|
Prof. Dr. Sinsi
|
Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri
Hatun Getir, Bey Doğursun
"Yiğitleri mürüvvetlû Kocaları taatlü ve hürmetlû Oğuz"
(Meçhul bir ozanın sözleri )
Yazıda, kızgın güneşin altında, Bekmişli köyüne doğru bir yol uzanır Üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplı yol, bor tarlaların, irili ufaklı höyüklerin arasından geçerek, bozkır boyunca uzar Sağda solda, çamur sıvalı kerpiç evler ve maziyi hatırlatan kıl çadırlar görürsünüz Bunlar, on iki bin çadırlık kesafetiyle ta Hazar ötesinden gelip, Barak bozkırına yerleşen Beğdili Türkmenleri'nin düze yayılmış köyleridir
Yol burada, adeta tarih gibidir Her yolcuya ve her kafileye geçiş kolaylığı sağlar Düze yayılmış Türkmen köylerini birbirine bağladığı gibi, imparatorluk ordusunun Suriye bozkırına, oradan orta Arabistan'a ve Belih suyu üstünden İran yaylasına geçişinde önemli bir güzergah oluşturur Yazın un gibi ufalanmış toz tabakasıyla kaplı sathını, kışın kara, yapışkan bir balçık örter Yolun üstünde İskan bölüklerinin bakımlı atlarının toynak izlerini görürsünüz Türkmenlerin binit ve yükletleri, Tayy, Milli ve Aneze araplarının geride bıraktığı çopur izleri de görürsünüz Bunlar tarihin izleridir Atlar ve çelik çemberli arabalar gürültüyle geçer üstünden Kafileler, içi su dolu derin çukurlar ve teker sıyrıkları bırakır ardında Etrafta, eski eşyalar, paslı çiviler, nal parçaları, kösele artıkları görürsünüz Hendeklerde eti sıyrılmış, yunmuş, yıkanmış hayvan iskeletleri  Uzak ufkun berisinde kül sütunları, daha da ötede Suriye semaları 
Rüzgar ekin saplarını karıştırır; diken yığınlarını götürüp dere yataklarına yığar Puslu gökte akbaba ve karga sürüleri  Bozkır, iç çeker, inler; dalgalı, pürüzsüz bayırlarıyla, sapsarı bir deniz gibi uzar önünüzde Ayın, Türkmen kılıcı gibi parladığı aydınlık gecelerde ise, bozkırı canlandıran Türk ışıklarını görürsünüz
* * *
Öğlenin kara sıcağında, yolun kıyısında, yana yıkılmış atının baş ucunda bir yolcu beklemektedir Atın tozlu burun deliklerinden iki ince kan şeridi sızmaktadır Toprak, sıcak kanı daha orada içmektedir Derviş kılıklı bitkin adam, atın ipeksi boynunu şefkatle okşarken, yol arkadaşının arka ayaklarıyla yeri çiziktirişini seyretmektedir Hayvanın perdelenen göz aklarına, bir körük gibi inip kalkan göğsüne ve sonsuza dek kapanan gözlerine bakmaktadır Saniyeler geçip gidiyor  Bir iki gerilmeden ve sıcak bayırlara son bir kez baktıktan sonra da, hayvanın kıyak başı toprağa düşüyor Yolcu sessiz ve ağlamaklı  Yol arkadaşına son görevini yapmak için yerinden doğruluyor, ağır gövdeyi hendeğe sürüklüyor Eğeri ve koşum takımlarını sırtlayıp tekrar yola koyuluyor Atın ağır cüssesi ise, hendeğin içinde, ışık kıpırtılarının gerisinde kalakalıyor
Canı sıkkın, gönlü kırık ve yolda binitini yitiren adam, aslında ne bir gezgin, ne de Allah dostu bir ermişti O, garp vilayetlerinden, At-Çeken elinden gelip, güneydeki bu Türkmen bölgesinde, Bekmişli Toraman Bey’i ziyarete giden eski bir savaşçıydı Toraman Bey’in silah arkadaşıydı Silah arkadaşından da öte kan kardeşiydi onun Osmanlının Karaman Eli'ndeki Boz Koyunluları dağıtışından sonra yollara düşen Köpekli Avşarlarından biriydi Uzun süren başkaldırı döneminden sonra dersini almış, sersemlemiş bir Türk idi Yüreği geçmiş günlerin özlemiyle yanıp tutuşan ve yalnız Türklerden müteşekkil bir ordu kurmak için yollara düşen yüzlerce alp erenden biriydi Bekmişli köyüne gidiyordu ve kan kardeşi Köse Ata oğlu Toraman Bey’i ziyaret edecekti
Köpekli Avşarı İlteriş ile Bekmişli Toraman Bey, bundan tam on yıl önce güneyde Araplara karşı verilen savaşta ağır yaralanmışlardı Savaş meydanının kızgın kül, toprak ve kum tozuntusunun içinde birbirini kaybetmiş, o günden sonra görüşmeleri mümkün olmamıştı Her şeyin sessizliğe ve karanlığa büründüğü o gün, ne korkunç bir gündü? Köpekli Avşarı İlteriş, o günü yeniden yaşıyor gibiydi Araplara gereken dersi vermelerine rağmen, Osmanlının devşirme paşalarından ağır bir yenilgi almış, kurt sürüsü gibi geriye çekilerek, on yıllık bir sükun dönemine girmişlerdi Bu durum, genç hakan Osman'ın katledilişine kadar böyle devam etti Art arda gelen yenilgilerden gereken dersi almışlardı artık Türk'ün yurduna Türk olmayanlar egemen olmuştu Bu, uzun yıllar devam edecek bir sürecin de başlangıcıydı
Devir değişmiş, devran dönmüştü artık
Köpekli Avşarı İlteriş, Beriyye çölünden tarafa dönüp baktığında yine o kabus dolu günleri hatırladı Bozkırın puslu göğünde, sanki hala o sesler yankılanıyordu Rüzgar kulağına, Arapların uğultusunu ve Türklerin göğü kaplayan naralarını getiriyordu Kılıç şakırtılarını, at horultularını, biçilen bilekleri, acıdan tostoparlak olmuş sönen vücutları, açılıp kapanan kanlı ağızları, yere sürtünen dirsekleri, kabzayı bırakmayan parmakları, her şeyi, her şeyi getiriyordu gözlerinin önüne
Bekmişli Toraman'ı unutamamıştı Başının üstüne kaldırılmış kılıcı tutan adamı ta omzundan vurup biçen arkadaşını unutması mümkün müydü? Yıllar nasıl da akıp gitmişti öyle? Karşılaşmaları kim bilir, nasıl keyifli olacaktı Yıldızların altında, serin esen garbi yelinin kucağında yatıp uzanacak, yine eski günleri anacaklardı Acaba zaman, arkadaşından neler alıp götürmüştü? Yolcu, ağır yükün altında zorlanarak yürürken hep bunları düşünüyordu
* * *
Bekmişliler'in düze yayılmış kerpiç evlerinin arasından geçerken, bir keçeci dükkanının önünde durdu Vakit öğlen sonuydu ve geniş hayatların üstüne kavakların gölgesi düşmüştü Hafif bir meltem, ağaçları sallıyor, yolun ince tozunu kaldırıyordu
Koşum takımını ve gümüş kakmalı eğeri bir köşeye indirip,
- Bekmişli Köse Ata oğlu Toraman Bey'in evini bileniniz var mı acep? diye seslendi içerdekilere
Dürülmüş, ıslak keçenin gerisinde dört kişi çalışıyordu
Ustalardan biri,
- Düz git kardaşım! dedi "  Düz git, baş uçtaki geniş hayatlı ev onunkisi Evin bitişiğinde de büyük bir kıl çadır var " Sonra az duraklayıp, "Kimsin sen efendi?" diye sordu "Daha evvel gördük mü seni buralarda?"
