Yalnız Mesajı Göster

İslam Ansiklöpedisi (A)

Eski 11-04-2012   #28
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İslam Ansiklöpedisi (A)



Arz

Bir şeyi bir âmire, üstada veya büyüğe göstermek, takdim etmek

Hadîs usulünde kullanılan bir terim olup râvinin elinde bulunan hadisleri şeyhine okuması anlamına gelmektedir Hadîs şeyhine okunan hadisler isterse ezberden, isterse yazılı bir metinden okunabilmektedir Şeyh de kendisine arz edilen bu hadis metinlerini kontrol maksadıyla dinlerken, ister elindeki bir metinden takip eder isterse hafızasından izler (Ali Haydar Efendi, Usul-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1326, 406) Râvî, bu hadisleri şeyhinin huzurunda okursa artık bunları üstadından rivayet yetkisine sahip olmuş demektir

ARZ-I MEV'UD

Va'dedilmiş yer Hz İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği va'dedilen arazî Bu tabir Kur'an-ı Kerîm'de "Bereketli arz" olarak kaydedilmektedir (el-Enbiyâ, 21/71) Hz Yusuf (as)'ın Mısır'a götürdüğü İsrailoğulları zamanla Firavunların yönetimi altında zulme uğramış, mustaz'af* bir kitle haline gelmişti Kur'an'da Hz Musa (as)'ın onlara şöyle dediğini biliyoruz "Ey Kavmim, Allah'ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes'e girin arkanıza dönmeyin Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz " (el-Mâide, 5/12) Hz Musa'nın sözleriyle Allah'ın İsrailoğullarına mukaddes kıldığı belde bildirilmiş ise de bunun neresi olduğu kesin olarak bilinmemektedir Ken'an ili olarak bilinen yer Filistin, Şam, Ürdün'deki Ken'an bölgesi yahut Kudüs şehri midir, bu hususta kesin bir bilgiye sahip değiliz Ancak o dönemlerde bu bölgede büyük bir devlet hüküm sürdüğünden, israiloğulları buraya gelmek istememişler, bunun için de Hz Musa'ya: "Git sen ve Rabbin, savaşınız; biz buracıkta oturacağız" demişlerdi (el-Mâide, 5/24) Bundan sonra İsrailoğulları'nın buraya gidemeyeceği, ancak bu bölgeye salih kulların mirasçı olacakları Hz Dâvud'a vahyedilen Zebur'da belirtilmiştir: "Andolsun ki biz zikir (Tevrat)'dan sonra (Davud'a indirilen) Zebûr'da yazdık ki "Arz'a (arz-ı Mev'ud 'a) benim salih kullarım varis olur"(el-Enbiyâ, 21/105) Arz-ı Mev'ud'un değerini takdir edemeyen İsrailoğulları yeryüzünün salihleri olamamış fakat daima bunun özlemini duymuş ve bu toprakları ele geçirmek için her türlü hileye başvurarak her şeyi mübah görmüşlerdir Arz-ı Mev'ud Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahûdiler tarafından kutsal kabul edildiği için her üç ümmet de buraları ele geçirme gayreti içine girmiş ve bu bölgede tarih boyunca mücadeleler sürmüştür Yahudiler Allah'ın Peygamberlerini öldürüp onun dinine ve emirlerine sırt çevirdiklerinden Allah onların bu kutsal yerlere mirasçı olamayacaklarım belirtmiştir Yukarıda ifade edildiği gibi yeryüzüne Allah'ın salih kulları varis olacaktır Bu ilâhi hüküm bütün kutsal kitaplarda mevcuttur (bk el-Enbiyâ, 21/105; Mezmurlar, 37/29, 69/32-36) İslâm'dan önceki dinler ve Hz Peygamber'den önceki kutsal kitap ve şerîatler, Kur'an ile neshedildiği için, bütün insanların İslâm'a ve Kur'an'a tabi olması halinde Allah'ın salih kulları olmaları mümkündür Arz-ı Mev'ud'a ancak Allah'ın son şerîatı olan İslâm'a iman etmekle vâris olunabilir

