|
Prof. Dr. Sinsi
|
İnceden İnceye İstanbull
Aya Eireni (St Irene) (Eminönü)

İstanbul Eminönü ilçesinde, Topkapı Sarayı dış avlusunda Sur-ı Sultani içerisinde bulunan Aya Eireni (Aya İrini) Kilisesi, Ayasofya Müzesinin yönetimindedir Başta İstanbul Kültür ve Sanat Festivali olmak üzere çeşitli etkinliklere açık olup, müzeden alınan izinle gezilebilmektedir
Ayasofyadan sonra Bizansın ikinci büyük kilisesi olan Aya İrini değişik zamanlarda yapılan onarımlarla günümüze iyi bir durumda gelebilmiştir Bizans kaynaklarından öğrenildiğine göre, kilisenin bulunduğu yerde Roma dönemine ait Arthemis, Aphrodite mabetleri bulunuyordu Kilisenin yapımı oldukça eski tarihlere inmektedir I Constantinius döneminde, IV Yüzyılın başında Roma mabetlerinin kalıntılarından yararlanılarak yapılmıştır Bizanslılar bu kilise için İlahi Selamet sözcüğünü kullanmışlardır
Ayasofya ile aynı avlu duvarı içerisinde bulunan Aya İrini 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında yanındaki Sempson Zenon (düşkünler evi) ile birlikte yanmıştır İmparator I Iustinianus (527–565) Ayasofya ile birlikte Aya İriniyi de yeniden yaptırmıştır Yapımına 532 yılında başlanmışsa da bitim tarihi kesinlik kazanamamıştır Sanat tarihçiler İmparatoriçe Theodoranin ölümünden (548) önce bitirilmiş olduğu konusunda birleşmişlerdir Iustinianusun son yıllarında Ayasofyanın atriumu ile birlikte Aya İrini atriumu da yanındaki iki manastır ve Sempson Zenon ile birlikte yanmıştır III Lon (717–741), V Constantinius (741–775), IV Leon (775–780) zamanındaki depremler kiliseye büyük zarar vermiş, bunu IX Yüzyıldaki deprem izlemiştir

İstanbulun fethinden sonra Sur-ı Sultani içerisinde kalan Aya İrini III Ahmete (1703–1730) kadar iç cebehane (cephanelik) olarak kullanılmış, daha sonra Harbiye Nezaretinin silah ambarı olmuştur Ahmet Fethi Paşa tarafından Osmanlının ilk müzesi burada açılmıştır Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli yerlerinden gönderilen eserler burada Mecma-i Esliha-i Atika (Eski Silahlar Koleksiyonu) ve Mecmia-i Asakir-i Atika (Eski Eserler Koleksiyonu) ismi altında iki bölümlü bir müze olmuştur
Aya İrininin ilk yapısı ahşap çatılı, üç nefli bir bazilika planında idi Günümüze ulaşan ve 738 depreminden sonra yapılan kilisenin zemini bazilika, üst örtüsü ise kapalı Yunan haçı planındadır I Iustinianus devrinin tüm mimari özelliklerini yansıtan bugünkü yapı üç nefli, 100 00x32 00 m ölçüsündedir Ana mekânın ortasını 15 00 m çapında ve 35 00 m yüksekliğinde dört büyük payenin taşıdığı bir kubbe örtmektedir İçeriden küre, dışarıdan da yüksek kasnaklı kubbenin çevresinde 20 pencere bulunmaktadır Ancak bunlardan 14ü kubbenin yıkılmasını önlemek amacı ile tuğlayla örülmüştür Ana kubbenin atrium yönünde, elips görünümünde dıştan basık ve yayvan ikinci bir kubbe daha vardır Bunun dışında kalan üst örtü beşik tonozludur