Yolcu, bitkin Kurumuş dudaklarını yalayıp,
- Epey uzaklardanım, dedi Ustanın derine kaçmış, ıslak gözlerinin içine baktı Hoş bir serinlik vardı o gözlerde "Köpekli Avşarlarını duydunuz mu hiç?" diye devam etti konuşmasına "Ta Karaman eyaletinden geliyorum ben "
- İyi, ne diyek, doğru git öyleyse! dedi keçeci "Kasnağının başında değilse eğer, evinde bulabilirsin Beydili köyünde çalışır o  Tanışısın ha? Ahret suali gibi oldu ama kusura bakma, Araplarla kanlıdır da  Onun için, ne olur ne olmaz  "
Yolcu, yükünü sırtlanıp tekrar yola koyuldu Ustalar ardından bakakaldılar Dışarıda, dayanılmaz bir öğle sonu güneşi ortalığı kasıp kavuruyordu Yolcu köyün ucuna doğru yürüdü Kıl çadır uzaktan parlıyordu Sıcağın altında başı boş köpekler geziniyor, duvar diplerinde davar sürüleri bekleşiyordu Tozlu yol, gözlerinin önünde uzayıp gidiyor, bozkırın ortasında kayboluyordu Duvarlardan incir dalları sarkıyordu Ortalık sessizdi ve alabildiğine sıcaktı
* * *
Kapısı örtük evin yüksek duvarlarının gerisinde bir kadın, haşlanmış dövmenin üstüne sıcak ayranı boca ettikten sonra,
- Susun biraz! diye tersledi çocuklarını "Biriniz bir koşu gitsin de şu kapıyı açsın bari Babanız mı geldi ne? Bu saatte neyin nesidir bu?  Hayırdır inşallah! "
Dış kapı bir iki dövüldü, çocuklar oralı bile olmadı Son çare kadın, elini önlüğüne silerek, gidip kendi açtı kapıyı Karşısına hiç de beklemediği garip bir adam çıktı
- Bekmişli Toraman'ın evi bura mı bacı?
Kadın,
- Amanın! diyerek, eşarbının ucuyla ağzını örttü "Buyur edem Toraman'ın evi bura ya  nedeceksin kocamı?"
Adam, iri, ela gözlü, yay kaşlı, boylu poslu bu kadına bakmayıp, bakışlarını yere dikmişti
- Efendin evde mi bacı? Ben, eski bir arkadaşı olurum da  
Kadın rahatlamıştı
- Akşama gelir, dedi "Buyur, geç otur şöyle!" Ona avludaki sekiyi gösterdikten sonra işine koyuldu
Adam, ürkek adımlarla sekiye doğru yürüdü Sekide, kavak yapraklarıyla bezeli minderlerin üstüne geçip, edeplice oturdu Başının üstünde kavaklar hışırdıyor, üstü toz kaplı bir incirin dalları sallanıyordu Ortalıkta hemen hemen aynı yaşlarda dört çocuk koşturuyordu Hepsi de erkek, hepsinin de güneş yanığı saçları dipten kırpılmış, esmer yanaklarını ise temren dalamıştı
Konuk, uzun süre oturdu köşesinde Kadın onunla hiç ilgilenmiyor, aç mı, tok mu olduğunu bile sormuyordu Adam, kendinden geçiyor, uyukluyor, arada bir, çocukların tiz çığlığıyla kendine geliyordu Ortalıkta bir sessizlik, bir sükun  Havada bürümcekler uçuşuyordu Kuyunun paslı makarası gıcırdıyor, bulaşık kaplarının üstüne sinekler konuyordu
Yol yorgunu adam dikkatle süzdü etrafını Bitişikteki kıl çadırın dağınıklığına ve perişan haline baktı Kuyunun başında uyuklayan buzağının çapaklı gözlerine sinekler üşüşüyordu Çocukların üstü başı kir pas içindeydi Yanda duvarları is tutmuş bir ocağın külleri savruluyor, ayak yolundan ağır bir koku yayılıyordu avluya
Onca yiğitlik gösteren bir Türkmen savaşçının evi böyle mi olmalıydı? Değişen neydi, neydi onları bu hale koyan? İçi cız etti Köpeklinin Zaman kim bilir daha neler alıp götürmüştü arkadaşından? Gözünün nuru Toraman, bu hale gelecek adam mıydı? Bir bey oğlunun yaşantısı bu mu olmalıydı? Gözünü budaktan sakınmayan, ölümün üstüne pervasızca giden, tek savuruşta Tayy Arabının başını mısır püskülü gibi kökünden kopartan bir yiğit, nasıl bu hale gelebilirdi?
Sonra, onun kabzayı kavrayan çelik gibi parmakları geldi aklına Ölüme meydan okuyuşu, genç şeyh oğluyla kumların üstünde boğuşması, gergin gövdeye palayı yandan sallayışı ve genç arabın, daha orada büzülen ve sönen vücudunu düşündü O adam, işte bu adamdı Şu kadın karısı, gelecek vaad etmeyen şu çocuklar onun çocuklarıydı Gerçeği apaçık gördü orada Köpekli Ah hayat, arkadaşına yapacağını yapmıştı anlaşılan
Başını çevirip, Beriyye çölüne bir kez daha baktı Orada kılıçların şakırtısı, yeri döven at nallarının gümbürtüsü, Arapların kara karga sürüsü gibi üzerlerine çullanışı ve can veren bir Türkün acıdan kızgın kumları dişleyişi geldi aklına Heder olan Türk gücü orada parçalanırken, Vezir-i Azam Boşnak Hüsrev Paşa kuvvetleri önünde tamamen tükenişlerini düşündü Gözleri doldu ve 'biz bu hale gelecek savaşçılar mıydık?' diye mırıldandı
İbretle baktı etrafına Hayal kırıklığını gizlemeye çalıştı Sesini çıkarmayıp, olanı biteni seyre koyuldu
Az sonra kadın, kuyunun yanındaki incir ağacının altına bir sofra açtı Yufka ekmekleri sofra bezinin üstüne yaydı Ve bir leğen ayranlı çorbayı ortaya koyup,
- Haydi, Sait, Nahit, Vahit, Mücahit, gelin yemeğinizi yiyin! diye seslendi çocuklara Leğenin içine bir tahta kaşık bırakıp, çekip gitti
Çocuklar, terli suratlarıyla sofranın etrafına bağdaş kurup oturdular Yufka ekmekleri dürüm yapıp tek kaşıkla çorbayı içmeye başladılar Dördü de halinden memnundu Şartlara boyun eğip, yaşayıp gidiyorlardı işte Tepkisiz ve gelecek vaad etmekten uzak  Adam, hiç olmazsa birinin kaşığa el koymasını, diğerlerini oradan uzaklaştırmasını beklediyse de, bunu hiç birinden göremedi Duruma isyan edecek, o yürekliliği gösterecek biri yoktu aralarında Kaşık çorbaya batıp çıkıyor, dört sünepe kendilerine öğretileni yapıyordu
Köse Ata oğlu Toraman, mücadele dolu o kaç göç yıllarından sonra, sıradan bir ailenin kızı olan bu kadınla evlenmiş, kendine yeni bir dünya kurmuştu Hiçbir hususiyeti olmayan kadın, Toraman'ın evine güzelliğinden başka bir şey getirmemişti Çocuklarını yetiştirecek ve gerektiğinde kocasını çekip çevirecek yeteneği de yoktu Silik bir hayata mahkum etmişti kocasını Köse Ata oğlu Toraman, nahiye merkezinin bir ucundaki dükkanında el ıstarında kıl kilimler dokuyan basit bir ustaydı şimdi Başkalarının beğenisine göre yaşayan ezik ve kişiliksiz biri 
* * *
Toraman Bey, el ıstarını son defa itip bıraktıktan sonra, loş çukurun kenarına tutunup kendini yukarıya çekti Bir köşede, yapağı yığınına gömülmüş Beğdilili yaşlı hallaca dönüp,
- Ey, ben gitsem mi emmi? diye seslendi
Hallaç çapaklı gözlerini ona çevirip,
- Niye ki? diye sordu "Daha gün batmadan mı?"
- Benim yol uzun emmi Kollarım koptu valla Ayaklarıma kara sular indi Yola düşsem iyi olacak Yol uzun, yolcu yorgun Haydi bana eyvallah
Sonra, üstündeki kırpıntıları silkeledi Çarığını giydi, ekmek çıkınını aldı ve gün ışığına çıktı Yüzünün terini ve tozunu silip, tarlalara doğru vurup gitti Hava kararmaya yakın da evine vardı Tahta açıtı kilidin içinde döndürüp, hayata girdi
- Ey, ben geldim!
