Yalnız Mesajı Göster

Genel Türk Tarihi

Eski 11-04-2012   #5
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Genel Türk Tarihi



Diğer taraftan, 19 yüzyılda Rus işgaline uğrayan Orta Asya Türk Birlikleri uzun yıllar bu devletin sömürüsü ve zulmü altında kaldıktan sonra, bağımsızlıklarını kazanmak için mücadeleye başlamışlar ve 1991'de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir Bunlar, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleridir

Müslüman Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet
İlk Müslüman Türk devletlerinden olan Karahanlılar'da, ülkenin doğusunu idare eden büyük hakana Arslan Han adı verilirdi Onun hakimiyeti altında batı bölgelerini, Buğra unvanını taşıyan diğer bir han idare etmekteydi Sonra devlet merkezinde hakanlara vekâlet eden, Erkan, Sagun gibi unvanlar alan İligler ve tekin diye anılan şehzadeler geliyordu Ayrıca bir danışma kurulu vardı
Hükümdarlığı halife tarafından tasdik edilen Gazneli Mahmud, sultan unvanını ilk defa kullanan hükümdar olarak bilinir Daha sonra bu unvan, bütün Müslüman devlet başkanları tarafından kullanılmıştır Anadolu Türkmen beyliklerinde, atabeyliklerde de sultan unvanı kullanılmıştır İslamiyet'te devlet başkanı olan halife, peygamberin vekili olduğu için, bütün Müslümanların başı durumundaydı Türk cihan hakimiyeti düşüncesi, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar, dünyanın, Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi gerektiği esasına dayanıyordu 11 asır yazarlarından Kaşgarlı Mahmud şöyle demektedir: "Allah, devlet güneşini Türklerin burcunda doğdurmuş, göklerdeki dairelere benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hakimi yapmıştır"

Oğuz destanındaki ok motifi, Göktürk Kitabeleri'nde zaptı düşünülen istikametlere önceden prenslerin tayin edilmesi, Türk kültüründeki cihan hakimiyeti ülküsünün işaretiydi Selçuklular, Dandanakan Savaşı'nın hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütuhat yönlerini ve görev alacak başbuğları kararlaştırmışlardır Malazgirt Savaşı ve Anadolu'nun fethi de, cihan hakimiyeti ülküsünün bir sonucu idi

Türk sultanları, topluluklar arsında sosyal, kültürel dînî müsamaha bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler, herkese eşit hak ve adalet tanımışlardır Müslüman Türk devletlerinde, çeşitli boylara mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır Bu prensip, Osmanlı Devleti devrinde de devam etmiştir Türklerin, İslam kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri neticesinde, İslamiyet Türkler için başlıca dayanak haline gelmiştir Haçlı orduları, Hıristiyanlık davasıyla harekete geçerek İslam ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında, Türkler için Müslümanlık, en büyük güç kaynağı oldu Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslam'ı yaymak düşüncesi, fetihleri Hıristiyan dünyasına dönük Osmanlı Devletinde, en yüksek seviyeye ulaşmıştır

Müslüman Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idaresi verilen hanedan üyeleri, melik diye anılırdı Bunlar yarı müstakil bir şekilde hareket ederlerdi Bulundukları bölgede, asıl devlet merkezindekine benzer bir dîvan kuruluşuna da sahiptiler Ayrıca vezir ve askerî kuvvetleri vardı Halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı Bu melikler, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlardı Siyasî temasları veya giriştikleri savaşları, asıl devletin ana siyaseti çerçevesinde yürütürlerdi Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsî mülk haline getirmek ve onu kendi keyfine göre idare etmek değildi

Hükümdarın vefatı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hâdiseler sonucu, merkezde iktidar boşluğu olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar, iktidara sahip olmak için şehzadeler birbiriyle mücadeleye girişirdi Bu durum, Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir Ancak Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hakimiyetin bölünmemesini prensibini gerçekleştirip, devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir Aynı husus Göktürkler'de, İlteriş Kağan ile kardeşi Kapagan Kağan'ın çocukları arasında da görülmüştür

