|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslam Ansiklöpedisi (B)
Birr
İyilik, hayırda genişlik, güzel davranış Birr, müslümanların gerek kendi aralarında gerekse İslâm devletinin gayr-i müslim vatandaşlarına karşı güzellik ve adaletle davranmaları anlamında kullanıldığı gibi, Müslüman'ın Allah'a karşı olan görevlerini ifa ederken işlediği sâlih amellerin bütünü anlamına da gelmektedir Birr takvanın kendisidir Allah'ın emrine uyup, ilâhî mürakâbeyi yakînen kavramaktır Tasavvuru, şuuru, ameli ve Allah'a yönelişi birleştirmek demektir Ferdin ve toplumun vicdanına hükmeden tasavvur ile ferdin ve toplumun hayatını düzenleyen amel, Allah'ın istediği ölçüler dahilinde birleşirse işte o zaman birr gerçekleşir Çünkü Kur'an genel olarak toplum hayatında hakkaniyet ve sevgiyi özellikle vurgulamaktadır Yani başkalarına karşı hakkı gözetmek ve sevgi göstermek, Kur'an'ın insanlar için emridir İşte bu, birr ile açıklanabilen geniş, bol ve sürekli olan bir hayırdır
Be-r-ra', "iyilik etti, iyi davrandı, hayırda bol ve geniş oldu" demektir; kelime Kur'an'ı Kerîm'de bu anlamda değişik şekillerde kullanılmıştır:
"Allah sizi din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik ve adaletle davranmaktan alıkoymaz, Allah adaletle davrananları sever" (el-Mümtehine, 60/8)
'Adele' fiilî ism-i fâilinin "adl" ve "âdil" şeklinde geldiği gibi "Berra" fiilinin ism-i faili hem "berr", hem de "bârr" olarak gelir Adl, âdilden daha beliğ ve daha öte bir anlam ifade ediyorsa, berr de bârr'dan daha beliğ ve daha geniş bir anlam ifade eder Berr öncelikle Hakk Teâlâ hakkında kullanılır
"Biz bundan önce O'na dua ederdik; muhakkak O berr ve rahîm olandır" (et-Tûr, 52/28)
"Kul Rabbi'ne bol itaatte bulundu" anlamında kullanıldığı gibi, Allah'ın berr olması da kulun ibadetine karşılık çok fazla sevap vermesi demektir Berr melekler hakkında da kullanılır ve çoğulu berara'dır Berr'in Kur'an'da aynı zamanda insanlar, daha doğrusu peygamberler hakkında da kullanıldığını görüyoruz:
"(O Kur'an Allah katında) pek şerefli son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir Emrine itaatkâr değerli (kiramen berara) kâtiplerin ellerindedir " (Abese, 80/13-16)
"(Yahya) anne-babasına berr idi, zorba ve isyankâr değildi " (Meryem, l9/14-15)
"(İsa): "Beni bulunduğum her yerde mübarek kıldı ve sağ olduğum sürece bana namaz ve zekât'ı emretti Ve anneme karşı berr (kıldı) beni, zorba ve şakıy kılmadı beni" (Meryem, 19/31-32)
"Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla ve kötülüklerimizi ört ve bizi ebrarla (salih kimselerle) birlikte vefat ettir" (Âli İmrân, 3/193)
"Muhakkak ebrâr Naim'dedir" (el-İnfitar, 82/13)
Rasûl-i Ekrem'e "birr" nedir diye sorulduğunda şu ayet- kerimeyi okumuşlardır:
"Birr, yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir fakat birr Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman eden, sevdiği halde malı yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve boyunduruk altındakilere infak eden, namazı kılan ve zekâtı veren, ahidleştiklerinde ahdini yerine getirenler, zorluk hali, zarar anları ve güçlük zamanında sabredenlerdir Onlardır sâdık olanlar; ve onlardır müttaki olanlar" (el-Bakara, 2/117)
Ayette açık olduğu üzere, "birr" hem imanı, hem de aşağı yukarı bütün amelleri (nafilelere varıncaya değin) içine almaktadır Bir diğer husus "birr"in şahıslaştırılmasıdır; yani ayet "birr"i amel olarak değil, bir kişi olarak sunmaktadır Zaman zaman belirttiğimiz gibi, insan maddi gaflet örtüsünden sıyrıldığı zaman ameliyle özdeşleşir Artık ona mümin yerine iman; muhsin yerine husn ve berr yerine birr diyebiliriz Aynı zamanda o, âlim olmaktan ilm olmaya da geçer İradesini Allah'ın iradesinde eriten ve ilâhî irade karşısında adeta bütünüyle edilgen duruma geçen insan, Allah'ın her yarattığı gibi güzel olur ve hayatıyla, kimliğiyle şahsiyetiyle bol bir hayr ve iyilik (birr) halini alır Ayetten anlaşılan bir diğer husus birr'in "sıdk ve takva"yı da içine almasıdır Birr konusunda gelen diğer ayetler, yukarıdaki kapsamlı ayetin bazı yönlerini açıklayıcı niteliktedir Sözgelimi, malın zekâtını vermek farzdır; infak, farzı içine aldığı gibi fazlasını da kapsar Kur'an duruma göre ihtiyaçtan arta kalanın infak edilmesini emreder (el-Bakara, 2/219); "Birr", infak ederken kişinin sevdiği şeyden vermesini içine alır
"Sevdiğinizden infak etmedikçe birr'e erişemezsiniz " (Âli İmrân, 3/92)
Evlere ancak kapılarından girilir Arkalarından değil, önlerinden gelinir Aynı şekilde, her emanet ehline verilir ve her şey ehlinden alınır Sözgelimi, ilim ancak âlimden öğrenilir; yarı bilenden değil, bilinmeyince zikr ehline (o işi bilenlere) sorulur; ancak bu yollarla birr'e ulaşılabilir
"Evlere arkalarından gelmeniz birr değildir, ancak birr ittika edendir; ve evlere kapılarından gelin, Allah'tan ittika edin Umulur ki, felah bulasınız" (el-Bakara, 2/189)
Ali ÜNAL
Bİ'SET
Gönderme Cenâb-ı Allah tarafından Peygamber gönderilmesi, özellikle Peygamberimiz Hz Muhammed (s a s )'in risalet görevi ile gönderilmesi hakkında kullanılan bir terim
"Bi'set" ve "ba's" kelimeleri mastar olup Kur'an-ı Kerîm'de daha çok bu kökten gelen fiil tiplerine rastlarız Bunlar üç manada kullanılmıştır:
1- Bir şeyi, bir nesneyi göndermek:
"Peygaınberleri, onlara (İsrailoğulları'na) dedi ki: Allah, Talût'u size hükümdar olarak gönderdi" (el-Bakara, 2/247) ayetinde bu anlamda kullanılmıştır
2- Peygamber göndermek: "Allah, müminlere büyük lütufta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerine uyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi " (Âli İmrân, 3/164) ayetinde bu anlamda kullanılmıştır
3- Öldükten sonra dirilmek: "Kıyamet kopacaktır, bunda şüphe yoktur Allah kabirlerdekileri diriltecektir" (el-Hac, 22/7) ayetinde olduğu gibi
