Yalnız Mesajı Göster

İnceden İnceye İstanbull

Eski 11-04-2012   #4
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İnceden İnceye İstanbull



İstanbul Camileri ve Mescitleri 1

Abbas Ağa Cami (Beşiktaş)

Beşiktaşta, Sinanpaşa Mahallesinde, Selamlık Caddesi ile Abbas Ağa Cami Sokağının kavşağında yer almaktadır

Bânisi Darüssade Ağası Abbas Ağadır (ö1672den sonra) Abbas İbn Abdürrrezzak adı ile de bilinmektedir Osmanlı sarayının ünlü darüssade ağalarındandır IV:Mehmetin padişahlığı (1648-1687) döneminde, saray hareminin ve haremağalarının etkinlik kazandığı yıllarda darüssaade ağası (1668-1671) oldu Edindiği servetle İstanbulun bir çok semtinde okul, cami, hamam ve çeşmeler yaptırdı 1672de darüssaade ağalığından azledilerek Mısıra sürüldü, orada öldü Kahirede İmam Şâfi Türbesi Haziresine gömüldü
Abbas Ağa Cami, Hadikatül Cevâmiye göre 1665-1666da inşa edilmiştir IIMahmut tarafından 1834-1835te yeniden yaptırıldığı bilinmektedir İlk inşasında caminin yanında bir sıbyan mektebi ile bir çeşmenin tasarlandığı, yapının bir hünkâr mahfili ile donatıldığı tesbit edilmiştir Sıbyan mektebi günümüze ulaşmamıştır

Caminin etrafı yüksek duvarlarla kuşatılmıştır Çevre duvarının kuzey yönünde, biri ana girişe, diğeri de halen imam meşrutası olarak kullanılan hünkâr mahfiline geçit veren iki kapısı bulunmaktadır Cümle kapısı ile cami arasındaki alan ahşap bir sakıfın altına alınmıştır Cami, kapalı son cemaat yeri, enine dikdörtgen harim, harime batı yönünde bitişen hünkâr kasrı ve minareden oluşmaktadır Duvarlar moloz taş ve tuğla ile örülerek ahşap bir çatı ile örtülmüş, duvarlara iki sıra halinde dikdörtgen pencereler dizilmiştir Hünkâr kasrı ise ahşap olarak tasarlanmıştırSon cemaat yerinin batı kenarında bağımsız bir girişle donatılmış olan hünkâr kasrının, IIAbdülhamit devri onarımında elden geçirildiği sanılmaktadır

Harimde bulunan fevkani mahfil, doğuda ve batıda duvarların yarısına kadar, kuzeyde ise derinliğine gelişerek son cemaat yerinin üstünü kaplamaktadır Petek kısmı prizmatik üçgenlerden oluşan silindir gövdeli minare, son cemaat yeri ile hünkâr mahfilinin birleştiği köşede, kare bir kaide üzerinde yükselmektedir Mahfilin cephelerinde, başlıklarında küçük oyma gülçeler bulunan ahşap pilastrlar vardır Küçük bir mihrabı olan son cemaat yeri ile ana mekan ahşap bir duvarla ayrılmıştır

Harim tavanındaki ahşap işçilik dikkat çekicidir Tam ortadaki avize, altın yaldızlı beyzi bir göbeğe asılmıştır Tavan yüzeyi, kalın çıtalarla oluşturulmuş sekiz köşeli yıldızlar, kenarları yumuşatılmış dikdörtgenler ve çeşitli geometrik şekillerle düzenlenmiştir Tavan kornişlerinde yelpaze şeklinde ajurlu konsollar, mukarnası andıran sarkıtlı süslemeler ve perde motifleri görülmektedir

Mahfil kare kesitli ahşap sütunlara oturtulmuş, mihrap eksenindeki sütun açıklığı, eğri çizgilerden oluşan alınlıkla taçlandırılmıştır Mahfilin kuzey ve doğu kanatları çatıdan mamul kafeslerle, insan boyunu aşacak yükseklikte kapatılmıştır Hünkâr mahfili niteliğindeki batı kanadı özel bir oda olarak ayrılmış, dışarıdan aplike, renkli ahşap süsleme ögeleri ile kapatılan küçük kare mekânın üzeri bağdadi bir kubbe ile örtülmüştür Bu kubbenin içi yağlıboya akantus yapraklı bir süsleme ile bezenmiştir Kareden kubbeye geçişte, köşelerde beliren üçgen alanlar, altın yaldızlı ışınsal süslemelerle kaplanmıştır IIMahmut devrinin özelliği olan söz konusu mekânda tavana kadar devam eden bir mihrap tasarlanmıştır Ana mekânın, beyaz yağlıboya ile boyanmış olan mihrabı ile ahşap mimberi oldukça basittir

Abdi Çelebi Cami (Fatih)

Fatih İlçesinde, Kocamustafapaşa mahallesinde, Müdafaimilliye Caddesi ile Marmara Caddesinin kesiştiği yerdedir

Kanuni Dönemi ileri gelenlerinden Ruznameci Çelebi Abdullah Efendi tarafından yaptırılmıştır Çilingir, Sankiyedim, Yedimiçtim gibi adlarla da anılmaktadır

Mimar Sinan tarafından 940/1533 tarihinde inşa edilen ilk yapı dolma bir set üzerinde yükselmekte, dört fil ayağına bir kubbe oturtulmak suretiyle tasarlanmıştı Geçen yüzyılın sonlarında çok harap olan cami, devrin seraskeri Rıza Paşanın (1844-1920) delaletiyle, gideri Hazine-i Hassadan ödenmek kaydıyla yeniden inşa ettirilmiş, Mimar Sinanın ilk tasarladığı camiden tamamen farklı, eklektik üslupta bir yapı ortaya çıkmıştır İstanbulda meydana gelen 1896daki Ermeni Olaylarından sonra caminin çevresindeki Ermeni mahallesinde bir karakolun inşa ettirilmesi, caminin de yenilenmesine neden olmuştur

Osmanlı devrinin son yıllarında bakımsız kalan cami 1993de Süeda Hanım isimli bir hayırsever tarafından onarılmıştır 1992 yıllarında yapının kuzey kesimine dernek binası, tuvalet ve abdest yerleri eklenmiştir Ayrıca fevkani mahfilde kuzeye bakan pencerelerden biri kapıya çevrilerek minareye ve mahfile dışardan giriş sağlanmıştırSon yıllarda yapılan ekler caminin ana yapısı ile uyumsuz bir görüntü arz etmektedir

Yapının cepheleri pilastralarla bölünmüş, alt ve üst pencerelerin arasına yatay bir silme yerleştirilmiştir Alt pencereler basık, üst pencereler ise yuvarlak kemerlidir Üst pencerelerden cephe ekseninde bulunanlar yükseltilerek saçak kornişinden yukarıya taşırılmıştır Birkaç istisna dışında Osmanlı yapılarında görülmeyen, buna karşılık Bizans dini mimarisinde çokça kullanılan, osmanlı dönemi Rum kiliselerinde de sürdürülen bu saçak ayrıntısı, Abdi Çelebi Camisinin Rum kökenli ustaların elinden çıkmış olabileceğini düşündürmektedir Yapının dört köşesinde yükselen ağırlık kuleleri sekizgen, üst kısımları da soğan kubbelidir Cami kiremit kaplı ahşap çatıyla örtülmüştür Minaresi kuzeybatı köşesindedir

Kapalı son cemaat yerinin üst katı kadınlar mahfili olarak değerlendirilmiştir Fevkâni mahfilden harime açılan üç adet kemerin içinde mahfil zemini kavisli çıkmalarla genişletilmiş, bu çıkmalardan ortadaki daha geniş tutulmuştur Kare planlı harimin tavanı köşede, pandantif görünümlü ahşap dolgularla kuşatılmış, böylece elde edilen sekizgen yüzeyin merkezine alçıdan yuvarlak bir göbek oturtulmuştur Son devrin hattatlarından Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezerin eseri olan, yaldızla yazılmış sülüs hatlı Nur ayeti, alçı göbeği kuşatmaktadır Mihrabı çevreleyen ve 1933 onarımına ait olduğu sanılan çini kuşakta mavi zemin üzerine beyaz renkte celi sülüs olarak yazılmış, Kamil Akdik imzalı İhlas suresi bulunmaktadır Mihrap nişinde, son dönem özelliklerini yansıtan kalem işi perde motifleri görülür

Başlangıçta mescit olarak faaliyet gösteren yapının mimberini 1756da mahmut Ağanın yaptırdığı bilinmektedir Halen görülen ahşap mimber ise, yapının mimarisi gibi eklektik özellikler göstermektedir 19Yüzyılın sonundaki yenileme sırasında konduğu anlaşılan bu mimberin köşk kısmı dilimli kemerlerle donatılmış, soğan kubbeli bir külah ile taçlandırılmıştır

Ağa Cami (Beyoğlu)

