|
Prof. Dr. Sinsi
|
İslam Ansiklöpedisi (B)
Bunak
Zekânın, zihnin ve aklın görevini yapamaması sonucu meydana gelen hastalığa yakalanan kimse, ma'tuh
Dokuların özelliğini kaybetmesi sonucu bu hastalar bazen deli, bazen akıllı gibi hareket ederler Unutma olayı artar, yeni bilgiler zihne zor yerleşir
Bunama, ehliyeti daraltan özellikler arasında yer alır Bunaklar mümeyyiz çocukları andırırlar Ehliyet bakımından da onlar gibidirler (Mecelle, Madde, 978)
Bunak veya fıkhî tâbiriyle Ma'tuh, alış-veriş gibi feshedilebilecek veya batıl olacak bir tasarrufta bulunamaz Ma'tuh'un alış-verişi batıl ve geçersiz kabul edilir ise yaptığı akidlerde meydana gelecek zarar ve ziyanı yüklenir (Mecelle, Ali Haydar Şerhi, madde: 960) Böyle bir durumda meydana gelen zararlar ma'tuh'un malından alınır, ona tazmin edilir Çünkü Ma'tuh bütün işlerinde mahcur kabul edilmiştir Fakat bir başkası Ma'tuh olan birine bir mal satıp veya kiralasa, rehin veya borç para verse, onunla bir ortaklık kurmak üzere bir sermaye teslim etse, bunak kimse de bunları telef ettiği takdirde ona tazmin ettirilmez (Ö N Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, VII, 271 vd ) Yalnız ma'tuh tasarrufta bulunmak isterse bundan kimse onu alıkoyamaz Ma'tuh'un velisi çocuk iken ona velâyet edenlerdir Başka bir görüşe göre ise bunakın velisi devlet yahut devletin temsilcisi olan kadıdır Bunak alış-veriş ederken velisi onu görüp de engel olmazsa bu alış-veriş geçerlidir Fakat bundan bir zarar söz konusu olursa malından tazmin edilir
Bunaklar bütün hallerinde çocuklar gibidirler Çocuklar için İslâm'ın koyduğu hükümler ve özellikle mahcuriyetleriyle ilgili olarak belirlenen prensipler aynen bunaklar için uygulanır Velileri onların mallarından zekâtlarını verir, kurbanlarını keserler
Şâmil İA
BURAK
"İsrâ" hâdisesinde Cebrâil (a s) tarafından getirilen ve Hz Peygamber'in bu mucize sırasında bindiği hayvanın adı
Hz Peygamber'in en büyük mûcizesi, hiç şüphesiz Kur'an'ı Kerîm'dir Fakat Hz Peygamber, Kur'an dışında, diğer peygamberler gibi bazı mûcizelerde göstermiştir Bu mûcizeler içinde en büyüklerinden biri de, İsrâ* ve Mirac* hadisesi olduğu kesindir İsrâ hadisesi, yani Mescid-i Aksâ'*dan Mescid'i Haram*'a kadar olan yolculuk İsrâ suresi 1 ayetinde şöyle açıklanır: "Kulu (Muhammed)'i bir gece, ayetlerimizden bazısını kendisine gösterelim diye, Mescidi Haram'dan alıp çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ'ya kadar götüren, Allah, her türlü eksikliklerden münezzehdir, uzaktır Şüphe yok ki, o her şeyi işiten, her şeyi görendir " (17/1)
Bu ayette de anlatıldığı gibi Hz Peygamber (s a s ) Mescid-i Aksâ'ya bir gecede getirilerek, buradan da yüksek makamlara çıkarıldı Kendisine çok harikûlâde haller ve şeyler gösterildi
Kısaca anlattığımız bu yolculuğun ilk bölümünü Hz Peygamber "Burak" denilen ve manevî binekle yapmıştır (Müslim, İman, 259) Çeşitli rivayet ve tarihî bilgilere göre, bu binit, katırdan küçük, merkepten büyük beyaz renkli çarptığında ayaklarını hızlandıran, uyluğunda iki kanadı olan ve adımını gözünün gördüğü mesafenin biraz daha ilerisine atabilen bir hayvandır (İbn Sa'd, Tabakat, I, 214; Tecrid-i Sarih Tercümesi, X, 66; Aliyyü'l-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, I, 381) Burak ismi ona, renginin son derece parlak olması sebebiyle veya hızı şimşeği andırdığı için verilmiştir (İbnü'l-Esîr, en-Nihâye, I, 120; Nevevi, Şerhu'l-Müslim, II, 210) Yine bazı İslâm tarihleri, sözkonusu bineğe Hz Muhammed (s a s )'den önceki bazı peygamberlerin de bindiği (İbn Hişam, es-Siretü'n-Nebevi, Mısır 1952, II, 397), meselâ Hz İbrahim (a s ) Burak'a binip önüne Hz İsmail'i, terkisine de Hz Hacer'i bindirerek Mekke'ye getirdiği bu rivayetler arasındadır (İbn Sa'd, Tabakât, I, 150; Köksal, M Asım, İslâm Tarihi (Mekke devri) İstanbul 1981, 350-351)