İbadet mekânının iki yanında sütunların taşıdığı galeri bulunmaktadır Bu sütunların başlıkları üzerinde İmparator Basileus ve eşi Theodoranin monogramları bulunmaktadır Apsis dıştan üç cepheli olup, her cephesine birer pencere yerleştirilmiştir İçten yarım yuvarlak olan apsisin duvarları arasına bir metre genişliğinde kemerli bir dehliz yerleştirilmiştir Apsisin merdiven basamağı şeklindeki kademeleri bu dehliz üzerine oturtulmuştur Bunun iki yanına da pareglesion denilen hücreler yerleştirilmiştir
I Iustinianus zamanında yapılan kilisenin zengin bir bezemesi vardı Ancak bunlardan günümüze yalnızca apsis yarım kubbesindeki altın yaldızlı haç mozaiği gelebilmiştir Bunun da nedeni Bizansta 726–842 yıllarında hâkim olan İkonaklazm (tasvir kırıcılık) akımıdır Apsis yarım kubbesindeki mozaikte dört kademeli bir kürsü ve bunun üzerinde de geniş kollu bir haç görülmektedir Buradaki haç Hz İsayı, kademeli kürsü de Onun çarmıha gerildiği Golgoto Tepesini tanımlamaktadır Ayrıca Mezmurlar kitabından alınan iki satırlık bir yazı da bu kompozisyonu tamamlamaktadır
Aya İrini müze olarak kullanıldığı zaman bu mozaiğe dokunulmamış, üzeri yalnızca bir bayrakla örtülmüştür Aya İrinide bu mozaikten başka mozaik olup olmadığı kesinlik kazanamamakla beraber Dr Firfieldin burada yaptığı araştırmalarda kubbe ve pandantiflerde İkonaklazm döneminden önceye tarihlenen mozaik izleri bulunmuştur Ana mekânda yapılan araştırmalarda ise iki parça halinde döşeme mozaikleri bulunmuştur
Aya İrini Kültür Bakanlığınca 1983 yılında açılan Anadolu Medeniyetleri Sergisine ev sahipliği yapmıştır
Topkapı Sarayı I Avlusu Sultanahmet
Eminönü/İstanbul
Kariye (Khora Kilisesi) Müzesi (Fatih)

İstanbul Fatih ilçesinde, Edirnekapının kuzeyinden Haliçe inen yamaçta bulunan Kariye Müzesi, Khora (Hora) Manastırının kilisesidir Hz İsaya adanmış olan bu kilisenin yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır Kilisenin IV Yüzyılda yapılmış olup olmadığı konusu da kesin değildir Bizans kaynaklarında VI Yüzyılın ilk yarısında Ayios Thedoros isimli bir kişi tarafından yapıldığı yazılıdır Bizans kaynaklarına göre bu kişi İmparator I Iustinianusun eşi Theodoranın dayısı olan bir komutandır Sasanilere karşı savaşmış ve sonra Antakyaya yerleşmiştir Iustinianus onu bir dini toplantıya katılmak üzere İstanbula çağırmıştır Edirnekapıda yaşayan bu kişiden ötürü manastırın yapımına başlanmış ancak, 557 yılı depreminde manastır yıkılmıştır Bunun üzerine imparator manastırı eskisinden daha büyük olarak yaptırmıştır Manastır kilisesinin üç şapelinden birini Meryeme adamıştır
Kilisenin ilk yapımı bazilika planında idi ve mozaiklerle bezenmişti Yanında hamam ve körler için de bir sığınma evi bulunuyordu Günümüze gelen kilise kare planlı, üzeri kasnaklı kubbelidir Kesme taş ve tuğla hatıllı olarak yapılan yapının dışarıya taşkın üç apsidi bulunmaktadır Bunlardan ortadaki apsid yuvarlak olup, iki yanlardaki dışarıya çıkıntı yapmıştır Kilisenin önünde iç ve dış narteks bulunmaktadır Bu bölümler kubbe ve tonozlarla örtülüdür Naos kısmının içerisi mermer kaplıdır Bu nedenle de buradaki mozaiklerden çok azı günümüze gelebilmiştir