Bi'set-i Nebî: Hz Muhammed (s a s )'in peygamber olarak gönderilişi demektir Hz Muhammed (s a s )'in Mekke dönemindeki hayatı iki merhalede incelenir: 1- Bi'setten önceki hayatı, 2- Bi'setten sonraki hayatı Peygamber Efendimiz (s a s )'in Hz Hatice ile evlenmesi ve Kâbe hakemliği Bi'setten önce olmuştur
Bi'set olayı İslâm ve dünya tarihi için bir dönüm noktasıdır
İA
BORÇ
Geri verilmek üzere alınan para veya eşya; bir veya birkaç kişiye yahut bir kuruma karşı yerine getirilmesi gereken yükümlülük, ödünç
Borç yahut fıkhî terim olarak "deyn" genellikle borçlunun ödemeyi teahhüt ettiği nakit veya borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşya; yani ölçü, tartı vb yollarla benzeri ile ödenebilen eşya karşılığında kullanılan bir terimdir Borcun zimmetinden maksat da şahsın borcu yüklenme kabiliyetidir
İnsanların birbirleriyle yardımlaşma yollarından biri de borç alıp vermedir Borç alıp verme işlemi İslâm'da nakit para gibi sayılabilen; buğday, arpa, pirinç gibi ölçülebilen; yahut altın, gümüş ve et gibi tartılabilen; ya da yumurta ve ceviz gibi büyüklükleri birbirlerine yakın olan mallarda geçerlidir Fakat hayan vs gibi her birinin kendine göre ayrı ayrı değer ve özelliği bulunan mallarda borçlanmanın olup olmayacağı hususu ise İslâm hukukçuları arasında ihtilaflı bir konudur Böyle bir borçlanmanın caiz olmadığı kanaatinde olan Hanefî hukukçuları; "alınan borç harcanır, sonra benzeri ödenir Canlı bir koyun borç alındığında tamamen aynı özelliklere sahip bir koyun bulunmayabilir Onun için bu gibi borçlanmalarda taraflardan biri mağdur olabilir" demektedirler Borç alınan para para ile; buğday buğday ile ödenir Fazla bir şey verilmez, istenirse faiz olur
Borç verme İslâm'da sevaptır Dinimiz bunu teşvik etmiştir Hatta bazı durumlarda sadaka vermekten de sevaptır Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: "Eğer Allah'a içten gelen istekle ödünç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar " (et-Teğâbun, 64/17) Peygamber Efendimiz (s a s ) de bir sadakaya on misli sevap verileceğini, borç vermeye ise onsekiz misli sevap verileceğini bildirmiştir (et-Tergîb ve't-Terhîb, II, 40)
Bir kimse borç verdiği para vs 'nin bir kısmını veya tamamını bağışlayabilir Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta mümkün ise alacağını bağışlamasını teşvik etmiştir Kur'an-ı Kerîm'de:
"Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar ona mühlet verin Bilmiş olsanız borcu bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280) buyrulur Yani şayet borçlulardan herhangi bir kimse zor durumda kalmış ise "darda ise, eli genişleyinceye kadar mühlet veriniz " Böyle bir durumda verilecek olan hüküm, onun borcunu rahatlıkla ödeyebileceği zamana kadar imkân tanımaktır
" Eğer bilirseniz sadaka olarak bağışlamanız sizin için daha hayırlıdır "
Borçlunuz olan kimse borcunu ödeyemeyecek kadar zor durumda olursa ona mallarınızı veya bir kısmını sadaka olarak bağışlamanız kıyamet gününde sizin için daha hayırlıdır Burada "eğer bilirseniz" şartının getirilmesi teorik olarak bilmeden kasıt, beraberinde amelin de söz konusu olduğu bir bilgidir Buna göre takdirî mana şöyle olur: "Şayet sizler bunun Allah katında olduğunu bilerek gereğince amel edecek olursanız, ona sadaka olarak bağışlamanız için daha hayırlıdır "
Tebarânî'nin Ebu Umâme (r a )'den nakline göre Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurdu: "Kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmayacağı bir günde Allah'ın kendisini gölgelendirmesini arzu eden bir kimse, zor durumda kalmış olana kolaylık sağlasın veya onun borcunu indirsin " Bu manada pek çok hadis vardır (İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1984, I, 491)
Buhâri Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet etmektedir: Hz Peygamber (s a s ) şöyle buyurdu: "İnsanlara borç veren bir tüccar vardı Zor durumda kalmış birisini görünce çocuklarına, onun borcunu affedin, belki Allah bizi bağışlar derdi Nihayet Allah da onu bağışladı " (İbn Kesîr, aynı yer)
İmam Ahmed'in rivayetine göre İbn Ömer şöyle dedi: Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurdu: "Duasının kabul olunmasını, kederlerinin açılmasını isteyen, borcunu ödeyemeyen, zorda kalmış kimseyi bu durumdan kurtarsın " (Ahmed b Hanbel, II, 23)
Taberâni İbn Abbas'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurdu: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine kolaylıkla ödeyeceği zamana kadar mühlet veren bir kimseye, Allah da günahı sebebiyle tövbe edinceye kadar mühlet verir " İbn Abbâs'ın rivayet edip İmam Ahmed'in kaydetmiş olduğu hadise göre Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurmuştur: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi yüce Allah Cehennem ateşinden korur" (Buhârî, Buyû' 17; Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Buyû' 67; İbn Mace, Sadakat 14; Ahmed b Hanbel I, 327, II, 359)
İmam Ahmed Bureyde'den rivayetle: "Peygamber (s a s )'in şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir kimse her gün için onun gibi bir sadaka vermiş gibi olur " Bureyde devamla dedi ki: Sonra da onun şöyle buyurduğunu dinledim: "Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren bir kimseye, mühlet verdiği her gün için iki katı sadaka yazılır " Bunun üzerine ben:
"-Ey Allah'ın Rasûlü, seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet verene her gün için onun gibi sadaka vardır, derken dinledim; sonra da yine seni, borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren kişiye her gün için iki kat sadaka verilmiş gibi olur buyurduğunu işittim" Hz Peygamber şu cevabı verdi:
