gerilemesinde temel unsurun itikadi değerler olduğu açıklanıyor (72, 73, 74)

Nüzul Ortamı:

İslâm'ın ilk on yıllık Mekke döneminde İslâmî hareket gücünü göstermiş, her türlü zulme başkaldırarak, Allah'ın birliğini tebliğe başlamış, müşrik Mekke toplumunu Allah'tan başka ilâh olmadığı ve Muhammed'in O'nun elçisi olduğuna çağırmış, müşriklerin baskı ve terörünün müslümanları tehdit etmesi ve İslam'ın Allah tarafından yönlendirilen hareketinin yönü Medine'de bir İslâm devleti kurulmasına doğru çevrilmişti İşte burada müslümanlar büyük bir imtihanla sınandılar Hicretin birinci yılında Hz Peygamber, kan akıtmaksızın, sulh ve ittifak antlaşmalarıyla Kızıldeniz ile Suriye yolu arasında yaşayan kabilelerle ve yahudilerle anlaşmış, küçük müfrezelerle çevrede İslâm devletinin gücünü tanıtmıştı İkinci yılda (623), büyük bir Kureyş kervanı, Medine'den kolaylıkla saldırılabilecek bir mesafeden geçmek durumundayken, kervanın başındaki Ebû Süfyân, Mekke'den, muhtemel bir müslüman saldırısına karşı imdat istemiş ve Mekkeliler bin kişilik bir orduyla hem kervanlarını korumak hem de artık Muhammed (sas)'e bir ders vermek ve İslam devletini yok etmek için hareketlendiler ve Bedir'de konakladılar

Hz Peygamber (sas) Medine'de Muhâcirler * ve Ensâr * ile durumu istişâre etti; bir kısmı hariç bütün ashâbı gönülden onunla sonuna kadar birlikte olduğunu söylediler ve üç yüz kişi civarında bir askerî birlik hazırlandı İki ordu Bedir'de karşılaştı ve Allah'ın yardımıyla işte bu büyük imtihanda müslümanlar müşriklere karşı kesin bir zafer kazandılar

Nüzul Sebepleri:

Enfâl suresi, Bedir gazvesinde ele geçirilen ganimetlerin paylaşımında ihtilâf çıkması üzerine; bir diğer görüşe göre, genç müslümanların çarpışmada önceliklerinin olması ve ihtiyarların geri kalmalarından, gençlerin da ha fazla ganimet istemeleri, ihtiyarların da eşit seviyede bölüşümü istemeleri üzerine; yahut Bedir'de hazır bulunmayanlardan sekiz kişiye Resulullah'ın hisse vermesi yüzünden bazı ashâbın, bu kişilerin savaşa katılmadıkları ve ganimeti hak etmediklerini söylemeleri üzerine nâzil oldu Bunlardan Hz Osman hanımı hasta olduğu için, Said b Zeyd ile Talha Şam tarafına gittikleri için Ebû Lübâbe de Medine'de vekil bırakılması nedeniyle savaşa katılamamışlardı

Sure, Bedir savaşına ait hükümleri, ganimeti konu almasına rağmen, müminlerin vasıflarına değinerek esas olarak cihadın anlamını da ihtivâ etmektedir Mekke döneminde cihad farz kılınmamıştı Mekke'de silahlar çekilmemişti, açık bir tebliğ yapılabiliyordu Bu dönemde İslâm tevhîdi tebliğ etti, insanları eğitti, bilinçlendirdi, taraftar topladı, bey'atler alındı, imana dayalı bilgilendirme, örgütlenmeye ağırlık verildi; müslümanların sayısı çok azdı ve zulümlerin artmasıyla hicret emri geldi Hicret bir değişim olayıdır ve bundan sonra İslâm'ın devletleşmesine doğru adım adım geçilmiştir İşte bundan sonra cihad ayetleri indi; fitnenin kaldırılması ve Allah'ın hükmünün hâkim kılınması çalışması başladı Bedir'e gelinceye kadar birkaç küçük seferle ve barış yoluyla tebliğ devam etti ve asıl büyük cihad imtihanı Bedir'de verildi