Karısı, akşam serinliğinde kuyu suyuyla hayatı suluyordu
Adamına sokulup,
- Çadırda ne zamandır garip bir adam seni bekliyor, diye fısıldadı Toraman'ın bir anda içi burkulur gibi oldu Oğullarını vurup öldürdüğü Tayy Araplarından başka kim arayıp sorardı ki onu? Uzaktan, çadırın açık duran eteklerinin altında yatan adama baktı İçi cız etti birden Ya onlarsa?
Kadını işkillendirmeyip,
- Ne zamandan beri bekliyor orada? diye sordu karısına "Nasıl bir adam? Araba benziyor mu?"
Kadın, çalı süpürgesini, hayvan terslerini dağıtmakta olan tavuklara fırlatıp,
- Ne bileyim ben, dedi burnundan soluyarak "Git kendin bak!"
Toraman usta, güneşin solan ışıkları altında kıl çadıra doğru yürüdü Orada keçe kilimlerin üstünde bir adam uyumaktaydı Tozlu ve yıpranmış topuklarından onun uzun bir yoldan geldiğini anladı Kimdi bu acaba? Kalbi hızla atıyordu Arap olamazdı Şu uzun, bukleli ve kumral saçları bir yerden tanıyacaktı ya, bir türlü çıkartamıyordu Yoksa, evet "Ulan bu bizim Köpekli Avşarı İlteriş değil mi?" diye söylendi kendi kendine Bir iki adım attı ve "Evet ya, İlteriş bu!" diye haykırdı Arkadaşının minderden taşmış çizmelerine kuvvetli bir tekme indirdi
Bir anda sarmaş dolaş oldular Birbirinin yüzüne bakıp, göz yaşlarını tutamadılar Kendine gelen Bekmişli,
- Vay efendim vay! dedi heyecanla "Hangi rüzgar attı seni buralara?"
-Valla, Bekmişlili yiğit bir arkadaşım vardı onu görmeye geldim Onu görmeye ve kafasını çelmeye  Halin vaktin yerinde mi, merak ettim Gözümün nuru, nasılsın? Tayylar, Anezeler, Şammarlar, ararlar mı seni hala? Yoksa iz sürmekten bıktılar mı?
Toraman, elini her iki yana açıp,
- İyiyim şükür, diye iç çekti "Bir sıkıntım yok Araplara gelince, onlar arasınlar beni daha Vazgeçeceklerini sanmıyorum Şeyhin yeni bir erkek evladı oluncaya kadar sürer bu iş Sonra, acıları dinse bile, ele geçirdiklerinde gene öldürmek isterler Evlat acısı bu, kolay mı? Yüreğini dağlar insanın Hala ah çekermiş şeyh Beriye'den gelen son haberler böyle Lakin, beni bulmaları imkansız Aradıkları kişinin gün boyu bir çukurun içinde el ıstarında çul dokuduğunu nerden bilsinler?  Ee, beni boş ver, sen nasılsın? Evin-barkın var mı? Çoluk-çocuk  Ne gezersin buralarda?"
Geçip bir minderin üstüne oturdular
- Benimki bir umut yolculuğu dostum, diye başladı söze Köpekli "Buradan geçiyordum, sen geldin aklıma Yolda atımı kaybedince, gidip bizim Bekmişli'den bir at alayım dedim Memleketi karış karış geziyoruz senin anlayacağın En son Antep kadısının emrinde kırk gün çalıştım Şimdi daha da doğuya gidiyorum Benim gibi yüzlerce gönüllü, dağ taş demeden yollara düştük gördüğün gibi Tıpkı eski alp-erenler gibi  (Köpekli hoş, aydınlık bir gülüşle güldü burada ) Genç Osman Han'ımızın sağlığında yapamadığını yapmaya, onun büyük ülküsünü gerçekleştirmeye çalışıyoruz Yalnız Türkler’den müteşekkil bir ordunun tohumlarını atıyoruz Yeni ve bizim olan bir ordu Bize hizmet eden ve bünyesinde dönmeleri barındırmayan  Bu bir kutlu yolculuk mudur bilmem ama, gerekirse ta Türkistan'a kadar gideceğiz Şimdi Erzurum taraflarına, oradan da Çepniler'in yurduna uğrayacağım Buna bir silkiniş hareketi de diyebilirsin Milletimizin üstündeki kasveti, aymazlığı, vurdum duymazlığı ve umutsuzluğu dağıtıp, küllenmek üzere olan asli cevherimizi ortaya çıkaracak bir hareket  Bunun için her şeyi yapmaya hazırız
Hotin'deki ihaneti hatırlıyorsun değil mi? O yetti bize, dersimizi aldık Bu şer ittifakını bozmamız gerekiyor artık Türk yurdunu yine Türkler yönetsin istiyoruz Madem ki biz kurduk bu devleti, onu yaşatacak olan da biziz Hoca Ömer Efendi'yi duymuştun değil mi? Hani o şehit hakanımızı yetiştiren, onu bir bıçak gibi keskinleştiren büyük insanı  Feyiz aldığımız kişi o hala Bütün Türk yurdunu yeniden tarayıp, bütün Türkler’i bir millet, bütün Türkler’i bir ordu yapacağız İçimizdeki pislikleri, hainleri, menfaat odaklarını, Türk düşmanlarını temizleyeceğiz Enderun denen imtiyazlı sınıf; sadrazamlar, paşalar, toprak ağaları, beylerbeyleri hepsi, hepsi terk edecek bu ülkeyi Kısacası, Türkün yurduna yine Türkler hakim olacak
Bak kardeşim, sen beni ölümden kurtardın Hayatımı sana borçluyum Öyle olmasa bile kan kardeşiz seninle Seni de bu sele katıp götürmek isterdim ya, görüyorum ki durumun buna müsait değil Sen burada kalmalısın Burada kalıp, hayırlı evlatlar yetiştirmelisin Çünkü onlar geleceğimiz " Köpekli Avşarı, arkadaşının dizine elini dostça koyup, iyice sokuldu ona "Şimdi beni iyi dinle!" dedi "Affına sığınarak sana şunu söylemek isterim ki, bu kadından ve bu çocuklardan sana hayır gelmez Kendine soylu bir kadın bul Soylu biriyle evlenip, hatunlar ve beyler yetiştirmelisin sen 'Hatun getir ki, bey doğursun' demiş atalarımız Gördüğüm kadarıyla, kendine güzel bir hatun almışsın ama ne çare, seni kalkındırmaktan, seni ihya etmekten uzak Çocuklar desen öyle, hiç birinin faydası yoktur sana Sen düşman sahibisin Tayy Araplarının inadını bilirsin Sakın zayıf yanını verme onlara Bu kadını boşa Ya da gücün yetiyorsa yeni bir kadın bul kendine Varsın çirkin olsun, ama soylu bir haneden olsun Mümkünse bol kardeşli yerden olsun Sen de bilirsin ki, tarlayı daşlı, kızı gardaşlı yerden alacaksın Ama ondan da öte iyi bir kişi kızı seç kendine
Evet kardeşim, seni kalpten seven biri olarak, söyleyeceklerim bundan ibaret Sen buna layıksın çünkü Durumun bunu gerektiriyor Bana gelince belki bir daha görüşemeyiz Belki de bu uğurda ölürüm Ama hiç olmazsa bizden sonra gelenler iyi yetişmeli
Bekmişli, arkadaşının bu tahkir edici sözleri karşısında gerçeği olduğu gibi kabul etti Her şeyi gönül rahatlığıyla ve uysallıkla kabullendi Köpekli Avşarı ise, ertesi gün, Bekmişli Toraman Bey’in yüreğinde derin izler ve içi kor dolu çukurlar bırakarak, ondan ödünç bir at alıp, çekip gitti
Toraman, bunun üzerine, köyün öbür ucunda kendine yeni bir ev açtı Kara Şıhlı Türkmenlerinden sakat ve oldukça çirkin bir kız alıp, yeni bir hayat kurdu kendine
Ve büyük Türk yurdunun üstünden koskoca bir on yıl daha geçti
* * *
Çocuk iç çekerek,
- Anacığım babam nerede? diye sordu Yanık tenli, kurt bakışlıydı İş göremez sakat anasının eli, kolu, ayağı, babacığının da göz bebeğiydi
Anne, üç günlük bir gizleyişten sonra, üzüntü ve acıyla yatağından doğrulup, ağlamaya başladı
Kenarı püsküllü yazmasının ucuyla gözyaşlarını silip,
- Babanı kaçırdılar evladım, dedi
- Babamı kimler kaçırdı ana?
