Yalnız Mesajı Göster

İslam Ansiklöpedisi (A)

Eski 11-04-2012   #22
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İslam Ansiklöpedisi (A)



ÂMİL

Bir işi meydana getiren, bir eserin ortaya çıkmasına katkıda bulunan çalışan, amel yapan, görevli ve bir kimsenin mal, mülk gibi hususlarıyla ilgili bütün işlerini üzerine alan, memur ve tahsildar gibi kimselere verilen isim

Kur'an-ı Kerîm ahlâki anlamda âmili; iyilik yapanlar ve kötülük yapanlar olarak iki kısımda ele alır

İyilik amilleri Allah'ın rızasını kazanmak için çalışanlar, kötülüklerden sakınanlar, bollukta ve darlıkta kazandıklarını Allah yolunda harcayanlar; kızdıkları zaman öfkelerine hakim olanlar, başkalarının kusurlarım bağışlayanlar; bir kusur işledikleri zaman, yani nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarak istiğfar edenler, isledikleri kusurlarda bile bile ısrar etmeyenlerdir Onlar için en güzel ecir ve mükâfaat vardır

"Ve onlar, bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler Günahları da Allah'dan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler İşte onların mükâfatı, Rab'leri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları Cennetlerdir Amellerin ecri ne güzeldir" (Âli İmrân 3/135-136)

"Ben, içinizden, erkek kadın hiçbir âmilin işlediğini boşa çıkarmam" (Âli İmrân 3/195)

Kötülük âmilleri hayırdan ve hidayetten uzak yaşayıp Hakk'a karşı gelen ve hidayet rehberini arkalarına atanlardır Resulullah bir hidayet âmili iken ona karşı gelen Mekkeli müşrikler şer âmilidirler Bugün onların izini takip ederek cahili düzenler kuran ve insanları zulümle buna itaate zorlayan insanlar da şer âmilleridirler Gönülden ve isteyerek tağuta itaat edenler de şer âmilleridirler Elbette bunların mükâfatı hayır ve iyilik âmillerininkinin aksi olacaktır Hak Teâlâ bunlara karşı meydan okumaktadır Allah'ın meydan okuması kulları için ne büyük felâkettir Ve şer âmilleri bu felâketi hak etmişlerdir

"De ki: "Ey kavmim, gücünüz yettiğince âmil olun (yapacağınızı yapın) Ben de âmilim (vazifesini yapan biriyim) Yakında (dünya) yurd(un)un sonunun kimin olduğunu bileceksiniz Muhakkak ki zulmedenler, kurtuluş yüzü görmezler " (el-En'âm, 6/135)

Zekat Âmilleri

İslâm'da âmil malı ve idari bir terim olarak kullanılıp memur ve tahsildar anlamına gelir Kur'an-ı Kerim'de zekâtların harcama yerleri belirtilirken ayette geçen vergi toplama memurlarına "âmil" denilmektedir "Sadakalar (zekât) ancak (dilenmeyen)fakirlere, yoksullara, onu (zekâtı) toplamak için (devlet tarafından) görevlendirilen memurlara" (et-Tevbe, 9/60) Bu ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre, vergi işleriyle uğraşanlar İslâm'ın ilk devirlerinden itibaren vardı ve devlet bu konu üzerinde durmakta idi İslâm devletinin gelirlerini oluşturan, müslümanların ödediği zekât ile gayr-i müslimlerden alınan ganimet *, fey * cizye * ve haraç* gibi vergilerin tarhı, tahakkuku, tahsili ve hak sahiplerine dağıtılması geniş bir memur kitlesinin görevlendirilmesini gerektirmektedir işte bütün bu görevleri yerine getiren memurlara İslâm hukuk literatüründe "âmil" denilmektedir Ancak ilk dönemlerde bu görevin alanı değişik olabiliyordu Meselâ Hz Peygamber (sas) Muâz b Cebel'i (ra) Yemen'e gönderdiği zaman âmil ünvanı ile göndermişti fakat Muâz (ra)'ın yetkileri adlî, malî, idarî ve hukukî otorite alanlarını kapsıyordu Gerek Resulullah döneminde ve gerekse daha sonraki dönemlerde âmillerin yetki ve görevleri değişik sahaları kapsamaktaydı Âmil kavramı birbirinden çok farklı anlamlarda kullanılmıştır Hatta vali, emîr ve âmil gibi tabirlerin birbirleri yerine kullanıldığı da görülmüştü