Allah, Bedir savaşının kendi takdiriyle ve yardımıyla kazanıldığını beyan ederek, cihadın gayesinin "ila-yı kelimetullah"* olduğunu, basit bir ganimet paylaşımı yüzünden birbirleriyle çekişmemelerini, Allah'a ve Resulüne itaati emrediyor Surenin bildirdiğine göre savaştan firar edenlere acıklı bir azâb vardır Allah'ın hükmüne uymak gerçek imandır Ganimetin beşte biri (humus) * Allah yoluna, Rasûlullah ve hısımlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış yolculara ayrılacak, geri kalanı savaşçılara dağıtılacaktır Bedir gününün manası, hak ile bâtılın ayrıldığı gün olmasıdır: Artık, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın Allah, kişi ile kalbi arasına girer Siz muhâcirler azınlıktınız ve korkuyordunuz da Allah sizi ev-bark sahibi yapıp rızık vermiş, kuvvetlendirmişti Hainlik etmeyin, mallar ve evlatlar ancak birer imtihandır; büyük mükâfat Allah katındadır Allah'tan korkun ki o sizi nurlandırsın, yarlığasın Allah ne güzel mevlâdır O murdar kâfirler cehennemliktirler Firavun hanedanı ve önceki murdarlar da öyle olmuştu İşte şeytan kâfirleri büyüklendirerek yoldan çıkartır ve sonra onları terkeder Yeryüzünde yürüyen hayvanların en kötüsü bu sağır ve kör olan kâfirlerdir Onlar ne inanırlar, ne de ahidlerinde sâdıktırlar: hâindirler Allah kaynaştırmasaydı müminler de birbirlerine düşman olurlardı Kâfirler bile birbirinin yardımcılarıyken, müminler birbirinin velisi olmazsa yeryüzünde fitne ve fesad çıkar Allah her şeyi hakkıyle bilendir

Surenin açıkladığı sonuçlarda, beytülmâl'in kuruluşu, fidyesi verilen esirlerin serbest bırakılması, emânetlere ihanet edilmemesi iyiliği emr ve kötülükten nehyeden* (emr-i bil ma'ruf nehy-i an'il-münker) geri kalınmaması ve bir fitnede herkesin istisnasız helâk olacağı, artık düzenli bir teçhizâtı tam bir ordu bulundurmayı, uluslararası antlaşma ilkelerini, sabrı ve tefakkuhu, dâru'l-İslâm'da yasayanlarla oraya hicret etmiş olanlar hakkındaki velayeti *, vârisliklerini, va'rettiği görülmektedir

Halid ERBOĞA

ENFÛS

Nefisler, ruhlar, canlar, yasayanlar Nefsin çoğulu; enfûs ve nüfûs

nsanın iç dünyası, psikolojik yapısı, ruh âlemi

Mâbi'l enfûs: Nefislerde olan enfûs, sübjektif demektir

Nefislerde olan fikirler, kavramlar, zanlardır

Allah, insana nefsinde olanı değiştirme yetkisi verdi Zaten emâneti insan yüklendi (el-Ahzâb, 33/72)

İnsan çok zâlim (bu emânetin gereğini yapmadı), sok câhil (öğrenmek istemedi, cehâlete daldı) diye anlatılır

"Nefsini arındıran kurtulmuştur; azdıransa ziyandadır" (eş-şems, 91/10)

"Andolsun nefse ve onu düzenleyene ki, nefse fücûrunu da, takvâsını da ilham etmiştir" (eş-şems, 91/7-8)

"Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah, bir kavmin durumunu değiştirmez " (er-Ra 'd, 1 3/ 11)

"Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?" (ez-Zâriyât, 51/21)

''Onlara ayetlerimizi âfâkta (evrende) ve enfûste (nefiste) göstereceğiz Tâ ki Kur'an'ın hak olduğu onlar için açıklığa kavuşsun '' (Fussilet, 41/43)

Allah'ın âyetleri, hem kitapta, hem de âfak/enfûstedir Enfûs'teki âyetleri yalanlamak kolay değildir

Bu ayetler, "kitap ayetleri"nin gerçek olduğunu gösterme gücüne sahiptir Onların gerçek olduklarına tanıklık ederler Yeryüzünde dolaşıp da, âfâktaki ve kendi isinde enfûsteki âyetleri görebilen bir insanın hidâyete erişmemesi için, kalp gözünün kapanmış olması gerekir Onlar ise hevâlarına uyanlardır (er-Rum, 30/25), dolayısıyla Allah da kalplerini mühürlemiştir (Muhammed, 47/16) Onlar, karanlıklar içindedirler ve azâbı haketmişlerdir (el-Hadîd, 57/9)