"Borcun vadesi gelmeden önce verdiği her bir mühlet için onun gibi bir sadaka vardır Borcun vadesi geldiğinde ona mühlet verecek olursa iki katı sadaka vermiş gibi olur " (Ahmed b Hanbel, IV, 442-443, V, 300, 308)
Borçlunun alacaklıdan biraz indirim yapmasını istemesi caizdir Mâlikîlerden bazıları bunu mekruh görmüşlerdir; zira bunda bir minnete katlanma vardır Kurtubî: "İhtimal kerahati mutlak söyleyenlerin maksatları bunun hilâf-ı evlâ olduğunu anlatmaktır " demiştir Aynî, İmam A'zam'ın görüşünün de böyle olması gerektiğini söylemiştir Nevevî indirim istemekte beis olmadığını söyledikten sonra: "Lâkin zarûret yokken ısrar derecesine, nefsi tahkîre veya ezâya vardırmamak şarttır " diyor
Rasûlullah (s a s ) borçlu olarak ölenin cenazesini kılmazdı (Bir gün) bir cenaze getirildi
Rasûlullah (s a s ):
"- Onun borcu var mı?" diye sordu
- Evet iki dinar borcu var, dediler "- Arkadaşınızın namazını kılınız, " buyurdu
Bunun üzerine, Ensâr'dan olan Ebû Katâde;
- O iki dinarı ben yükleniyorum, Ya Rasûlullah, dedi Hz Peygamber de adamın namazını kıldı
Allah (c c ), Rasûlüne fetihler müyesser buyurunca, efendimiz:
"Ben her mümine kendi nefsinden daha evlâyım Her kim borç bırakırsa (borçlu ölürse) onu ödemek bana aittir Kim de mal bırakırsa varislerine aittir " buyurdu (Buhârî, Ferâiz 15; Müslim, Ferâiz, 16; Ebû Davûd, Buyû, 9; Tirmizî, Cenâiz, 69; İbn Mâce, Mukaddime,11; Sadakat 13; Nesâi, Cenâiz, 67; Iydeyn, 22)
Rasûlullah (s a s ) bir kâfileden, yanında parası olmadığı halde bir dana satın aldı Danaya kâr verildi Rasûlullah da sattı Kârı, Abdülmuttaliboğullarının muhtaç kadınlarına dağıttı ve: "Bundan sonra yanımda para olmadan hiçbir şey satın almayacağım" buyurdu (Ahmed b Hanbel, I, 235, 323)
Diğer bir husus da borcun gereksiz ve mazeretsiz olarak geciktirilmesidir Bu konuda Hz Peygamber şöyle buyurmuşlardır:
"Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür Biriniz (alacağı) bir zengine havale edilirse kabul etsin (Buhârî, Havale 1-2; İstikraz, 12; Müslim, Müsâkât, 33; Ebû Davûd, Buyû', 10; Nesâi, Buyû, 100, 101; Tirmizî, Buyü', 68; İbn Mâce, Sadaka, 8; Mâlik, Buyü', 84; Dârimî, Buyû', 48; Ahmed b Hanbel II, 71, 245, 254, 260)
Burada matl (geciktirme): bir kimsenin borcunu vermeyi geciktirmesi, alacaklıyı oyalaması, savsaklaması karşılığında kullanılmıştır Kurtûbi bu kelimenin, "ödemesi gereken borcu, imkânı varken ödememek" manasına olduğunu söyler
Hadis-i şerif'te, önce borcunu ödeme imkânına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmektedir
Bazı âlimler ise bu cümlenin "zengine olan borcu geciktirmek zulümdür " manasına geldiğini söylerler Bu durumda hadisi "Zengine olan borcu ödemeyip geciktirmek zulüm olduğuna göre, fakire olanı geciktirmek öncelikle zulümdür" şeklinde anlamak gerekir Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, âlimlerin büyük çoğunluğu önceki manayı benimsemiş ve hadis "Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür" şeklinde anlamışlardır
Rasûlullah (s a s ) genç bir deve borç almıştı Kendisine, sadaka develeri geldi Bana, (alacaklı) adama genç devesini ödememi emretti Ben efendimize: "Develer arasında altı yaşını doldurmuş güzel bir deveden başkasını bulamadım" dedim Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"-Adama onu ver, şüphesiz insanların en hayırlısı borcunu en iyi ödeyendir " buyurdu (Müslim, Musâkât, 118, 128; Tirmizî, Buyû', 73; Nesâi, Buyû', 64; İbn Mâce, Ticaret, 62; Dârimî, Buyû', 31; Mâlik, Buyû', 89; Ahmed b Hanbel, VI, 375, 390)
Nevevî ise "Zekât mallarını başkasına teberru olarak vermek caiz olmadığına göre, nasıl olmuş da Hz Peygamber aldığı borcu, zekât develerinden fazlasıyla ödemiştir" şeklindeki muhtemel bir itiraza cevap verirken şöyle der: Hz Peygamber (s a s ), genç deveyi kendisi için ödünç almıştı; sonra zekât develerinden birisini satın aldı ve borcunu ödedi Ebû Hureyre'nin rivayetindeki, "Onun için bir deve satın alıp alacaklıya verdiler" şeklindeki ifade de buna delâlet eder "
Görüldüğü gibi Nevevî, Hz Peygamber'in genç deveyi kendisi için satın aldığı görüşündedir
Hz Peygamber'in deveyi kendisi için borç alıp bunu ihtiyaç sahiplerine vermiş olması da mümkündür
Hadîs'in zâhiri, hayvanı borç alıp vermenin caiz olduğuna delâlet etmektedir Evzai, Leys, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b Hanbel bu görüştedirler
Hanefilere göre, yukarıda ifade edildiği gibi sadece para ve mislî olan mallar borç verilebilir
Mislî mal; piyasada benzeri bulunan, telef edildiğinde değeri değil, misli ile tazmin olunan mallardır Bunlar, mekil (ölçekle alınıp satılan mallar) mevzûn (tartı ile alınıp satılan mallar) ve ceviz, yumurta gibi büyüklükleri biribirlerine çok yakın olan aded-i mütekarib mallardır
Hanefiler bu sayılanların dışındaki mallarda borç alıp vermeyi kabul etmezler Çünkü bu adaletli bir ödemeye imkân vermez Hayvan da, borç olarak verilmesi caiz olmayan mallardandır
Nevevî bu hadislerin Hanefiler aleyhine delil olduğunu, delil olmadan nesh davasının kabul edilemeyeceğini söyler
Hanefi âlimleri Hz Peygamber'in hayvan ödünç aldığına delâlet eden hadislerin mensuh* olduğunu ve nesh* davasının delilsiz olmadığını söylerler Tahavî, Meâni'l-Âsâr adındaki eserinde, hayvanı borç vermenin caiz olmadığına işaret eden bazı hadisler rivayet eder
İbn Abbas (r a ) şöyle der: "Hz Peygamber (s a s ) veresiye olarak hayvan mukabilinde satmayı nehyetti " (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60)
Câbir (r a ) şöyle demiştir:
"Rasûlullah (s a s ) -peşin olarak iki hayvanı bir hayvan karşılığında satmakta bir beis görmez, fakat veresiye olarak satışım kerih görürdü (Şerhu Meâni'l-Âsâr, IV, 60)
