|
Prof. Dr. Sinsi
|
Cuma Hutbeleri
Kent Ahlakı
Resûl-i Zîşan Efendimiz şehirde doğdu, tam bir şehirli olarak yaşadı Şehirde vahiy alıp peygamber oldu, nihayet şehirde dünyaya veda etti İslâm, maddi ve mânevi unsurlarıyla şehir hayatını dikkate alan bir düzen kurdu
Hicretten sonra müslümanlar, Yesrib kentine Medine adını verdiler Medine “Şehir” demektir Medeniyet kelimesi “medine”den gelir Yine “Medine”den gelen temeddün kelimesi hem “şehirlileşme” hem “uygarca yaşama” anlamında kullanılır İslâm düşünürleri, insanı “medenî canlı” diye tarif etmişlerdir Dünyanın ilk sosyologu sayılan İbn Haldun, bedevî hayat tarzının hüküm sürdüğü yöreleri “temeddün etmemiş, yani uygarlaşmamış yerler” olarak değerlendirmiştir
Hz Peygamber Medine şehrini, günümüzde “kent etiği” denilen ilkeler ve erdemlerle donattı; Medine’yi -çağdaş deyimiyle- “yaşanabilir bir şehir” yapmaya çalıştı; orada dört başı mamur bir şehir terbiyesi oluşturdu
Değerli müminler!
Şehir hayatında sayısız paylaşma alanları var Bu bakımdan –denebilir ki- şehirde yaşayan herkes birbirinin komşusudur İslâm ahlâkında komşuluğun ve birlikte yaşamanın birinci şartı “başkalarına zarar vermemek”tir Hz Peygamber, ortak kullanım alanlarımız için de geçerli olan “başkalarına zarar vermeme” ilkesine büyük önem vermiştir Öyle ki, bu hususta komşularının güven duymadığı kimselerden söz ederken, “Vallahi o, iman etmiş sayılmaz!” buyurmuş, bunu üç defa tekrarlamıştır Kent ahlâkı bakımından ilkesel değer taşıyan bir başka hadis de şöyledir: “Müslüman, diğer müslümanların, dilinden ve elinden zarar görmediği kimsedir ”
İslâm sosyal ahlâkının ikinci ilkesi “başkalarına faydalı olmak”tır Kur’ân-ı Kerîm’de Medineli Ensâr’ın, Mekkeli Muhâcirlere gösterdikleri yardımseverlikten şöyle söz edilir: “Onlar, kendileri sıkıntı içinde olsalar dahi, muhacirleri kendi öz canlarına tercih ederler ”
Sağlıklı bir şehir yapısı ve ilişkisi kurmanın müslümanlar için görev olduğunu gösteren çok sayıda dinî kavram vardır Meselâ “Farz-ı kifâye”… Fıkıh kitaplarımızda hekimlik, hâkimlik, askerlik gibi alanlarda eğitim, öğretim faaliyetleriyle bu konulardaki meslekleri icra etmek birer farz-ı kifâye sayılmıştır Bizim kültürümüzde toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak, kimsesiz ve çaresizleri himaye etmek maksadıyla kurulan sosyal kurumların temelinde, hayır yapıp sevap kazanmak kadar, bir farz-ı kifâyeyi yerine getirme şeklindeki sosyal sorumluluk bilincinin de payı vardır
Bir şehir, sadece maddi yapısıyla farklı bir kimlik taşımaz, muhterem cemaat… Bundan daha önemlisi, o şehirde yaşayan insanların mânevi, ahlâkî ve kültürel değerleridir Bir şehirde müslümanların yaşıyor olması, orayı İslâm şehri saymaya yetmez Bunun için bilgisiyle, irfanıyla, ahlâkıyla, âdâbıyla, estetik anlayışıyla İslâm kavramının içini dolduran değerlerin şehirde yaşayanların kişiliklerine, davranışlarına, insan ve çevre ilişkilerine sinmesi gerekir Nitekim bizim kültürümüzde –meselâ- İstanbul böyle bir şehirdi ve İstanbullu böyle bir şehirliydi… Ama bugün durum çok farklı!
Burada, şehirde yaşayan insanlarımızın trafik kurallarından çevre düzenine kadar pek çok konuda, şehir âdâbıyla ve İslâmî incilikle bağdaşmayan bazı hal ve hareketlerini sayıp dökecek değilim Şuna işaret etmekle yetineceğim: Kur’an, “Bir insanı haksız yere öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi suçludur” buyurur Ülkemizde her yıl kaç bin insanın trafikte öldürüldüğünü düşünelim Sadece bu örnek bile bizim kentliliğimizin hem İslâmiyet hem insaniyet açısından kusurlu olduğunu göstermeye yeter
Öyleyse, bilhassa İstanbul’da yaşayan bizler, yüzyıllar boyunca yüksek bir medeniyeti temsil etmiş olan bu şehre ve onu gerçek bir İslâm şehri yapmış olan ecdadın nesline yakışır bir anlayışa, nezaket ve yaşayış tarzına sahip olmak zorundayız
Asr-ı Saadet’ten itibaren İslâm tarihine baktığımızda, asıl dindarlığın da, ruhumuzu ve hayatımızı zenginleştiren samimi imanda, arıtıcı kullukta, yüksek ahlâkta, erdemli ve estetik yaşayışta olduğunu görürüz
Prof Dr Mustafa ÇAĞRICI
İstanbul Müftüsü
|