VIII yüzyılda bu manastırın var olduğu bilinmektedir Patrik Germenos 740 yılında ölünce buraya gömülmüştür Aynı şekilde V Constantiniusa karşı 742 yılında ayaklanan Baktangios idam edildikten sonra onun da cesedi buraya gömülmüştür
Khora Manastır ve Kilisesinin yeniden ün kazanması XI Yüzyılın sonlarında İmparator I Aleksios Komnenos (1081–1118) dönemine rastlamaktadır O yıllarda çok harap bir durumda olan manastırı Aleksiosun kayınvalidesi Maria Dukaina restore ettirmiş ve kilisesini de farklı bir mimari üsluba göre yaptırmıştır Kilise Hz İsaya adanmıştır Kısa bir süre sonra Aleksiosun küçük oğlu İsaakios Komnenos kiliseyi yeni baştan ve daha büyük ölçüde yaptırmış, kendisi için de bir mezar yeri hazırlamıştır Sonraki yıllarda Meriç kıyısında Ferecikte Kosmosoteria Manastırını yaptırınca buradaki mezar yerini de oraya taşımıştır Günümüzde kilisenin narteks bölümünün sağında bu mezar yerinin olduğu duvarda Hz İsayı tasvir eden büyük bir mozaik pano bulunmaktadır Bu panonun altında da İsaakios Komnenosun mozaik bir panosu bulunmaktadır
İstanbulun Latin istilası sırasında (1204–1261) manastır ve kilisenin ne durumda olduğu bilinmemektedir 1261 yılından sonra Bizans yeniden kurulduktan sonra saray ileri gelenlerinden Theodoros Metohites Kariye manastır ve kilisesini 1316–1321 yıllarında genişletmiş, içerisini mozaik ve freskolarla bezemiştir

Thedoros Metohites XIV yüzyılın ilk yarısında bu yapının güney tarafına bitişik olarak tek nefli bir şapel eklemiştir Parekklesion denilen bu ince uzun mekânın altında da aynı planda bir mahzen bulunmaktadır Bir mezar şapeli olduğu sanılan bu ek binanın orta bölümüne yüksek kasnaklı, kasnağında pencereler olan bir kubbe oturtulmuştur Bu şapel kilisenin batı cephesinin önünü kaplayan dış hol ile batı-güney köşesinde birleşmektedir
Kariyedeki mozaik ve freskolar Avrupadaki Rönesans akımına paralel olarak Bizans resim sanatında yeni bir anlayışın başladığını göstermektedir Giriş kapısı üzerinde Hz İsaya kilisenin bir modelini sunan Thedoros Metohites tasvir edilmiştir Kilise içerisindeki mozaiklerde İsanın ve Meryemin hayatı ile ilgili İncilden alınmış sahneler resmedilmiştir Bu resimlerde resme derinlik sağlayan arka planlar ve mimari yapılara, motiflere önem verilmiştir Buradaki sahnelerde canlılık ve günlük hayattan alınma gerçekçilik açıkça görülmektedir Figürlerin yüz ifadeleri, hareketleri özenle işlenmiştir İç nartekste sağ tarafta bütün duvarı boydan boya kaplayan Halke İsası panosu, Meryem ve İsanın önünde yere diz çökmüş bir figürün XII Yüzyılda kiliseyi yeniden yaptıran İsaakios Komnenosa ait olduğu anlaşılmaktadır
Kilisenin ana mekânında çok az mozaik bulunmaktadır Yalnızca kapının iç tarafında, kemerin üzerinde Hz Meryemin son uykusu ve ruhunun Hz İsa tarafından göğe çıkarılışı (Koimesis) sahnesi tasvir edilmiştir