Ahmed AĞIRAKÇA

ASABE

Sarmak, kuşatmak, şiddet, kuvvet, yardım ve himaye, baba tarafından olan yakın akrabalar Bir miras hukuku terimi olarak ise; yalnız başına olduğunda bütün mirası Ashabü'l Ferâiz'den* mirasçı bulununca onlardan artanı alan ve ölene (mûris'e) araya kadın girmeksizin bağlanan erkek hısımlarla bu hükümde olan diğer kimselerdir Oğlu, oğlun ilânihaye oğlu gibi Bunların belirli miras hisseleri ayet ve hadislerde belirlenmemiştir

Asabe önce ikiye ayrılır: Kan hısımlığı sebebiyle asabe, köle ve câriyeyi hürriyetine kavuşturmaktan doğan asabe

Kan hısımlığı sebebiyle asabe üçe ayrılır:

A) Kendi başına asabe olanlar (Binefsihi asabe) Bunlar ölenle (mûrisle) aralarına kadın girmeyen erkek hısımlardır Bunlar dört sınıf olup şunlardır:

1) Ölenin araya kadın girmeyen erkek fürûu Oğlu, oğlunun oğlu gibi Ayette: "Ölenin çocuğu (oğul veya kız) varsa ana ve babadan herbirine terikenin altıda biri vardır" (en-Nisâ, 4/11) buyurulur Burada, babaya belli hisse verilerek, oğul asabelikte (artanı almada) ondan öne alınmıştır

2) Ölenin araya kadın girmeyen erkek usûlü Babası, babasının babası gibi Ayette: "Ölenin çocuğu olmayıp da, O'na ana ve babası mirasçı olduysa, üçte biri anasınındır" (en-Nisâ, 4/11) buyurulur Burada annenin hissesi belirlenmiş, artanın da babaya ait olacağına işaret edilmiştir

3) Ölenin babasının araya kadın girmeyen erkek fürûu Ölenin ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşleri ile bunların ilânihaye oğulları gibi Bununla ilgili olan Kur'anî hüküm şudur: "Eğer (mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (ölümüyle) bıraktığı mirasın tamamını alır" (en-Nisâ, 4/176) Cenâb-ı Allah'ın hükmüne göre çocuğu ve babası olmayan kimse ölür ve geride ana-baba bir veya baba bir erkek kardeşi kalırsa, mirasın tamamı, ashabü'l-ferâiz'den kimse varsa, bunlardan artanı bu erkek kardeşindir

4) Ölenin dedesinin erkek fürûu Ana-baba bir veya baba bir amcalarla, bunların ilânihaye erkek çocukları Hadiste şöyle buyurulur: "Nebî (sas) mirası ana-baba bir erkek kardeşe, sonra baba bir erkek kardeşe, sonra ana-baba bir erkek kardeşin oğluna, sonra baba bir erkek kardeşin oğluna verdi Amcaların durumunu da aynen bunlar gibi zikretti" (el-Mavsilî, el-İhtiyar, V, 93; Hafidu İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 321-322)

Birden çok asabe birlikte bulunursa en yakın ve en kuvvetli olan tercih edilir Diğerleri mirastan düşer Resulullah (sas): "Ashabü'l-Ferâize hisselerini veriniz Onlardan artan miras, en yakın erkek hısımındır" (Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9-10; Müslim, Ferâiz, 2-3; Tirmizî, Ferâiz, 8) buyurmaktadır

Buna göre asabeye miras verilirken şu prensiplere uyulur:

1) Yakın olan uzak olanı düşürür Bu da ikiye ayrılır:

a) Sınıfta yakınlık: Bir önceki sınıftan asabe varken sonraki sınıfta bulunanlar miras alamaz Meselâ, oğul varken baba veya erkek kardeş miras alamaz Ancak baba aynı zamanda ashabü'l-ferâiz'den olduğu için bu durumda altıda bir alır

b) Derecede yakın olan uzak olanı düşürür Bu durum aynı sınıfta, birden çok asabe bulunması hâlinde sözkonusu olur ve ölene en yakın olan tercih edilir Meselâ; birinci sınıftan oğul ile oğlun oğlu birlikte mirasçı olsalar, derecede (batında) yakın olan oğul, torunu düşürür