Burada ele aldığımız âmil kavramı ile zekât toplama memurları kastedilmektedir Bunlar topladıkları zekâtları devlet merkezine getirir veya miktarını bildirirlerdi Devlet hazinesi olan "Beytu'l-Mâl*"da toplanan zekâtlar ayette belirtilen sekiz sınıf arasında paylaştırılır, Âmiller de bu sekizde bir'den paylarını alırlardı Fakat her âmil topladığı zekât miktarının mutlaka sekizde birini alır diye bir hüküm söz konusu değildir Devlet âmile emeği karşılığında belli miktarda bir gelir tahsis ederdi Zekâtın devlet tarafından toplanması Kur'an'ın bir emridir (et-Tevbe, 9/103) Buna devletin bütün müslümanların zekâtlarını toplamak üzere görevlendirdiği bu âmiller, özellikle zahirî mallar dediğimiz meyve, hububât ve hayvanların zekâtlarını toplamakla görevlidirler Bu tür malların zekâtlarının mutlaka devlet görevlisi olan bu âmillere verilmesi gereklidir Gizli mallar dediğimiz altın, gümüş ve benzeri menkul değerlerin zekâtları ise sahipleri tarafından hak ve ihtiyaç sahiplerine verilebilir Bu tür malların sahipler isterlerse bu zekâtlarını da âmillere teslim edebilirler Fakat hububât, hayvanlar ve meyve gibi malların zekâtı ayrıca mal sahibi tarafından ihtiyaç sahiplerine verilmiş olsa da âmil bu zekâtı devlet adına yeniden alır Bu uygulama ile zekâtta hakkı olan kimselerin bu hakları korunmuş olmaktadır

Hz Peygamber (sas) âmillik görevini gerektiği gibi yerine getiren kimsenin Allah yolunda cihada çıkmış kimse kadar sevap kazandığını ifade buyurmuşlardır (Ebû Dâvud, İmâre, 7; İbn Mâce, Zekât, 14)

Resulullah görevlendirdiği zekât toplama memurlarını görevden dönüşleri sırasında bizzat kendisi denetler ve hesaplarını kontrol ederdi Ufak da olsa bir su-iistimal gördüğünde onları ashaba teşhir ederdi Süleymoğulları kabîlesine âmil olarak gönderilen İbn Lutbiyye adındaki bir görevli vazifesini bitirip Medine'ye geri döndüğünde hesabını Resulullah'a verirken şöyle demişti: "Ey Allah'ın Resulü! Şu sizin zekât mallarınız, bunlar da bana verilen hediyelerdir" Bu sözleri işiten Peygamber (sas) hayretle şöyle demişti: "Tuhaf şey! sen doğru adamsan söyle bakalım, sen ananın babanın evinde otursaydın bu mallar sana hediye edilir miydi? Bunu bu deneyiverseydin" Sonra Resulullah âmillerin hediye almalarını kesinlikle yasaklamıştı (Buhârî, el-Hiyel, 15)

İslâm hukuku her konuda olduğu gibi âmillerde de bulunması gereken özellikleri, bu görevleriyle ilgili olarak yapmaları gereken hususları belirlemiş ve onların tayin, azil ve teftişleriyle alâkalı hükümler koymuştur Bu göreve tayin edilenler tefvizî yani tam yetkili ve tenfizî yani sınırlı yetkili olarak iki ayrı görevle görevlendirilir

Bir zekât toplama memurunda bulunması gereken özellikler İslâm hukukçuları tarafından şu şekilde belirlenmiştir: 1-Müslüman olmak, 2-Mükellef yani âkil ve baliğ olmak 3-Devletçe güvenilir olmak, 4-Tam yetkili âmil ise, zekât ile ilgili İslâm'ın hükümlerini bilmek 5-Getirildiği bu göreve tam ehil birisi olmak, 6-Hür olmak

