Yalnız Mesajı Göster

Felsefe-Korkuda Bir Kavram/Orhan Hançerlioğlu

Eski 10-24-2012   #3
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Felsefe-Korkuda Bir Kavram/Orhan Hançerlioğlu




Fransız düşünürü Auguste Comte (1798-1857) bu ölçüye, insanlığın açıklama gereksemesi (ihtiyacı) açısından bakmaktadır Üç hal kanununun, insanlığın birbiri ardınca geçirdiği üç hale bakış açısı budur:

1 Auguste Comte’a göre insanlık, önce teolojik hal içindeydi Evren, insan iradesinin tıpkısı iradelerle yönetilmektedir İnsan düşüncesinin ilk vardığı açıklama budur Oysa, bu ilk düşünce de üç basamaklıdır, yavaş yavaş gelişmiştir Birinci basamakta insan, çevresindeki eşyayı tıpkı kendisi gibi canlı, akıllı olarak düşünmüştür (fetişizm) İkinci basamakta insan düşüncesi, çevresindeki olayların görünmez varlıklarca yönetildiği inancına yönelmiştir (çoktanrıcılık-politeizm) Üçüncü basamakta bu görünmez

2 İnsanlığın bu halini metafizik hal kovalamıştır İnsanlık bu süre sonunda teolojik halden metafizik hale geçmiştir Metafizik hal, bir soyutlama (tecrit) halidir Evreni yöneten artık insana benzeyen bir varlık değil, soyut bir güçtür, soyut bir ilkedir: Oysa bu halde de insan, soyutladığı nitelikleri, soyut iyiliği, soyut güzelliği, soyut tamlığı (mükemmelliği) gerçek varlıklar saymaktadır

3 İnsanlığın üçüncü halinde, metafizik hal, yerini pozitif hale (olumlu hal, müspet hal) bırakmıştır Bu hal; ortaçağın sona ermesiyle başlar Yeniçağ düşüncesi artık olayları başka olaylarla açıklamaktadır Bilimsel ilerlemeler, bu hale gelinceye kadar nedeni bilinemeyen birçok olayları, bilim yasalarıyla açıklamaya başlamıştır Başka bir deyişle, önce teolojik açıklama, sonra metafizik açıklama, yerini pozitif açıklamaya bırakmıştır

Başka bir Fransız düşünürü, Henri Bergson (1859-1941) da gök ölçüsü gereksemesinin kaynağını yaşanılan hayatın içinde bulmaktadır Bergson, Töreyle Dinin İki Kaynağı (Des deux Sources de la Morale et de la Religion) adlı yapıtında bu konuyu inceleyerek şu sonuca varıyor:

İnsan, düşünmeden önce yaşamak zorundadır Toplumsallık eğilimi (içtimailik meyli), insanın yaşama zorunluğunun sonucudur Toplum nasıl insan içinse, insan da öylece toplum içindir Toplumunsa birtakım gerekleri vardır, işte bu gerekler, insanı töreye ve dine zorlar Hayvan toplumlarında örneğin bir arının, toplumunu unutarak sadece kendi isteklerinin peşinden gitmeye başladığını düşünelim Bilinçsiz içgüdüsü bu haylaz arıyı toplum yükümüne (mükellefiyetine) çağıracaktır Çünkü, arılar yükümlü olmazlarsa kovan yaşayamaz İnsan toplumlarında da bu yüküm insanı ödevine iter

Toplumsallık, insan varlığının en büyük parçasıdır Suçunu sadece kendisi bilen, cezadan yakayı kurtaran bir katilin çektiği vicdan acısı; insanın kendi varlığına, kendi benliğine dönmek isteyişidir Suçunu açıklarsa vicdan acısından kurtulacaktır, çünkü ödevini yerine getirmiş, benliğinin büyük parçası olan topluma dönmüştür Toplum alışkanlığından doğan, içgüdülerin zorladığı bu ödevseverlik, insanı töreye ve dine götürür Bu ödevseverlik, törenin ve dinin birinci kaynağıdır Bu ödevseverlik iyice deşilirse, insanların korunma içgüdüsüne dayandığı görülür İnsan, açıkçası, bu görevseverliğiyle kendisini korumakta, yaşama zorunluğuna uymaktadır Bu kaynak, kişinin, iradesini iten bir kaynaktır Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanı koruyan bir din ve töredir