2) Kuvvetli olan zayıfı düşürür Bu durum, sınıf ve derecesi aynı olan birden çok asabe birlikte bulunursa sözkonusu olur Meselâ; ana-baba bir erkek kardeş ile baba bir erkek kardeş birlikte bulunsalar, hısımlığı kuvvetli olan öz kardeş, baba bir kardeşi düşürür

Asabe'ye miras verilirken bu, sınıf, derece, yakınlık ve kuvvet durumlarının daima gözönünde tutulması gerekir Ana-bir erkek kardeşlerle, ana bir amcalar zevi'l-erham* grubu içinde yer alırlar

B) Başkası ile birlikte asabe olanlar (Bigayrihi asabe) Bunlar kadınlardan olmak üzere dört çeşit hısımlardır Erkek kardeşleri ile birlikte müşterek asabe olurlar

1) Ölenin kızları Bunlar ölenin oğulları ile müşterek asabe olurlar Cenâb-ı Allah; "Allah size (miras hükümlerini şöylece emir ve) tavsiye eder Çocuklarınız hakkında, erkeğin hissesi iki kızın hissesi kadar" (en-Nisâ, 4/11) buyurur

2) Ölenin oğlunun kızları Bunlarda ölenin aynı derecede (batındaki) oğlun oğlu ile asabe olurlar Yukarıdaki ayette evlad kelimesi oğul ve kız anlamı yanında bunlar olmayınca oğlun oğlu veya kızı anlamına da gelir (İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 311-312)

3) Ana-baba bir kız kardeşler Bunlar öz erkek kardeşlerle birlikte olunca asabe olurlar (en-Nisâ, 4/176)

4) Baba bir kız kardeşler Bunlar da baba bir erkek kardeşlerle birlikte asabe olurlar (en-Nisâ, 4/176)

C) Başkasının bulunması ile asabe olanlar (Maagayrihi asabe) Bunlar ölenin kızları veya oğul kızları ile birlikte bulununca asabe olan kız kardeşlerdir Bunlar iki kısımdır:

I) Ana-baba bir kız kardeşler Ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar Hz Peygamber (sas): "Kız kardeşleri, kızlarla birlikte bulununca, asabe yapınız" (Buhârî, Ferâiz, 12; Dârimî, Ferâiz, 4) buyurmaktadır

2) Baba bir kız kardeşler, yine ölenin kızı veya oğlunun kızı ile asabe olurlar Bu konudaki delil, yukarıda zikrettiğimiz hadistir Ana-baba bir kız kardeş bulunmayıp da, kız veya oğul kızı ile beraber baba bir kız kardeş bulunursa asabe olur

Burada asabe olan kız kardeşler, ölenin kızı veya oğul kızı ashabü'l-ferâiz sıfatıyla belirli hissesini aldıktan sonra, artanı alırlar Aynı kuvvette sayıları birden fazla olunca, artanı kendi aralarında eşit olarak paylaşırlar Üç tane ana-baba bir kız kardeşin asabe olması gibi (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, Şahıs, Aile, Miras Hukuku, İstanbul 1983, s 495-507)

Hamdi DÖNDÜREN

ASABİYET

Sinirlilik; akrabalık, soy yakınlığı Akraba, soy, kavim, vatan, millet, din gayreti gütmek, bir toplumun ileri gelenleri Bir kimsenin baba tarafından akrabaları