İstanbulun fethinden sonra bir süre boş kalan bu yapı, Sultan II Beyazıt (1482–1512) döneminde Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir Bu arada yanına yuvarlak gövdeli tek şerefeli bir minare eklenmiştir Çemberlitaşta Atik Ali Paşa Camisini yaptırdıktan sonra düzenlediği vakfiyesinde de Kenise Cami olarak bu yapıdan da söz etmiştir
Caminin 1876–1877 yıllarında onarıldığı kaynaklardan öğrenilmektedir Bu dönemde İstanbullu Rum mimar P Kuppas burada restorasyon çalışması yapmış, içerisindeki mozaiklerden bazılarını temizlemiştir Mozaiklerinden ötürü İstanbula gelen yabancı gezginler Kariyeyi mutlak görmüş, bunların arasında Alman İmparatoru II Wilhelm de bulunmaktadır Amerikan Bizans Enstitüsü 1948den sonra içerisindeki mozaik ve freskoların temizlik ve onarımını yapmış, Th Whittemore başkanlığında başlayan çalışmaları onun ölümünden sonra P A Underwood tarafından sürdürülmüştür Son onarımları da J W Hawkins 1959 yılında yapmıştır Kariye bundan sonra 1948 yılında cami işlevi sona erdirilerek müzeye dönüştürülmüştür Günümüzde Ayasofya Müzesine bağlı ayrı bir birimdir
Fethiye (Pammakaristos Manastırı) Müzesi (Fatih)

İstanbul ili Fatih ilçesinde, Çarşambadan Haliçe inen yamaçta bulunan Fethiye Cami ve Müzesi Teotokos Tis Pammakaristos Manastırının kilisesidir Bu kilisenin bulunduğu yerde günümüze gelemeyen bir kitabeden İoannes Komnenos ile karısı Anna Dukainanın yaptırdığı bir kilise olduğu öğrenilmektedir Ancak bu iddia kitabe günümüze gelemediğinden ötürü kesinlik kazanamamıştır
Günümüze gelen kilise XIII yüzyılın sonlarında Bizans sarayının önde gelen kişilerinden Mihail Glabas Tarkaniotes tarafından yaptırılmıştır
İstanbulun fethinden sonra Fatihin Ortodoksların başına patrik olarak atadığı Gennadios Skolarios Havarium Kilisesine yerleşmiş, 1455te o sıralarda kadınlar manastırı olan Pammakaristos Manastırına Fatih Sultan Mehmetin izni ile taşınmıştır Bu manastırın kilisesi Ahmet Paşa tarafından mescide çevrilmiştir Pammakaristos Manastır ve Kilisesi bir yüzyılı aşkın süre içerisinde patriklik merkezi olarak görev yapmış ve Fatih Sultan Mehmet de burayı ziyaret etmiştir
Sultan III Murat döneminde (1574–1595) Fethiyenin çevresi Türk mahalleleri ile kaplanınca bu yapı Fethiye Camisi ismi ile 1590 yılında camiye dönüştürülmüştür Patriklik makamı da Ayios Georgios Kilisesine taşınmıştır

Kilise camiye dönüştürüldükten sonra apsis kısmı yıkılmış, buraya kıble yönüne uygun bir mihrap yerleştirilmiş üzeri de bir kubbe ile örtülmüştür Yanındaki ek binada bulunan sütunlar kaldırılmış, kubbeler ve tonozlar büyük kemerler ile desteklenmiştir Sadrazam Sinan Paşa da batı tarafına bir medrese eklemiştir Bu medrese avluyu U biçiminde kuşatmıştır
XX yüzyılın başlarında medresenin üzerine Mimar Kemalettin Beyin çizdiği projeye göre bir ilkokul yapılmıştır Bu arada avlu duvarları kaldırılarak külliyenin bütünlüğü yok edilmiştir Vakıflar Genel Müdürlüğü, Y Mimar Süreyya Yücel tarafından 1936–1938 yıllarında Fethiye Camisi restore edilmiştir Bu arada Amerikan Bizans Enstitüsü mozaik araştırmaları ve mozaik restorasyonu yapmış, yan bölümündeki bugün müze olarak kullanılan kısımdaki mozaikler ortaya çıkarılmıştır Cami 1960 yılında bir onarım daha geçirmiş, uzun süre kapalı kalan cami ibadete açılmıştır
Fethiye Camisi kesme taş ve tuğla dizilerinden oluşan bir duvar işçiliği göstermektedir Güney cephesindeki kapının üzerinde bulunan kitabeden anlaşıldığına göre 1845 yılında onarılmış, bu dönemde barok üslupta minare eski minarenin yerine yapılmıştır Yapı dikdörtgen planlı olup, ibadet mekânının çevresini tonoz ve kubbeli bir galeri çevirmektedir İbadet mekânı mihrap önünde iki kalın paye, ortada ikişer, yan kenarlarda da dörder paye ile üç nefe ayrılmıştır Bunlardan mihrap önü ile onun önündeki bölüm kubbe ile geriye kalan mekânlar da çapraz tonozlarla örtülmüştür Mihrap nişi alışılagelenin dışında sivri bir üçgen şeklinde dışarıya çıkıntılıdır