Bunun dışında, âmiller göreve giderken ayrı yetkilere de sahip olabilmektedirler Bunlar bazen tam yetkili olup zekâtın hem toplanması hem de hak ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılması yetkilerine sahip olurlar Bazen âmil sadece zekâtı toplamakla yetkili olur Âmillerin bir diğer yetkileri de zekâtını aldıkları malların ne kadar ürün verebileceğini tahmin etmektir Bu da vergilerin toplanmasında esas alınır

Bu âmillerin bir diğer görevleri de gittikleri yerlerde İslâm'ın öğretilmesi ve irşad işleri ile meşgul olmalarıydı Bu âmillerin bir kısmı devlet merkezi Medine'nin dışında görevlendirilirdi Bunların gönderdikleri mallar da merkeze geldiğinde, bu malları tasnif ve muhafaza etmek üzere Medine'de görevlendirilen âmiller vardı Nakitlerin dışında kalan malların özellikle sürülerin korunması, otlatılması, hurma ve hububâtın muhafazasını yapan âmiller görev yapardı Medine merkezindeki âmillerin başında Hz Ebû Hureyre geliyordu Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, merkezin dışına giden âmiller yalnız zekât toplama işiyle değil öğretim, kazaî, malî vb hususlarda da yetki ve görevleri vardı Bu görev ve yetkiler bizzat devlet başkanı olan Hz Peygamber tarafından belirlenirdi Daha sonra gelen Halîfeler de aynı uygulamayı sürdürdüler Bazen da Resulullah (sas) bu görevlilere merkezden yazılı genelgeler gönderir ve onlardan bazı hususları yerine getirmelerini isterdi

Bu âmiller sebepsiz olarak kimseye asla sıkıntı veremez, zekâtını toplarken müslümanlara karşı haksız bir tavır takınamazlardı Bunun yanında zekâtını kaçırmak isteyenleri de Resulullah'a bildirirlerdi Hz Peygamber (sas) hayatta olduğu müddet içinde Haşimoğullarından hiç kimseyi âmil olarak görevlendirmemiştir Zira Ehl-i Beyt'in zekât ve sadakalardan yararlanması yasaktır Âmillerde bu görevlerine karşılık kendi ihtiyaçları kadar bir maaş alırlardı Bu ihtiyaçlar kişiye göre değişmekte idi Fakat âmil kendisinin ve aile efradının geçimlerini sağlayacak ve bir hizmetçi tutacak kadar maaş alırdı Ayrıca zengin de olsa yaptığı iş karşılığında ücret alma hakkına sahiptir

Âmillik görevi zamanla değişik şekiller almış ve tarihin ilerlemesiyle birlikte gelişmeler katetmiştir Bu görev dört halife devrinde ayrı bir statüye sahipken, Emevî ve Abbâsîler'de de kısmen farklı bir şekil almıştır Daha sonraları Selçuklular, Memluklular ve Osmanlılar dönemlerinde bu görev değişik şekillerde sürdürülmüştür (Geniş bilgi için bk Uzunçarşılı, İH -Osmanlı Devlet Teşkilatına Medhal, TTK yayınları)
ÂMİN

Öyle olsun, duamızı kabul et, çok doğru anlamında dualardan sonra söylenen söz Özellikle namazda fâtihanın bitiminden sonra söylenmektedir Arapça'da isim-fiil olarak kabul edilen kelimelerdendir Kelimenin İbranice olduğu kânaatleri vardır Zira aynı kelimeyi "amen" şeklinde kullanan Yahudi ve Hristiyanlar bunun Süryânîce "âmin" kelimesinden geldiğini ifade etmektedirler Bu kelime namazda zikredilmekte ise de, Kur'an'dan olmadığı bilinmektedir Hz Peygamber (sas) ise, namaz'da Fatiha Suresi'nin okunması bittikten sonra "âmin" denmesini özellikle emretmiştir Şöyle ki: "İmam, Fatiha'yı tamamlayıp âmin dedikten sonra siz de "âmin" deyiniz Kimin bu sırada "âmin" demesi meleklerin o anda "âmin" deyişi ile aynı ana rastlarsa geçmiş günahları affolunur " (Müslim, K Salat, 72; Ebû Dâvud, Salat, 167-168; Tirmizî, Mevâkîttü's-Salat, 116)