Beyoğlunda İstiklâl caddesindedir Caminin batısı Sakızağacı Caddesine, kuzeyi Maliyeci Sokağına bakmaktadır 1003/1594 yılında Galatasaray ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmıştır IIMahmut 1834 yılında camiyi onartmıştır Doğudan Rumeli hana bitişik olan caminin etrafı çevre duvarıyla kuşatılmıştır Maliyeci Sokağına bakan ana kapıdan avluya girilmektedir Tamamı kesme taş olan yapının tüm kenarları taraklı mozaikle çerçeve içine alınmıştır Cami, üstte sivri kemerli, dıştan revzenle kaplı, içeriden sitilize Türk çiçek motifli, renkli cam pencerelerle, altta ise dikdörtgen kesitli ve demir parmaklıklı iki sıra pencereyle aydınlatılmıştır Yapıyı saçak hizasında dolaşan palmet frizinin hemen altında bir üçgenler kuşağı yer alır Dışarıdan çokgen bir çıkma yapan mihrabın hemen arkasında, içinde bânisinin gömülü olduğu bir hazire yer alır Caminin kuzeybatısındaki kesme taş minarenin, dikdörtgen kesitli kaidesinden petek kısmına, prizmatik üçgenlerle geçilmiştir Silindir gövdeli ve şerefe korkulukları kesme taş olan minare, ahşap üzerine kurşun kaplı bir külah ile örtülmüştür

Dört basamakla çıkılan kâgir son cemaat yerinden bir kapıyla harime geçilmektedir Girişte, fevkâni mahfilin tam altında kalan iki bölüm sağ ve solda ahşap korkuluklarla ayrılmıştır Harim, mahfilin altında kalan giriş bölümüne göre biraz daha yükseltilmiştir İki basık paye, kuzeybatıdan bir merdivenle çıkılan fevkani mahfili taşır Payelerle mahfilin birleştiği yeri mukarnaslı konsollar desteklemektedir Mahfilin altı kalem işiyle bezenmiştir Enine dikdörtgen harim, kenarları parhlanmış iki paye ile üçe ayrılmıştır Payeler, zeminden belirli bir yüksekliğe kadar on iki köşeli yıldızlardan oluşan geometrik süslemeyle kaplıdır Tavan, klasik üslupta kalem işi ile bezelidir Mahfil seviyesinden başlayan siyah üzerine altın yaldızlı yazı kuşağı iki koldan mihrabın tepeliğine kadar dolaşır Duvarlar, zeminden itibaren pencerelerin ortasına kadar mavi, yeşil fayanslarla kaplıdır Caminin içi, klasik motifler kullanılarak Kütahya çinileriyle, pencereler ise kalem işleriyle süslenmiştir

Avlusunda, aralarında ajurlu mermer şebekeler ve içbükey çeşme aynaları olan, sivri kemerli sütunların oluşturduğu çokgen planlı bir şadırvan bulunmaktadır Şadırvan Mimar Sinanın eseridir Bugün yerinde olmayan, fakat Mimar Sinanın tezkirelerinde adı geçen Kasımpaşadaki, Sinan Paşa Camisinden getirtilmiştir Fıskıyesi ise Oluklubayır Tekkesinden getirilmiştir

Ağalar Cami (Eminönü)
Bugün Topkapı Sarayı olarak adlandırılan Saray-ı Cedîdin üçüncü avlusunda bulunan Ağalar Cami, Hasodanın yanındadır

REkrem Koçu, sarayın içindeki camilerin en büyüğü olan bu ibadet yerine Hünkâr Cami de denildiğini bildirmektedir Burada İçoğlanları ve Enderun-ı Hümayun zülüflü ağaları namaz kıldıklarından, daha sonraları buraya Ağalar cami denilmiştir Yapının kesin tarihi bilinmemekle beraber, Ağalar Camisinin duvar örgü tekniği Fatih Sultan Mehmet döneminden kaldığına işaret etmektedir Kapılarından biri üstündeki 1136/1723-24 tarihli kitabeden ve duvar örgü tekniğindeki farktan, 18Yüzyılda Seyyid Mehmed Ağa adlı bir kişi tarafından büyük ölçüde tamir ettirildiği anlaşılmaktadır

IIMahmud döneminde, yeniçeri Ocağının kaldırılması kararının bu camide alındığı da söylenmektedir Ağalar Cami, 1881e kadar cami olarak kullanılmış, bundan sonra depo ve yemekhane olmuş ve üstünün kurşunları alınarak yıkılmaya bırakılmıştır Topkapı Sarayı müzeye dönüştürüldükten sonra, 1925ten itibaren kütüphane ve okuma salonu olarak restore edilmiş, sarayın çeşitli yerlerindeki yazma kitaplar burada toplanmış ve bunu anlatan 1928 tarihli bir kitabe güney tarafındaki kapısı üzerine konulmuştur

Ağalar Cami, dikdörtgen planlı, enlemesine uzanan bir yapıdır Yanına kapısında 1136 tarihli kitabe olan mescit eklenmiştir Cami ilk yaıldığında, üstünün kiremit kaplı bir ahşap çatı ile örtülü olduğu ancak, 18Yüzyılın ortalarında şimdi görülen beşik tonozun inşa edildiği, bunun sonuncu elemanın Türk klasik dönem mimarisine ters düşmesinden anlaşılır Üstünde daha önce bir kubbe olduğu yolundaki görüş pek inandırıcı değildir Ağalar Cami taş ve tuğla dizileri halinde yapılmış, yuvarlak kemerli alt sıra pencereleri bu biçimlerini 18Yüzyılda almıştır

Ağalar camisinin yanında bugün okuma salonu olan mescidin duvarları çinilerle kaplanmıştır Mescit ile esas cami arasında kalan ve ancak Altınyoldan ulaşılan mekan ise hareme mahsus namaz yeri idi

Ahi Çelebi Cami (Eminönü)

Eminönünde, Haliç kıyısında, Zindan Hanının batısında ve Yoğurtçular Sokağı ile Değirmen Sokağının kesiştiği köşede yer almaktadır

Caminin inşa kitabesi bulunmamaktadırAncak bazı söylentilere dayanılarak kapı üzerine 1500 tarihi konulmuştur Yapıldığı yıl kesin olarak belli değildir Yaptıran ise Âhi Çelebi Mehmed bin Tabib Kemal Ahî Can Tebrizîdir Vakfiyelerde de “Merhum Ahî Çelebi bin Kemalül-Tabib olarak geçmektedir Fatih, IIBayezid, Yavuz Selim ve Kanuni devirlerinde yaşamıştır Önce Candaroğulları hizmetindeyken, daha sonraları İstanbula gelerek Mahmutpaşa semtinde bir dükkânda tabiblik yapmıştır İlk bilgilerini babasından alan Ahî Çelebi, fatih Darüşşifasına hekimbaşı olmuşturMısırda ölmüş ve İmam Şafii Türbesine gömülmüştür Böbrek ve mesane taşları üzerine kaleme aldığı telifi ve tıbba ait bazı eserleri bilinmektedir

Ahi Çelebi Camii, Kanlıfırın Mescidi ve Yemişçiler Camii adlarıyla da anılmaktadır Ayvansarayînin Hadikatül-Cevâmide verdiği bilgiye göre, 15yüzyılda Ahi çelebi Tabib Kemal tarafından yaptırılmıştır Yemiş İskelesinde çıkan yangınlarda iki defa
yanmış; ilki 1539, ikincisi ise 1653tedir İkinci yangından sonra Mimar Sinan tarafından tamir edildiği için Tezkiretül-Enbiyede Onun eserleri arasında adı geçmektedir 1894 depreminde de hayli zarar görmüş ve onarım geçirmiştir Ahi Çelebi, İstanbulun en eski camilerinden biri olup, bugün harap durumda ve mimari açıdan pek fazla bir özelliği bulunmamaktadır Evliya Çelebinin ünlü seyahat rüyasını gördüğü cami olması nedeniyle İstanbul folklorunda önemli bir yer tutmaktadır