İslâm öncesi Arap toplumunda bir kimse kabilecilik his ve gayretiyle baba tarafından olan akrabasını yahut da umumiyetle kendi kabilesinden olan birini, haklı haksız her konuda başkalarına karşı korur, ona destek olurdu Bu anlayışa göre, korumada önemli olan, kişilerin zalim veya mazlum olmaları değil, himaye edenlerin kabilesine mensup olup olmamalarıdır Aynı telâkki, bir cahiliye devri şiirinde şu şekilde ifade edilmiştir: "İster zalim olsun ister mazlum, kandaşın olan kişinin yardımına koş " Kur'an-ı Kerim'de asabiyet kelimesine rastlanmaz Ancak, akraba olsun ya da olmasın bir cemaat anlamı ifade eden "usbe" tabiri geçer Bunun yanısıra kavmiyetçiliği reddeden ayetler vardır Asabiyet kelimesi Peygamber Efendimiz (sas)'in hadislerinde görülmektedir Bu hadislerden birinde asabiyet, "Bir kimsenin kavmine zulümde yardım etmesidir" şeklinde tanımlanmış ve bu şekilde zulümde yardımlaşmayı sağlayan asabiyet şiddetle men edilerek "İnsanları bir asabiyet için toplanmağa çağıran bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir " buyurmuştur (Ebû Dâvûd, Edeb, 112) Hadis bilginleri içerisinde, bu hadiste geçen asabiyet kelimesini yalnız "zalime yardımcı olma" şeklinde yorumlayanlar olmuştur Halbuki İslâm'da, "zalimin zulmüne engel olma" emredilmiştir Nitekim Ashab-ı Kiram "Mazlum da olsa zalim de olsa din kardeşinize yardımcı olunuz" şeklindeki Hz Peygamber'in ifadesini açıklamasını isteyince, "Zalimi zulmünden engellemek ona yardımcı olmaktır" buyurmuştur

Büyük tarihçi ve sosyolog İbn Haldun, asabiyeti tarihî hadiselerin meydana gelmesinde önemli rol oynayan etkenlerden biri olarak görmüştür Ona göre, insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma, nesep birliğinden veya çeşitli yollarla meydana gelen sebebî akrabalıktan hasıl olur Bir insanın yakınına yapılan zülüm, onun ağırına gider "Keşke akrabamın maruz kaldığı haksızlıkları önleyebilsem" diye arzu eder İnsanın akrabalarını düşünmesi, onların meselelerini kendi meselesi gibi telâkki etmesi asabiyet duygusundan kaynaklanmaktadır Asabiyet hissi çoğunlukla nesep birliğine dayandığından, nesebin karışmamış veya çok az karışmış olduğu Bedevîler arasında daha çok yaşatılmıştır Şehirlerde ise nesep karışıklığının fazlalığı, hukukî ve idarî işlerin bir yönetim tarafından tanzim edilmesi gibi sebeplerle asabiyet şuuru azalmış hatta giderek kaybolmuştur Kuvvetli bir asabiyete sahip olmaları sebebiyle Bedeviler, lüks ve refah içinde yaşayan şehirlilere göre daha savaşçıdırlar Bir bedevî kabilesinin içinde çeşitli aileler vardır Bunlar içinde en kuvvetli asabiyete sahip olan bir reis, diğerlerine üstünlük sağlayarak, onları kendine tâbi kılar Daha sonra gücü oranında diğer kabilelere hakim olur Zevk ve sefaya dalmadıkça, daha da genişleyerek büyük devletler kurabilir

İbn Haldun'a göre, tebliğ ve irşad faaliyetleri asabiyete dayanmadan tamamlanamaz Hatta peygamberlerin başarıya ulaşmalarında da asabiyetin büyük bir rolü vardır Zira toplumlarda ortaya çıkan sosyal değişmelere karşı tabiî bir mukavemet ve muhalefet mevcut olduğundan peygamber bunu kıracak kadar asabiyet sahibi güçlü bir kabileden değilse, şüphesiz zor durumlarda kalacaktır Nitekim Hz Peygamber (sas): "Allah, bir peygamberi, sadece kavminin metin ve bahadır (şerefli ve güçlü) taifesinden gönderir" buyurmuştur Bundan dolayıdır ki, peygamberler en şerefli kabîlelerden gelmişlerdir

Asabiyetin gayesinin mülk (hâkimiyet, iktidar) olduğunu söyleyen İbn Haldun asabiyeti kötüleyen hadisleri şu şekilde telif eder: "Resulullah'a göre dünya ve dünya işleri âhiret için bir binek ve vasıtadır Vasıtadan mahrum olan, maksada ulaşmaktan da mahrum olur Resulullah insanın bir fiilinin terk edilmesini isterse, bundan maksadı, o fiilin tamamen atılması, fiilin kaynağını teşkil eden tabiî kuvvetlerin ve vasıfların işlemez hâle getirilmesi değildir Maksadı, o fiilleri ve kuvvetleri doğru olan hedeflere yöneltmek için son haddine kadar gayret sarf etmektir