Bu hadislere göre namaz'da Fatiha'dan sonra "âmin" demek sünnettir İmam-ı A'zam'a göre "âmin" gerek imam ve gerekse cemaat tarafından hafiyyen (sessizce); imam-ı Şâfiî ve Ahmed b Hanbel'e göre açık ve imamla birlikte söylenmesi sünnettir (Sünen-i Ebû Dâvud Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1988, III, 470-474)

Ahmed AĞIRAKÇA

ÂMİNE BİNTİ VEHB

HzPeygamber'in annesi Babası Vehb b Abdimenaf, annesi de Berra binti Abduluzza'dır Ne zaman doğduğu bilinmeyen Âmine'nin 577 yılında hayata gözlerini yumduğu tahmin edilmektedir

Kureyş kabîlesi içinde ileri gelen bir kola mensup olan Âmine binti Vehb, güzel konuşan ve zekâsıyla tanınan bir kadındı Hâşimoğulları reisi olan Abdulmuttalib, Âmine'yi oğlu Abdullah'a istedi ve onunla evlendirildi Âmine ile Abdullah'ın bu güzel evliliğinden Hz Muhammed (sas) dünyaya geldi Abdullah, Âmine hamile iken Suriye'ye yaptığı bir seferi sırasında Yesrib (Medine)'te vefat etti Böylelikle Hz Peygamber dünyaya yetim olarak geldi Âmine gebelik ve doğum sırasında hiç bir ağrı ve sızı çekmediğini anlatmıştır Resulullah (sas), kendi doğumu hakkında şöyle buyurmuştur: "Ben atam İbrahim'in duası, İsa'nın müjdesi ve annemin gördüğü rüyayım Annem rüyasında içinden çıkan bir aydınlığın Şam diyarı saraylarını aydınlattığını belirtmişti Peygamber anneleri hep böyle rüyalar görürler "(Ahmed b Hanbel, Müsned, IV, 127, 128)

Âmine daha sonra, Hz Peygamber altı yaşlarında iken, onu alıp dayılarının yanına Yesrib'e gitti ve eşi Abdullah'ın kabrini oğlu Muhammed (sas) ile birlikte ziyaret etti Bu seyahatlerine, Abdullah'tan kalan tek miras, cariyeleri Ümmü Eymen de katıldı Dayıları olan Neccâroğulları ile oğlunu tanıştırdıktan sonra Yesrib (Medine)'den ayrılan Âmine, Ebvâ denilen yere geldiğinde hastalanmış ve orada hayatını kaybetmişti O sıralarda altı yaşında olan Resulullah, annesinin defninden sonra Ümmü Eymen ile birlikte Mekke'ye dönüp dedesi Abdulmuttalib'in yanında kalmıştı

Bazı tarih kaynakları Âmine'nin bazı şiirler söylediğini naklederler Âmine binti Vehb, İslâm tarihinde, Asiye binti Müzâhim, Meryem binti İmrân ve Hadîce binti Huveylid ile birlikte anılmaktadır

Ahmed AĞIRAKÇA

ÂMİR

Âmir Emreden, buyuran, memurun üstü, makam sahibi kimse

Fıkıhta hac bahsinde kendisi hacca gidemeyip yerine başkasını gönderen kimseye ve vekâlet bahsinde yerine vekil tayin eden kimseye denir

Âmir, mâ'mur eden, imar edilmiş yer

Arazî ıstılahında külfetsizce ziraat yapılan araziye âmir denir İşlenmemiş arazi karşılığında kullanılır Âmir arazi iki kısma ayrılır:

