|
Prof. Dr. Sinsi
|
Sem'a Hakkında Herşey
"Şu halde Semâ aşıkların gıdasıdır
Çünkü Semâda Allah ile buluşma hayali vardır "
(Hz Mevlânâ)
Hz Mevlânâ'nın Hakk'a yürüyüşünden sonra oğlu Sultan Veled ve dostları tarafından 13 yüzyılın sonlarında tesis edilen Mevlevilik, sadece Anadolu'da değil Balkanlar'da, Asya'da, Afrika'da ve Arap Yarımadası'ndaki insanları da yüzyıllarca aydınlatan ve hâlâ da aydınlatmaya devam eden bir 'olgun insan' yetiştirme yolu olmuştur
Konya'daki Mevlânâ Dergâhı merkez olmak üzere 1 Afyon, Kütahya, Manisa, Muğla, Eskişehir, Bursa, Denizli, İstanbul, Bursa, Antep, Diyarbakır, Urfa, Adana, Ankara, Yozgat, Kastamonu, Sivas gibi birçok Anadolu şehrinde; Selânik, Belgrad, Bosna, Kahire, Mekke, Medine, Şam, Halep, Trablusşam, Tebriz ve Lefkoşe gibi yurt dışında 114 ayrı noktada teşkilatlanan Mevlevilik, altı yüzyılı aşkın bir süre başta; Hz Mevlânâ'nın 'Allah'la birlikte olmak' olarak nitelendirdiği SEMÂ'sıyla tüm dünya insanlarının gönüllerine girmeyi başarmıştır Bugün yine Hz Mevlânâ'nın engin fikirleriyle birlikte insanları en fazla etkileyen Semâ'dır
Semâ, Mevlevilik Tarikatı'nın en önemli unsurlarından biridir Mevlevî dervişi olmak isteyen kişi önce nev-niyâz (yeni tâlib) unvanıyla Mevlevihanenin matbahında üç gün postta (Saka Postu) oturur 2, bu süre sonunda eğer tarikata kabul edilme onayı almışsa başına sikke giydirilerek Mevlevihânede çalışmaya ve Semâ meşk etmeye başlar Artık bu kişi bundan sonra 'can' diye anılır Bir taraftan matbahta bulunan ortasında bir çivinin çakılı olduğu meşk tahtasında Semâ öğrenip tarikatının asıl objesini yerine getirmeye çalışan can diğer taraftan Abrîzcilik, Pazarcılık, Şerbetçilik, Süpürgecilik, Çerağcılık ve Somatçılık gibi 18 adet Dergâh hizmetlerinde de sırasıyla çalışır ve 1001 günlük çilesini çıkarmış olur
Can'a bu hizmetleri yerine getirirken yeteneğine göre bir meslek de öğretilir Bu meslekler genellikle güzel sanatların çeşitli dallarında olur; can'ın yeteneğine göre hattatlık, hakkaklık, çinicilik ve mûsıkîşinâslık eğitimi verilir 1001 günü lâyıkıyla tamamlayan can artık Mevlevilik Tarikatı'na göre 'Dede' unvanı almış, kendisine bir hücre (oda) edinip orada yeteneğine göre çalışmalarına devam etme hakkı kazanmıştır Bu Dede eğer isterse aynı imkânlarla başka bir Mevlevihâneye gitme hakkına da sahiptir
Mevlevilik tarihinde yukarıda bahsedilen 1001 günlük çileyi çıkarmadan da dergâha devam edip Semâ öğrenen ve tarikatın gereklerini yerine getiren dervişler de vardı Ayrıca dergâha hiç devam etmeden tarikatın yetkililerinden feyz alıp, zaman zaman da meclislere katılan kişiler vardı; bunlara da Mevleviliği seven manasındaki 'Mevlevî muhibbi' adı verilirdi
Hz Mevlânâ'nın Semâ'sı
Hz Mevlânâ'nın ilk olarak ne zaman ve niçin Semâ ettiğine dair elimizde bilgi yoktur Ama şu gerçektir ki, O dergâhta, evde, çarşıda ve bazen de ders esnasında cezbeye gelip herhangi bir kurala tabi olmadan içinden geldiği gibi Semâ dönmüş ve hattâ öyle zaman olmuş ki, Semâsındaki cezbe ve hararetten belindeki kemeri dahi çözülmüştür Hz Mevlânâ ileriki yıllarda Şems-i Tebrizi'nin kaybolmasından sonra (1247-8) sonra kendisine halef seçtiği Kuyumcu Selâhaddin'in 3 (ölm 1264) sarraf dükkânının önünden geçerken onun çekiç darbelerindeki ritimlerden cezbeye kapılıp Semâ'ya başlayacak ve;
Yekî gencî pedîd âmed der în dükkân-i zerkûbî
Zihî sûret, zihî ma'nî, zihî hubî, zihî hubî
(Bu kuyumcu dükkânında bir hazine göründü
Ne hoş suret, ne hoş mânâ, ne güzellik, ne güzellik) matlâıyla başlayan meşhur gazelini söyleyecektir
Yine Hz Mevlânâ bir gün Konya sokaklarında dolaşırken avladığı tilkinin postunu kendi lehçesiyle "dilku, dilku" diye bağırarak satan bir Türkmen'in bu nağmesinden cezbeye gelerek orada Semâ etmeye başlar Çünkü 'dilku' kelimesi Farsça'da 'gönül neredesin?' anlamına gelmekte ve kelimeyi bu taraftan anlayan Hz Mevlânâ'ya kafi derecede malzeme olmaktadır
Hz Mevlânâ'nın gerek Selçuklu sarayında, gerekse civar kentlerde düzenlenip dâvet edildiği toplantılarda Semâ meclislerini yönettiği ve katılanlarla birlikte Semâ yaptığı özellikle Eflâkî Dede'nin Menâkıbu'l-ârifîn adlı eserinde etraflıca anlatılır
Hz Mevlânâ bir gazelinde Semâyı 'mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmak' olarak vasıflandırır ve Semânın sırları hakkında şunları söyler:
Semâ nedir biliyor musun?