Büyük Selçuklu Devleti zamanında, Türk medeniyeti çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır Selçuklu sultanları, devleti adaletle idare etmeye büyük önem verirler ve devletin devamını bunda görürlerdi Sultanlar, haftanın belirli günlerinde, devlet ileri gelenleri kabul ederlerdi Halkın şikâyetlerini dinler, devlete karşı işlenen suçlara bakan yüksek mahkemeye başkanlık yaparlardı Saray teşkilatı, doğrudan sultanın şahsına bağlıydı ve görevlilerin hepsi onun en güvenilir adamları arasından seçilirdi

Türkler devlet kurdukları zaman, Ortadoğu'daki kültür çevresinin en önemli unsuru din idi İslam'ın emirlerinden biri de bu dini yaymaktı Aslında cihad inancı, Türklerin fetih düşüncelerine de uygun düşüyordu Bu bakımdan bu yolda mücadeleye girişen Karahanlılar, Mâverâünnehir'deki eski kültür merkezleri Buhara ve Semerkand'da yaptıkları gibi, daha doğuda Balasagun ve Kaşgar'da İslamiyet'i yaygınlaştıran müesseseler meydana getirmişlerdi İç Asya'nın dağlık bölgelerinden gelen Türklere, Müslüman olmaları için hanlık arazisinde yer verilmişti Karahanlı idarecileri, en çok Uygurlar'ın Müslüman olmasını hedef almışlardı Maniheist ve Budist olan bu Türk topluluğunun, İslam'a kazandırılmasını istiyorlardı

Gaznelilerde de devlet-halk birliğini sağlayan ilk unsur İslamdı Gazneliler; Afganlılar ve Gurlularla çetin muharebelere girişerek, onları İslam'a kazandırmaya çalışıyorlardı Müslümanlık, Sultan Mahmud'un oğulları ve Delhi sultanları vasıtasıyla daha da yaygınlaştırılmıştı Anadolu'nun fethinde tam bir cihad havasına girilmişti Bizans topraklarının kurtarılması gerektiği yolundaki İslam dünyasında mevcut genel kanaat, Türk başbuğlarına güçlü bir manevî destek sağlamıştır Böylece gelişen Türk birliği şuuru, Haçlıların bütün gayretlerini boşa çıkardı Moğol istilâsına da aynı güçle karşı konuldu

Müslüman Türk devletleri, Rafızîlik inancına düşen İranlılarla çok uğraşmışlardır Türk sultanları, siyasî birlik yanında manevî birliği de kurup yaşatmak gerektiğine inanmışlardı Selçuklu sultanları, Mısır Memlûk Devleti sultanları, Delhi Türk Sultanlığı, Türkmen beylikleri, Atabeylikler, Timurlular ve Akkoyunlular da aynı yolda yürüdüler Fakat bu muazzam siyaset, Moğol istilâsıyla ağır bir darbe yemiş, Orta Doğu'yu işgal hareketine katılan Moğol idarecileri ve kitlelerinin büyük çoğunluğu putperest ve kısmen de Hıristiyan oldukları için, Müslümanlara hiçbir din hürriyeti tanınmamıştır Ayrıca Moğollar, İslam dünyasında, kendi hakimiyetleri uğrunda din adamlarına ve halka büyük zulüm ve işkence yapmışlardır

Müslüman Türk devletlerinde din ve fen ilimlerinin gelişmesi için çok gayret harcanmıştır Gazne, Delhi kültür çevresinde tanınmış Türk âlimleri yetişmiş, müspet ilimler sahasında da büyük ilerlemeler kaydedilmiştir Trigonometrinin kurucularından Birunî ve İbn-i Türk, Matematik ilminin doğudaki en önemli temsilcileri oldular Çeşitli ilim dallarında yüz ondan fazla eser yazan Birunî, Gazne sarayında yaşamış ve Sultan Mahmud'un Hind seferine katılmıştı Matematik, Coğrafya, Jeoloji, jeodezi, astronomi ve trigonometri ile ilgili eserler yazan bu büyük bilgin, bilim tarihinin dâhîlerinden kabul edilmektedir

Karahanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlayışı, hakimiyet telâkkisi ve siyasî görüşleri bakımından şaheserdir 1060 yılında, Balasagunlu Yusuf Has Hâcib'in Kaşgar'da yazarak Buğra Hana sunduğu, Uygur ve İslâmî Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslâmî devrin âbidelerindendir

Selçuklular devrinde eğitim ve öğretim en yüksek seviyeye ulaşmıştır Bu dönemde sultanlar, devlet adamları, hatunlar ve tabiplerin gayretleriyle yeni müesseseler kurularak, her biri tıp fakültesi mahiyetinde, Kayseri, Sivas, Konya, Divriği, Çankırı ve Kastamonu'da hastaneler ve medreseler yapılmıştır

Müslüman Türk devletlerinde, büyük kısmı şaheser sayılacak derecede, mîmarî, kitabe, hat, tezhib, süsleme, minyatür, çini, halı, kilim gibi mükemmel sanat eserleri yapılmıştır Asya içlerinden Akdeniz'e, Oğuz bozkırlarından Hindistan ortalarına ve Mısır'a kadar uzanan geniş sahada, o devrin Türk devletlerinden kalma saray, cami, mescit, imaret, han, hamam, dârüşşifa, medrese, hanekâh, türbe, künbet, şadırvan, çeşme, sebil, kale, sur ve mezar sandukası gibi binlerce sanat eseri günümüze kadar gelmiştir Türkler, bu çağda, sanat dünyasına önemli yenilikler getirmişlerdir Medrese ve medrese-cami mîmârîsi, çift kubbe inşaatı, silindir biçiminde bazen yivli, yüksek, ince minare tipi, demet sütun, sivri kemer, pencerelerin katlar halinde sıralanması, kubbe yapımında Türk üçgenleri, dikdörtgen veya beş köşeli mihraplar bunların belli başlılarındandır Yazı, minyatür, tezhib ve süslemede, büyük hamleler olmuştur Taş işçiliği, kuyumculuk, kakmacılık, bakır işçiliği, zırh, kemer, kalkan, mineli cam yapımı, seramik, dokumacılık, halıcılık ve döküm sanatının en zarif örnekleri verilmiştir Bunların taşınabilir olanları, halâ Türk ve dünya müzelerinin gözde eserleri durumundadır Taşınamaz olanları ise, Türkün ayak bastığı her yere, açık hava müzesi görünümü verir

Karahanlılar'da halk dili ve edebî dil Türkçe'ydi Gazneli ve Harezmşahlar saraylarında Türkçe konuşulurdu Delhi Türk Sultanlığında, idareci tabaka ve ordu mensupları da Türkçe konuşuyordu Selçuklularda da halkın ekseriyeti ile ordunun dili Türkçe idi Bu devletlerde yazışmaların Farsça ve Arapça olması veya ilmî eserlerin bu dillerde yazılması, İslâm dünyasının ortak dili olmasından kaynaklanıyordu

Müslüman Türk devletlerinde Türkçe'nin önemini gösteren vesikalardan biri, 11 asırda Kaşgarlı Mahmud tarafından, Bağdat'ta yazılan Dîvanü Lügati't-Türk'tür Müellif, bu eserini, Türk olmayanların Türkçe öğrenme ihtiyacını karşılamak üzere yazdığını kaydetmektedir Selçuklu teşkilatında çok önemli yeri bulunan atabeglik müessesesi, Türklerin İslâm dünyasına getirdiği bir yenilikti Osmanlılarda bunlara lala denmiştir

Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk milletinin en büyük eserini, Türk cihan hakimiyeti tarihinin de en yüksek siyasî teşkilatını temsil eder Osmanlı Devleti, siyasî istikrarı, sosyal adaleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu âhengi, çok yüksek ve ince idare sistemi, kudretli ordusu, yüksek askerî tekniği, geniş hukukî faaliyetleri ve nihayet edebiyat, sanat ve mîmarîde ortaya koyduğu ihtişamlı eserleriyle de, tarihte müstesna yerini almıştır Osmanlı devri, bu azameti, hiçbir devlete nasip olmayan, zengin yerli ve yabancı tarih kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tetkik imkânlarını bahşetmektedir