1- Öşür ve haraç arazisi gibi sahibi olup ziraata elverişli olan yerler

2- Ziraata elverişli olup sahibi olmayan yerler Bu araziler, anveten fethedilen arazilerden olup beşte biri İslâm devletinin hazinesine ayrılan araziler olabileceği gibi İslâmî cihada katılan askerlerden çeşitli şekillerde Beytu'l Mal'a intikal etmiş araziler de olabilir Ayrıca öşrî ve harâcî arazi olmasına rağmen sahiplerinin mirasçı bırakmadan vefat etmeleriyle devlete intikal eden arazîler de bu tür arazilere girer

Durak PUSMAZ

ÂMM

Delâlet ettiği bütün ferdleri sınırsız olarak içine alan ve birçok şeyi ifade eden lâfız Lâfız, bir cümle içerisinde birçok şey akla getiriyor ve onların hepsini ifade ediyorsa o kelime âmm'dır

Bu tarif çerçevesinde âmm'da üç ayrı şart aranır:

1- Âmm'ın içine aldığı ferdler (maddi veya manevî olsun) ikiden fazla sayı olmalıdır Bir'e veya ikiye delâlet eden bir söz âmm değil has'tır

2- Lâfız sınırsız ve sayısız olacak Yani lâfzın bütün ferdlerine değil sadece bir kısmına, yahut bazısına delâlet ederse yine âmm değildir

3-Bütün fertleri içine alacak Bazı ferdler lâfzın kapsamının dışında kalırsa böyle bir ifade âmm olmaz

Âmm, "mutlak" ile karıştırılmamalıdır Zira ikisi arasında fark vardır Mutlak, tek şeyin mahiyetini ifade eder, aynı türden başka şeyleri ifade etmez Âmm ise mahiyetin ötesinde sayıya delâlet eder Dolayısıyla lâfız sayıyı ifade ediyorsa o lâfız âmm; mahiyeti ifade ediyorsa mutlaktır Yani mutlak, tek şeyin içerisindeki bütün cüzleri ifade eden lâfızdır "İnsan akıllıdır", "insan yenmez" cümlelerindeki birinci insan kelimesi âmm'dır Çünkü ne kadar insan varsa onların hepsinin akıllı olduğunu ifade etmekte dolayısıyla manaya "sayı" girmektedir Ama ikinci cümledeki insan kelimesi sayıyı ifade etmez Sadece insanın vücudunda ne kadar cüz' varsa onların hepsinin yenmeyeceğini, dolayısıyla mahiyeti ifade etmektedir Onun için de ikinci insan kelimesi mutlak lâfızdır

Âmm'ın hükmü, lâfzının içine giren, anlamına uygun gelen bütün ferdleri kesin olarak kapsamasıdır Hanefilere göre bazı şartlarla âmm'ın, ifade ettiği manaya delâleti kat'idir Ondan zannî bir mana çıkmaz Diğer mezhepler ise âmm lâfzın, manaya delâletinin zannî olduğunu ileri sürmüşlerdir Çünkü âmm lâfzın tahsise ihtimali vardır İhtimalli bir lâfzın manaya delâleti zannî olur (el-Hâdimî, Mecâmiu'l-Hakayık, İstanbul 1308, 4; Ebû Zehra, İslâm Hukuk Metodolojisi, terc Abdülkâdir Şener, Ankara 1973, 159)

Âmm lâfızların bazıları, umûmî ifadesinin sınırlandırılmasına müsaittir Âmm'ın böyle sınırlandırılmasına "tahsis"; tahsis edilmiş lâfza da "hâss" denir Neticede tahsis eden lâfız "muhassıs", tahsis edilen âmm lâfız da "muhassas" adını alır

Diğer bazı âmm lâfızlar da tahsise müsait değildir Meselâ "Allah herşeyi bilir", "Anneleriniz size haram kılındı" lâfizları böyledir Ama "iki kız kardeşi (bir nikâhta) cem etmek size haram kılındı" (en-Nisâ, 4/23) ayetinin umum lâfzı, "Resulullah (sas) kadının, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmasını yasakladı" (Buhârî, Nikâh, 27; Müslim, Nikâh, 37, 39) hadisince tahsis olunmuştur Burada ayet, muhassas; hadis ise muhassıstır

Alıntı Yaparak Cevapla