Yapının dış cephesi son dönem Bizans mimari üslubunu yansıtan biçimde olup, tüm cephe sağır nişler ve pencerelerle üç kuşak halinde hareketli bir görünümdedir Buradaki sağır nişler alt katta olup, hepsi yuvarlak kemerlidir Bunun üzerindeki pencere dizisi silmeler içerisine alınmış üçüz pencere şeklindedir Bazı yerlerde simetriden kaçılmış, üçüz pencerenin yanına yuvarlak kemerli ayrı bir pencere yerleştirilmiştir Pencereler arasındaki boşluklara da sağır nişler oturtulmuştur Dış cephenin bitimi yer yer yuvarlak kemere dönüşen iki sıra halindeki diş kesimi bir silme ile sonuçlanmıştır
Fethiye Camisinin sağ tarafına 1315 yılında kapalı Yunan haçı planında küçük bir ek kilise Parekklesion eklenmiştir Bizans İmparatoru Mikhael Glabas 1315 yılında ölünce karısı Maria Dukena kocasının anısına kuzey kilisenin sağ tarafına bu ek yapıyı yaptırmıştır Bu kilise bir narteks, galeri ve naos bölümünden meydana gelmiştir Gerçekte mezar şapeli olan bu ek kilisede Maria ve Michael Ducasın mezarları bulunmaktadır
Günümüzde Ayasofya Müzesine bağlı müze niteliğindeki narteks ve galeriden oluşan bu bölüm 2 30 m çapında bir kubbe ile örtülüdür Cephe görünümü son Bizans devri mimarisini yansıtmaktadır Parekklesionun kubbe ve duvarları XIV yüzyıla tarihlenen mozaikler ile süslüdür Apsiste Hz İsa, Hz Meryem ve Yuhannesten oluşan Deisis kompozisyonu, kubbede de ortada İsa, iç dilimlerde Tevrat peygamberleri, tonozlar, azizler ve bir de vaftiz sahnesi görülmektedir
Fethiye Camisinin bu bölümü 1990lı yıllarda onarım nedeni ile kapatılmış ve 2006 yılında yeniden ziyarete açılmıştır
Büyük Saray Mozaikleri Müzesi (Eminönü)
İstanbul ili Eminönü ilçesinde, Sultanahmet Camisi'nin güneyinde, caminin külliyesi olan arasta içerisinde yer almaktadır Bu müze günümüzde Ayasofya Müzesi yönetimindedir