Evliya Çelebinin ünlü rüyası:
1040 yılı Muharreminin aşura gecesi (19 Ağustos 1630), İstanbuldaki evinde bir ara dalıveren Evliya Çelebi, eskilerin deyimiyle “beynen-nevm vel-yakaza”, yani uykuyla uyanıklık arasında bir rüya görür Yemiş İskelesi yakınında helâl mal ile yapılmış eski bir cami olan Ahi Çelebi Camiinde, minberin dibinde oturmaktadır Birden kapı açılır ve camiin içi nurdan bir cemaatle doluverir Hayret ve hayranlık içinde olup biteni seyreden Evliya, gelip yanına oturan zata kim olduğunu sorar
Aldığı cevap heyecan vericidir:
“Aşere-i Mübeşşereden okçuların pîri Sad ibni Ebi Vakkas!”
Peki, camiyi nura boğan cemaat? Okçular pîrinin anlattığına göre, ön saftakiler peygamberlerin, arka saftakiler evliyanın ruhlarıdır Ashabın, muhacirînin ve bütün Kerbelâ şehitlerinin ruhları da hep orada Mihrabın sağında oturan Hz Ebubekir ve Ömer, solundaki Hz Osman ve Alidir Mihrabın önündeki de Hz Üveysül-Karâni Müezzinlerin, dolayısıyla Evliya Çelebinin piri olan Bilâl-i Habeşi, camiin solunda duvar dibinde oturmaktadır Ve işte şimdi içeri kanlı esvaplarıyla girenler de Hazreti Hamza ve cümle şehitlerin ruhları!
Sad ibni Ebu Vakkas, Evliyanın “Yâ sultanım, bu cemaatin bu camide cem olmalarının aslı
nedir?” sorusunu da şöyle cevaplandırır:
“Azak câniblerinde cüyûş-ı muvahhidînden Tatar-ı sabâ-reftâr askeri muzdaribül-hâl olmağla
Hazretin himâyesinde olan bu İslambola gelüp andan Tatar Hana imdâda gideriz; şimdi
Hazret-i Risâlet dahi İmam Hasan ve İmam Hüseyin ve on iki imamlar ve bizden gayri Aşere-i Mübeşşere ile gelüp sabah namâzının sünnetin eda idüp sana kamet eyle diyü işaret buyururlar; sen dahi savt-ı alâ ile ikamet-i tekbîr idüp bades-selâm Ayetül-kürsîyi tilâvet eyle, Bilâl Sübhanallah desin, sen Elhamdülillah, Bilâl Allahü ekber desin, sen âmin âmin de Ve cümle cemaat alel-umûm tevhîd ederiz, Badehu sen Ve salli ala cemîil-enbiyâ vel-mürselîn vel-hamdülillâhi rabbil-âlemîn diyüp kalk, heman mihrabda Hazret-i Risâlet otururken dest-i şerîfin bûs idüp Şefâat ya Resûlallah deyüp recâ eyle!”
“Seyahat ya Resulallah!”
Tam o sırada camiin kapısında bir nur şimşek gibi çakar ve her yer “nûrün alâ nûr” olur Bütün cemaat ayağa kalkmıştır; Peygamberimiz, sağında İmam Hasan, solunda İmam Hüseyin olduğu halde kapıda belirir Yüzünde al şaldan bir örtü, elinde bir asâ vardır ve kılıcını kuşanmıştır “Bismillah” diyerek mübarek sağ ayağını içeri atıp nikabını açar ve selâm verir:
“Esselâmü aleyküm yâ ümmetî!”
Camidekiler hep bir ağızdan selâmı alırlar Resulullah mihraba geçip sabah namazının sünnetini kılarken Evliya dehşet içinde tir tir titremekte, bu arada Peygamberin eşkalini dikkatle incelemektedir Evet, aynen Hilye-i Hâkanîde yazdığı gibidir: Destârı on iki kolanlı beyaz şal, gerdanında sarı sof şal, ayaklarında sarı çizmeler
Peygamber sünneti kılıp selâm verdikten sonra sağ eliyle dizine vurarak Evliyaya “İkamet eyle!” buyurur Evliya, segâh makamında “ikamet ve tekbir” eder Resulullah aynı makamda hazin bir sesle Fâtihayı okuyarak ruhlar cemaatine sabah namazını kıldırır Selâmdan sonra Evliya, Sad ibni Ebi Vakkasın tarifine göre Bilâl-i Habeşî ile müselsel müezzinlik yapar Resulullah mihrapta yanık bir sesle Yâsin-i Şerif okuduktan sonra ayağa kalkınca Sad ibni Ebi Vakkas, Evliyayı elinden tutup huzura götürür ve der ki:
“Âşık-ı sâdıkın ve ümmet-i müştâkın Evliya kulun şefaat rica eder!”
Ve ardından Evliyaya döner:
“Mübarek dest-i şeriflerini bûs eyle!”
Evliya büyük bir heyecan içindedir; ağlayarak Peygamberin elini öper ve “şefaat”
diyecek yerde,
“Seyahat ve Resulallah!” deyiverir
Bu dil sürçmesi Resulullahın çok hoşuna gitmiştir; tebessüm ederek:
“Şefaat ettim, sıhhat ve selâmetle seyahat eyle! Fâtiha!” buyurur
Ruhlar Fâtiha okuduktan sonra, Evliya Çelebi hepsinin ellerini bir bir öpmeye başlar Evliya Çelebinin anlattığına göre Hz Peygamberin pembe renkli eli gül gibi kokmaktadır ve sanki
kemiksizmiş gibi yumuşacıktır Diğer peygamberlerin elleri ayva kokusundadır Hz
Ebubekirin eli kavun, Ömerinki anber, Osmanınki menekşe, Alininki yasemin, Hasanınki
karanfil, Hüseyininki beyaz gül
Evliya camideki bütün ruhların ellerini öptükten sonra Hz Peygamber tekrar “Fâtiha” der;
herkes yüksek sesle “sebal-mesânî”yi okur ve “Esselâmü aleyküm eyâ ihvânûn” diyerek
camiden çıkar; sahabeler de Evliyaya hayır dualar ederek onu takip ederler Sadece Sad ibni
Ebi Vakkas durur ve belinden sadağını çıkarıp Evliya Çelebinin beline kuşattıktan sonra şu öğütleri verir:
“Yürü sehm ü kavs ile gazâ eyle ve Allahın hıfz-ı emânında ol ve müjde olsun sana bu meclisde ne kadar ervâh ile görüşüp dest-i şerîflerin bûs itdinse cümlesini ziyaret itmek müyesser olup seyyâh-ı âlem ve ferîd-i âdem olursun Amma geşt ü güzer itdiğin memâlik-i mahrûsaları ve kılâ-i büldanları ve âsâr-ı acîbe ve garîbeleri ve her diyarın memdûhât, sanâyiât, mekûlât ve meşrûbâtını ve arz-ı beledi ve tul-ı neharların tahrir idüp bu seyr-i garîbe ile ve benim silâhımla amel idüp dünyâ ve âhiret oğlum ol, tarîk-i hakkı elden koma gıll u gışdan beri ol, nân u nemek hakkın gözle, yâr-ı sâdık ol, yaramazlarla yâr olma, iyilerden iyilik öğren!”
Bu öğütleri verdikten sonra Sad ibni Ebi Vakkas da Ahi Çelebi Camiinden çıkıp gider
“Önce bizim İstanbulcuğumuzu yaz!”
Derin bir inşirah ve büyük bir mutluluk içinde uyanan Evliya Çelebi, abdest alıp fecir namazını kıldıktan sonra Kasımpaşaya gider ve rüya tabircisi İbrahim Efendiye güzel rüyasını en ufak ayrıntıyı bile kaçırmadan anlatır İbrahim Efendiye göre, Evliya seyyah olup bütün dünyayı dolaşacak ve öteki dünyada Resulullahın şefaatine nâil olacaktır Bu tabirle yetinmeyen Evliya Çelebi,
Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhi Abdullah Dedenin tabirini de merak eder ve huzuruna varır
Dedenin tabiri daha gönül ferahlatıcıdır:
“On iki imamın ellerini öpmüşsün, dünyada azim sahibi ve başarılı olacaksın! Aşere-i
Mübeşşerenin ellerini öpmüşsün, cennete gireceksin! Çâr-yâr-ı güzînin ellerini öpmüşsün,
dünyada bütün padişahların dostu olacak, sohbetlerinde bulunacaksın Hazreti Resulün yüzünü
görüp mübarek ellerini öpmüş, hayır dualarını almışsın, iki dünyada saadete ereceksin İmdi,
Sad Vakkasın nasihati üzere önce bizim İstanbulcuğumuzu yazmaya başla, yürü işin rast gele,
el fâtiha!”

Caminin bilinmeyen vakfiyesi953/1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defterinde özet olarak verilmiştirVakfiyede Meyve Kapısı haricinde gösterilen cami ve bâninin Edirnede bir hamam, Trakyada sekiz köy, mezralar vakfedilmiştirAyrıca Ahî Çelebinin oğlu Ruhullah Çelebinin kızı Ayşe Hatun da 934/1528de 10000 akçe nakit ve yıllık 1250 akçelik bir meblağı vakfa ilave etmiştir

Cami, tuğladan dört sivri kemer üzerine oturtulmuş, oldukça basık tek kubbelidir Son cemaat yeri altı kubbelidir Kubbeyi taşıyan sivri kemerlerin sağ ve sol üstlerinde sivri kemerli pencere izleri çıkmıştır Binanın kare şeklindeki kubbe kasnağı çepeçevre bir demirle çevrilmiştir Yanlara doğru ikişer payandanın da sonradan ilave edildiği anlaşılmaktadır Büyük kemer içlerinde sağ ve solda dörderi kıble duvarında üç, mihrap duvarında ise iki üst pencere mevcuttur Minare sağda yer almaktadır İçerideki kapısı yüksekte olduğundan bir merdivenle ulaşılmaktadırMinare kaidesi de bu geçide olanak vermek amacıyla dışarıdan kıbleye doğru uzatılmıştır Son cemaat yerinde minare tarafındaki duvardan bir kapı açılarak eklenti olan ilave binalara geçiş sağlanmıştır Caminin cümle kapısı son derece basittir Mihrabı mermer plaklarla kaplanarak yenilenmiştir Sağdaki ilave yapı üzerinde bulunan çeşmenin kitabesi 1281/1864 tarihlidir Binanın mimari açıdan önemi olmamakla birlikte, tarih açısından önemli bir yeri vardır

Ahmed Ağa Cami (Üsküdar)

Bağlarbaşından Selimiye Üsküdar yönüne giden Tunusbağı Caddesi üzerinde, Karacaahmet Türbesinin karşısında, Karacaahmet Mezarlığına bitişiktir

Caminin kuzeybatı köşesinde, imam odası ile pencere arasında on dört satırlık manzum kitabe yapının, üzengi ağalarından Rodoslu Hacı Hafız Ahmed Ağa tarafından ahşap olarak yaptırıldığını, daha sonra da oğlu Tophane Müşiri Fethi Ahmed Paşa tarafından 1272/1857de yeniden inşa ettirildiğini belgelemektedir

