|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslam Ansiklöpedisi (A)
âhâd Haber
Râvî sayısı bakımından mütevâtir* derecesine ulaşmamış hadîsler için kullanılan bir usûl-i hadîs ıstılahı
Âhâd, lügatta, "bir" manasına gelen "ehad" ve "vâhid" kelimelerinin çoğuludur Matematikte birler hanesini ifade eder Haber, herhangi bir şey veya mesele ile ilgili olarak nakledilen bilgi anlamındadır Hadîs ilminde ise Hz Peygamber'in kavlî, fiilî ve takrîrî sünnetlerinin sözle ifadesi demek olan "hadîs" kelimesinin müterâdifi olarak kullanılır Bazı âlimler, Hz Peygamber hakkındaki rivayetler için "hadîs", Sahâbe ve Tâbiûn sözleri için de "haber" tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir Bu itibarla "âhâd hadîs" yerine "âhâd haber" deyimi yaygınlaşmıştır
Hz Peygamber'den, Sahâbe'den ve Tâbiûn'dan nakledilen haberler, onları rivayet edenlerin sayıları bakımından değişik isimler almışlardır Bir haber, ilk kaynağından itibaren her nesilde yalan üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir kalabalık tarafından rivayet edilmişse buna "mütevâtir haber" denir Eğer herhangi bir nesilde haberin râvî sayısı en az üçe düşerse "meşhûr" veya "müstefiz"; ikiye düşerse "azîz"; bire düşerse "garîb" veya "ferd" adını alır Mütevâtir dışında kalan haber çeşitlerinin hepsine birden "âhâd haber" denir (Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, 118)
İlk asırlarda yalnız bir kişinin rivayet ettiği hadisler hakkında "haber-i vâhid" tabiri kullanılıyordu Nitekim İmâm Şafiî, haber-i vâhidi, "Hz Peygamber'e veya ondan sonraki bir şahsa ulaşıncaya kadar bir kişinin bir kişiden rivayet ettiği haber" şeklinde tarif etmiştir (eş-Şâfiî, er-Risâle, 160) Ancak daha sonraki devirlerde bu tabir, iki, üç ve hatta daha çok kimsenin birbirinden naklettikleri fakat mütevâtirin şartlarına hâiz olmayan bütün haberler hakkında kullanılmıştır (Koçyiğit, a g e s, 22)
Haber-i vâhidin kesin bilgi ifade edip-etmediği ve buna bağlı olarak da onunla amel edilip-edilemeyeceği konusundaki görüşlere gelince, şöyle özetlenebilir İslâm âlimlerinin bir kısmı, râvileri âdil (güvenilir) ve senedi Hz Peygambere kadar muttasıl (kesiksiz) olan âhâd haberin ilim yani kesin bilgi ifade ettiğini ve ameli gerektirdiğini kabul etmişlerdir Bazıları ise "zan* ifade eder" demişlerdir Zan ifade etmesi, râvilerinde yanılma ihtimalinin bulunması dolayısıyladır (Talât Koçyiğit, Hadis Târihi, 183-189)
Âhâd haberler kesin bilgi vermezler Gerekli bilgilerin bulunması halinde bile sadece zan ve galip zan ifade ederler Âhâd haberler küfür ve iman konusunda delil olamazlar Zira akîdeyi ilgilendiren bir konudaki deliller zan ifade etmemelidirler Akâid'te zan geçerli değildir Âhâd haberler fıkhi ve ahlâkî konularda amel edilen haberlerdir
Âhâd haberlerin delil olamayacağını savunan âlimler genellikle şu ayetleri delil göstermişlerdir:
"Bilmediğin şeyin peşine düşme " (el-İsrâ, 17/36) ve "Zan, hakdan hiçbir şey ifade etmez " (en-Necm, 53/28) Ayrıca bu görüşü savunanlar ashâbın tek kişi tarafından rivâyet edilen bir haber için genellikle şahid* istediklerini ve bazı sahâbelerin tek yoldan gelen haberle amel etmeyişlerini de ileri sürerler Ama genellikle âhâd yolla gelen haberler kabul edilmiş ve akîde dışındaki konularda amelde delil sayılmışlardır
Aralarında Ahmed b Hanbel'in (241/855) de bulunduğu bir grup, haber-i vâhidin kat'iyyet ifade ettiği görüşündedirler (Âmid, el-İhkâm, I,108) İbn Hazm der ki: "Resulullah'a (s a s ) varıncaya kadar hep adil kimselerin rivayet ettiği haber-i vâhid hem ilim* hem de amel* ifade eder " (İbn Hazm, el-İhkâm, I, 119)