Talat SAKALLI
BURÇ, BURÇLAR, BURÇ FALI
Yüksek köşk, kalenin yuvarlak dört köşe veya çok köşeli sıkıntısı
Herkesin gözüne çarpacak şekilde açık ve belli olan şey Güneş sisteminde bulunan oniki takım yıldızdan her birine verilen isim Bundan dolayı köşke de burç denmiştir Terim olarak ise, "gökteki bir takım yıldızlara ve yıldız kümelerine burç" denir Burçlar on iki adettir Bunların altısı kuzeyde, altısı da güneydedir Gök bilimciler yıldız kümelerini, her ayda ve mevsimde göründükleri şekillere göre isimlendirmişlerdir Buna göre burçların isimleri ve tekâbül ettikleri aylar şunlardır:
1) Koç (hamel) burcu, 21 Mart-19 Nisan 2) Boğa (sevr) burcu, 20 Nisan-20 Mayıs 3) İkizler (cevzâ) burcu, 21 Mayıs-21 Haziran 4) Yengeç (seretân) burcu, 22 Haziran-22 Temmuz 5) Aslan (esed) burcu, 23 Temmuz-22 Ağustos 6) Başak (sünbüle) burcu, 23 Ağustos-22 Eylül 7) Terazi (mîzân) burcu 23 Eylül-23 Ekim 8) Akrep (akrep) burcu, 24 Ekim-21 Kasım 9) Yay (kavs) burcu, 22 Kasım-21 Aralık 10) Oğlak (cediy) burcu, 22 Aralık-19 Ocak 11) Kova (delv) burcu 20 Ocak-18 Şubat 12) Balık (hût) burcu, 19 Şubat-20 Mart
Yılın her ayında güneş bu burçlardan birine girer Güneşin Koç burcuna girmesiyle ilkbahar; Yengeç burcuna girmesiyle yaz; Terâzi burcuna girmesiyle sonbahar; Oğlak burcuna girmesiyle kış başlar
Türk Edebiyatında, hangi mevsimde hangi burcun bulunduğu şu şiirle açıklanmıştır:
"Hamel ü Sevr ile Cevza'da gelir fasl-ı bahar
Seratân ü Esed ü Sünbüle'dir yaz'a medar
Tuttu Güz faslını Mizan ile Akrep dahi Kavs
Cedi vü Delv ile Hut kıldı Zemistanda (kış'ta) karar "
Burç Falı
Fal, lügatta; "uğurlu saymak" anlamındadır Terim olarak, "çeşitli usullerle, bilinmeyenden ve gelecekten haber verme ve kişilik okuma sanatı"dır Burç falı ise, "insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya" denir Gelecek zamanda vukû bulacak olayları haber vererek gayb* sırlarını bildiğini iddia edene falcı denir Falcılık*, çok eski devirlerden beri bazı insanlar tarafından revaçta olan bir husustur Özellikle daralan insanlar için gelecekten haber verme işi son derece caziptir Geleceğin kesif karanlıkları içinde saklanan mukadderatı görmeğe beşer zekâsı yetmediğinden mukadderatın tayini için insanlar böyle bir takım hurâfe ve boş vasıtalardan yardım isteyegelmişlerdir Yirminci asrın sonlarında özellikle ekonomik yönden gelişmiş milletlerin insanları arasında da kehânete inananlar ve kehâneti sanat edinenler az değildir (Kâmil Miras, Sahih-i Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercüme ve Şerhi, Ankara 1974, VI, 543) Bizde de kendini aydın sanan bir takım gazete mensupları her gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında bir takım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiç bir ilmî dayanağa sahip değildir Ayrıca bu asılsız yorumlar okuyucuların ruhî dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibarettir
Falcılık İslâm'da kesinlikle yasak edilmiştir Gayb'dan verdiği haber konusunda kâhini tasdik etmek küfürdür (Sâdeddîn et-Taftâzânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi (Şerhu'l-Akâid), Terc, Süleyman Uludağ, İstanbul 1980, 353) Hz Peygamber (s a s ) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse gider de verdiği haber konusunda kâhini tasdik ederse, Allah'ın Muhammed'e indirdiğini inkâr etmiş olur " (Tirmizî, Tahâret,102; İbn Mâce, Tahâret, 122; Ahmed İbn Hanbel, II, 408)
Geleceği (gaybı) Allah'tan başka hiç kimse bilemez "De ki: göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur " (en-Neml, 27/65) "Gaybın anahtarları onun katındadır Onları ancak O bilir" (el-En'âm, 6/59) Bu ve benzeri ayetler, gaybı Allah'tan başka kimsenin bilmediğine delâlet etmektedir
İslâm âlimleri, sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan bilerek onlardan bir takım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir (Elmalılı M Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 5207)
Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için istihâre* yapması meşrûdur sünnettir Bunun, İslam'da yasak edilen falcılık ve kehânetle hiç bir ilgisi yoktur
Mehmed BULUT
BURHAN
Huccet, delil, ispat aracı Kelâm ilmi açısından "delil", "bizi, bir konu hakkında müsbet veya menfi hüküm vermeğe götüren şeydir " Delil birkaç bakımdan taksime tabi tutulabilir Bu taksimlerden biri delilin aklî ve naklî bölümlere ayrılmasıdır Aklî delil* bütün mukaddimeleri (öncülleri) akla dayanan delildir: Meselâ, âlem değişkendir her değişken hâdistir (sonradan olmadır) gibi Şayet delilin mukaddimeleri tamamen naklî ise, delil de naklîdir: Allah'ın emrini terkeden asîdir Zira Kur'an'da: "Emrime asî mi oldun?" (Taha, 20/93) buyurulmuştur Her asî Cehennem'liktir "Allah'a ve Rasûlüne asî olan için Cehennem ateşi vardır" (el-Cinn, 72/23) buyurulmaktadır Naklî delil* ise bir bakıma aklî sayılır Çünkü nakli tebliğ eden zatın (peygamberin) doğruluğunu yine akıl ile ispat ederiz O halde sırf aklî delil ile aklî-naklî delil vardır Başka bir taksime göre delil kat'î* veya zannî* olur Medlûlünden (bildirdiği şeyden) muhalif ihtimalleri kaldıran delile kat'î; her türlü ihtimali izale edemeyen delile de zannî delil denir İşte aklî delil, kat'î olursa burhan adını alır Mukaddimeleri kesin (yakîn) olan delile burhan adı verilir Burhan, cedel (diyalektik) ve münakaşalara dayanıklı bir delildir "Alem değişkendir, her değişken hâdistir" delili bir burhandır (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi- Giriş, İstanbul 1981, 72-73)
Burhan, yakîniyattan meydana gelen bir kıyastan ibarettir Yakîniyat denilen şeyler, bir kıyasın mukaddimelerini teşkil eder Eğer bu mukaddimeler başlangıç olarak aslen yakîniyattan ise bunlara zaruriyat denir Eğer dolaylı olarak yakîniyattan ise, bunlara da nazariyat adı verilir (Ömer Nasûhi Bilmen, Mülehhas İlm-i Tevhîd Akâid-i İslâmiyye, İstanbul 1973, 8)
İşte bu yollarla varılan neticelere, yakîn ve kesin bilgi veren Burhanî deliller denir
Burhanî delilleri ancak âlimler anlarlar Bu sebeple, muhatabın anlayacağı bir şekilde ifade etmek gerekir İnsanların daima büyük çoğunluğunu teşkil eden avam, burhânı anlayamaz Onlar ancak iknaî delilleri kavrayabilirler Kur'an-ı Kerîm her tabakadaki insana hitap ettiğinden, hem burhanî hem iknaî (hatabî) deliller ihtiva eder Bazı âlimler, bütün Kur'an delillerinin burhan olduğunu kabul ederler (Dr Ali Arslan Aydın, İslâm İnançları Tevhîd ve İlm-i Kelâm, Ankara 1984,104; B Topaloğlu, a g e , 73)