İstanbulda Bizans İmparatorluğu döneminde Bukaleon, Hormistas, Mangan, Dafne ve Tekfur sarayları yaptırılmıştır Bunların arasında Hipodromdan Marmaraya doğru uzanan 100 000 m2lik alanı Büyük Saray kaplamıştır Büyük Saray çeşitli yapılar, tören salonları, kiliseler, bahçeler ve oyun yerlerinden oluşan küçük bir şehir görünümünde idi Bu saraya İmparatorun Evi, Saray, Mukaddes Saray, Bukaleon, Hipodrom Sarayı, Eski Saray ve Büyük Saray gibi isimler verilmiştir
Sarayın çevresinde Ayasofya, Aya İrini, Hipodrom, Sergios Bakkhos (Küçük Ayasofya) gibi yapılar bulunuyordu Kuzeydoğudan güneybatıya doğru eğimli bir arazide kurulan bu saray kompleksi geniş teraslar ve duvarlarla desteklenmiş, saray da meydana getirilen bu alanın üzerinde kurulmuştur Böylesine geniş bir alana yayılan sarayın doğusunda Magnaura ile Khalke bölümleri, güneybatısında muhafız alayı kışlaları ve diğer yan kuruluşlar yer alıyordu Sarayın batısında İmparatorun kabul salonu ile günlük yaşantısını sürdürdüğü bölümler vardı
İmparator I Constantiniusun (306–337) başlattığı bu yapı topluluğu, onu izleyen imparatorların yaptırdığı ilavelerle daha da genişletilmiştir I Iustinianus (527-565), II Iustinos (565-578), V Constantinos (741-775), Teophilos (829-842), I Basileios (867-886) ve VI Leonun (886-912) sarayın genişletilmesinde büyük katkıları olmuştur Sarayın kuzeybatısında Hipodrom, Zevk Siopos Hamamları, güneybatı ve güneydoğusunda deniz, kuzeyinde Ayasofya, Senato Binası ile Augusteion Meydanı bulunuyordu

Sarayın görkemli girişini I Constantinius yaptırmıştır Buradaki Khalke bölümünün altın yaldızlı kapısı ile Bizans kaynaklarından öğrenildiğine göre, ilginç bir kubbesi vardı Daphe diye isimlendirilen oktogonal planlı yapının ortasında I Constantiniusun salonu bulunuyordu İmparatorun yabancı devlet elçilerini kabul ettiği Magnaura da yine bu dönemde yapılmıştır II Theodosius zamanında (408-450) saray alanındaki çalışmalar Marmara kıyılarına kadar yayılmıştı Bu arada 409 yılında saray yakınlarında özel yapıların yapılması da yasaklanmıştı Nika İhtilali sırasında, 532de yakılan bu sarayı İmparator Iustinianus yeniden yaptırmıştır Bu sırada Khalke kapısının içerisinde bulunan çeşitli heykeller, imparator tasvirleri ve mozaikler de bu bölümü çok daha zenginleştirmiştir
Iustinianusun saray topluluğuna eklediği en önemli yapılardan birisi de Çatladıkapıdaki Hormistas veya Bukaleon Sarayı diye isimlendirilen bölümlerdir Pek az kalıntının günümüze ulaşan bu bölümün de imparatorun tahta çıkmadan önce tahta çıkmadan önce yaşadığı mekânlar olduğu sanılmaktadır Sarayın bu bölümleri XX yüzyılın başında buradan geçirilen Sirkeci demiryolunun yapımı sırasında yıkılmış ve büyük bir kısmı da çevredeki yeni yapılanmaların altında kalmıştır Günümüzde sahil yolu üzerinde mermer söveli pencereleri ile bu sarayın mahzeni ve görkemli kapısı görülebilmektedir
Saray II Iustinianus zamanında batıya doğru genişletilmiş ve buradaki yapılara son derece görkemli bir taht salonu eklenmiştir Oktogonal görünüşlü, küçük kubbeli bu taht salonu bir bakıma İtalyadaki St Vitale ile Sergios Bacusa benziyordu İçerisi tümü ile mozaiklerle kaplanmıştı Buradan Hipodroma geçişi sağlayan Triklinos denilen geçit de yine bu dönemde yapılmıştır Bunun ardından V Constantinius Hıristiyanlığın kutsal eşyalarının korunduğu Meryem Kilisesini, I Basileus da Yunan haçı planlı Hagios Demetrius Kilisesini, hapishaneyi ve Taykanisterion denilen oyun sahnesini yaptırmıştır VII Constantinius Porphyrogennetos döneminde (913–959) eski sarayın tümünü yeni baştan restore ettirmiştir