Mücâhid, Taberî ve Beydâvî gibi müfessirler, enfûsü, Mekke'nin fethi şeklinde tefsir etmişlerdir Atâ b Ebı Rebah âfâkı "dış dünyada mevcut olan bütün varlıklar" şeklinde tarif etmiştir Âlemdeki maddî görünen şeyler, âfâkı âyetleri; insanın iç dünyası ile ilgili şeyler enfûsı ayetleri teşkil eder

Mücâhid, Hasan el-Basri "enfûslerinde göstereceğiz " lâfzını, Bedir olayı; Mekke'nin fethi; Allahu Teâlâ'nın Muhammed ve ashâbına yardımı ve bâtıl taraftarlarını yalnız bıraktığı; insanın mürekkep olduğu şeyler, insandaki maddeler, karışımlar ve garip durumlar, hey'etler; teşrih ilmi ya da insanın yaratılışında bulunan birbirine zıt güzellik-çirkinlik vb haller; insanın kendi güç, kuvvet ve kabiliyetleriyle üstesinden gelemeyeceği şeyler altında kendi bedeninde tasarrufta bulunması, sakınması ve onları yenememesi şeklinde izah ederler

Tasavvufî tefsirlerde, ayetlerin âfâk ve enfûste gösterilmesi "ölüm" şeklinde tefsir edilmiştir Ölüm, genel ve özel olarak ikiye ayrılır Tabii ölüm; nefislerin, şehvetlerin ölümüdür Özel ölüm; hak gözüyle bakmak, kâinattan geçip hakka bakmak, bütün sıfatların bir tek sıfat olması ve sırf hakkı görmek, kulun halden hâle geçerek, eşyayı hak ile kâim görmesi, eşyayı hakta fâni görmesi

Tasavvuf düşüncesine göre insanı kuşatan dış dünya büyük, (âlem-i kübrâ, makro kozmos); insanın kuşattığı dünya, enfüs küçük âlemdir (âlem-i asgar, mikro kozmos) İnsan ve iç dünyası, büyük âlemin küçültülmüş bir örneğidir Bu nedenle dış dünyada varolan her şeyin insanda da bir karşılığı vardır Sözgelimi insanın gövdesi yeryüzünün, ruhu gökyüzünün, kalbi dağların ve cennetin, kalbindeki bilgiler cennetteki meyvelerin, kalbe gelen feyz ve ilham yağmurların, nefs karaların karşılığıdır Dolayısıyla Allah'ın dış dünyadakiayetleri, aynen insanın iç dünyasında da bulunmaktadır Fakat dış dünyadaki ayetler akıl ve tecrübe yoluyla kavranırken enfûsteki ayetleri lûb ya da basiret denilen akıl-üstü güçle kavranır Basiret Allah'tan kaynaklanan bir güçtür ve dış dünyayı görmeyi sağlayan gözün (basar) enfûsteki karşılığıdır Enfûsteki ayetleri basîret yoluyla kavrayan insan, Allah hakkında kesin, yakın bilgiye ulaşır

Enfûs ve âfâk hakkındaki bu temel yaklaşımlar mutasavvıfları, Kur'an'ın dış (lâfzı, zâhirî) anlamı yanında enfûsî (iç, bâtın) anlamlarını araştırmaya, Kur'an'da geçen kıssaları insanın iç dünyasına tatbik etmeye götürmüştür İç anlamları araştırma ve tatbik yoluyla tefsir, İbn Arabî, Kâşânî ve Simnânî gibi mutasavvıflarca zirveye ulaştırılır Bu tefsir yöntemine göre sözgelimi Hz Musa kıssasında geçen "na'leyn" (iki ayakkabı) iki dünyayı simgeler Dolayısıyla "iki ayakkabını çıkar" buyruğu iki dünyayı da bir yana atarak ilim ve irfana ulaşmayı emretmektedir Yûsuf kıssasında da Hz Yûsuf yetenekli kalbi; babası Hz Yâkub aklı; kardeşleri de iç ve dış duyuları (havas-ı zâhire ve bâtına), temsil eder

Ahmed ÖZALP

Alıntı Yaparak Cevapla