Tahavî; bu hadislerin hayvanı hayvan mukabilinde veresiye olarak satmayı caiz gören hadisleri neshettiğini: hayvanı ödünç almanın da aynı hükümde olduğunu söyler Tahavî daha sonra, karşı görüş sahipleri tarafından ileri sürülen bazı itirazlara işaret ederek, bunları cevaplandırır
Hadis-i Şerif'in delâlet ettiği diğer bir anlam da şudur:
Borç alan kişi, borcunu aldığından daha üstün bir şekilde ödeyebilir Çünkü Hz Peygamber borç olarak genç bir deve almış ve bunu yedi yaşına girmiş iyi bir deve ile ödemiştir
"Bekr" denilen genç deve, yedi yaşına giren deveye nisbetle daha az değerlidir Üstelik bu iyi bir davranıştır, müstehaptır Üstünlük borcun miktarı yönünden olabileceği gibi; kalitesi yönünden de olabilir Meselâ bin TL borç alan bir kimse,borcunu binyüz TL olarak verebilir Yine ikinci kalite buğday borç alan, borcunu öderken birinci kaliteden ödeyebilir Ancak bunun borç verme esnasında şart koşulmamış olması gerekir Ama borç alınırken borcu daha fazlasıyla veya daha iyisiyle ödeme, ya da borçlunun alacaklıya fayda temin edecek başka bir şeyi yapması şart koşulursa bu caiz değildir; faizdir Peygamber Efendimiz bir hadisinde "Menfaat sağlayan her türlü borç faizdir " buyurmuştur (Suyutî, el-Camiu's-Sağir, II, 94)
İmam Malik'e göre şart koşulmamış bile olsa, borcu miktar olarak fazlasıyla ödemek caiz değildir Hadisteki
"insanların en hayırlısı, borcunu en iyi şekilde ödeyendir" cümlesi İmam Malik'e karşı delil olarak ileri sürmüştür
Borcun Yazılması: Kur'an'daki her hüküm ayetindeki açıklık gibi borçlanma konusunda da öylesine pratik bir hüküm ortaya konmuştur ki, bu hükme uyanlar hiç bir zaman öteki hükümleri kabul edenler gibi perişan olmazlar Çünkü Kur'an, müminler için rahmet ve şifadır Onun şifa oluşu ona teslim olanlar tarafından görülmüş ve yaşanmaktadır Hakikatte onu kabul eden ve fakat hükmüne teslim olmayan için Kur'an, ne rahmet, ne de şifadır Bugün alışverişlerini Kur'an'a göre yapmıyanlar, ekonomik bir takım prensiplerden medet ummaktadırlar Oysa Allah Teâlâ'nın emri dikkate alınmış olsa ve bu emirle yaşanmış olunsa bütün iç ve dış borçlanmalar kendiliğinden ve Allah'ın yardımıyla bir rahmet olarak karşımıza çıkar
Kur'an'da toplum içinde yerleştirilmek istenen prensip, malın yok olmaması ve muayyen bir zaman için alınan borçlar hususunda borcun miktarının yazılmasıdır Bunu yazmak isteğe bağlı olarak değil, ayet-i kerîme ile farz kılınmış bir husustur Ayet de hiç bir yoruma tabi tutulmayacak kadar açıktır
"Ey iman edenler, muayyen bir zaman vaadiyle borçlandığınızda onu yazın Aranızda bir kâtip de doğrulukla yazsın Yazan Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin Yazsın Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın Şayet, borçlu, sefih, küçük ve kendisi yazdıramıyacak durumda ise, velisi dosdoğru yazdırsın Erkeklerden iki de şahit yapın Eğer iki erkek bulunmazsa Şahitlerden razı olacağınız bir erkek, biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatacak iki kadın olabilir Şahitler çağırıldıklarında çekinmesinler Borç, küçük veya büyük olsun onu müddeti ile beraber yazmaktan üşenmeyin Bu Allah yanında adalete daha uygun, şahitlik için daha sağlam, şüpheye düşmemenize de daha yakındır  " (el-Bakara, 2/282)
Süfyan es-Sevrî  "Ey iman edenler, muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman onu yazın " ayet-i kerîmesi hakkında İbn Abbâs'tan şu sözü nakleder: "Bu ayet-i kerîme belli bir vade ile yapılan selef (vâdeli satış) hakkında nazil olmuştur "
Katâde İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki, O: "Ben şehadet ederim ki belli bir vade taşıyan selef (vâdeli satış)'ı Allah Teâlâ helâl kılmış ve buna izin vermiştir" deyip, sonra da: " Ey iman edenler, muayyen bir vade ile borçlandığınız zaman, onu yazın " ayet-i kerîmesini okumuştur
Süfyan İbn Uyeyne tarikıyla İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir:
Rasûlullah (s a s ) Medine'ye geldiğinde Medineliler bir, iki ve üç senenin meyvesinden selef (vâdeli satış) yapıyorlardı (Parayı peşin alarak bir, iki ve üç senenin mahsulünü satıyorlardı) Rasûlullah (s a s ) şöyle buyurdular:
"Kim selef yaparsa belli bir ölçü, belli bir ağırlık ve belli bir vade ile selef yapsın " (Buhârî, Selem, 7)
İbn Cüreyc der ki: Kim borçlanırsa yazsın, kim alış-veriş yaparsa şahit tutsun
Katâde der ki: "Bize anlatıldığına göre, Ebu Süleyman el-Mar'aşî Kâ'b'ın arkadaşlarından birisiydi Bir gün arkadaşlarına şöyle sordu: "Rabbına dua ettiğinde duasına icabet edilmeyen mazlûmu biliyor musunuz?" ona "Bu nasıl olur?" diye sorduklarında:
"Bir adam belli bir vade ile satış yapar, şahit tutmaz ve yazmaz, malının zamanı gelince sahibi bunu inkâr eder, o da Rabbına dua eder, ama duasına icabet edilmez Çünkü o, Rabbına isyan etmiştir " dedi
"Aranızda bir kâtip de doğrulukla (hak üzere) yazsın Yazarken kimseye ihanet etmesin Ne eksik ne fazla; tarafların ittifak ettiği şeyi yazsın Yazan Allah'ın kendisine (bilmediği şeyleri) öğrettiği gibi (herhangi bir zarûret olmasa da insanlar kendisinden bir Şey yazmasını istedikleri vakit) yazmaktan çekinmesin ve yazsın " İlâhî hükmü ile bu hususta görev yapacakların tavır ve görevleri de belirleniyor
Allah'u Teâlâ buyuruyor: "Hak kendi üzerinde olan (borçlu da zimmetinde olan borcu yazdırsın Rabbi olan Allah'dan korksun da ondan bir şey (gizleyip) eksiltmesin Şayet borçlu beyinsiz sefih, küçük (ya da deli) veya (konuşamama ya da yanlıştan doğruyu ayııamıyacak derecede cahil olması sebebiyle) kendisi söyleyip yazdıramayacak durumdaysa, velisi dosdoğru yazdırsın "
Allah Teâlâ'nın: "Erkeklerinizden iki de şahit yapın " buyruğu, yazıyla birlikte daha sağlam olması için şahit tutmayı emretmektedir "Eğer iki erkek bulunmazsa  bir erkek  iki kadın olabilir " Bu durum ancak mallarda ve kendisiyle malın kastolunduğu şeylerde (akidlerde) olabilir