Yapı kâgir ve ahşap çatılıdır Basık kemerli, uzun dikdörtgen pencerelerle aydınlanan caminin, türbeye bakan cephesinin altında dükkânlar bulunmaktadır Kuzeydoğu köşesi, kitabeye kadar uzanan mermer bir sütunla yumuşatılmıştır Ana mekâna, merdivenlerle minare kaidesinin yola ve mezarlığa bakan yönlerinden girilmektedir İç mekân birçok değişikliğe uğramış ve tarihi özelliğini kaybetmiştir Tavanı ahşap kirişli, mihrap ve minberi basit ahşaptan yapılmıştır

Kuzeydoğu köşesinde yer alan minaresinin dikdörtgen kesitli kaidesi yapı kitlesinin içerisine dahildir Sıvalı minaresi kurşun kaplı bir külahla örtülüdür

Ali Kethüda Cami (Sarıyer)

Sarıyer'de Yenimahalle caddesi üzerindedirII Mustafa zamanında (1695-1703) sadrazam kethüdası olan Ali Efendi tarafından yaptırılmıştır Hadikatül Cevamîde 1720-1721de Nevşehirli İbrahim Paşanın kethüdası Mehmet Ağa tarafından tamir ettirildiği ve bu sırada bir minare eklendiği yazılıdır Yapının 19Yüzyılın ortalarında yenilendiği mimari özelliklerinden anlaşılmaktadır İlk yapıldığında, deniz kıyısında yer aldığı, zamanla kıyının doldurulması sonucu biraz daha içeride kaldığı tesbit edilmiştir Nitekim deniz yönünde kayıkhanelerin bulunduğu, kaynaklardan anlaşılmaktadır

Kıble doğrultusunda gelişmiş, derinliğine dikdörtgen bir alana yayılan yapı, kâgir duvarlı ve ahşap çatı ile örtülüdür Bir bodrum katı üzerine oturtulan caminin, kapalı bir son cemaat yeri ve harimi bulunmaktadır Cümle kapısı kuzeyde, mihrap ekseni üzerindedir Ana mekân, sekizgen kesitli, pilastr başlıklı yedişer ahşap sütunla derinliğine üç nefe ayrılmıştır Sütunlar kuzey, doğu ve batı duvarları boyunca mihrap duvarına kadar uzanan fevkani mahfili taşırlar Mahfilin, kuzey kanadında , mihrabın karşısına gelen kısmı yarım daire bir çıkma yapmaktadır Aşağıdakilerle aynı hizada olan ahşap sütunlar çatıyı desteklemektedir Üst katta batı yönündeki pencerelerden beş tanesi kapı olarak kullanılmakta, bu açıklıklardan son yıllarda yapıya eklenen kadınlar bölümüne geçilmektedirKuzeydeki ana girişten başka, doğu duvarında bir yan giriş bulunmaktadır Duvarlar dışardan, kesme taş örgüsüne benzer şekilde taraklı mozaikle kaplıdır Bütün cephelerde iki sıra halinde, dikdörtgen açıklıklı ve kesme taş söveli pencereler sıralanmaktadırGerek pencere söveleri gerekse de aynı özellikleri gösteren cümle kapısı söveleri pilastr şeklinde yontulmuştur Yalnızca ana girişin üstünde daire şeklinde bir pencere açılmıştır

Harimin tavanı, boydan boya, ince ve kalın çıtalarla yapılmış, sivri uçlarında iç içe geçen baklava şekilleriyle düzenlenmiştir Bu düzenleme yer yer kare çerçeveler içine alınmış, çiçek süslemeleri ile renklendirilmiştir Mihrap beyaz ve siyah mermerle üslupsuz bir şekilde yenilenmiştir Ahşap minberin kapısında ve köşk kısmının sütunlarında, IIMahmud devrinden itibaren yaygınlaşan çubuklu süslemeler bulunmaktadır Minberin köşk kısmının üzerinde, sekizgen prizma biçiminde bir kasnağa oturan piramit şeklinde bir külah bulunmaktadır

Kuzeybatı köşesindeki minarenin, yapı kitlesi içine gömülü kaidesinin kuzey yüzünde, diğer pencerelerle aynı boyutta üst üste iki sağır pencere vardır Kesme taştan inşa edilmiş, silindir gövdeli minare, birçok geç devir örneğinde olduğu gibi, yine kesme taştan, soğan kubbe biçiminde bir külahla son bulmaktadır Caminin kuzeydoğu köşesinde, basık bir kitle halinde abdest mekânları yer almaktadır

Ali Paşa Cami (Eminönü)

Beyazıtda, Fuat Paşa Caddesi ile Mercan Caddesinin kavşağında, İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesinin güneydoğu kapısının karşısında yer almaktadır

Yapı Ağa Mescidi ve Yakup Ağa Cami olarak de tanınmaktadır Saray Ağası Yakup Ağanın 954/1547de ölümünden önce, Eski Saraydan kalkan cenazelerin namazlarının kılınması için yaptırdığı mescidin yanması üzerine, Sultan Abdülaziz dönemi sadrazamlarından Âli Paşa (1815-1871) tarafından 1286/1869da yaptırılmıştır

Yapının mimarı İtalyan Borioridir Kitabe üzerinde, beyzi bir madalyon içinde Sultan Abdülazizin tuğrası yer almaktadır 1912 Mercan Yangınında hasar gören yapı, otuz yedi yıl harap durumda kaldıktan sonra 1949-1953 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından, Âli Paşa dönemindeki üslubuna uygun olarak restore edilmiş ve ibadete açılmıştır

Eklektik üsluptaki bu yapı, altındaki dükkanları, köşesindeki sebili ve sekizgen prizma biçimindeki kitlesi ile dikkat çekicidir Dıştan sekizgen olan şema, içte yuvarlatılmış ve üstü kubbeyle örtülmüştür Alttan, dönen bir merdivenle çıkılan kapalı son cemaat yerinden yine aynı türde bir merdivenle mahfile çıkılmaktadır Bu merdivenin altında da bir kapıyla çokgen gövdeli, kırık piramidal külahlı, gövdesi üzerinde madeni aydınlatma şebekeleri bulunan minareye geçilir Şerefe, uçlarında sarkıtları bulunan konsollara oturtulmuş olup, korkulukları yine şebekeli madeni levhalardan meydana gelmektedir

Caninin yapıldığı arazinin konumu nedeniyle, ana eksende olmayan son cemaat yeri Fuat Paşa Caddesine bakan giriş cephesi üzerindeki yarım altıgen planlı ve her kenarında dilimli kemerlere sahip bir pencere ile aydınlatılan bir çıkma bulunmaktadır Bu çıkma, yapının bu kesimine sivil mimari özelliği katmaktadır Cami caddelere bakan cephelerindeki pencerelerle aydınlatılmıştır Bu pencerelerden doğrudan ana mekâna açılan üç tanesi oldukça yüksek tutulmuş olup, yuvarlak kemerlerle donatılmıştır Kemerlerin üzengi hizalarına üçgen çıkıntılar konulmak suretiyle at nalı kemer havası verilmiştir Bu pencerelerin üzerinde, içeriden alçı vitraylar, dışarıdan Mühr-i Süleyman biçiminde şebekelerle donatılmış birer yuvarlak tepe penceresi yer almaktadır Yapının mihrabı çokgen çıkıntısı ile cephede vurgulanmıştır

Cami, iç süslemesinin bugünkü sadeliğine karşın, dıştan çok hareketli bir görünüme sahiptir Yapının saçak silmesi klasik oranlardan uzaklaşmış mukarnaslardan oluşmaktadır Ana kitlede, saçağın üst bölümünde, her cephede dilimli kemer şeklinde biçimlendirilmiş, içi rumîleri hatırlatan stilize bitki motifleri ile dolgulu alınlıklar, cephelerin köşelerinde birer palmet oluşturmakta ve böylece yapıyı bir taç gibi sarmaktadır Harime açılan yuvarlak kemerli pencerelerin iki yanı, üzengi hizasına kadar bir sıra altıgen kesme taşla hareketlendirilmiş, altıgenlerin birleşme noktalarında oluşan boşluklar kırmızı ve yeşil taş kakmalarla doldurulmuştur

Dükkanlar ve sebilin yer aldığı zemin kat ile caminin bulunduğu birinci katın arası, küçük konsollardan oluşan bir kuşakla belirtilmiştir Günümüzde namaza tahsis edilmiş olan ancak gerçek işlevi tam olarak anlaşılamayan zemin katta, basık kemerli pencereler yer almaktadır
Arakiyeci (Takkeci) İbrahim Ağa Cami (Zeytinburnu)

Topkapıda, sur dışında, eski Edirne yolu üzerindedir Arakiyeci İbrahim Ağa, Takkeci İbrahim Çavuş, Takkeci Cami olarak da anılmaktadır