İslâm âlimlerinin çoğuna göre âhâd haberler zan ifade ettiğinden itikadî meselelerde tek başına huccet * sayılmazlar Zira itikatta zannî olmayan kesin delîle itibar edilir Mâmafih bu görüşte olmayan ve akâîd meselelerinde de, sahîh olmak şartıyla mütevâtirâhâd farkı gözetmeksizin bütün hadîsleri delîl olarak kabul eden âlimlerde mevcuttur Ahmed b Hanbel, İbn Teymiyye,* İbn Kayyim (Ali Osman Koçkuzu, İslâm Dininde Haber-i Vâhidin İtikâdî ve Teşriî Yönlerden Yeri ve Değeri, 63) ve İmâm Eş'arî* (Ebû Zehrâ, Târîhu'l-Mezâhibi'l İslâmiyye, I, 185) bu kanaattedirler
Amelî konulara gelince; İslâm âlimlerinin genel kanaatı bu çeşit haberlerin amelî ve ahlâkî konularda delil olması şeklindedir Ancak burada en önemli şart, haberin Hz Peygamberden sudûr etmiş olduğunun ve doğru nakledildiğinin tespitidir Bunun için de, râvisi gereken şartlara haiz olmalı, hadîs her türlü illet ve kusurdan uzak ve hadîs tenkidinin gerektirdiği şartları kendinde toplamış bulunmalıdır (Koçkuzu, a g e , 132) İmâm Şâfiî* ve Ahmed b Hanbel başta olmak üzere fakihlerin çoğunluğu haber-i vâhidin sıhhati hakkında, Hz Peygamber'den itibaren güvenilir (sika) râvîler tarafından rivayet edilmesinden başka bir şart aramamışlardır (Ebû Zehv, el-Hadîs ve'l-Muhaddisûn, 282) İmam Mâlik* ayrıca, Cumhûr'un ve Medînelilerin büyük ekseriyetinin haber-i vâhid hilâfına hareket etmemiş olmalarını şart koşar (Ebu Zehv, a g e , 281) İmâm Ebû Hanîfe'nin haber-i vâhidleri kabulü için ileri sürdüğü şartların en mühimleri şunlardır:
1 Mütevâtir ve meşhûr sünnete aykırı olmaması
2 Kur'an-ı Kerim'in genel hükümlerine ve manası açık ayetlere aykırı olmaması
3 Herkesin bilmesi ve nakletmesi gereken konularda olmaması
4 Güvenilir râvîlere muhalefet edilmemiş olması (Ebû Zehv, a g e , 281-282)
Ebû Hanîfe zamanında hadis uydurma hareketi korkunç bir şekilde yayıldığı için o, haber-i vâhidlerle amel etme konusunda ağır şartlar ileri sürmüş, pek titiz davranmış, haber-i vâhidlerin çoğunu reddetmiş, kıyası birtakım hadîslere tercih etmiştir O bunda mâzûrdur (Subhi es-Sâlih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, 266)
Haber-i vâhidin dinde delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı hususundaki münakaşaların, Mu'tezilenin zuhuru ile ortaya çıktığı göz önünde bulundurulursa, bu münakaşalarda söz konusu edilen haber çeşidinin sadece bir kişinin haberi olduğunu, aziz ve meşhur denilen haber çeşitlerini bu münakaşaların şümûlü içinde mütalâa etmemek gerektiğini kabul etmek icap eder (Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, 24)
Hz Peygamber'den yapılan her rivayetin tevâtür derecesine ulaşması elbette mümkün değildir Ona nisbet edilen her haberi tenkid süzgecinden geçirmeden kabul etmek ne kadar yanlış ise, râvîlerin hatası veya yanılma ihtimali var diye hadîsleri reddetmek de o derece yanlıştır Bu gerekçe ile hadîsleri bütünüyle reddedenler sapıklığa hatta küfre düşerler Sahîh hadîsin şartlarını taşıyan âhâd haberler, sadece amelî ve ahlâkî konularda değil, itikâdî konuların açıklanmasında da birer dînî delil sayılırlar
Ahbâr
Yahudi âlimleri ve din adamları hakkında kullanılan Kur'anî bir tabir Hahamlar
Yahudiler, Ahbâr kelimesini belli bir grup âlim ve yahudiliği insanlara öğreten, yahudi şerîatını ve dinî hükümleri bilen kimseler için kullanmışlardır Bunlar yahudiler arasında çıkan anlaşmazlıklara ve problemlere çözümler getirmekte idiler
Kur'an-ı Kerim'de geçen Ahbâr kelimesi muhtemelen İbrânice'den Arapça'ya girmiş bir tabir olup, ayetlerde hristiyanların papazları ile birlikte zikredilerek her iki din mensuplarının din adamlarını ilâh edindikleri ve onların tavsiye ve direktiflerine uydukları bildirilmektedir
"Onlar, Ahbâr'ını (hahamlarını) ve ruhbanlarını (papazlarını) ve Meryem oğlu İsa Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler Halbuki onlar, ancak "bir" olan ve kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir " (et-Tevbe, 9/31)