- Kindarlığıyla nam salmış Araplar evladım
- Ama neden, nereye kaçırdılar babamı, söyle bana?
Ana, çocuğu kendine çekip, bağrına bastı Karşılıklı ağlaştılar
- Çöle kaçırdılar yavrucuğum, dedi "Çölde baban Fakat yaşın daha çok küçük, bunu idrak edecek yaşta değilsin "
- O halde düşmanlarımızın adını söyle bana?
- Pekala, madem kim olduklarını öğrenmek istiyorsun, o halde dinle beni: Aneze, Tayy, Milli aşiretleri ve hatta Şammarlar Hepsi, hepsi de düşmanımızdır bizim Yirmi yıldır devam eden, küllenmeyen bir kin bu Bitmek bilmeyen bir savaşın gereği  Ama sen gene de düşünme! Ona ancak Allah yardım edebilir Elimizden bir şey gelmez yavrucuğum Ağabeylerinin elinden de bir şey gelmez Haydi git sen, taydaşlarınla oyun oyna ve beni yalnız bırak!
Fakat çocuk, oyuna değil ağabeylerine koştu Tozlu yolu bir solukta aşıp, üvey annesinin evine girdi Dört delikanlı, bir zerdali ağacının altında oturmuş yemeklerini yiyorlardı Küçük kardeşlerini sofraya davet ettilerse de, o gelmeyip, sekinin üstünde bekledi
Terli yanakları alev alev yanıyordu hala
- Ağalarım, babamız nerede?
- Babamız mı? diye cevap verdi delikanlılardan en büyüğü "Onu kaçırdılar ama bizim elimizden bir şey gelmez "
Delikanlılar, küçük kardeşlerinin kin dolu bakışlarına aldırmayıp, yemeklerini yemeye devam ettiler, hatta kendi aralarında şakalaştılar Çocuk, ağabeylerinin bu kayıtsız ve vefasız tavırlarına daha fazla dayanamayıp, hızla oradan uzaklaştı Silah olarak, bir tek babasının el ıstarında kullandığı keskin bıçağı alıp, hiç kimseye haber vermeden çöle doğru yola çıktı
* * *
Osmanlı memleketinde zamanın 1640'lı yılları sürdüğü çağlarda, orta Arabistan'dan Kuzey Suriye bozkırlarına kadar uzanan geniş topraklarda yaşayan Tayy, Aneze ve Milli Arap aşiretleri, dönme Osmanlı paşalarının da yardımıyla, Türkmenlerin yurt edindikleri Güney Anadolu topraklarına kadar ilerleme fırsatı buldular Bu, bir yerde, Osmanlı'nın büyük iskan politikasının iflası anlamına geliyordu Uygulamanın gayesi bu değildi aslında İskan politikaları temelde, güneydeki Türkmen boylarının da yardımıyla, başı bozuk Bedevileri yola getirme amacı taşıyordu Araplar, kendilerini çöl sıcağına mahkum etmek isteyen Osmanlıdan bunun intikamını fena aldılar Tez zamanda, Türk olmayan diğer unsurlarla iş birliğine giderek, Türk unsurunun acı çekmesine ve hatta kırdırılmasına kadar götürdüler işi Bunun sonucu olarak Türkmenler, iki ateş arasında kaldı Bir tarafta kendi kurdukları devlet, diğer tarafta istilacı ve yağmacı Araplar vardı artık Arapların durdurulması mümkün olmuyordu bir türlü Onlar durdurulamadığı gibi, Türkmenler, adeta köklerinden sökülüp, kızgın çöl güneşinin altına sürülmek zorunda kaldılar Bu, Türk unsurunun yok edilmesi anlamına geliyordu Bundan cesaret alan Araplar, etki alanlarını bu kez Güney Anadolu Torosları'na, oradan Klikya'ya kadar genişlettiler Geniş steplerin aslanı onlardı artık Fırka-i Islahiyeciler de çekilince, bir avuç Türkmen, ülkenin bekçiliği adına, kalabalık Arap kabileleriyle baş başa kaldı
* * *
Tayy Araplarının kara çadırları, yaylımı bol bir yamaca sırtını vermiş, üç günden beri Anezeliler'i beklemekteydi Tayy şeyhi Ammar, bundan tam yirmi yıl önce oğlunu savaş meydanında öldüren Türkmeni nihayet yakalamış, içini yakan intikam ateşini söndürme fırsatı bulmuştu Bu onun, belki de en mutlu günüydü Şimdi sıra, kanlısı olan Türkmene verilecek cezaya gelmişti Bu ceza, soylu şeyhin şanına yakışır biçimde olmalıydı ki, yıllar geçse de hafızalardan silinmemeliydi Onun için, kutlamaları gerekiyordu bunu Türkmenin, deve derisine sarılı bedeni kızgın çöl güneşinin altında kuruyup sertleşirken, bütün kabile, diğer Araplarla birlikte şenlikler düzenleyip eğlenmeliydiler İntikamını ancak böyle alacağını düşünüyordu şeyh Ona göre bu mutlu günü dostlarıyla paylaşmalıydı Gözleri sürekli uzakları gözlüyor, Anezelerin, Muvelilerin, Şammarlarıın ve Milli Arapların bir an evvel çıkıp gelmesini bekliyordu Kanlısının, karşısında acı çekmesi keyif verici bir şeydi Gözü, deve derisine sarılarak kızgın güneşin altına atılmış olan bu çirkin yığındaydı sürekli Mevsim yazdı ve güneş her şeyi eritip yok edecek kadar sıcaktı Kuru, hışırtılı otların ve kum yığınlarının üstünden alevler yükseliyor, çöl boz bulanık bir deniz gibi uzanıyordu gözlerinin önünde
Tayylar'ın gün görmüş yaşlı şeyhi, rüzgarlı sırttaki çadırında uyandığında, gözü yine kızgın kumun üstündeki bu deri toparlağına ilişti Kömür karası yağlı gözlerini aralayıp, güneşin altında gittikçe kuruyan bu deriye ve onu rahatsız eden çocuklara baktı Adam; su, su! diye inliyordu durmadan Sıcak bir rüzgar esiyordu çadırlara doğru Uzakta başı boş develer, çıplak sırtları güneşte parlayan bakımlı atlar vardı Kavurucu bir sıcak, görüş mesafesine giren her şeyi eritip yok ediyordu Şeyhin görkemli çadırının etekleri toplanmıştı Adam yağlı gövdesini acı verinceye kadar gerdi, mafsallarını çıtlattı, gözlerinden yaş gelinceye kadar esnedi Sonra kara ayaklarını ovdu Yine uzaklara baktı Ne gelen vardı, ne giden 
Fakat birden yaylıma bırakılmış develerin gerisinden birinin yaklaşmakta olduğunu gördü Alazlanan sıcak dalgalarının ortasında kıpırdayan bir siyah lekeydi bu Çölde kaybolmuş bir yolcu da olabilirdi Yayaydı üstelik Son bir gayretle adımlarını atıyor, çadırlara doğru yaklaşıyordu Böyle yerlerin kuşluk sıcağı dayanılmaz olur Göz alıcı ışık huzmeleri çadırın deliklerinden süzülüyor, yatakların ve kıymetli eşyayla dolu metal sandıkların üstünü aydınlatıyordu