Resulullah, insandan "gadab (hiddet)"ın tamamen kalkmasını istememiştir Zira insandan "gadab kuvveti" gidecek olsa, "Hakka yardımcı olma" özelliği yok olur, bunun neticesinde de cihad ihmal edilir Çünkü cihat yapma sadece gadab kuvvetinin varlığıyla mümkün olur O sadece kötü maksatlar uğrunda kullanılan gadabdan sakındırmıştır Yoksa gadab Allah rızası için olursa arzu edilen hedef ve noktaya ulaşılır

Hz Peygamber'in şehvetleri kötülemesi de böyle olup, gayesi bunları tamamen yok etmek değildir Bir kimsede şehvetin bulunmayışı onun için eksiklik olur Şehvetten maksat, onun, meşru yollarla bazı faydalar ihtiva edecek şekilde kullanılmasıdır

Resulullah'ın asabiyetini yermesi de, aynen bunun gibidir "Akrabalarınızın ve evlâtlarınızın size bir faydası olmaz" (Mümtehine, 60/3) ayetinden maksat cahiliye döneminde olduğu gibi asabiyetin, batıl ve batılla ilgili haller üzerine olması; bir kimsenin diğerine karşı gururlanması ve asılsız yere hak iddia etmesidir Bunlar da akıllı kimselerin özellikleri olmayıp faydasız şeylerdir Ancak asabiyet, bir iyiliğe binaen ve Allah'ın emrini yerine getirmede olursa arzu edilen birşey olur"

Yine ibn Haldun'a göre İslâm, asabiyetin zararından çok faydasını görmüştür Asabiyet, grup hissi, hizip duygusu, cemaat dayanışması, belli grup üyelerini birbirine bağlayan manevî rabıta, birlik şuuru gibi şekillerde görülmesi halinde çok daha geniş uygulama alanları bulunabilmekte, millî topluluklara bağlı kalmamaktadır Meselâ, belirli din, mezhep ve ideolojilere bağlı olan fertler, asabiyet bağı ile birbirine bağlanarak, diğer din, mezhep ve ideoloji sahiplerine karşı birbiriyle bütünleşmiş bir toplum olarak ortaya çıkmakta, asabiyet şuuru ile varlıklarını devam ettirmektedirler Bu sebeple asabiyeti, sadece kavmî tesanüt olarak değil, aynı zamanda ideoloji ve din tesanüdü şeklinde görmek gerekir Yoksa kavmiyetçilik ya da onun izlerini taşıma düşüncesi İslâm'da kesinlikle yasaklanmıştı

Zira Ebû Hureyre (ra)'den rivayet edilen bir hadîste de asabiyet duygusuna kapılanların İslâm ve Allah nazarındaki durumları en güzel bir şekilde dile getirilmiştir Hz Peygamber (sas) şöyle buyurmaktadır: "Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır Bu atalar ister mü'min ve muttakî, ister fâcir ve günahkâr olsun farketmez Siz Adem'in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz) Atalarla övünenler Cehennem kömürlerinden bir kömürdürler Onların bu hali Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür " (Ebû Dâvud, Edeb, 112)

Peygamber Efendimiz (sas)'in koyduğu bu ölçü ve prensipler İslâm'ın asabiyete ve ırkçılığa bakış açısını en güzel bir şekilde değerlendirmektedir

Fransız ihtilalinin getirdiği yeni fikirlerden birisi de milliyetçilik fikridir Bu fikirlerden sonra gerek Balkanlarda, gerek Ortadoğu'da asabiyete dayalı hareketler olmuş, Allah'ın nizam ve İslâm kardeşliği unutularak asabiyete bağlı olarak devletler kurulmuştur Asabiyet, dinin bağlarını gevşetmiş, yerine aşiret, kabile ve kavim temellerine dayanan devletler kurulmuştur O günden bu yana İslâm'a ters gelen bu uygulama müslümanlar arasında halâ devam etmektedir

Alıntı Yaparak Cevapla