Ahbâr ve Ruhban tabirleri aynı sûrede birkaç ayet sonra tekrar zikredilirken onların insanlara yaptıkları haksızlıklar dile getirilmektedir:
"Ey iman edenler, Hahamlar ve papazlardan pek çoğu haksız yere insanların mallarını yerler, onları Allah'ın yolundan alıkoyarlar  " (et-Tevbe, 9/34)
Yahudiler arasında büyük bir itibar ve nüfûza sahip olan Ahbâr, dinî hükümleri arzu ettikleri gibi evirip çevirerek insanları kendilerine bağlamış ve Tevrat'ı istedikleri gibi yorumlayarak dini tahrif etmişlerdir
Hz Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra bu yahudi Ahbâr'ından ve ileri gelenlerinden olan Abdullah b Selâm müslüman olmuş ve bunların dinde yaptıkları tahribatı müslümanlara anlatmıştır
Tevrat'ın hükümlerini uygulamaları gerekirken hep bundan uzak kalan Ahbâr, Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir  Zalimlerin ta kendileridir  Fâsıkların ta kendileridir " şeklinde anlatılmışlardır Bu ayetler Ahbârı ve onların yolunu izleyerek Allah'ın hükümlerinden uzak kalıp bunları uygulamayanların durumunu açıklamaktadır
Ahd
Yemîn, mîsâk, söz verme, ittifak, bir şeyi korumak, halden hâle onu muhafaza etmek, tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak "Ahd-ü Mîsâk' şeklinde kullanılmıştır Allah'u Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi insan aklına getirmektedir Kur'an-ı Kerîm'de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir Bu tür bir ahid fıtrî bir ahiddir Allah'ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır O zaman Allah'a ortak aramaya koyulur Oysa insan, Allah'ın resulleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur Ahidleşme Kur'anî bir metottur Allah resulleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah'ın hükümlerini yaşama, gerek bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur
Ahd hem Allah'ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah'a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın ahdini yerine getiriniz" (el-En'am, 6/152) buyurulur Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: "Allah'ın ahidlerini îfa ediniz Gerek Allah'ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerek sizin Allah'a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz İslâm'da ahdi bozmak haramdır "
Gerek Allah'a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir Kur'an'da kurtuluşa eren müminlerin sıfatları sayılırken: "Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler " (Mü'minûn, 23/8) buyurulur
Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır Allah'ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz Adem'in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir (bk el-A'raf, 7/172)
Ahidle yemin arasında fark vardır Yemin bozulursa keffâret gerekir Fakat ahidte bu yoktur Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz (İbnü'l-Arabî, Ahkâmü'l-Kur'an, III, 1174)
"Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın Ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getireyim Siz, Benden korkun " (el-Bakara, 2/40) ayeti bu ahidlerden biridir
Ayet-i Celîleden anladığımıza göre, Cenâb-ı Hakk'a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hakk da onlara bir vaatte bulunmuştur Bu bir ahidleşmedir Allah'u Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah'a ibadet etmemek, Onun yasaklarına uymamak ve O'na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri, hayatlarında Allah'ın hükümlerini hakim kılmaları gerekmektedir Ancak fâsıklar ahitlerini bozarak Allah'la sözleşmelerini iptal etmişlerdir Allah ile olan ahdine vefa göstermeyen, bu ahdi bozan ve bozmaya çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez Oysa ki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini va'd etmektedir