Bizans imparatorlarının IV -IX Yüzyıllar arasında yaşadıkları Büyük Saray X yüzyıldan sonra önemini yitirmiştir Komnenos sülalesinin imparatorları Ahırkapı ile Sarayburnu arasındaki Manganlar Sarayına ve Ayvansaraydaki Blakerna Sarayına önem vermişlerdir Bu dönemde Büyük Saray yalnızca resmi toplantılara ayrılmıştır
İstanbulun Latin İstilası sırasında (1204–1261) kentin birçok yapıları gibi Büyük Sarayda yağmalanmış ve kısmen yıkılmıştır İstanbulu Latinlerden geri alan VII Mikhael Palaiologos (1259–1282) Blakerna Sarayının onarımı tamamlanıncaya kadar Büyük Sarayda yaşamıştır Bizans İmparatorluğunun son yıllarında Büyük Saray kendi haline bırakılmış, gereksinim duyuldukça yapı malzemeleri sökülmüş ve başka yerlerde kullanılmıştır
İstanbulun fethinden 30 yıl kadar önce buraya gelen Floransalı Buendelmonde Büyük Sarayın tamamen terk edildiğini ve bir taş yığını görünümünde olduğunu belirtmiştir
İstanbulun fethinden sonra Büyük Sarayın bulunduğu alan, şehrin yeniden yapılması ile ele alınmıştır Bunun sonucu olarak da sarayın kalıntıları çevrede yeni kurulan mahalleler arasında kalmıştır XVII yüzyılda Sultanahmet Camisinin arastası bu sarayın kalıntılarının üzerine yapılmıştır Sultanahmetdeki 1865–1852 yıllarında çıkan yangınlar arasta ile birlikte Büyük Saray kalıntılarının daha da harap olmasına neden olmuştur
İngilterenin Edinburgtaki St Adrews Üniversitesi adına Dr D Russelin mali ve ilmi yardımları ile 1933-1938 yıllarında Prof Dr J H Baxterin burada yapmış olduğu kazılarda Büyük Saraya ait mozaiklerin büyük çoğunluğu ortaya çıkmıştır Alman mimarlarından G Martiny kazı alanının planını çıkarmış ve bu çalışmaları yaparken de mozaiklerle karşılaşmıştır Mozaiklerin ortaya çıkışı ile birlikte alan genişletilmiş ve bunun yanı sıra da mimari elemanlar, çanak çömlek parçaları da bulunmuştur Çalışmalar 3 500 m2lik sütunlu bir avluyu ortaya çıkarmıştır Çevresi 6 m2lik sütunlu geçitlerle çevrili olan bu avlunun güneydoğu kesiminde 25 m uzunluğunda, 16 50 m genişliğinde bir yapı ile bağlantılı olduğu da görülmüştür