Kitabesinde de belirtildiği gibi, camiyi yaptıran İbrahim Çavuştur ve inşa tarihi 1000/1591-92dir Cami, mektep ve sebilden meydana gelmiştir Taş levha ve iri dikmelerle inşa edilmiş bir duvarla çevrelenmiş, üç kapılı geniş bir avlu içerisindedir Doğu tarafındaki Takkeci Sokağında İbrahim Ağanın bir diğer sebili, kendinin ve oğlu Halil Çavuşun kabirleri bulunmaktadırAvlunun kuzeydoğu köşesinde ve diğer taraftaki sebilin karşısında Derviş Paşanın 1235/1819 tarihli çukur çeşmesi bulunmaktadır Haziredeki 1173/1759 tarihli Takkeci İbrahim Cami Şeyhi Ali Efendinin kabir taşından ve Hadaikadaki ifadeden caminin aynı zamanda vakfiye gereğince Halveti tekkesi olarak da kullanıldığı anlaşılmaktadır

Cami, 1236/1830da onarım görmüştür1985te Vakıflar İdaresinin yaptırdığı çalışmalarda da mahfil tavan ve dikme ve kemerlerinde orijinal altın yaldızlı nakışlar bulunmuştur

Cami 1,15 m kalınlığında, kaba kesme taş ve iki sıra tuğla ile yapılmıştır Çatılı ancak, içeriden 5,50 m çapında ahşap kubbelidirCaminin iç ölçüleri 11,70x11,25 mdir 7,75 m Derinliğinde iki sıralı ahşap direk üzerinde, geniş saçaklı son cemaat yeri “U” şeklinde binayı çevrelemektedir Ön ve yan saçak alınları üçgen biçimindedir Sağda bulunan minare kaidesinin bir eşi de solda yapılarak denge kurulmuştur Buradan, dışarıdan ve içeriden mahfile çıkılmaktadır Minare kesme taştan, çok kenarlı bir gövdeye sahip, şerefe altı stalaktitlidir Bütünü ile orjinaldir Mahfile minareden de çıkılmaktadır Son cemaat duvarındaki cümle kapısı sade silmeli çerçeve içinde, iki sıra bademle tezyin edilmiştir Caminin kitabesi makaralı kapı üzerinde, üç satır halindedir Türkçe olarak kartuşlar içine girift bir celi sülüsle yazılmıştır Ahşap cümle kapısı orijinaldir ve kündekâri tekniği ile yapılmıştır Cümle kapısı sağ ve solunda ikişer alt ve üst pencere bulunmaktadır Alt pencereler arasında iki adet üstü dilimli ve köşeleri malakâri ile süslenmiş mihrap bulunmaktadır Son cemaat yerindeki alt pencerelerin kemer aynalarında mermerden celi sülüsle Fatiha, İhlas, Felak ve Nas sureleri kabartma olarak yazılmıştırCaminin sağ duvarında, minare yanında ikinci bir kapı vardır Cami on dört alt ve on dört üst pencereye sahiptir Üst pencereler sivri kemerli ve basit müzeyyen alçılıdır Mihrap üzerindeki müzeyyen pencerede besmele yazısı vardır Pencere ahşap kanatlarının bazıları günümüze kadar gelebilmiştir Mihrap duvarındaki pencerelerin kemer aynalarında son cemaat pencerelerindeki gibi celi sülüs yazılar bulunmaktadır Diğerlerinde ise çini panolar yer almıştır Dokuz ahşap direk üstündeki mahfil “U” şeklindeki camiyi sağ ve sol duvar ortalarına kadar sarmaktadır Yan duvarların mahfil altına isabet eden iki pencere arasında karşılıklı olarak birer kitabesi bulunmaktadır

Takkeci İbrahim Ağa Camisinin ünü ise, içerisindeki çinilerden dolayıdır 16Yüzyılın en güzel İznik işi çini örnekleriyle pencerelerin kemer tepelerine kadar bütün duvarlar kaplanmıştır Nar çiçeği kırmızısı, parlak camgöbeği, yeşil, lacivert renkler rumî ve hatayî desenler kullanılmıştır Pencere aralarında vazo ve çiçek buketleri ile bezenmiş panoların, kemer köşelikleri ve içleri zengin motiflerle süslenmiştir Mihrabın alçı mukarnasları hariç, tamamı çini ile kaplanmıştır ve mihrap ayeti de çiniyle yazılmıştır Bununla birlikta bazı duvarlarda taklit çiniler de kullanılmıştır Bazı panolar tamamen sökülerek alınmış ve yerlerine baskı tekniği ile yapılmış yenileri konmuştur Bunlardan bazılarının Gülbenkyan tarafından Lizbondaki Salazar Müzesine hediye edildiği bilinmektedir

Caminin mermer minberi, şebekeli korkuluğu, kafesli yanlıkları ve sade silmeleri ile devrinin güzel ve nisbetli bir eseridir Ahşap kubbe yaldızlı çatı ile dilimlenmiş, eteklerindeki mukarnasları altın yaldızlı iki sıra badem ve yapraklarla tezyin edilmiştir Kubbe göbeğinde yuvarlak içinde tekrarlanan bir ayet bulunmaktadır

Caminin avlusunun kıble tarafındaki kapının sağına bitişik üstü açık bir sebil, su kuyusu ve haznesi ayrıca da bir mektep binası bulunmaktadır Mektep, tek katlı ve çatılıdır Sebil ve mektebe giriş takkeci Cami Sokağından ayrı bir kapı iledir Mektebe bitişik olan sebilin avluya bakan penceresi yanında büyük bir kitabesi bulunmaktadır Kitabe dokuz satır olarak celi sülüsle caminin kitabesini de yazan Nûşî tarafından yazılmıştır 1002/1593-94 tarihini taşımaktadır

Caminin doğusunda Takkeci Cami Sokağının öbür tarafında, köşe başında İbrahim Ağanın diğer sebili ve kendisi ile oğlunun kabirleri bulunmaktadır Sebil, köşede her iki sokağa karşı ikişer pencerelidir 4,10x4,50 m Ölçülerinde taş söve ve başlıklardan yapılmıştır İlk yapıldığında üstü diğer sebil gibi açık olduğu sanılan yapının bugün üstünde çinko kaplı bir ahşap kat bulunmaktadır Sebilin eski Edirne yolu üzerindeki cephesinde içerideki su haznesine bağlı bir çeşmesi vardır Bu çeşme üzerinde üç beyitlik mermerden Türkçe kitabede İbrahim Ağanın adı ve 986/1578 tarihi yazılıdır Sebilin diğer köşesinde pencere üst başlığındaki diğer mermer kitabede su ayeti ve bir hadis bulunmaktadır Sebilin arkasında bulunan bahçedeki yüksek sanduka büyük olasılıkla Takkeci İbrahim Ağanın kabridir Dört yanında gülçeler bulunan ve sekiz köşeli baş ve ayak taşlarında Arapça ve Türkçe kitabelerde bu hayratın sahibi olan zatın 1004/1595-96 da vefat ettiği yazıldır Yanındaki daha küçük olan ve örfi kavuklu taşıyla dikkati çeken kabir ise oğluna aittir Kitabesinde Türkçe olarak İbrahim Ağanın oğlu Halil Çavuşun 995/1587de vefat ettiği yazılıdır

Arap Cami (Beyoğlu)

Tersane Caddesi, Galata Mahkemesi Sokağında ve Haliçin Galata yakasındaki en büyük camidir Bu caminin İstanbulu kuşatan Araplar tarafından yaptırıldığına dair bir söylence vardır Ama bu tarihsel verilerle çatışmaktadır İstanbul fethedildiğinde burada bir kilise bulunmaktaydı Bu kilise Fatih Sultan Mehmed tarafından Galata Camii adıyla 1475 yılında camiye dönüştürülmüştür Eski kilise, doğrudan doğruya Fatih vakıflarından biri olarak cami yapılmıştır 1492deİspanyadan göçe zorlanan Endülüs Araplarının bu cami etrafına yerleştirildikten sonra Arap Camii ismini almıştır

Arap Cami, IIIMehmed döneminde (1595-1603) bir onarım gördükten sonra, 1731deki Galata yangınının arkasından 1147/1734te Galatanın bu bölgesinde hayır eserleri yaptıran IMahmudun (1730-1754) annesi Saliha Sultan tarafından büyük ölçüde restore edilmiş ve bir de şadırvan eklenmiştir Cami, 1807de bir yangın geçirmişse de hemen onarılmıştır Bu onarımla birlikte Divan-ı Hümayun kâtiplerinden Hacı Emin Efendi tarafından binanın manzum bir tarihçesi yazılarak taşa işlenmiş ve mihrabın sağındaki duvara konulmuştur Bu manzumede caminin esasının Mesleme bin Abdülmelike dayandığı da anlatılmıştır

Arap Camisinin büyük ölçüdeki onarımı 1285/1868de IIMahmudun kızı Âdile Sultan ile kocası Mehmed Ali Paşa tarafından yapılmıştır Bu sırada avlunun altına bir sarnıç ile, bugün görülen şadırvan da inşa edilmiştir Balkan Savaşından bir süre önce cami tekrar onarıma alınmış, bütün çatısı açılmış ve 1913te yapılan bu onarımla büyük değişikliğe uğramıştır Bu sırada ahşap döşemenin altından çok sayıda kitabeli ve armalı mezar taşları çıkmış, bunlar Arkeoloji Müzesine konulmuştur Ayrıca binanın doğu kısmında Bizans üslubunda bazı fresko resimlere de rastlanmış, çok sayıda Bizans korkuluk levhaları bulunmuştur Giritli Hasan Bey adında bir kişinin kontrolünde yapılan bu onarımda, avlu tarafındaki cephe ileriye alınmış, Arap Mimari üslubunu taklit eden yeni bir son cemaat yeri ilave edilmiş, mahfiller, ahşap direkler üzerine yeniden inşa edilmiştir Mihrabın yanındaki hücrenin Meslemenin Çilehanesi olarak düzenlenmesi ve kaldırılan hünkâr mahfili merdiveninin yerinde, rüya ile keşfedildiği söylenen Arap baba merkadinin yapılması yakın tarihlerdedir Son yıllarda kilisenin çan kulesi olan, çok değişik biçimli minaresi küçük bir onarım görmüştür Bu minarenin Şamdaki Emeviye Cami minarelerine çok benzemesi de camiyi Araplara bağlayan söylenceyi desteklemektedir