"Doğrusu sana sadakat yemini edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah'a bağlılık yemini etmektedirler Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir " (el-Feth, 48/10)
İnsanlar, Allah'ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibadet etmiş, onun çemberine girmiş olmaktadırlar Oysa Allah (c c ) bütün insanlardan ahd-ü misâk aldığını ifade buyurmaktadır
"Ey Âdemoğulları, ben sizinle ahidleşmedim mi? Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır " diye (Yâsin, 36/60)
"Rabb'in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: "Ben Rabb'iniz değil miyim? (demiştir)" "Evet (buna) şâhidiz!" dediler Kıyâmet günü! Biz bundan habersizdik demeyesiniz " (el-A'raf, 7/172)
Ahde vefa konusunda İslâm son derece titiz davranır İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yeğâne garanti vasıtası ahde vefâdır Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz
"Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar  İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır " (er-Ra'd, 13/25)
Cenâbı Hakk kullarından ilk ahdin yanı sıra daha sonraları peygamberleri aracılığı ile başka ahidler de almıştır Mesela İsrailoğullarından namaz kılacaklarına, zekât vereceklerine, peygamberlerine itaat edeceklerine dair ahid almış ve bu ahde riayet etmeleri halinde de onlara dünya ve âhirette mükâfaat vereceğini bildirmiştir (el-Mâide, 5/12) Bundan başka anaya, babaya, akrabalara ve yoksul kimselere yardım edeceklerine birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (el-Bakara, 2/83-84) dair söz almıştır Fakat ne yazık ki İsrailoğulları bu ahde vefâ göstermeyerek sözlerini bozmuşlardır (el-Bakara, 2/100)
İslâm hukuku açısından "ahd" ise; fıkıh sahasına giren bütün sözleşme ve akidlerdir "Ahd" ve "akd" kelimeleri asr-ı saadette devletler arasındaki sözleşmeler anlamında kullanılmıştır Bilhassa Hudeybiye andlaşmasında kullanılan ahd ve akd kelimeleri bu anlamı yansıtmaktadır
Ahdi Bozmak
Kur'an-ı Kerim, ahde vefâyı emreder Ahdi bozmayı, vefâsızlığı yasaklar Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder
"İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz Allah, onunla sizi imtihan eder Kıyamet günü, ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir " (en-Nahl, 16/92)
Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret, hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır
Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez
Ayette, ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır Bir devlet bir veya birkaç devletle andlaşmalar imzalar, sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek andlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse, islâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder Verilen sözlerin ve andlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; islâm, iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir andlaşmaya itibar etmez Günah, isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış andlaşmaları reddeder Gerek islâm toplumunun gerek islâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslam'a girdiği görülmüştür Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslam'la tanışmalarına ve hidayet bulmalarına sebep olmuştur Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla, kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir
Bir müslümanın sözü gerçekten Allah'a verilmiş bir sözdür Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer Çünkü ahdine sadık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır
"Allah'ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır " (en-Nahl, 16/95)
|