Din ve törenin ikinci kaynağı, insan heyecanıdır Toplumsal insan bir taklit, bir benzeme gereksemesi içindedir İnsan yapısı, örnek almak, benzemek eğilimini taşır Bu ikinci kaynaktan çıkan din ve töre, model olarak alınan kişiliğin yarattığı heyecanı yaşamak ve taklit etmekle gerçekleşir Toplum, kişiyi, toplumca beğenilenleri taklide çağırır Bu kaynak, birinci kaynak gibi, kişinin iradesini iten bir kaynak değil, tersine, çeken, çağıran bir kaynaktır Bu, heyecandan doğan taklitçilik kaynağı iyice deşilirse, insanların yaratma içgüdüsüne dayandığı görülür İnsan, açıkçası, bu taklitçiliğiyle, gene yaşama zorunluğunun sonucu olan yaratma gereksemesini karşılamaktadır Bu kaynaktan gelen din ve töre, insanın yaratma gereksemesini karşılayan bir din ve töredir

Bu iki çeşit din ve töre, ayrı nitelikler, ayrı özellikler taşımaktadır Birinci kaynaktan (alışkanlıktan, korunma içgüdüsünün sonucu olan görevseverlikten gelen) din ve töre statiktir, toplumsaldır, tutucudur, eskiye bağlıdır, kolektiftir İkinci kaynaktan (heyecandan, yaratma içgüdüsünün sonucu olan taklitçilikten gelen) din ve töre dinamiktir, bireyseldir, eskiyi aşıcıdır, ileriye götürücüdür, kişiseldir

Bergson, yapıtının ikinci bölümünde gök ölçüsünün asıl gerekçesi olan ölüm korkusu üstüne şunları söylemektedir:
Hayvanlar öleceklerini bilmezler, öleceğini bilmek insancadır İnsandan başka bütün canlılar, doğanın (tabiatın) istemiş olduğu gibi, hayat hamlesine uymaktadırlar İnsanın öleceğini bilmek düşüncesiyse, doğanın verdiği zeka ile elde edildiği halde, doğanın karşısına dikilmekte, insanın hayat hamlesini yavaşlatmaktadır
Öleceğini bilmek düşüncesi umut kırıcı bir düşüncedir İnsan, öleceği günü de bilseydi, bu düşünce, daha da umut kırıcı olurdu Ölüm olayı bir anda meydana gelecektir, oysa her an meydana gelmediği görüldüğüne göre sürekli olarak tekrarlanan bu deney, insanda belirsiz bir kuşku yaratmakta, ölüm düşüncesiyle erişilen kesinliğin etkilerini hafifletmektedir Bu hafifletme olmasaydı insanın hayat hamlesi büsbütün kırılırdı

Ölmek kesinliğinin, yaşamayı düşünmek için yaratılan canlılar dünyasında, insan düşünce ve anlayışıyla belirmesi, doğanın niyetine açıkça karşıdır Doğa, böylelikle, kendi yoluna konulan engel üstünde sendelemektedir İşte bu sendeleyiş onu yeniden doğrulamaya, ölümün kaçınılmazlığı düşüncesine karşı yaşamanın ölümden sonra da süreceği düşüncesini koymaya zorluyor Doğa, düşüncenin yerleştiği zeka alanına bu hayali atmakla, her şeyi yerli yerine koymuş olmaktadır Bu hayalin ölüm düşüncesinin kötü tepkilerini önleyebilmesi, kendisini uçuruma kaymaktan alıkoyan doğanın dengesini gösterir






Alıntı Yaparak Cevapla