Arap Cami dikdörtgen planlı ve gotik üslupta bir yapıdır Minareye yakın duvarda esasları gotik kemerli bir iki pencerenin izleri görülebilir Dominiken kiliselerinin kuleleri biçiminde olan kare kesitli minarenin de altında gotik sivri kemerli bir dehliz, avluya geçilmesini sağlar Kulenin üçüz pencereleri örülerek mazgal biçimine dönüştürülmüştür Caminin içinde mihrap bölümünde gotik mimarisinin en başta gelen özelliği olan kaburgalı tonozlar görülmektedir Mihrap ve hünkar mahfili ile yan kapıların röveleri, barok üsluptadır ve büyük ihtimalle 1734-35te Saliha Sultan tarafından yapılan onarım dönemine aittir
Asariye Cami (Beşiktaş)
Beşiktaşta Yıldız Mahallesinde Asariye Caddesi ile Asariye Çıkmazının kesiştikleri köşede yer almaktadır

Aynı yerde daha eski tarihli bir caminin bulunduğu bilinmekle birlikte, kaynaklarda söz konusu yapının inşa tarihi ve yaptıranı hakkında farklı görüşler yer almaktadır Bugünkü yapı IIMahmud tarafından, büyük olasılıkla hükümdarlığının (1808-1839) sonlarına doğru yaptırılmıştır Caminin talik hatlı mermer kitabesi kırık olduğundan tarihi tesbit edilememiştir Bu kırık kitabe, bugün cami bahçesinin kuzeydoğu köşesinde durmaktadır

Daire planlı ve kâgir olan yapıya, geç dönem özelliği olarak, dış görünüşüne egemen olan ve kuzeybatı köşesinde dikdörtgen bir çıkma yapan ahşap hünkâr kasrı eklenmiştir Hünkâe kasrı çıkmasını taşıyan, iki mermer sütunun arasına, daha sonra iki adet kare kesitli ahşap sütun yerleştirilmiştir Ana mekân, yüksek ve yuvarlak bir kasnağa oturan, içeriden sıvalı, dışarıdan kurşun kaplı bağdadi bir kubbe ile örtülmüştür Kâgir duvarlarda iki sıra halinde dikdörtgen açıklıklı pencereler yer almakta, alttakiler, IIMahmud döneminde sıkça görülen, baklava taksimatlı ve pullu şebekelerle donatılmış bulunmaktadır Harimin cümle kapısı kuzeyde, mihrap ekseninde yer almakta ve kapalı son cemaat yerine açılmaktadır Daire planlı ana mekân, alışılmış cami tiplerinden farklıdır Pencere aralarındaki sekiz çift bağdadi pilastr, kubbe eteğine kadar devam etmektedir

Eteğinde geniş bir silmenin dolaştığı kubbenin iç yüzeyi kartonpiyer tekniğinde yapılmış, ampir üslubunda süsleme grupları ile bezenmiştir Merkezde, avizenin asılı olduğu yuvarlak madalyon şeklindeki göbek içinde, yapraklardan ve çiçeklerden oluşan sekiz kollu bir süsleme görülmektedir Geri kalan yüzey, çift plastrların hizasında bulunan birer çift silme ile sekiz dilime ayrılmıştır Silmeler arasında, kubbe merkezine doğru gittikçe daralan sekiz adet dikdörtgen bölüm içinde, yaprak dolgulu oval süsleme grupları yer alır Bu dilimlerin eteğinde çelenk motifleri, merkeze bağlanan kısımlarında ise perde motifleri bulunmaktadırAynı perde motifleri mihrabın üzerinde de görülür İki yandan ahşap pilastralarla sınırlanan mihrabın yanlarında, ampir üslubu ile uyumlu, cami ile yaşıt pirinç şamdan durmaktadır Ahşap minber, iki tarafındaki plastralar ve eğri çizgilerden oluşan tepeliği ile aynı üslubun egemenliğini vurgulamaktadır

Caminin kuzeybatı köşesinde, hünkâr kasrı çıkmasının altındaki kapıdan, hünkâr kasrının zemin kat sofasına girilir Güney yönünde bir odanın bulunduğu bu sofadan merdivenle üst kata çıkılır Hünkâr mahfili ile bağlantılı üst kat, bir sofa, iç içe iki oda ve bir abdestlikten oluşmuştur Harim yönünde dışbükey bir çıkma yapan hünkar mahfili ahşap karkaslı, ajurlu madeni şebekelerle kapatılmıştır Karkasın üzerinde, marköteri tekniğinde, IIMahmud döneminde çok sık görülen çubuk biçiminde ve oval kakmalar bulunmaktadır Son cemaat yerinin üstünde büyük bir mahfil, kuzeydoğu köşesinde ise hünkâr mahfilinin simetriği olan ve aynı biçimde bir çıkma ile donatılmış ancak şebekesiz müezzin mahfili bulunmaktadır

Caminin kuzeydoğu köşesinde kesme taş minarenin kare kaidesi gövdeye kadar yükselmektedir Pabuç kısmı olmaksızın kalın bir simitle başlayan silindir gövdeli minarenin şerefesinin altına madeni akantus yaprakları aplike edilmiştir Sekizgen yıldızlarla süslü şerefe korkuluklarının alt kısmına girland kabartmaları yerleştirilmiştir Çıkmaz sokağın kuzeyinde, eskiden şadırvanın olduğu yerde halen tuvaletler ve abdest alma mekânı bulunmaktadır

Aşçıbaşı Cami (Eyüp)

Eyüp, Nişancı Mustafapaşa Mahallesinde Aşhane Sokağı ile Aşçıbaşı Cami Sokağının kesiştiği köşede yer almaktadır

Ayvansarayîye göre, yapıyı yaptıranın Aşçıbaşı Mehmed Ağa olduğu ve mihrabın önünde gömülüdür Vakfiyesi 999/1589 tarihlidir Çeşitli onarımlar geçirerek günümüze gelen bu yapı, bugün aralarda tuğla hatılları olan moloz taş duvar örgüsüne sahiptir Mihraba dik, dikdörtgen bir plan arz eden yapı içten ahşap tavan, dıştan dört tarafa meyilli kiremit çatı ile örtülüdür Çatının altındaki bir sıra kirpi saçaktan sonra tuğlaların dekoratif yerleştirilmesi ile hareketli bir kuşak elde edilmiştir Kuzeydeki kapının üzeri konsollara oturan genişçe bir basık kemer şeklinde olup, üzeri kirpi saçaklı sundurma gibi düzenlenmiştir Bunun üzerinde ise tuğladan yuvarlak kemerli yüksek pencere açıklıklarına sahip yapıda içte bir son cemaat yeri bulunmaktadır Asıl harim mekânı kare planlı olup, son cemaat yerinin üstünde ahşap korkuluklu bir mahfili bulunmaktadır

Dıştan dikdörtgen çıkıntı yapan mihrap, içten derin yarım yuvarlak bir niş şeklinde düzenlenmiştir Mihrap nişi önünde köşelerde birer kaideye oturan yivli ahşap sütunçeler bulunmaktadır Aşağıdan yukarıya hafifçe daralan bu sütunçeler üstte yine ahşap bir lento ile birbirlerine bağlanmıştır Sade ahşap bir minberi bulunan camide mihrap nişi, duvar yüzeyleri ve pencere içleri tamamen geç devir kalem işleri ile süslenmiştir Harap durumda olan kalem işlerinde kiremit renkli çerçeveler içinde “C” ve “S” kıvrımlı sarı, kirli sarı renklerde bitkisel motifli süslemeler görülmektedir Pencerelerin alt hizasına kadar duvar yüzeyleri, son yıllarda fayansla kaplanmıştır
Cami hariminin kuzeybatı köşesinde dışa taşkın bir minare yer almaktadır Bir sıra düzgün kesme küfeki taş, iki sıra tuğla ile örgülü kare kaide üzerinde geçiş bölgesindeki üçgenlerin bir taş, biri tuğla olarak ele alınmıştır Kaval silmeden sonra sıvalı olan yuvarlak minare gövdesi tekrar kaval silme ile oval hareketli taş şerefeye kadar uzanmaktadır Şerefede korkuluklar demir parmaklıklı ve yine sıvalı olan pabuç bölümünden sonra iri alem şeklindeki taş külah ile minare son bulmaktadır

Caminin doğu tarafında sokak köşesinde, uygun bir biçimde yer alan çevre duvarı üzerindeki mermer kaplamalı çeşme son yıllarda yapılmıştır Bugün yapının mihrabı önünde ve batı tarafında toprağa gömülü olarak birkaç tane mezar taşı bulunmaktadır