Şeyh, çıplak göğsünü çadırı sarsan çöl rüzgarına verdi Terli alnını bir bezle silip, birbiri ardına sıralanan kum tepeciklerine baktı İçini çekti
- Ah, bu ne büyük talihsizlik? dedi içinden "Bu gidişle Türkmeni nasıl öldürdüğümü dostlarıma gösteremeyeceğim "
Genç karısını çağırdı, ıslak bezlerle vücudunu sildirdi Hoş bir serinlik yayıldı bedenine Yemeğinin hazırlanmasını istedi Kadın dışarıya çıktı
Ve dışarıda aniden kulağını sağır eden bir çığlık duydu şeyh Feryat, figan  Kadının dışarıya çıkmasıyla, içeriye girmesi bir oldu Minik yavrusu, içi su dolu bir deve suluğuna baş aşağı düşmüştü Onun yana kaymış, ıslak, kıvırcık saçlı başını ve boğumlu bacaklarını gördü kadın Kendini yatakların üstüne atarak uzun süre çırpındı Yüzünü tırmalamaya başladı Şeyhin daha o anda başından kaynar sular döküldü Kadına sert bir tekme indirip, dışarıya fırladı Ve kapının önünde on yaşlarında yabancı bir çocukla karşılaştı Çocuk, şeyhin biricik bebeğini suluğun içinden çekip çıkarmış, onu çadıra doğru getiriyordu Kurt bakışlı, çirkince bir çocuktu ve hiç konuşmuyordu Bu az önce bu yana doğru gelen yolcu olmalıydı
Çocuk, bebeğin morarmış bedenini babasına uzattıktan sonra, gidip bir tarafa oturdu Gözünü derinin içindeki adama dikti
Toraman'ın en küçük oğlu Kurtbek idi bu
Sonra olaylar hızla gelişti Çocuk ölmemişti Son anda yetişen bu garip çocuk kurtarmıştı onu Şeyh gelip, onu yanaklarından öptü Çadırına davet etti ve önüne mükellef bir sofra açtırdı Şeyhin genç karısının gözlerinin içi parlıyor, kurtarıcısı olan bu garip çocuğu durmadan öpüyor, minnet ve şükran duygularıyla bakıyordu ona Çocuğa bir anda kanı kaynadı, kalbi ısındı
Ve Kurtbek'i bakıcı olarak aldılar yanlarına
Toraman Bey, kemiklerini mengene gibi sıkan derinin içinde nefes alamıyordu Buradan kurtulması imkansızdı artık Dört yetişkin oğlundan hala bir haber yoktu Küçük oğlu Kurtbek'in ise, onu kurtarmasına imkan yoktu Onu saran deriyle birlikte kendi derisinin de kuruduğunu, kemiklerinin ezildiğini, susuzluktan çatlamak üzere olduğunu hissediyordu
'Ölümüm yaklaştı artık' diye geçirdi içinden
Kurtbek, hanımının sözünden hiç çıkmadı Derinin içindeki adama dönüp bakmıyordu bile Bir dediğini iki etmiyor, ona emredilenleri eksiksiz yerine getiriyordu Çocuğa göz kulak oluyor, onu serin yerlerde oynatıyor, uykusu gelince de, ayaklarında sallayarak uyutuyordu
Kendi akranı olan Arap çocuklarıyla muhatap olmuyordu
Planı, babası Toraman Bey’e karşılık, çocuğu kaçırmaktı Küçük şeyhi kendi obasına kaçıracak, bıçağı gırtlağına dayayıp, babasını kurtaracaktı Bunu yapması hiç de zor olmayacaktı Ah, şu Anezeler biraz daha geciksin, başka bir şey istemiyordu
İlk gün çadırın etrafından ayrılmadı Gölge bir yer bulup, çocuğu orada avuttu Yemeğini yedirip suyunu içirdi, uykusu gelince de serin bir hasırın üstünde uyuttu onu Ayaklarının üstünde sallayıp, yüzüne konan sinekleri uzaklaştırdı
Hanım, yeni bakıcıdan oldukça memnundu Ona kendi evladı gibi bakıyor, karnını doyuruyor, bir dediğini iki etmiyordu
Kurtbek, çocuğu gezdirmek bahanesiyle, her geçen gün biraz daha uzağa götürüyordu Planını sabırla uyguluyor, akşam olunca yavruyu getirip annesine teslim ediyordu
Fakat, artık dayanamıyordu Meydandan geçerken babasının inlemesini duymuştu Hemen kararını verdi; çocuğu o gün kaçıracaktı Çocukla birlikte yanına su ve yiyecek alıp, yola düştü Gün boyu durmaksızın yol aldı Bazen dinlendi bazen koştu, sabah gün doğmaya yakın kendi obasına vardı
Araplar telaş içinde koşturuyor, Tayy aşiretinin düze yayılmış çadırlarının üstünden yine feryatlar yükseliyordu Şeyh, deri toparlağının yanından geçerken, birden, can çekişmekte olan Türkmenin
- Aferin oğlum! dediğini duydu
İşte o anda şeyh, yavrusunu kaçıranın kanlısının oğlu olduğunu anladı Adamı derinin içinden çıkarıp su verdiler, karnını doyurdular Yıkayıp pakladıktan sonra da hemen yola koyuldular
Bütün gece yol aldılar Çöl yolları, yüzlerce Arap atının sert toynakları altında gümbürdedi Sabaha doğru Toraman'ın kapısına dayandılar
Zincirler şıngırdıyordu dışarıda Atlar horulduyor, köpekler havlıyordu Kapı açılınca, dokuz yaşlarında bir Türkmen çocuğu göründü dışarıda Kucağındaki bebeğin boğazına bir bıçak dayamıştı
Uzaktan seslendi;
- Babama karşılık yavrunuz ! Sakın yaklaşmayın, gözümü kırpmadan öldürürüm onu!  Salın babamı gelsin!
Şeyh düşündü, elinden hiçbir şey gelmeyeceğini anladı Terkisindeki atın sağrısına kamçıyı indirdi At, binicisini hızla uzaklaştırdı oradan ve duvarların gerisinde kayboldular
Araplar, kendi çocuklarını az ötede bir çukurun içinde buldular Onu sarıp sarmaladıktan sonra da yola çıktılar
Uzak ufkun gerisinde gün yavaş yavaş doğarken, Arapların uzaklaştığını gören Toraman Bey, oğlu Kurtbek'i alnının çatından öptü
* * *
Yüz yılın sonunda, takvimlerin 1699'u gösterdiği bir yaz günü, Beğdili Türkmen köyünün konuk kabul odasında, kıl kilimlerin üstünde, Rakka'ya gidecek yiğitlere bir aksakal öğüt veriyordu O anlatıyor, kireç çarpılı duvarlara yaslanmış delikanlılar dikkatle dinliyorlardı Ağzından bal damlıyordu ihtiyarın Çoğalmaktan, çok olmanın faziletinden bahsediyordu Tarihin sayfalarını çevirir gibi,