Burhanî delillerin muhtelif türleri vardır:
a) Burhan-ı Temânu': Allah Teâlâ'nın birliğini ispat eden aklî kesin bir delildir
Her sağduyu sahibi bilir ki ulûhiyet (ilahlık) sıfatıyla nitelenen ve vücûdu (varlığı) zatının gereği bulunan varlık, tam bir kudret, mutlak bir hüküm ve üstünlük sahibidir Bu hal ilâh olan varlığın tabiatı icabıdır Aksi halde o, tam bir ilâh sayılamaz Bu sıfatlarla nitelenen, her bakımdan birbirine eşit iki ilâh bulunduğu farzedilirse, yaratmakta ve hükmetmekte "tek" ve "rakipsiz" olmaları tam bir ilâh olmanın tabiatı icabı olduğundan, bu iki ilâhın her zaman ittifak edip, anlaşmaları imkânsızdır Buna rağmen, bu niteliklerde ve birbirine eşit iki ilâhın bulunduğunu farzetsek, aralarında ihtilaf ve arzularında çatışma olacağı muhakkaktır O halde böyle bir ihtilaf sonunda, meselâ ilâhlardan biri bir şeyin olmasını; diğeri de olmamasını istese ve dilese aklen biliriz ki mutlaka şu üç ihtimalden biri olacaktır:
1 Ya her iki ilâhın da dilediği olacaktır
2 Veya her iki ilâhın dilediği de olmayacaktır
3 Yahut da ilâhlardan birinin istediği olacak, diğerininki olmayacaktır
Halbuki bu ihtimallerin her biri aklen muhaldir, batıldır Çünkü her iki ilâhın istekleri de olsa; bir anda bir şeyin hem olması hem de olmaması, yani varlık ve yokluk gibi iki karşıtın bir araya gelmesi gerekir ki, bunun imkânsız olduğu, mantık ilmi esaslarındandır
Her iki ilâhın da istekleri olmasa; bir anda hem olma (vücud) hem de olmamadan (âdem) mahrum kalması (karşıtların kalkması) gerekir ki, bu da aklen ve mantıken mümkün değildir
Eğer, üçüncü ihtimal gereğince ilâhlardan birinin arzusu yerine gelir, diğerinin ki yerine gelmezse, arzusu olmayan ilâh âciz olur, aciz olan ilâh olamaz
Bütün bu ihtimallerin batıl olduğu sabit olunca, bu neticeyi doğuran iki ilâh faraziyesi de batıl olur Öyle ise, bu nazariyenin karşıtı olan tek ilâh nazariyesi doğrudur, gerektir O halde ilâh birdir o da Allahu Teâlâ'dır
b) Burhan-ı Tevârüd: Bu da Allah'ın birliğini ispat eden aklî kesin bir delildir
Eğer yerde ve gökte birden fazla ilâh olsaydı bu âlem:
1 Ya bütün ilâhların müşterek kuvvet ve kudretiyle vücuda gelmiştir
2 Veya her biri tarafından müstakil olarak ayrı ayrı yaratılmıştır
3 Yahut da ancak birinin irade ve kudretiyle var olmuştur
Fakat bu aklî ihtimallerin üçü de batıldır Çünkü:
Birinci ihtimale göre; ilâhlardan her birinin güç ve kudreti bu âlemi tek başına yaratmağa kâfi gelmediğinden, ortaklaşa yarattıkları anlaşılır Bu da, ilâhların hepsinin aciz ve hiç birinin de ilâh olmaya lâyık olmadığına delâlet eder Çünkü ilâh olabilmek için, mutlak irade ve mutlak kudret sahibi olmak ve her türlü kemâl (yetkinlik) ile muttasıf bulunmak şarttır Aciz olan ilâh olamaz O halde bu ihtimâl batıldır
İkinci ihtimale gelince; ilâhlardan her birinin güç ve kudreti bu âlemi bağımsız olarak tek başına yaratmağa yeterli olduğundan, herbiri tam bir etkili kuvvet ve bu âlemin yaratıcısı olur Böyle olunca bir eserin iki veya daha fazla müessirden meydana gelmesi, yani bir malûl üzerine iki veya daha fazla müstakil ve tam illetin tevarüdü (birbiri arkasından gelmesi) gerekir Bu ise batıldır Çünkü bu, hasıl olan bir şeyin tekrar tahsil edilmesini gerektirir ve ilâhlardan birden fazlası mutlaka lüzûmsuz olur Lüzûmsuz olan ise ilâh olamaz