İslâm'ın insanlığa getirdiği güzel mesajlardan biri müsamaha ve sevimliliktir İslâm, tamahkârlık, bencillik, egoistlik ve cimrilik sahrasında, insanoğlunun sığınabileceği yegane gölgeliktir Bu din hem borçlanan, hem de borç veren için ve gölgesine sığınan bütün topluluklar için bir rahmet ve şefkat kucağıdır
Çağdaş cahiliyyenin bencil duygularıyla yetişmiş olan kimselere bu kelimeler bir mana ifade etmez Bilhassa faizle beslenmiş kapitalistlerin dünyasında bu güzel duyguların hiç yeri yoktur
Şâmil İA
BORÇ SENEDİ
Belli bir vade sonunda ödenecek borçlar için düzenlenen belge Ayette; "Ey iman edenler, belli bir vâdeye kadar borçlandığınız zaman bunu yazınız" (el-Bakara, 2/282) buyurularak, vadeli borçlanmaların yazıyla tespit edilmesinin gerekli oluşu; hatta, (aynı ayetin devamında), daha önemli borçlanma ve akitlerde iki erkek şahidin temini; bu bulunmazsa bir erkek iki kadın şahit bulundurulması veya borca karşılık rehin (ipotekli mal) istenebileceği belirtilmiştir Buna, kefil talebi hakkı da eklenebilir İşte bütün bu teminatlar, unutmaya karşı bir tedbir veya borcun tamamen veya kısmen inkârı hâlinde ispat kolaylığı sağlamak içindir Düzenlenecek senetler ihtilaf hâlinde mahkemede bir ispat aracı olarak kullanılacak ve gerektiğinde borcun zor kullanılarak ödenmesi sağlanacaktır
Günümüzde bono, çek, poliçe, el senedi, makbuz, alındı belgesi, borçlunun imzasını taşıyan defter kayıtları "borç senedi" niteliğindeki yazılı belgelerdir Bunlar usulüne göre düzenlenince doğrudan veya mahkeme aracılığı ile tahsil edilebilmektedir
Borç senedi, alacaklıya senette yazılı miktar kadar alacak hakkı doğurur Ancak borcun ödenmesiyle ilgili çıkabilecek masraflarda borçluya aittir Pul parası, protesto ve icra masrafları gibi İslâm hukukunda alım satımlarda prensip olarak satılan malın teslimi ile ilgili masraflar satıcıya; satış bedelinin peşin veya vâdeli ödenmesiyle ilgili masraflar da alıcıya, yani borçluya aittir Çünkü borcun tam olarak îfası ancak bu şekilde mümkündür (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, III, 27, 28; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 220; Ali Haydar, Düraru'l-Hukkâm Şerhu Mecelleti'l-Ahkâm, I, 455, 456, 457; Mecelle, madde, 36, 287 291, 288; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s 114, 115)
İslâm hukukunda, bir satım akdinde, satılan malın teslimi ile satış bedelinin ödenmesi, peşin veya veresiye durumuna göre dört şekilde düşünülebilir
1) Satılan mal da satış bedeli de peşin Bunun caiz olduğunda görüş birliği vardır
2) Satılan mal veresiye; satış bedeli peşin Buna İslâm hukukunda "setem" veya "selef" akdi adı verilir İhtiyaç duyulduğu ve eski bir örf olduğu ve naslarla çatışmadığı için Rasûlullah (s a s ) tarafından selem akdine izin verilmiştir (Buhârî, Selem,1, 2, 7; Müslim, Müsâkât, 128) Mislî mal adı verilen, ölçü tartı veya standart olup sayı ile alınıp satılan mallar üzerinde, para peşin-mal veresiye selem akdi yapılabilir Bu takdirde borç senedi veya sözleşmede borçlanılan mal ve teslim tarihi belirlenir Satış bedelinin tamamı daha önce ödendiği için, artık borçlanılan malın fiyatı yükselse de satış bedeline bir ilâve yapılmaz Bunun aksine fiyatlarda düşme olursa, bedelde bir indirim yoluna da gidilmez (İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kâdir, V, 323 vd ; el-Mevsılî, el-İhtiyâr, II, 34, 35)
3) Malda satış bedeli de veresiye Bu, hadîs-i şerifle yasaklanmıştır (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V, 176)
4) Satılan mal peşin; satış bedeli veresiye İşte günümüzde borç senetleri, özellikle veresiye satışlardan doğan borçlar için düzenlenmektedir Satım akdi ikâle (akdi feshedip parayı geri verme ve malı alma) yoluyle veya malın ayıplı çıkması gibi bir sebeple bozulmadıkça, satış bedelinin ödenmesi gereklidir Senette borcun vadesi yazılmamışsa bu satış akdi fasit olur ve anlaşmazlık hâlinde iki tarafın veya taraflardan birisinin isteği üzerine akit* bozulabilir Bu takdirde satılan mal geri iade edileceği için borcun ödenmesi gerekmez
Borç bazen karzdan, yani ödünç para vermekten doğmuş olabilir Burada da borçludan borç senedi ve diğer teminatlar istenebilir Diğer vadeli borçlarla, karz-ı hasenden doğan borç arasında şu fark vardır Diğer borçlarda muhayyerlik ve vade şart koşulunca bağlayıcı olur Karz akdinde ise, muhayyerlik şart koşulsa bile geçerli olmaz Çünkü muhayyerlik, taraflara akdi feshetme imkânı vermektedir Karz akdinde zaten tarafların dilediği zaman akdi feshetme yetkileri vardır (eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, I, 303; İbn Kudâme, el-Muğnî, IV, 315) İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, karz akdinde vade şartı da geçerli değildir Aksi halde nesîe (mislî malı vadeli mübadele) ribası söz konusu olur Karz, başlangıçta teberru niteliğindedir Ödünç veren için bedelini derhal isteme hakkı doğar Ancak süre belirlenmiş olur ve ödünç veren buna riâyet etmiş bulunursa, ödünç alana kolaylık göstermiş ve iyi bir iş yapmış olur Satım ve kira akdi gibi akitlerde ise tarafların tesbit edecekleri vadeler bağlayıcı olur İmam Mâlik'e göre, karz akdi vâde belirlenmekle vadeli olur Dayandığı delil şu hadistir: "Müslümanlar kendi aralarında belirledikleri şartlara uyarlar" (Buhârî, İcare, 14, 50)
İşte ödünç para için düzenlenen bir borç senedinde vade bulunursa, ödünç veren, bu vadeyi beklemeden ödeme talebinde bulunabilir Ancak alacağını vadeye kadar geciktirirse ahlâk bakımından güzel bir iş yapmış olur