Atik Ali Paşa Cami (Fatih)

Atik Ali paşanın “Zincirlikuyu, Karagümrük, vasat Ali Paşa” camileri de denilen cami, Atikali semtinde Fevzi Paşa caddesindesindeki set üstündedir Zincirlikuyu adını, caminin yakınında bulunan bir kuyudan almıştır Cami çevresinde, hattat Rakım Efendinin medresesi ve türbesi ile Semiz Ali Paşanın medresesi bulunmaktadır

Caminin yapılış tarihi bilinmemekle birlikte, IIBeyazıd devri sadrazamlarından Atik Ali Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir Kitabesi bulunmayan cami, Atik Ali Paşanın 915/1509 vakfiyesine göre İstanbulda camileri, medresesi, imaret ve hankahı, Edirnede camisi, hankahı bulunmaktadırbu hayrat için İstanbulda, Rumelide ve Anadoluda bir hayli köy, arazi, dükkan, bedesten, hamam, bahçe ve evler, fırın, bostan, değirmenler bırakmıştır Morada beş Muallimhanesi bulunmaktadır Ayrıca 119 cilt kitap da vakfedilmiştir Vakfıyede Balatta görülen cami, Kariye Camidir

Yapı bir çok kez onarım görmüştür Özellikle 1648 depreminde son cemaat kemerlerinin tamamen, minaresinin de şerefesine kadar yıkıldığı kayıtlara geçmiştir 1960lara kadar ahşap olarak kalan son cemaat yeri, temel izlerine göre yeniden yapılmıştır

Cami iki sıra kesme taş,üç sıra tuğla ile inşa edilmiştir Plan olarak iki kare ayak üzerinde altı kubbelidir Son cemaat yeri de kesme taştan kare dört ayak üstünde üç kubbe ile örtülüdür Kemerlere isabet eden yerlerde, dış duvarlarda istinat ayakları mevcuttur Kemerler son tamirde dışta taş, içeride tuğla ile örülmüştür Altta ve üstte sekizer pencere vardır Ayrıca mihrap duvarında üstte iki yuvarlak pencere daha bulunmaktadırKaidesi kaba yonu kesme taştandır Pabuç kısa, gövde kesme taştandır Şerefe altı helezoni yivlidir Cümle kapısı da kesme taştan dışarı çıkık, üstte sivri kemerli, sade silmelidir Kitabe yeri boştur Mihrap alçıdan, yeni uçları püsküllü, altı sıra bademlidir Minber, taştandır, ancak yağlıboya ile boyanmıştır Nisbetli, sade bir eserdir

Atik İbrahim Paşa Cami (Eminönü)
(Çandarlı İbrahim Paşa Cami)

Eminönü İlçesinde, Mercan Ağa Mahallesinde, Uzunçarşı Caddesi ile Fincancılar Yokuşunun kavşağında yer almaktadır Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa (1429-1499) tarafından yaptırılan bu caminin yanında bir medresesi de bulunmakta, ayrıca bir mektebi olduğu da Vakfıyeden öğrenilmektedir Günümüzde sadece cami ayakta kalabilmiştir

Çandarlı İbrahim Paşa Camisinin, cümle kapısı üzerinde bulunan kitabeden öğrenildiğine göre, inşaatı 898/1492de başlamış ve 900/1494te bitirilmiştir Tarih boyunca çeşitli yangın ve depremlerle tahrip olmuştur Yakın tarihlerde de onarılarak ibadete açılmıştır

Plan olarak enlemesine dikdörtgen biçiminde, kesme taştan, çatılı ve bir minarelidir Ayrıca sekiz sütunlu bir son cemaat yeri bulunmaktadır 1559da çizilen bir gravürde çatılı olduğu görülmektedir Evliya Çelebi de binayı tarif ederken çatılı olduğundan söz etmektedir Cümle kapısı az çıkıntılı ve kemerlidir Son cemaat duvarında sağda ve solda birer mihrap bulunmaktadır Son cemaat yerinin sütun araları sonradan duvarla örülmüşken son onarımlarda yıkılarak kaldırılmıştır Sütunlar ve başlıkları da değiştirilmiştir Caminin altta on altı, üstte on yedi penceresi vardır Giriş kapısı içinden altı betonarme sütun üzerindeki mahfile çıkılmaktadır Minare kaidesi, on bir kenarlıdır ve gövdeye dik baklavalarla geçiş yapmaktadır Gövde hemen hemen kaidesi kadar kalındır Tavan ahşap alçıdan mukarnaslı olup, her ikisi de yenidir

Atik Mustafa Paşa Cami (Fatih)

İçerisinde sahabeden Hazret-i Câbirin kabrinin bulunduğu inancıyla Câbir Cami olarak da adlandırılan bu tarihi yapı aslı eski bir Bizans kilisesidir İstanbulun kuzeybatı köşesinde kara tarafı surları ile Haliç kıyısı arasında kalan sahada Ayvansaray semtinin içinde, ancak 1933lerde yapılan düzenleme sonucunda adını verdiği mahallenin surları dışında kalmıştır

Eski bir kilise olan bina, 1490 yılında Sadrazam Koca Mustafa Paşa tarafından camiye dönüştürülmüştür Yapılış tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte bazı araştırmacılar Bizans İmparatoru I Leon Flavius tarafından 458 yılında yaptırıldığını belirtmektedir Kilisenin adı hakkında da kesin bir bilgi bulunmamaktadır Ancak kimi kaynaklarda Aziz Petros ve Aziz Marcos Kilisesi olarak geçer Bazı kaynaklarda ise kilisenin IX yüzyılda İmparator Teofilosun kızı Prenses Tekla tarafından yaptırıldığı ve adının da Hagia Tekla Kilisesi olduğu belirtilir

İstanbulun Bizans dönemine ait eski eserlerine ait toplu bir eser yazan Patrik Konstantinos, Fransızcası 1846da yayımlanan (Rumca ilk baskı 1824, 2bas1844) kitabında burayı havarilerden Petrus (Petros) ve Marcusun (Markos) kilisesi olarak gösterir Bu teşhis sonraları İstanbulun eski eserleri ve tarihi topografyasına dair belli başlı kitaplarda da tekrarlanmıştır Bu hipoteze esas olan söylenceye göre, ILeon döneminde (457-474) Galbios ve Kandidos adlarında iki patris Kudüsü ziyaretlerinde bir Yahudinin evinde bulunduğunu öğrendikleri Meryemin evinde bulunduğunu öğrendikleri Meryemin elbisesini (mafarion) çalarak 458e doğru Bizantiona getirirler ve Blaherna semtinde havari petros ve Markos adlarına bir kilise yaptırarak bu kutsal elbiseyi küçük bir yapı olan bu kiliseye koyarlar Fakat İmparator bunu öğrenince daha büyük olan Blaherna Kilisesini inşa ettirerek, elbiseyi oraya taşıtır Bu eşyanın oraya konulmasının hatırası için her yıl 2 Temmuz günü büyük tören yapılıyordu Fakat Atik Paşa Cami olan kilisenin, iki patrisin 458e doğru inşa ettirdikleri bina olması olasılığı çok zayıftır Buna karşılık bu bölgede İmparator Teofilosun (hd 829-842) kızı Teklanın bir kilise ve manastır kurduğu ve azizelerden Aya Tekla adına sunulan bu manastıra çekilerek burada öldüğü bilinmektedir Aya Tekla Kilisesi, bir savaştan dönerken büyük bir kasırga ile selden kurtuluşunu o gün yortusu olan Aya Teklanın bir mucizesine borçlu olduğu inanan, İsaakios Komnenos (1057-1059) tarafından 1059da tamir ettirilmiştir Bu onarımın önemli ölçüde bir yenileme olduğunu, IAleksiosun (1081-1118) kızı Anna Komnenanın kitabından öğrenmekteyiz

İstanbulun fethinde kilisenin ne durumda olduğu bilinmemekle birlikte Fatih vakfiyelerinde adı geçen Ayaleharna Mahallesinin Blaherna olması olası görülmüş ve buradaki Çokalica Manastırının adı Çuhalica olarak açıklanarak, bunun Meryemin elbisesi ile bağlantılı olduğu sonucuna varılmıştır Blahernadaki Meryem Kilisesi, bu caminin çok yakınında olduğuna göre (100-150 m mesafede) manastırın tarihte adı geçen Tekla Kilisesi yanındaki manastır olabileceği de bir hipotez olarak düşünülmüştür 1430da Blaherna Kilisesi yandığında, Meryemin kutsal elbisesi, komşu Tekla Kilisesine konulmuştur Elbise, çuha yaklaşımı ile, vakfiyedeki Çuhalicanın Tekla Kilisesi olduğu, dolayısı ile Atik Mustafa Paşa Cami, eğer Tekla Kilisesi ise, kutsal elbisenin saklandığı mabedin olması olasıdır