Üçüncü ihtimale göre; eğer bu âlem ilâhlardan yalnız birinin irade ve kudretiyle meydana gelmiş, diğer ilâhların hiçbir tesiri olmamışsa; tercih edici olmadan tercih gerekir Bu ise batıldır Çünkü ilâhların hepsi kemâl ve kudrette eşittir O halde niçin bu âlemi birisi yarattı da diğeri yaratmadı? Yaratıcı niçin bu ilâh da öbür ilâhlar değil? Müreccihsiz (tercih edicisiz) tercih, aklen fasittir, batıldır Sonra, yaratıcılık sıfatı tecelli etmeyen ilâhlar devre dışı kalacaklarından, aciz, dolayısiyle zaid ve lüzûmsuz olurlar Halbuki, bu ihtimallerin hepsi batıldır Bütün bu ihtimaller batıl olunca, çok ilâh nazariyesi de batıl olur
Görüldüğü üzere bu delil Allah'ın birliğini ispat eden kuvvetli bir delil ve burhandır (Dr A Arslan Aydın, a g e , 282-286)
c) Burhan-ı Tatbîk: Teselsül, her birinin varlığı daha öncekinin varlığına bağlı olarak birbirine dayanan ve ezele doğru uzandığı varsayılan sonsuz bir silsiledir Sonsuz olduğu ileri sürülen olaylar silsilesinin, sonlu olduğu, dolayısiyle teselsülün batıl ve muhâl olduğunu ispat eden aklî ve mantıkî delile burhan-ı tatbîk denir (Dr Ali Arslan Aydın, a g e , 99-100)
Ahmet ÖZGEN
BURÛC SÛRESİ
Kur'an-ı Kerîm'in ****enbeşinci suresi Mekke'de nazil olmuştur Yirmiiki ayet, yüz dokuz kelime ve dörtyüzellisekiz harften ibarettir Fasılası, cîm, dâl, kâf, râ', be, tı ve zı'dır
İsmini, birinci ayetinde geçen "burûc" (burçlar) kelimesinden almıştır: "Andolsun içinde burçları bulunan göğe!" ( 1 )
Burçlardan maksat, gökteki oniki burç olabileceği gibi, gök cisimlerinin seyirleri esnasında birinden diğerine intikal edegeldikleri menzilleri de olabilir Bilindiği gibi bu gök cisimleri, seyirleri esnasında, yörüngelerinden asla sapmazlar Bunlara yemin edilmekle, dikkatler olayın önem ve büyüklüğüne çekilmek istenmektedir
"Va'dolunan kıyamet gününe andolsun!" (2)
Burada da Cenâb-ı Allah, insanların dikkatini kıyamet gününe çekmekte ve yeryüzünde işlenen bütün fiillerden hesap soracağını hatırlatmakta ve mazlumların hakkını zalimlerde bırakmayacağını, halledilmemiş davaları o büyük güne bıraktığını bildirmektedir
"Şahitlik edecek ve hakkında şahadet edileceklere andolsun!" (3)
Sure, bu kasemle; kıyamet gününde, bütün mahlukatın hazır bulunacağı o dehşetli günde, olacak her şeye herkesin şahit olacağını vurgulamaktadır Kimi zalim, kimi mazlum, kimi alacaklı, kimi borçlu olarak  
Bu kısa sûure, iman hakikatlerinden ve imanla ilgili düşünce esaslarından bahsetmekle birlikte, asıl konusunu "Ashab-ı Uhdüd" oluşturuyor İslâm'dan önce bir grup mümin zalim, gaddar ve katı kalpli Allah düşmanlarınca inandıklarından vazgeçirilmek istenirler Fakat müminler karşı koyarlar, inançlarından asla taviz vermezler Bunun üzerine, inkârcılar, geniş hendekler kazdırarak içinde ateş yaktırırlar Topladıkları büyük kalabalıkların gözleri önünde bu müminleri ateşe atarlar Eğlenmek maksadıyla bu elîm sahneyi zevkle seyrederler Halbuki yakılanlar kendileri gibi insandırlar Şu kadar var ki inançları uğruna yanmaktadırlar
Kur'an, bu olayı şöyle dile getirmektedir:
"Hazırladıkları hendekleri tutuşturulmuş ateşle doldurmak onun çevresinde oturup, iman edenlere, dinlerinden dönmeleri için yapılan işkenceyi seyredenlerin canı çıksın " (4-7)
Kimdir müminleri ateşe atarak yakan bu zalimler? Yüce Rabbimiz bunu bildirmiyor Peki müminlerin suçu nedir? Niçin ateş azabı gibi can yakıcı bir işkence ile öldürüldüler?