Belî (evet) sesini işitmek, kendini unutup Allah'a kavuşmaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Dostun hâlini görüp bilmek ve lâhut perdelerinden Allah'ın sırlarını işitmektir
Semâ nedir biliyor musun?
Varlıktan habersiz olmak ve mutlak fânîlik içinde bekâ zevkini tatmaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Nefisle savaşmak, yarı boğazlanmış tavuk gibi toprakta kanlı bir hâlde çırpınmaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Yakup peygamberin ilâcını ve Yusuf'a kavuşma kokusunu gömleğinden hissedip koklamaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Musa peygamberin asası gibi her dem Firavunun sihirlerini yutmaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Meleğin sığmadığı 'li mâ Allah' sırrına vasıtasız olarak ulaşmaktır
Semâ nedir biliyor musun?
Şems-i Tebrizi gibi gönül açmak ve kudsî nurları görmektir 4
Hz Mevlânâ yine bir rubaisinde şiirlerindeki mânâyı ve Semâsını şu şekilde özetler:
Başımı koyduğum her yerde, secde edilen O'dur
Dört köşe ve altı bucakta tapılan O'dur
Bağ-bahçe, gül-bülbül, SEMÂ, sevgili;
Bütün bunlar hep bahane; asıl maksat olan O'dur 5
Hz Mevlânâ'dan sonra Semâ
İnsanın tabii hareketi olan dönmek, yani Semâ etmek, Hz Mevlânâ Celaleddin Rumi'den sonra Hüsameddin Çelebi (ölm 1284), Sultan Veled (ölm 1312) ve Ulu Arif Çelebi (ölm 1320) zamanında tarikat haline gelen Mevleviliğin bir sembolü olmuştur Bu düzenlemelerle mûsıkî ile bütünleşen ve kurallara bağlanan dönme hareketi daha tesirli, daha görkemli ve daha ruha hitap eder bir hale gelmiştir Yine Hz Mevlânâ'nın torunlarından Pir Adil Çelebi (ölm 1490) zamanında bugünkü şekline yakın bir hal alan Semâ Mevlevilerce bir tören haline getirilmiştir
17 yüzyıl ise diğer tarikatlarla birlikte Mevleviliğin de bir gerileme, hatta lağvedilmesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönem olmuştur Tarihe 'Kadızadeler Olayı' olarak geçen bu dönemde Osmanlı sultanı IV Murad'ın tahtta olduğu vakit önce Vani adlı bir hoca, sonra da yerine Hünkâr şeyhi olarak geçen oğlu Fazıl Ahmed Paşa yoldan çıkmış tarikatları bahane ederek Mevleviliği de kapatıp, Semâyı yasaklatmıştır Bu menfur olay tarih boyunca memleketlerine hiçbir zaman zararı dokunmayan Mevlevileri çok etkilemiş ve ebced hesabıyla 'Yasağ-ı bed' (H 1077/M 1666) (kötü yasak) olarak tarihlendirilmiştir Bu yasak Vani'nin gözden düşme yılı olan 1684' e kadar 18 sene sürmüş ve bu tarihte kalkan yasağın ardından Mevleviler yeniden Semâ dönmeye başlamışlardır Bu yasağın kalkması da yine Mevlevi şairler tarafından ebcedle "Mevlevîler döndü Cân'a aşk-ı Mevlânâ ile" (H 1095/M 1684) mısrasıyla tarihe kaydolmuştur
|