Kilisenin, IIBayezid döneminde sadrazam olan ve ISelimin 1512de idam ettirdiği Koca Mustafa Paşa tarafından camiye çevrildiği bilinmekte ise de bu biraz tartışmalıdır 953/1546 tarihli İstanbul Vakıflar Tahrir Defterinde çok daha küçük mescitler ayrı başlık altında yer alırken bu cami, Koca Mustafa Paşanın bu semte adını veren, yine kiliseden çevrilme diğer camisi ile birlikte kaydedilmiştir Vakıf defterinden öğrenildiğine göre, bu caminin çevresindeki pek çok sayıda ev ve dükkan da onun evkafındandı Binanın bütün saçak bölümü Türk dönemine değiştirilip, esas Bizans yapısı kubbenin yerine Türk mimari üslubunda bir kubbe yapıldığına göre, bu işlemin 1509 depreminden sonra gerçekleştirildiğine ihtimal verilebilir Ayvansarayda büyük tahribat yapan 1729 yangınında cami de zarar görmüştür İstanbulda eski eserlerde izler bırakan 1894 depreminde de Atik Mustafa Paşa Camisi zarar görmüş ve minaresi yıkıldığından yeniden yapılmıştır

Caminin apsisinin sağ tarafındaki hücre, bir türbe şekline sokularak, buraya konulmuş olan talik hatla yazılı bir levhada buranın Hazret-i Câbirin kabri olduğu bildirilir Bu bölmenin kapısı üstünde de “Hâza merkad-i Câbir bin Abdullahül Ensarî” yazısı vardır Hadikanın verdiği bilgiye göre ise Eyyub-i Ensarî ile Bizans döneminde Bizantionun önüne gelen sahabeden olan Câbir bin Abdullah burada gömülüdür Aslında islâm tarihinin bilinen iki Câbir bin Abdullahından ikisi de Bizantion kuşatmalarında bulunmamıştır Bu türbenin bir makam olduğu anlaşılmaktadır

Atik Mustafa Paşa Cami olan bu kilise, Bizans dini mimarisinde kapalı haç planlı yapılar gurubunun, köşe duvarlı tipindedir Binanın içinde haç biçimindeki mekânı, dört taraftaki dört hücrenin köşeleri meydana getirmektedir Ortada dört kolun birbirlerine kavuştukları karenin üstünde büyük ihtimalle Bizans döneminde, pencereli yüksek kasnaklı kubbe bulunuyordu Türk mimarisinin klasik döneminde, burası bugün görülen penceresiz basık kasnaklı kubbe yapılmıştır Bu arada, aslında iç bünyenin dışa aksettirilmesi yüzünden inişli çıkışlı olması gereken saçak hattı da, yan cephelerde kemerlerin kesilmiş olmasından , düz bir biçimde değiştirilmiştir Ayrıca orijinal pencerelerin çoğu örülmüş ve sövelerinden belli olduğu üzere yeni pencereler de açılmıştır

Kiliselerde bulunan ve mutlaka olması gereken narteks (giriş holü) burada yoktur Bilinmeyen bir tarihte yıkıldığı sanılan bu bölümün yerine basit, üstü çatılı ve mimari özelliği olmayan bir son cemaat yeri yapılmıştır Minare ise 1894 depreminden sonra standart tipte yapılan taş külahlı minarelerdendir Caminin içinde Bizans dönemine ait hiçbir bezeme bulunmamaktadır Türk döneminde de yapılan ahşap minber ile mermer vaaz kürsüsü sanatsal bir özellikte değildir Caminin tonoz ve duvarlarını kaplayan kalem işleri çok yakın tarihlerde, 1894ten sonra yapıldığı sanılmaktadır

Caminin dışında bulunan, yekpare mermerden oyulmuş bir vaftiz teknesi 1922de Arkeoloji Müzesine taşınmıştır 1957de Amerikan Bizans Enstitüsü, binanın güney cephesinde badana tabakası altında fresko tekniğinde yapılmış bazı aziz resimlerine rastlamışlardır Bunlardan ikisi hekim asıllı azizlerden Ayios Kosmas ve Ayios Damianos olarak teşhis edilmiştir Diğeri ise melek Mikaeldir Üzerleri tahta ile kapatılan bu freskolar dış tesirlere ve özellikle insanların tahriplerine açık bırakılmıştır Caminin şadırvanı, girişin önünden geçen sokağın karşı tarafındadır

Ayazma Cami (Üsküdar)

Üsküdarda, Salacakla Şemsipaşa semtleri arasında, Kızkulesinin karşısında ve Marmaraya hakim bir tepe üzerindedir
Cami, 1760-1761 yıllarında Sultan III Mustafa tarafından annesi Mihrişah Emine Sultan ile kardeşi Şehzade Süleyman adlarına yaptırılmıştır Mimar Mehmed Tahir Ağanın eseridirKapısı üzerindeki kitabelerden yapının 1174/1760-61 tarihli olduğu anlaşılmaktadır Kitabe talik hatla yazılmış olup, tarih manzumesi Sadrazam Râgıp Mehmed Paşaya, hat ise Şeyhülislâm ve hattat Veliyüddin Efendiye aittir

Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde bulunan 5446 numaralı ve 1172/1758-59 tarihli belgeden caminin yerinde daha önce Ayazma Sarayı ve Bahçesinin bulunduğu anlaşılmaktadır Başka bir arşiv belgesine göre 1740lı yıllarda Ayazma Sarayı iyi durumda olup, onarılarak İran elçisine tahsis edilmiştir

Camiye vakıf olarak bir hamam ile birçok dükkan ve han yaptırılmış, ayrıca cami, hamam ve avluya bitişik çeşmeye Bulgurludan su getirilmiştir Birkaç kez onarım gören caminin yıkılan minaresi de iki defa yeniden yapılmıştır

Geniş bir avlunun ortasına yerleştirilen caminin son cemaat yerine yarım daire düzeninde on basamaklı merdivenle çıkılırAvlu kapıları üstünde celi hatla yazılmış ayet-i kerimeler bulunmaktadır Son cemaat yeri üç bölümlüdür Esas mekân dikdörtgen planlı olup, dört kemere oturan merkezi bir kubbe ile örtülüdür Sol tarafta yapıya bitişik Hünkâr köşkü yer almaktadır Sokak yönünde taş konsollar tarafından taşınan mekân, sütunlar tarafından taşınan ve iki katlı olan bir galeriyle caminin hünkâr mahfiline bağlıdır Caminin içinde bulunan hünkâr mahfili de sütunlar üzerinde taşınır Altın yaldızlı süslemeler bu bölümün en çarpıcı yönüdür

Ayazma Cami Avrupa sanat üslubunun etkisinde kalınan bir dönemde yapılmış olmakla birlikte, büyük kemerler içindeki pencereler, Türk klasik mimarisi özelliğini taşımaktadır Minber vaaz kürsüsü ve mihrapta çeşitli renkli taşların zarif birleşmesiyle meydana getirilmiş zengin bir süsleme dikkati çekmektedir

Ayazma Caminin müştemilatından olan sıbyan mektebi, hamam ve muvakkıthane yıkılmıştırÖnceleri cami yakınında inşa edilen vakıf dükkânlarından ise sadece bazı izler kalmıştır Caminin duvarlarında küçük konsol çıkmaları üzerinde oturan tam bir Türk köşkünün minyatür modeli biçimindeki kuş evleri görülmektedir Caminin haziresinde ise saraya mensup bir çok kimsenin mezarı bulunmaktadır

Geniş avluyu çevreleyen duvarın bir köşesinde mermerden büyük bir çeşme vardır Kitabesinden 1174/1761de cami ile birlikte yapıldığı anlaşılan bu çeşmenin manzum tarih kitabesi şair ZihnînindirÇeşme, mermer bir cepheye yapıştırılmış dört köşe bir paye şeklindedir Alt kısmı taş olan avlu duvarında açılan esas kapının önünde taş korkuluklu iki taraflı rampa bulunmaktaydı

Ayazma Cami, Türk mimarisinde artık yabancı üslubun hâkim olduğu bir dönemin örneği olmakla birlikte, normal ölçüleri aşan yüksekliği ve yapıldığı yerin topografik durumu ile bunu bir kat daha arttıran gösterişli bir görünüme sahiptir Marmara ve Boğazın girişine hâkim oluşu ile şehrin Anadolu Yakasına değişik bir güzellik kazandırmaktadır

Aziziye Cami (Beşiktaş)

Maçka, Taşlıkta Vişnezade Mahallesinde Abdülaziz (1861-1876) tarafından yapımına başlanmış, ancak bitirilememiştir

Projesine göre Abdülaziz bu camiyi Maçkanın Dolmabahçe üzerindeki hâkim bir noktasında dört minareli olarak yaptırılmak istenmiş, mimar olarak da Sarkis Balyan düşünülmüştü

Yaptırdığı bütün büyük yapılarda şehrin kuzey tarafını tercih eden Abdülaziz, inşaatı başlatmadan önce cami giderleri için, günümüzde de Akaretler olarak anılan sıra evleri yaptırmıştır 1874 sonları veya 1875 başlarında büyük bloklar halindeki temel taşları yerleştirilerek bina temelden yükselmeye henüz başlamışken Abdülaziz 30 Mayıs 1876da tahttan indirilmiş ve inşaat durdurulmuştur Duvarların ve büyük ana payelerin uzun süre burada duran temel taşları, bu mevkinin “Taşlık” adını almasına neden olmuştur

Cumhuriyet döneminde bu temeller üzerinde Taşlık Gazinosu inşa edilmiş, 1980li yıllarda ise Swissotel-Bosphorus oteli inşa edilmiştir Caminin, avlu olarak tasarlanmış bölümü ise Vişnezade İnönü Parkı olarak düzenlenmiştir

Alıntı Yaparak Cevapla