II Dünya Savaşı nedeniyle kazı çalışmaları yarıda kalmış, ortaya çıkan mozaiklerin üzeri ince beton bir tabaka ile kapatılmıştır Prof Dr D Talbot Rice 1951-1954 yıllarında Büyük Saray mozaikleri üzerindeki çalışmaları yeniden başlatmış, mozaikler temizlenmiş ve yeni parçalar da bulunmuştur Bu arada revaklı avlunun güneybatı, kuzeybatı bölümlerinde döşeme parçaları bulunmuştur Ayrıca bugün müze olarak açılan kuzeydoğu bölümünde de 170 m lik oldukça sağlam, iyi durumda bir mozaik döşeme ile karşılaşılmıştır Burada bulunan mozaik döşemenin Bizans İmparatorluk atölyesinin eseri olduğu anlaşılmaktadır Bu atölyelerde imparatorluğun dört bir yanından gelen sanatçılar çalıştırılmıştır
Büyük Saray Mozaikleri 3 Aralık 1953te İstanbul Arkeoloji Müzelerine bağlı bir bölüm olarak ziyarete açılmıştır Açılan bu müze 26 Eylül 1979da Ayasofya Müzesi yönetimine bırakılmıştır Bundan sonra Büyük Saray taban ve mozaiklerinin etüt ve konservasyonu için Kültür Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Avusturya Bilimler Akademisi arasında 4 Mayıs 1982 tarihinde bir protokol yapılmıştır Konservasyon çalışmalarını Prof Dr Hermann Veters ile Prof Dr Werner Jopst üstlenmiştir Avusturya Bilimler Akademisinin çalışmalarına Ayasofya Müzesi ile İstanbul Merkez Restorasyon Laboratuarı elemanları da katılmıştır
Büyük Saraydan günümüze ulaşabilen mozaikler çok geniş bir mekân izlenimini verdiği gibi, çok renkli canlı bir resim galerisini andırmaktadır Mozaiklerde kireç taşı, mermer küpler, cam, terakota ve bazen de değerli taşlar kullanılmıştır Bu mozaiklerde renkli taşların son derece maharetle yerleştirilmesindeki mükemmellik bir ressamın tual üzerindeki çalışmalarına benzemektedir Bu mozaiklerde Hıristiyan sanatının sevdiği sembollere yer verildiği gibi benzeri konular da görülmektedir Çoğunluğunu çeşitli av sahnelerinin, hayvan mücadelelerinin ve köy yaşantısının gözler önüne serildiği bu mozaiklerde sanatçıların ustalığı açıkça görülmektedir

Beyaz renkli zeminlere balık pulu üslubunda ağaç ve kuşlar canlı renklerle resmedilmiştir Hayvan mücadeleleri ise şiddet hareketleri ile resmedilmiştir Bütün bu mozaikler zengin bordürlerle sınırlandırılmıştır Buradaki başlıca sahneler arasında kertenkeleyi yiyen grifon, fil-aslan mücadelesi, tayını emziren kısrak, kaz güden çocuk çobanlar, keçi sağan adam, eşeğine yem veren çocuk, testi taşıtan genç kız, tarlada çalışan çiftçiler, ipe tırmanan maymun, vücuduna yılan dolanmış geyik, ellerindeki mızraklar ile kaplana saldıran avcılar, dere kenarında balık avlayan balıkçı, pazara giden köylüler, dansözler, koşan adamlar ve elma yiyen ayılar gelmektedir Ayrıca ağaçlar, develer, haçlar, Ana Tanrıça, kentharos, dut ağaçları, keçiler, ceylanlar, ilkbahar ve kış figürleri de bu mozaiklerde yer almıştır
Büyük Saray Mozaiklerinin tarihlendirilmesi konusunda çelişkili fikirler ileri sürülmüştür J H Baxter figürlerin elbiseleri ile saç biçimlerine bakarak MS V yüzyılın ilk yarısında yapıldıklarını ileri sürmüştür D T Rice mozaikleri 450–460 yılları arasına tarihlendirmiştir Bunun ardından MS VI yüzyıl ve VII Yüzyıl başlarından sonraya tarihlendirenler de olmuştur Prof Dr Semavi Eyice ise 450–500 tarihleri üzerinde durmuştur
Büyük Saray Mozaikleri Müzesinin restorasyonu yapılırken, arastanın ortasındaki koridorun iki yanında bulunan müze bölümü 1987 yılında demir konstrüksiyonlu bir çatı ile örtülmüş ve iç mekânda mozaikler çevresinde gezinti yerleri yapılmıştır Müze içerisine cadde üzerindeki bahçeden geçilerek girilmekte, arastanın altından dolaşılarak arastada dükkânları birbirinden ayıran geçide çıkılmaktadır Bu yapılanma Y Mimar Alpaslan Koyunlu tarafından yapılmıştır
Müzenin 25 Ağustos 1987 yılında açılışından sonra mozaik restorasyon ve konservasyon çalışmaları 1997 tarihine kadar devam etmiştir
|