"O yılın kışı pek sert geçti " diye devam etti konuşmasına "Geniş otlaklar kar yığınlarının altında kaldı Akın akın gelen Oğuz kümeleri Fırat'dan başlayarak, ta Selçuklu topraklarına kadar geniş bölgeye yayıldılar Bu bölge, onların hayat tarzına uygundu ve yerli nüfus şaşılacak kadar azdı Onun içindir ki, atalarımız bu topraklarda kısa zamanda kök saldılar Taşkın bir ırmak gibi aktılar dört bir yana Akıncı birlikleri, yayaları, muazzam savaş güçleriyle, sivil halk kümeleri ve sonu gelmez binit ve yükletleriyle Anadolu'yu dört bir yandan kuşatıp, el değmemiş bu ıssız toprakları bir anda şenlendirdiler Otlakları develer, yaylaları davar sürüleri kapladı Şehirlere zanaatkarlar akın etti Yüzyıllardır boş kalmış, bakımsız tarlalara ekin ekip, mahsul kaldırdılar Dağa taşa Türk damgasını vurdular Anadolu'nun engin göğü, Türk okunun ve kargısının keskin ıslığıyla tanışıyordu ilk kez Çelik çemberli arabalar yollarda derin çukurlar açıyordu Yaylalar Türk çadırı, denizler Türk salıyla tanışıyordu
Biz, Beğdililer ise, on iki bin çadırla geldik buralara Yüksek Kral dağlarından pek sert rüzgarlar esiyordu o yıllarda Bu bir kasırgaydı adeta Bu kasırga, o güne dek kendi mecrasında akan Türk nehirlerinin yönünü değiştirdi Büyük nehirler ırmaklara, ırmaklar ise küçük çaylara ayrıldı Kızgın çöl sıcağında eriyenler, karlı dağlarda kaskatı kesilip, donanlar oldu o yolculukta Ana koldan ayrılmayanlar ise, Baykal'ın gümüş rengi sularının üstünden Lop gölüne, Issık'dan Zaysan'a, Balkaş'dan Aral'a, Hazar kıyılarından bu güneş ülkesine aktılar Anadolu Türk nüfusunu hasretle, doyumsuzca emdi Tıpkı nehirleri emen denizler gibi Denize yaklaşan nehirler nasıl deltalara ayrılırsa, biz de çeşitli kollara ayrılarak girdik bu topraklara En büyük ve en değerli kol ise bizdik evlatlarım Eski yaşantımıza uygun bu bozkırı yurt edindik Anadolu'nun doğuya açılan en büyük kapısıydı çünkü burası Buralara Oğuz-eli adını verdik Çoğaldık Atalarımızın öğütlerini unutmadık Hiçbir kadını kocasız, hiçbir kocayı kadınsız, hiçbir aileyi çocuksuz bırakmadığımız gibi, hiçbir yiğidi kardeşsiz bırakmadık Bu sayede büyüdük, cihanın gördüğü en büyük ve en adil imparatorluğu kurduk Öyle ki, Allah yeryüzünü sanki bizim için yaratmıştı Dünyaya yön verdik Uluslara yol gösterdik Azmışları yola getirdik Millet olmanın ne olduğunu gösterdik onlara Dünya nimetlerini hakça üleşmeyi öğrettik Yüksek seciyeli Türkün kim olduğunu gösterdik bütün dünyaya Barbarlara medeniyeti öğrettik Dünyanın dizginlerini kendi elimizde tuttuk Yönetmenin, savaşmanın, sevk ve idare etmenin ne olduğunu gösterdik İnsanlığın öğretmeni olduk Dünyanın tepesine keskin Türk kılıcını astık Bu kılıç, her şeyde mihenk taşı oldu Krallar, prensler, derebeyler atadık Kısaca büyük Türk çağını yarattık
Sonra evlatlarım, kötü günler başladı Temiz bünyemizi kendi ellerimizle kirlettik İmparatorluğun kartallarını yok etmek için ellerinden geleni yaptılar Bizi bölüp parçaladılar Kanımızı kirlettiler Frenk tohumları ektiler bünyemize Devletimizin kalbini ve beynini lağım fareleri gibi kemirdiler
Şimdi ise, yine leş kargaları dolaşıyor üstümüzde Bizi kızgın çöl güneşine mahkum etmek için ellerinden geleni yapıyorlar Üstelik bunu kendi devletimize yaptırıyorlar Baş kaldıranlara da Celali diye ad takıyorlar Bundan neredeyse iki asır önce Şahkulu ayaklanmasını bir Kızılbaş ayaklanması diye yutturdular bize Arkasından Baba Zennun isyanı  Bütün bunlar aslında Türkün, devleti ele geçiren gayri Türk unsurlara karşı bir isyanıydı Bir Türk ihtilali de diyebiliriz buna Kadim Türk yurdunda Kürşat'ın baş kaldırışı gibi Baba Zennun, Dulkadiroğulları’ndan bir Türkmen beyi olmaktan öte neydi? Ya Ferhat Paşa denilen bir Türk düşmanı tarafından oğullarıyla birlikte öldürülen Şehsuvaroğlu Ali Bey'e ne demeli? At Çekenler’den Karayazıcı ve kardeşleri yol kesici veya çapulcu muydu? Hayır evlatlarım, onlar da Bozoklu Türkmen kardeşlerinizdi sizin Devleti ele geçiren Enderun iktidarının son marifeti ise, bu asrın başında yaşı küçük ama kendi büyük dirayetli hakanımız Osman'ı katledişiydi Bu hakikatleri bilerek gitmenizi ve tez zamanda gelip, tekrar kendi topraklarınıza sahip çıkmanızı istiyorum
Son söz; aslınızı, ırkınızı unutmayın Temiz kişi kızları seçin kendinize Çoğalın! Çoğalın ve bereketlenin! Tıpkı atalarımızın dediği gibi,
Üç yüz altmış altı alp ava çıksa
Kanlı geyik üzerine kavga kopsa
Kardaşlı yiğitler kalkar kapar olur
Kardaşsız miskin yiğit ensesine yumruk dokunsa
Ağlayarak dört bir yanına bakar olur
Ala gözden kanlı yaşın döker olur
Çoğalın, bol kardaşlı evler kurun Çünkü Türk töremekten gelir Töremek ise Türkün vazgeçilmez töresidir
Şu da uygun gider bu söze Yiğidin birini bir grup şaki aralarına almış dövüyorlar Onlar vurdukça yiğit, 'ah arkam!'diyormuş Buna bir anlam veremeyen adamlar, hayıflanıp daha da acımasızca vurmaya başlamışlar Fakat yiğit her seferinde 'ah arkam, ah arkam!' diye acı göz yaşları dökerek ağlıyormuş Daha fazla dayanamayıp sormuşlar: "Biz senin hep önüne vurduğumuz halde, sen niye 'ah arkam!' diyorsun ey rezil! Yiğit ağzından bir avuç kanlı diş tükürdükten sonra, "Haklısınız ağalar" demiş "Haklısınız haklı olmasına ya, arkam olsaydı önüme vurabilir miydiniz?"
Ya işte böyle, şimdi de sizi parçalamaya, yok edip yalnızlaştırmaya çalışıyorlar Devletin ipleri, devleti kuranların elinde değil artık Ona kan veren, can verenlerin de elinde değil Dönmelerin, devşirmelerin, Enderun çıkışlı paşaların elinde Çölde Bedevi çapulcularını yola getirmek çok mu zor yoksa? Bunlar hep oyun evlatlarım Türkün üstünde oynanan kanlı oyunlardır bunlar Fakat devlet kuran bir boyu asla mahkum edemezler Enderun dönmelerinin ve Arapların oyununa gelmeyeceğiz Yok olmaya zorluyorlar bizi, yok olmayacağız İnadına çoğalıp, inadına güçleneceğiz; devletimize yine biz sahip çıkacağız Uyanık olacağız ve bu oyuna gelmeyeceğiz Çünkü, bizden alacakları intikam o kadar çok ki Sizde bu asalet, onlarda bu kin oldukça bu boğuşma bitmez O halde parçalanmayın, birlik ve beraberliğinizi bozmayın ve hep mücadele edin!