"Bu inkarcıların iman edenleri ateş azabına uğratmaları, onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan, Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman etmiş olmalarındandır Allah her şeye şahiddir " (8-9)
" Fir'avn ailesinden olup, imanını gizlemekte bulunan bir mümin: Siz bir adamı, Rabbim Allah'tır, dediği için mi öldüreceksiniz? dedi " (el-Mü'min, 40/28)
Evet, müminlerin bir tek suçu vardır O da Allah'a iman etmeleridir Tarih boyunca, münkirlerin müminlere işkence etmeleri, onları can yakıcı eziyetlerle öldürmeleri hep aynı sebeptendir Geçmişin Fir'avnları, Nemrutları, Ebu Cehilleri ve günümüzdeki benzerleri, hep aynı sebepten inananlara türlü türlü eziyetleri reva görüyorlar
"Muhakkak ki iman etmiş erkek ve kadınları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar, eğer tövbe etmezlerse, onlara Cehennem azabı vardır Yakıcı azab da onlaradır " (10)
Zâlimler, müminlere yaptıklarından pişmanlık duyup tövbe etmez ve zulümlerinde devam ederlerse, "Onlara Cehennem azabı vardır, can yakıcı azab da onlaradır" Dünyada iken müminlere uyguladıkları azabın kat kat daha acısını tadacaklardır
Sure, inkârcıları bu şekilde tehdit ettikten sonra, Allah'ın razı olduğu iyi ameller işleyen müminlere Cennetler vereceğini şöyle açıklamaktadır:
"Şüphesiz yararlı işler işleyenlere, altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır İşte büyük kurtuluş budur " (11)
Bu büyük müjde, müminlerin kalblerine huzur vermesinin yanında; tarih boyunca karşılaşacakları işkence ve zorluklara karşı dayanma gücü kazandırmaktadır
Surenin bir diğer ayeti zalimlere şöyle seslenir:
"Doğrusu Rabbimin yakalaması amansızdır " (12) Yani sizin gücünüz Allah'ın gücünün yanında hiçtir Asıl şiddetli yakalayış, yerin ve göklerin mâliki Cebbâr olan Allah'ın yakalayışıdır Yine de:
"Yüce arşın sahibi, çok seven, bağışlayan O'dur " (14-15)
Allah "Şedîdü'l-ikâb" (cezalandırması acı) olmakla birlikte sonsuz bir rahmet ve mağfiret sahibidir Eğer zalimler zulümlerini terkedip tövbe ederlerse bağışlayabilir onları  
"O her dilediğini mutlaka yapandır " (16)
Bazen dünyada zalimlerin yakasına yapışır, bazan da onları vâdolunan güne bırakır Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır
" Fir'avn ve Semûd ordularının haberi sana geldi mi?" (17-18)
Bilindiği gibi, Cenâb-ı Allah, Firavn'u da Semûd'u da ordularıyla birlikte helâk etmişti Bu ayetle de benzerleri tüm zalimlere bir ültimatom vermektedir
"Doğrusu kâfirler, hep (Allah'ın emir ve hükümlerini) yalanlama içindedirler Halbuki Allah onları ardlarından, kuşatmıştır " (19-20)
Zavallı kâfirler ise bunun farkında değillerdir Farkına varınca da iş işten geçmiş olacaktır Sure şöyle sona ermektedir:
"Ey Habîbim! Doğrusu sana vahyedilen bu kitap Levh-i Mahfûz'da sabit, Şanlı bir Kur'an'dır " (21-22)
Allah kelâmı Kur'an, mahiyetini bilmediğimiz Levh-i Mahfûz'da olup her türlü tahriften ve tâhir olmayanların dokunmasından korunmuştur
|