Osmanlı Devletinin bütün ülkeye yayılmış eğitim ve öğretim kurumları olduğu gibi, gayrimüslim ve yabancıların da okulları vardı Özellikle II Abdülhamid Han zamanında, ülkenin her köşesine aynı şekilde ve değerde liseler yapıldı Bunların bazısı halâ, açılış günlerinin tarihini taşıyan sağlam, eğitim ve öğretim düzeyi yüksek olan, Türkiye'nin en meşhur liseleridir Osmanlı eğitim ve öğretim sisteminde öğrenci-öğretmen ve veli münasebetleri mükemmel olup, hocaya saygı gösterilirdi O da öğrencisine şefkatle muâmele ederdi Okullarda, bazı kaynaklarda ileri sürüldüğü gibi falaka ve dayak yoktu

Osmanlılarda bütün dinî, fennî, sosyal ilimler ve teknik bilgiler, kuruluşundan sonuna kadar her seviyede öğretilip uygulanarak yayıldı Devletin kuruluşunda, kurucuların etrafında, Türkiye Selçukluları devrinde yetişen âlimler vardı Osmanlılar devrinde yapılan mektep ve medreselerden, yazılan kitap ve diğer eserlerin bazılarından, imkânlar ölçüsünde halen faydalanılmaktadır Eserlerin çokluğu ve tasnif edilememesi, eldekilerin toplanamaması, bir kısmının çalınarak Avrupa'ya ve diğer ülkelere kaçırılması, bir kısmının Türkiye toprakları dışında kalması, kültür eserlerimizin Osmanlılar devrinde, akıllara durgunluk verecek düzeyde olduğunu göstermektedir Ne yazık ki Osmanlı Türkçesi de bu eserlere paralellik göstermekte ve kelime hazinesi halâ bilinmemektedir

Müslüman Türklerde Toplum Hayatı: Müslüman Türklerde sınıfsız bir toplum hayatı vardı Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı Kölelik devamlı değildi Âzad edilip hürriyete kavuşarak devlet kademesinde görev alabilirdi Köylü hür olup, serflik (toprağa bağlı kölelik) yoktu Bütün dünya Müslümanlarını ilgilendiren halifelik makamı da 1516 yılından itibaren, Osmanlı padişahları eliyle Türklere geçti Osmanlılar devrinde Türklere ve gayrimüslimlere verilen, kendi din ve dillerinde mabed ve okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyet ve hoşgörüsü, günümüzün hiçbir liberal, kapitalist, komünist ve dikta rejiminin imkân tanımadığı ölçüde serbestti

Müslüman Türklerde İslam ahlâkı hakimdi Umumî kaideler dahil, herkes, İslam ahlâkına ve örfe uymak zorundaydı Vatanseverlik, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve hoşgörü, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi, his, kıymet ve idealleri başlığı altında toplanabilen ahlâk ölçülerine titizlikle riayet edilirdi Güzel ahlâk ve bu değer ölçüleri sayesinde, Türk toprakları emniyet ve huzur içindeydi ve kardeşlik havası hakimdi II Abdülhamid Han zamanında Osmanlı ülkesinde bulunan Edmondo da Amicis, Constantinopoli adlı eserinde:

"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız her Türk'te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır Hepsi, derece farkları olmasına rağmen, aynı terbiyeyle yetişmişlerdir Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir İstanbul'un Türk halkı, Avrupa'nın en nazik ve kibar cemaatidir En ıssız sokaklarda bile, bir yabancı için küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan camiye girip, Müslüman ibadetini seyredebilir Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahî göremezsiniz Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız Fuhuşla ilgili en küçük bir olaya şahit olmak imkân dışıdır Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla işgal etmek, ayıp sayılır" demektedir

Alıntı Yaparak Cevapla