Şunu da söylemeliyim ki, akrabalık umduğunuz aileyi, yuva kuracağınız kişi kızını iyi seçin Soyunuzu devam ettirecek odur Kanınıza asla yabancı bir kan karıştırmayın Çocuklarınızı arkasız komayın Benim size nasihatim bu Tıpkı şimdi biricik oğlum Canibek'i evlendirirken gösterdiğim titizlik gibi Kara Şıhlılarla aramızdaki kan davasını kaldırıyor, kardeşler arasındaki dargınlığa son veriyorum Onlara elimi uzatıyor, beyleri Kassal Bey'den akrabalık umuyorum Rakka'ya, ülkemin bekçiliğine, sırt sırta vererek gitmek istiyorum Kassal Bey'in kızı Göklen Hatun’u oğlum Canibek'e istemiş bulunuyorum Bu belki de burada yapacağım son iş olacak Sözcüler neredeyse gelmek üzereler İnşallah hayal kırıklığına uğramam "
Damın başında bir adam, gözünü, üstünde sıcak dalgalarının oynaştığı Barak ovasına dikmiş, gelecek atlıları gözlüyordu Ufkun berisinde sarı toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu o saatte Avlu ise gittikçe kalabalıklaşıyor, odaya giren herkes baş köşede oturan Türkmen beyine, baş indirip bağır basarak, diz üstünde huzura sıralanıyorlardı
Türkmenler'de usul böyleydi Ulak göndermek, kızı sonra gidip istemek gerekiyordu Çünkü, reddedilmek bir beye yakışmazdı
Beydililer’den Bekmişli boyu beyi Toraman oğlu Kurtbek idi bu konuşan Bilerek bir geleneği yıkıyordu o gün Bu, Oğuz boyunda, ölen birinin karısıyla, kardeşin evlenmesiydi Bunu bir türlü içine sindiremiyordu Kurtbek Küçük oğlu Canibek ile gelinini evlendirmeyecekti Kim ne derse desin, yapmayacaktı bunu Gelinini ve torunlarını bağrına basacak, Canibek'i Kara Şıhlı oymağının beyi Kassal Bey’in kızıyla evlendirecekti Bunun için gerekirse bütün servetini vermeye hazırdı Sancak merkezinde dokunan güzelim Türk çuhalarının, kilimlerin, halıların ve ünü dünyayı tutmuş keçelerin Avrupa'ya, Arabistan'a satışından elde edilecek bir yıllık kazancını bile verebilirdi Göklen kıza değerdi doğrusu Yeter ki hayırlısıyla bitsindi bu iş Karaşehliler’le olan dargınlığın bitmesi için beyliğini ve onurunu bile ortaya koymaya hazırdı Oradan gelecek haberi sabırsızlıkla beklerken, bu eski gelenekten söz etmemeye çalışıyordu Yoksa Selçuk'un oğlu Mikail'in ölümü üzerine kardeşi Yusuf onun karısıyla evlenmemiş miydi? Ayrıca Alpaslan, bir sefer öncesi, eğer ölürse kardeşi Kavurt'un, zevcesiyle evlenmesini vasiyet etmemiş miydi? Bu eski geleneği şimdi nasıl söylerdi? Bütün bunları ustalıkla savuşturmuş, hiç birinden söz açmamıştı Fakat her şeyi soyunun geleceği için yapmış, töreleri de çiğnemişti Ağuyu ağuyla yıkamak gibi Yılan zehrine karşı akrep zehrini kullanarak
Kupkuru, toprak rengi ellerini dizlerinin üstüne koymuş, sabırla bekliyordu Bu işten yüzünün akıyla çıkması için Allah'a dua ediyor gibiydi Dalıp gidiyor, ıslak gözlerini odayı dolduranların üstünde gezdiriyor, göz pınarlarını kuruluyordu
Her işte zoru seçtiği gibi, küçük oğlu Canibek için düşündüğü kız da aslında içinde bulunduğu duruma uygunluk göstermiyordu O yörenin belki de en zor kızıydı Göklen Bir sürü gayri Türk, devşirme, hain, nankör ve kanı bozuğun Osmanlıyı ele geçirdiği şu günlerde, hükümdar çıkaran beş boydan birine mensup olarak, dargınlık yakışır mıydı onlara? Bu küskünlük, bu kan davası neyin nesiydi? Eskiler düşünemediyse kendileri de mi düşünemeyecekti? Yo, bütün bunlara son vermek gerekiyordu artık Kara Şeyhliler’le dost olmanın zamanı gelmişti Üstelik kendi anası da Kara Şehyliydi Yani ikisi de Beydilili Kurtbek, bu kör düğümün Göklen kızın saf niyeti, saf güzelliği ve uğurlu ayağıyla çözüleceğine inanıyordu Bugün sürgüne gönderilseler de, bir gün mutlaka dönecek, bu steplerde yine kendileri at koşturacaktı
Bu lanet iskan da nereden çıkmıştı? Çevrede kapıkulu sipahileri, iskan fırkaları kol geziyor, bulduğu her Türkü Rakka'ya sürüyorlardı
Güneyde Türkler’in en zor yıllarıydı bu yıllar
Tam o sırada dışarıdan bir ses işitildi:
- Geliyorlar!
Köye doğru yaklaşan dokuz atlı görmüştü gözcü Bunlar evet, Kurtbek'in Karaşeyhliler’e gönderdiği ulaklardı Kurtbek'in kalbi bunun üzerine keskin bir bıçakla çizilircesine sızladı İnce bir damarın kopartılışı gibiydi bu sızı Ama o bunu etrafındakilere belli etmedi Sesi biraz titrer gibiydi, o kadar Beylere özgü asaletiyle tuttu kendini Yanlış bir adım atmış olup olamayacağını düşündü bir an Acaba daha fazla bir bedel mi öne sürmeliydi, yoksa paradan hiç söz etmemeli miydi? O altınları teklif etmesi yakışık almış mıydı? Kan parası ödeyen iki kişi olarak birbirinden kız alıp vermeleri uygun muydu? Kız isteyenin kendisi olması ise, halel getirmiş miydi şanına? O anda Kurtbek'in aklından hızla gelip geçti bu sorular Ama o her şeye rağmen bir beydi ve ondan beklenen olgunluğu, alicenaplığı, büyüklüğü, cömertliği göstermesi gerekirdi Soylu davranışlardan vazgeçmesi mümkün değildi İmparatorluğu kuran ve ayakta tutan ırk olarak Türkler'in bir an evvel dargınlıklara son verip, kendilerine çekidüzen vermeleri zamanın geldiğini apaçık görüyordu Enderun sınıfıyla başa çıkmanın biricik yolu da buydu Birlik ve dirlik içinde oldukları sürece kimse bir şey yapamazdı onlara Tecrübeleri yol gösteriyordu ona Tecrübeler ise, genellikle en az hata yaptıran şeylerdi
Az sonra birinin sesi duyuldu dışarıdan:
- Kul taifesi! Kapı kulu soyguncuları geliyor!
Diğer birinin sesi geldi:
- Paşanın çerileri! Fırka-i Islahiyeciler!
- Kimi ıslah edeceklerse  Önce kendilerini ıslah etsinler Milletin kanını emmeye son versinler
- Başlarındaki o Hırvat devşirmesi değil mi yiğitler!
- O ya, o  Rüzgarda uçuşan kırmızı yamçısından tanıdım onu
Odayı dolduran kalabalıkta bir dalgalanma, bir homurdanma oldu Beye saygıda kusur etmeden birkaç kişi dışarı çıktı Avluda toplananlarda heyecan son haddine varmıştı Köye, ayrı istikametten iki atlı gurubu yaklaşmaktaydı Biri hayırlı haberi getirirken, diğer gurup, Türkmenler’e, Rakka'ya gitmeleri için tanınan mühletin bittiğini tebliğe geliyordu Devşirme Yusuf Paşa'nın çerileriydi bunlar Kurtbek, atlıların aynı anda geleceklerini tahmin ederek, bu iki meselenin aynı anda konuşulacak olmasından oldukça rahatsızlık duydu Huzursuzluğu daha da arttı Kendini toparladı Yün döşeğin üstüne daha bir yerleşti Bağdaş kurup gelenleri beklemeye koyuldu
Şimdi yüzünde yine o değişmez Türk asaleti vardı
İçeriye ilk giren, tozlu çizmeleri, elindeki örme kamçısıyla iskan çavuşu oldu Omuzundaki kırmızı yamçısını çıkarıp, balçık duvardan bir hançer gibi dışarı çıkmış kavaktan bir kütüğe astı Kıl kilimlerin üstüne sıralanmış herkes yol açtı ona Fakat ayağa kalkan olmadı Çavuş, bunun üzerine kalın ve küstah sesiyle,
- Niçin saygı görmüyorum burada, niye ayağa kalkmıyorsunuz? diye, kuru gırtlağını temizleyerek konuştu
Cevap veren olmayınca, tozlu çizmeleriyle gidip beyin kabartılmış döşeğinin yanına ilişti Gergin, nemli, kırmızı yüzü, onun yakışıklı biri olduğunu gösteriyordu İskan çavuşu gök gözlerini Kurtbek'e dikip, onun sakin, ama kararlı yüzünü inceledi Upuzun bacaklarını saygısızca öne uzatmıştı Belden yukarısının kısalığı ise genel insicamını bozuyordu Eğilmek zorunda kaldığı kapıdan girerken içerdekilere sert bakışlar fırlatmıştı Bunun, Oğuzlar'ın, gelen konuğa baş eğdirmek amacıyla yaptıklarını biliyordu Kurtbek hiç oralı olmadı Göz ucuyla ona şöyle bir baktı, bir daha da ilgilenmedi
Fakat çavuş aceleci davranıp, beye verilen sürenin artık dolduğunu bildirdi
- Yarından tezi yok, hemen yola çıkmanız lazım bey, dedi "Artık uğraşmak istemiyoruz sizinle "
Kurtbek, soğuk kanlı bir tavırla,
- Aceleye mahal yok çavuşum, diye cevap verdi "Bizim Araplarla savaşımız bitmez, bunu böyle bilesin Bizim sizinle de mücadelemiz bitmez Kardeşlerim Ferizbeyoğlu Şahin Bey ve Kenan bey, Kadızade Hüseyin Paşa’nın emirlerini nasıl eksiksiz yerine getirdilerse, benden de Yusuf Paşa’ya selam söyle Sözümüz sözdür bizim Hükümran olan soyumun mukadderatı için yapıyorum bunu Biz mukavim bir boyuz, buna da katlanırız Değil Rakka, Yemen çöllerine bile gideriz Fakat müsaade ederseniz şimdi daha mühim bir meseleyi görüşeceğiz Buyur otur, dinlen biraz, konuğumuz ol!"