Borçlu sıkıntıda olur ve borcunu vadesinde ödeyemeyecek ekonomik bir krize girmiş bulunursa, alacaklının ona ödeme gücüne kavuşacağı bir zamana kadar süre tanıması, hatta ödeme gücünü tamamen kaybetmişse alacağından vazgeçmesi İslâm ahlâkının gereğidir Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Eğer borçlu darlık içinde ise, ona bolluk zamanına kadar süre tanımak vardır Alacağınızdan vazgeçip borçluya tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır" (el-Bakara, 2/280) Günümüzde protesto olan senet veya çek yerine kısa süreli yeni ödeme vadeleri tanınması, genel bir ödeme güçlüğüne giren iş adamının konkordato yoluyle borçlarını yeni bir "ödeme plânına" bağlatması, yukarıda belirtilen kolaylıkların benzeridir Ancak borçlu bu gibi kolaylıkları kötüye kullanırsa, onun uhrevî sorumluluğu büyüktür
Alacaklı, alacağını borçlu olduğu kimseye havale (ciro) edebilir Karşılıklı rıza olduğu için böyle bir muamele geçerli olur Günümüzde bu, senet veya çeklerin arkasını imzalamak suretiyle yapılmaktadır Ciro edilen borç senetlerinin arkasındaki imza sahipleri, senette yazılı olan meblağı ödemeyi kabul etmiş sayılırlar Alacakların bu şekilde, borç senetleri üzerinde devri, İslâm hukukundaki "havale*" niteliğindedir (Vehbe ez-Zühaylî,el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, IV, 39, 165, 304, 307; V, 169, 171 vd ,173,174,175,177,178, 330 340)
Borç senedini vadesinden önce, üzerinden yazılı olan meblağdan daha az peşin para karşılığında ciro etmek, başka bir deyimle senet kırdırmak, aynı cins peşin bir parayı vade sonunda daha fazlası ile mübadele etmek niteliğindedir Bu fazlalık ribâ sayılır Çünkü burada borç senedi, ispat aracı olan bir belgeden ibarettir Gerçekte mübâdele edilen, aynı cins paradır Borç senedleri alacak hükmünde oldukları için mal varlığına dahildirler Dolayısıyla zekât kapsamında olduklarından zekâtlarının ödenmesi gerekir
Hamdi DÖNDÜREN
BOZGUNCULUK
Yeryüzünde fitne, fesad ve karışıklık çıkarmak; zulüm ve taşkınlık yaparak haddi aşmak
İnsan, fıtratındaki "nankörlük" ve "zalimlik" özellikleriyle, zaman zaman Rabbine isyan ederek, yeryüzünde bozgunculuk çıkarır, kendisi gibi eşit şartlarda yaratılan insanları mali güç veya zorbalıkla esareti altına almaya çalışır Haysiyet ve şereflerini korumak isteyenlerin direnmesi neticesinde savaşlar çıkar ve kanlar dökülür; adetâ meleklerin çekindikleri husus tecelli eder: "Hani Rabbin meleklere, Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti de, melekler: Biz seni hamd ile tesbih, takdis eder dururken; yeryüzünde fesad çıkarıp, kanlar dökecek birini mi yaratacaksın demişlerdi " (el-Bakara, 2/30)
Meleklerin, Allah Teâlâ'nın yaratmak istediği bu mahlûkun fıtratı ve karakteri hakkında bir takım bilgilere sahip oldukları bu ayetten anlaşılmaktadır Melekler, bu bilgiyi, ister bazı tahminlere dayanarak, ister yeryüzünde daha önceden müşahede ettikleri tecrübelerin eseri olarak, ister basiretleri ile edinmiş olsunlar, Âdem oğlunun yeryüzünde fesad çıkarıp kan dökeceğini biliyorlardı
İnsanların küfür karanlığına batıp, güçsüzlerin zulüm ve işkenceler altında ezildikleri bir ortamda, insanlara bir kurtuluş ümidi olan İslâm dini, tarih içinde yaşanan bu acıklı olayların bir daha yaşanmaması için, yeryüzünde fitne ve fesad ile bozgunculuk çıkarmayı yasaklamıştır Kur'an-ı Kerîm'de "fitne; katl (adam öldürme)'den daha büyük bir cürüm" olarak kabul edilmiştir (el-Bakara, 2/191 )
Allah Teâlâ, Peygamberi Hz Muhammed (s a s ) aracılığıyla gönderdiği kitapta şöyle buyurarak İslâm'a gönül verenleri bu hususta uyarmıştır "Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onların içinden bizim kurtardıklarımızın sayısı pek azdır Zalimler yalnız kendilerine verilen (dünyevî refahın) ardına düştüler Onlar ki günahkâr insanlardı " (Hûd, 11/116)
"Allah bozgunculuk yapanları sevmez" (el Mâide, 5/64) Çünkü bozgunculuğun ancak kâfir, münâfık ve müşriklerin özelliklerinden olduğu ayetlerden anlaşılmaktadır Peygamberler tarihine baktığımızda, her peygamberin, kavmindeki bozguncularla sürekli uğraştığını ve fakat sonuçta Allah'ın yardımıyla peygamberin ve müminlerin zafer elde ettiklerini, bozguncuların ise sonunda helâk olduklarını görürüz
Kur'an-ı Kerîm'de yer alan peygamberler ve tevhîd mücadeleleri, günümüze ışık tutacak canlılığa sahiptir Çünkü bu gün de insanlar ilâhî nizamı terkedip beşerî sistemlerin karanlığında boğulup gitmektedir Bugün de güçlüler çeşitli bahanelerle zayıfları ezmek istemektedir Aşağıdaki ayetler, konuyla ilgili olarak açık ve net bilgiler veriyor
Semûd kavmine* peygamber olarak gönderilen Hz Salih (a s ) onlara: "Allah'ın sizi ad kavminin* yerine getirdiğini, ovalarında köşkler kurup, dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzüne yerleştirdiğini hatırlayın; Allah'ın nimetlerini anın ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın" dedi " (el-A'râf, 7/74) O'nun bu uyarısına rağmen kavmi isyan edip sonuçta Allah'ın azabıyle helâk oldular
Kavmindeki sapıklarla mücadele eden Hz Lût* (a s ) da bütün uyarılarına rağmen yaptıkları iğrenç davranıştan vazgeçmeyen kavmi için şöyle dua etti: "Rabbim! bozgunculara karşı bana yardım et" (el-Ankebût, 29/30) O'nun bu duası üzerine Hz Lût ile O'na inanmış yakınlarından başka bütün bir kavim, yağmurlar ve çamurlu taşlar yağmasıyla helâk oldular Tahminen bu hadise bir volkanik mûcize şeklinde tecelli etmiş ve şehri altüst ederek yıkmıştı
Önceki milletlerin başına gelenleri hatırlatarak, kavminin hidayetini isteyen Hz Şuayb (a s ) da onlara: "Allah'a inananları tehdid edip, (onları) Allah'ın yolundan menederek ve o yolun eğriliğini arayarak, her yolda pusu kurup oturmayın Az iken Allah'ın sizi çoğalttığını hatırlayın ve bozgunculuk yapanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın" demişti (el-A 'râf, 7/86) Ama Medyen halkı da Hz Şuayb'ı dinlememiş ve yeryüzünde fesad çıkarmalarının cezasını çekmişlerdi; onları bir sarsıntı yakalayıvermiş ve oldukları yerde diz üstü kalıp helâk olmuşlardı