Eliyle işaret edip, kapıdakilere seslendi
- Evet, gelsinler bakalım!
Çavuş biraz bozulur gibi olduysa da, saygısızlığı elden bırakmadı Başta bey olmak üzere herkese hakaret edercesine ayaklarını daha da biçimsizce uzattı ortaya Sert yastığa dirseklerini dayamıştı Elindeki kamçıyla çizmelerine usul usul vuruyor, havaya toz kaldırıyordu Bu durum Kurtbek'in gözünden kaçmadıysa da, o kendini tutup, muhatap olmadı konuğuyla
Avlunun sert zemininde yeni gelen atların nalları takırdıyordu Yorgun atların burun vuruşları, horultuları duyuluyordu içerden Ve çok geçmeden dokuz Türkmen, bir bir içeri girdi Onlar da Türkmen beyinin karşısında baş indirip bağır basarak huzura sıralandılar Hırvat devşirmesi konuk ise, hayret dolu bir yüz ifadesiyle olanı biteni seyrediyordu
- Evet can Oğuzlar, söyleyin bakalım! dedi Kurtbek "Ak mı, yoksa kara haber mi getirdiniz bana,?"
Ulakların sözcüsü,
- Hayırlı haberler getirdik sana beyim, dedi "Karaşeyhli Kassal Bey'in evvela selamını ve muhabbetini getirdik sana O der ki: 'Bu her iki taraf için de hayırlı bir iştir İnşallah hayırlara vesile olur Kurtbek'in güttüğü maksadın aynısını ben de güdüyorum Soyumuzun birlik ve dirliği hepsinden önemli "
- Peki hediyemi de kabul buyurdular mı?
- Evet, Göklen Hatun için gönderdiğiniz dört yüz altın akçeyi kabul ettiler
- Eğer arzu buyururlarsa Göklen kızım için daha fazlasını vereceğimi de söylediniz mi?
- Söyledik beyim, bu miktar kafi dediler
Şaşkınlık içinde kalan iskan çavuşu, bunun üzerine birden söze karıştı
- Durun durun! diye haykırdı "Ama nasıl olur? Bu dört yüz akçe yalnız bir kız için mi? Aman Allah'ım, inanamıyorum Bir kadın için dört yüz altın ha? Bey, ver şu altınları bana, sana dört yüz kadın getireyim Hiç olur mu böyle şey? Savurganlık olmuyor mu bu?"
Toraman oğlu Kurtbek, konuğun mavi gözlerinin içine ilk kez baktı Onun ezici bakışları karşısında Hırvat, şaşalar gibi oldu önce Sonra pis bir gülümseme yayıldı yüzüne Ve içerde Kurtbek'in şu sözleri yankılandı birden;
- Evet ya, deminden beri onu düşünüyordum ben de Türk olduğuma bir kez daha şükrediyordum Doğru, bir kız için çok para veriyoruz Bu senin için savurganlık sayılabilir Fakat, onun içindir ki, benim aldığım kızdan benim gibi bey, senin aldığından ise, senin gibi piç doğar! Aramızdaki tek fark bu Şimdi sen kalk ve bu meclisi terk et!"
Çavuş, bu hakaret üzerine birden yerinden fırladı Yeşilimsi bir morluk yürümüştü yüzüne Şaşkın şaşkın döndü ortalıkta önce Sonra eli kılıç kemerine gitti Vazgeçip, kırbacını kıl kilimin üstüne indirdi Yerden ince bir toz kalktı
- Küstah! diye bağırdı Kurtbek'e "Sen kim oluyorsun da bir iskan çavuşuna bu sözü sarf ediyorsun İhtiyarlığına bakmayıp seni kuru bir zerdali ağacında sallandıracağım  Söyle bana namussuz, sen kim oluyorsun!"
Elinde kırbaç, odanın içinde dönüp duruyordu Cevap alamayıp ona sertçe vurmak isteyince, yakışıklı bir genç, çavuşun kolunu havada yakaladı Kara yağız, geniş omuzlu bu genç, Kurtbek'in hayatta kalan tek oğlu Canibek idi Tıpkı babası gibi kurt bakışlıydı o da
Canibek, soluk soluğa,
- Defol git buradan, namussuz! diye haykırdı Çavuşun omuzuna geliyordu ancak Kara değirmi sakallarının arasından ateş gibi soluyarak, Hırvat'ın çenesine sert bir yumruk indirdi Ortalık birden karıştı Dışarıdaki atlılar içeriye girmek istedilerse de Türkmenler engel oldu Bir köşede sıkışıp kaldılar
İçerde ise, Canibek ile iskan çavuşunun amansız boğuşması devam ediyor, gürültüler dışardan duyuluyordu Atlılar son çare kılıçlarını çektiler Bunun üzerine Türkmen kılıçları göz alıcı bir çelik ormanı gibi ışıldadı güneşin altında Onları kayalıklı avlunun bir köşesine sıkıştırdılar
Duvarda, bir adam boyu yükseklikte, sivriltilmiş, kavaktan kazığın üstündeki kırmızı pelerin yere düşmüştü boğuşma esnasında Güneş, küçük pencereden süzülüyor, kesif ışık kazığı aydınlatıyordu Türkmen evlerinde böyle kazıklar çoktur Üzerine bir şeyler asmak için kullanılır çoğu kez Ve bu kazıklar, bir çok Türkmenin, nasırlı ellerinin teriyle kararmış, kayganlaşmıştır
Eşikliğe savrulan çavuş, birden kalkıp, kılıcıyla saldırdı Canibek'e İki savuruşta, hasmının göğsünde çaprazlama bir yara açtı Canibek'in el dokuması keten gömleğinin üstünde ince, kırmızı bir çizgi peyda oldu birden Kan, genç adamın kuşağının içine doldu İkinci darbeye bileğiyle karşı koydu Canibek Keskin çelik, kol kemiğine oturdu Ve işte ne olduysa o anda oldu Oradakilerin şaşkın bakışları arasında genç adam, bu küstah Hırvat'ı, yakasından kaptığı gibi kazığa saplayıverdi Dehşetli bir kan sıçradı etrafa Kireç çarpılı duvarlar kirlendi Arkada kalın bir sicim olup akmaya başladı Adam uzun süre çırpındıysa da, kanlı çizmelerini yere değdirmeye muvaffak olamadı Sonra ağır gövdesini kazığın ucunda toplamak istercesine dizlerini göğsüne doğru çekti Fakat ne yaptıysa ölümden kurtulamadı Çavuş kazıkta asılı kaldı Mosmor kesilmiş yakışıklı yüzü ise, yana bükülmüştü
Güneş kanlı kazığı aydınlatıyordu şimdi
Canibek iç çekti, yüzünün kanla karışık terini sildi
Avlunun geniş kapısı açıldı İskan birliği, hiç ses çıkarmadan, atlarının sırtında, sıkışık düzen kapıdan çıktılar Komutayı ele alan aydınlık yüzlü bir süvarinin önderliğinde yüz metre kadar gidip, tekrar durdular Orada, tepinen atlardan yükselen toz bulutunun içinde viran olmuş bu Türk köyüne baktılar Sonra, dizginleri höyüklere doğru kırdılar Ve arkalarında dağılmayan bir toz bulutu bırakarak, mor kızıllığın ortasında gözden kayboldular
Mahmut YILDIRIM
|