Daha sonra tarih gündeminde, Hz Musa'nın (a s ) Firavun'a karşı verdiği tevhîd mücadelesine şahit olmaktayız Ancak Hz Musa'nın karşısında bir değil üç düşman vardı; Bunların en büyüğü azgın ve zalim bir diktatör olan Firavun idi Cürümlerin en çirkinini işleyen, insanları kendisine köle kılan, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürüp kızlarını ise serbest bırakan bu hükümdar, hatta o, taşkınlık ve kibirde, "İşte ben sizin en yüce Rabbinizim!" (en-Nâziât, 79/24) diyecek kadar haddi aşmıştı İkincisi Hâmân idi: Firavun'un oyunlarını tertipleyen, zulmüne ve azgınlığına yardımcı olan veziri idi Diğeri ise Karun'dur Hz Musa'nın kavminden olduğu halde, servetine ve ilmine aldanarak azıtan, şımaran; insanları maddî gücü sayesinde baskısı altına almak isteyen bir maddeperest  Konuyu aydınlatan ayetlerde onların bu özellikleri açık bir şekilde görülmektedir
"Firavun memleketinin (Mısır) başına geçtiğinde insanları bölük bölük ayırdı Onlardan bir kısmının (İsrâiloğulları) erkek çocuklarını boğazlayarak öldürüyor; kızlarını ise sağ bırakıyordu; çünkü o bozguncunun biriydi " (Kasas, 28/4)
"Andolsun ki Biz Musa'yı mûcizelerimizle ve apaçık bir hüccetle, Firavuna, Hâmân'a ve Karun'a gönderdik de, (ona) çok yalancı bir sihirbaz dediler" (Mümin, 40/23, 24)
"Karun, Musa'nın milletindendi; ama onlara karşı azgınlık etti biz ona anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik Milleti ona, böbürlenmek şüphesiz ki Allah böbürlenenleri sevmez Allah'ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu da gözet; dünyadaki payını da unutma Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilikte bulun; ve yeryüzünde bozgunculuk yapma, doğrusu Allah bozguncuları sevmez demişlerdi" (el-Kasas, 87/77)
Karun, kavmindeki iyi kimseler tarafından yapılan bu tavsiyelere aldırmayarak kibir ve gururla, "Bunlar bana, ancak bendeki bilgiden ötürü verildi "demişti (el-Kasas, 28/78) Ayetin devamında, Allah Teâlâ şu ikazıyla buyuruyor ki: "Bilmez mi ki, Allah önceleri ondan daha güçlü ve malı daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir Suçlulardan günahları sorulmaz" (el-Kasas, 28/78) Kârun ve benzeri mücrimler Allah katında, işledikleri günahtan ötürü sorguya çekilmeyecek kadar önemsizdirler
"Nihayet onu da sarayını da yerin dibine geçirdik Allah'a karşı kendisine yardım edecek kimsesi olmadığı gibi kendisini koruyabilecek bir halde de değildir " (el-Kasas, 28/81)
Kârun, bütün mal varlığıyla birlikte yerin dibine geçirilirken, çeşitli mucizelere rağmen iman etmeyen, kurulu küfür ve zulüm düzeninin bozulmasını istemeyen Firavun, askerleriyle birlikte Hz Musa ve O'na inananların peşine düşmüştü Ancak sonunda helâk olan yine kendisi ve yandaşları oldu
Allah'ın yardımıyla kendilerini hürriyete kavuşturan Hz Musa'ya (a s ) karşı İsrailoğullarının isyanı ise, bir başka yönden ilgi çekicidir Ağır zulümler altında ezilen bu insanlar rahata kavuşunca Allah'ın peygamberine baş kaldırmaktan çekinmediler Öyle ki; Hz Musa'nın yokluğunu fırsat bilip, kendi elleriyle yaptıkları buzağı putuna bile taptılar Onların ne yapacağını ilm-i ezelîsiyle bilen Allah Teâlâ, Hz Musa'ya gönderdiği kitabı kasdederek, şöyle buyurmaktadır:
"İsrailoğulları'na kitapta doğrusu, yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz diye bildirdik" (İsrâ, 17/4) Nitekim onlar kendilerine peygamber olarak gönderilen Hz İIyas (a s ) ve Hz Elyesa'a (a s ) isyan etmişler; Hz Zekeriyya (a s ) ve Hz Yahyâ'yı (a s ) şehit ederek, Hz İsâ'yı da öldürmeğe kalkışmışlardı
İsrâiloğullarının karakterini belirleyen bir ayette Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "İsrâiloğulları'ndan sağlam bir teminat almış ve onlara peygamberler göndermişizdir Ne zaman kendilerine o peygamberler nefislerinin hoşlanmıyacağı bir şey getirdiyse bir takımını yalanladılar, bir takımını da öldürdüler " (el-Mâide, 5/70)
Oysa ki Allah Teâlâ İsrâiloğulları'na gönderilen kitapta şunları bildirmişti: "Kim bir kimseyi, bir kimseye veya yeryüzünde çıkardığı bozgunculuğa karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur" (el-Mâide, 5/32)
İsrâiloğulları'nın asırlarca değişmeyen karakteri Hz Peygamber (a s ) zamanında da gün yüzüne çıkacak ve bir zamanlar "Allah fakirdir; biz ise zenginiz" (Âli İmrân, 3/181) diyen bu kimseler, bu kez de, " Allah'ın eli sıkıdır" diyeceklerdi Konuyla ilgili ayette tespit edilen gerçek şudur: "Yahudiler Allah'ın eli sıkıdır dediler Bu sözlerinden ötürü elleri bağlansın, onlara lânet olsun Hayır O'nun iki eli de açıktır, dilediği şekilde sarfeder Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen sözler onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır Biz onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık Savaş ateşini ne zaman körüklediyseler Allah onu söndürdü (Onları yenilgiye uğrattı) Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar Allah ise bozguncuları sevmez" (el-Mâide, 5/64) Bu lânetten dolayı yahudiler, mal bakımından yaratıkların en cimrileridir
Tarihte yaşanılan bozgunculuklar Hz Peygamber (s a s ) devrinde de yaşandı Rivayetlerde Abdullah b Übey b Selûl ve benzeri münafıklar olduğu bildirilen bazı kimseler, insanlar arasında fitne çıkarıyor ama bunu suç görmeyecek kadar da küstahlık ediyorlardı "Onlara yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın denildiği zaman Biz ancak ıslah edicileriz derler Dikkatli ol! Muhakkak onlar bozguncuların ta kendileridir Fakat bunu anlamazlar ki  " (el-Bakara, 2/11, 12)
Münafıkların ne derece fesad unsuru olduğunu belirleyen diğer bir ayette şöyle buyurulur "Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken kalbindekine Allah'ı şahit tutan; işbaşına geçince de yeryüzünde bozgunculuk yapmağa, ekini ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır Oysa Allah bozgunculuğu sevmez " (el-Bakara, 2/204, 205) Bu ayet, münafıklardan, tatlı dilli fakat çok canî biri olan Ahnes b Şureyk hakkında nazil olmuştur
Buraya kadar aktarılan bilgiler, ilâhî nizamı terkeden, yeryüzünde fitne ve fesat çıkaranların herhâlûkârda cezalandırıldığını göstermektedir Allah Teâla, Kur'an-ı Kerîm'de, yaşanmış olan bu olayları İslâm toplumuna haber vererek, insanları bozgunculuktan sakındırmıştır "Îyi bir hale getirilmişken, yeryüzünde bozgunculuk yapmayın Allah'a korkarak ve umutla yalvarın Doğrusu Allah'ın rahmeti iyi davrananlara yakındır " (el-A'râf, 7/56)
Allah Teâlâ, peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ilâhî nizama tabi olan, takva sahibi kullarına şu müjde ile hitab eder "Ahiret yurdunu, biz, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz Ve (güzel) âkıbet takva sahibi kimselerindir " (el-Kasas, 28/83)
Mehmet Emin AY
BRAHMANİZM
Hindistan'da yaygın olan batıl bir din Buna Hinduizm de denir Vedacılığın devamıdır Hindistan'ın öz dini Brahmanizm'dir Hindistan'da doğan Budha'cılık diğer tabirli Buddizm* ve Cayna'cılık gibi dinler, ancak Brahmanizm'in bir reformu veya buna bir tepki olarak ortaya çıkmış dinlerdir Brahmanlar (M Ö 800-600 ?) yıllarından başlıyarak Brahman rahipler kastının egemenliği ağırlığını göstermeye başladı Brahmanizmin felsefi sistemlerini iki ana akım çevresinde toplamak mümkündür Biri gelenekçi akım, öbürü tanrıcı akım Gerçekten Hint düşüncesine özgü birtakım varsayım ve kurgular ile panteizmin ve âyinciliğin yanı sıra bir sevgi doktrini sayılan bhakti de Hindistan'ı her kişi için ayrı ve tek bir tanrı kavramına götürmüştür Çağdaş Hint düşünceleri bu sonuncu eğilimin ve daha bir çok etkenin zoruyla inanç hoşgörüsüne dayanan bir dünya dini kurmaya çalıştılar Brahmanizm, Buddizm'deki dini yayma geleneğine sahip olmamakla beraber, Hindistan'ın dışına da taşmıştır
Brahmanizm'in sayısız tanrıları vardır, ama en önemlileri birkaç tanedir Öteki tanrılar onların uyduları olarak kabul edilir Tanrılar (deva) arasında bir büyüklük sırası bulunur Brahmanizm geliştikçe bu tanrılardan üçü ayrı bir üstünlük kazandı: Brahma, Vişnu, Şiva Dişi tanrı "enerji"yi (Şakti) temsil eder (Şakti'den Şakticilik doğdu) Tanrılar arasında çeşitli akrabalıklar vardır Birçokları da birbirleriyle kaynaşır: En önemlileri Harihara (Şiva ile Vişnu) ve Ardhanari'dir (Şiva ile Şakti'si) Tanrılarda tıpkı insanlar gibi davranırlar Ruh göçümünden kendilerini kurtaramazlar, bugünkü dünyada onlar da er geç öleceklerdir Dinin alt tabakalarında ağaca ve özellikle incir ağacına tapınma çok yaygındır
Veda'lar, karışık çok tanrıcılığın mezheplere bölünme çağlarında bir düzene girer ve yüce bir ilkeyi hakim kılmağa yani tek tanrıcılığa dönüşmeğe yönelir İnançların ve ibadetlerin temelindeki efsanevî tanrı kalıbının şu veya bu adı taşıması filozoflar için pek önemli değildir Esas amaç tanrısallığı gerçekleştirebilmektir Bu da kurtuluş (mokşa) demektir Mokşa'ya sayısız yollardan geçilerek varılır Ama bunları belli başlı iki ana yolda toplamak mümkündür: beden ve ruh çilesi (yoga), ve mistik temaşa (bhakti) Bu iki yolda Bilgi'ye (inana) açılır
Brahmanizm Hindistan'daki diğer dinlerden Tenâsüh (ruh göçü) ve Kast sistemi ile ayrılır Şu halde bu dinin iki ana esası vardır:
1- Tenâsüh inancı: Ölümden sonra canlı varlıkların ruhlarının bir bedenden diğer bedene göçmesidir Ruhlar bu şekilde yükselebildiği gibi aşağı derecelere de inebilir
2- Kast sistemi: Aryânî ırkı kendi üstünlük ve bütünlüklerini koruyabilmek için halkı birbirinden farklı sosyal sınıflara ayırmışlardır Bu sınıflar sırasıyla şöyledir:
a- Brahmanlar (din adamları ve bilginler)
b- Kısatriyalar (prensler ve askerler)
c- Vaisyaslar -Vikyalar (hayvancılık ve tarımla uğraşanlar)
d- Çudralar (işçiler, sanatkârlar ve köleler)
Bir de bu sınıfların dışında kalan "Parya"lar vardır ki onlar insan bile sayılmazlar
Bu dinde Tanrı, yaratıcı Brahma, koruyucu Vişna ve tahrik edici Şiva'dan ibarettir
Ayinler mezheplere göre düzenlenmiştir Bu yüzden çok çeşitli âyinler vardır Tapınma bakımından en belirgin olay puja, yani "yüceltme"dir Puja, daha eski kurban törenlerinin yerini almıştır Özel ibadet hergün aile reisi veya "ev rahibi" tarafından yapılır Genel törenler tapınakta rahiplerce yönetilir Bu tören sırasında heykele çiçekler sunulur, heykel yıkanır, giydirilir, süslenir, tütsülenir Dua, vedalardan beri kutsal sayılan bir işlemdir Duanın belirli durumlara göre kesin olan kuralları aynen uyularak okunması çok önemlidir Ayinlerde vücut hareketleri (mudra) Brahmanalar'dan bu yana şekil ve anlam bakımından kesin olarak belirlenmiştir Ayrıca ibadetle ilgili eşyalar da kullanılır: Çanaklar, testiler, ayna, lambalar, sedef borular, çanlar vb Brahman dini mensuplarının hayıtını başından sonuna kadar resmî âyinler doldurur Halk bayramlarında çok büyük kalabalıklar çeşitli yerlere hacca giderler veya tapınaklarda toplanırlar
Ayinleri rahipler (brahman) yönetir Brahmanlar doğuştan kutsal birer varlıktır Dini törenlerde veda'yı uygulamak, bu kitaptan yorumlar yapmak ve din geleneklerini öğretmek yetkilerine sahiptirler Sabahları yapılan dini törenlerde, karıları Brahminler onlara yardım eder Bütün Hindistan rahipleri Brahman'dır; ancak çoğu, dünya işleriyle de uğraşır, özellikle çiftçilik yaparak geçinirler Brahmanlar'ın ayırt edici özelliği, rahip olurken takılan pamuktan yapılmış kutsat bir şerittir Kutsal kitapları "Brahman''larla
|