|
Prof. Dr. Sinsi
|
Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri
HAKKANİYET
Hakim adil olmalıdır, fehim olmalıdır, müstakim olmalıdır, emin, metin, mekin olmalıdır Hareket ve muameletlerinde mutedil olmalı, hiddet ve şiddetten sakınmalıdır Hakim, tarafların hiç birinden hediye kabul etmemelidir Hakim, yakınlarının dışında hiç kimsenin davetine katılmamalıdır, fakat cenazeye ve hastalara gidebilir Hakim, gam, keder, açlık ve uykusuzluk gibi, selamet-i tefekküre mani olacak arızalarla fikri durgun olduğu halde hükme tesaddi edemez Çünkü bu gibi hallerde ekseriye hata vaki olur Hakim, doğru-yanlış iş çıkarmakla değil, isabetli ve adaletli hüküm vermekle mükelleftir
(Osmanlı Adalet Teşkilatı’nın temeli ilkelerinden)
Aradan tam on altı yıl geçti  Yıllar nasıl da geçip gidiyor öyle? Çocukluk yıllarımda olduğu gibi yine mazot kokan külüstür bir otobüsle bu bildik yoldan kasabaya doğru giderken, bilseniz nasıl da heyecanlanıyorum Küçücük bir mektep çocuğu olarak, beş kilometrelik yolu derelerin içinden, çalıların arasından geçerek, okula doğru gittiğimiz günleri hatırlıyorum O günlerde şimdi içinde seyahat ettiğim otobüsler uzaktan görününce koşarak asfaltın kenarına gelir, savrulan dumanı içimize çekerdik Solumuzdan karayolu, sağımızdan demir yolu geçer, birbirine paralel, kasabaya doğru uzar giderlerdi
Baktım da, o eski baraka artık terk edilmiş Çatısı tamamen çökmüş; tarumar olmuş tarlaların, kendi ellerimizle diktiğimiz çam fidanlarının ortasında bir garip, kimsesiz kalmış Kimse de atanmıyormuş artık oraya
Ne günlerdi o günler? Sarsıldım adeta Gözlerimden yaşlar boşaldı Otobüs geleceğe doğru yol alırken, hatıralar beni ta çocukluk yıllarıma götürdü
Bundan tam on altı yıl önce bir sonbahar günü gelmiştik buraya Belki de o sabah, posta treninden bir tek biz inmiştik Babam altı aylık tevkifattan sonra, hak ettiği vazifesine yeniden atanmış, bu tek barakaya tayin edilmişti Nasıl da sevinçliydik Bize tahsis edilen yeşil flüoresanlı, aydınlık bir kompartımanda, zevkli bir yolculuk yapmıştık Artık hayatın zorluklarından korkmuyor, zor şartlarda da olsa okumak istiyorduk
Tren bizi evimize en yakın istasyonda indirdiğinde, en azından on kilometrelik bir yol vardı önümüzde
Yağmurlu bir günün sonrasıydı Havada nemle karışık kurumuş ot kokuları vardı Kargacık burgacık raylar uzanıyordu önümüzde Evlerin sac damları, traversler ve yağlı taşlar sabah güneşinin altında ışıl ışıl parlıyordu
İstasyon lokantasında dibi azıcık yanmış, bayat bir sabah çorbası içtikten sonra düştük yola Biz önde, annemler arkada epey yürüdük O zamanlar vasıtalar böyle sık geçmezdi Sonra bir kamyona el etti babam Kasabaya, pamuk işçilerini almak üzere giden külüstür bir kamyondu bu Bizi kısa zamanda evimizin önünde indirdi Üstelik para da istemedi
İşte yeni yuvamıza böyle gelmiştik Yeni, sıcak ve sevimli yuvamıza  
Eşyalarımız bir gün sonraki yük treniyle getirildi Amelelerin yardımıyla yükü hattın kenarına indirdik Akşama doğru da evimize tamamen yerleştik Yani şu anda yanından geçmekte olduğum metruk barakaya 
Oraya çabuk alıştık Tam bizim gibi kalabalık ailelere göreydi burası Geniş bir ovanın ortasında, üç beş köye hemen hemen aynı mesafede, hattın kenarında taş yapılı bir evdi Etraftan küçük dereler akıyor, uzaktan bir ırmağın geniş, çakıllı yatağı görünüyordu Kavun, karpuz ve alabildiğine uzanan pamuk tarlaları vardı etrafta İçi su dolu çeltik tarlalarının üstünde öğlen güneşi parlıyordu
Gün batımlarında ortalığa durgun, ağır bir hava çöker; tozlu kızıllığın ortasında top top üvez bulutları gezinirdi Sivri sinek desen gırla  Soktuğu yeri ceviz iriliğinde şişirirdi meretler Bir tarafta, ırmağı gölgeleyen çıplak sıra dağlar, tam karşımızda ise, yine bir sıra mor dağlar uzanırdı Ova birbirinden uzak bu dağ silsilesinin ortasında yer alırdı, verimliydi, Asaf Ağa'nın ovası derlerdi buraya
Okullar henüz açılmamıştı Ama babam gene de bizi toplayıp, en yakın köy mektebine kaydımızı yaptırdı ve dinlenmeden ertesi gün iş başı yaptı
Ameleler birkaç gün sonra, halimize acımış olacaklar ki, drezini indirip babamın karşısına dikildiler Anam ise, az ötede akşam yemeğinin hazırlığını yapıyordu
İşçilerin en yaşlısı (İbrahim idi adı Bir ayağı diğerinden dört parmak kısaydı ve yana yıkılacakmış gibi yürürdü Biz kıs kıs gülerdik ona) alnının terini kirli bir peşkirle sildikten sonra,
- Çavuşum, dedi "Bunca çocukla bu dağ başında zor geçirirsin kışı Biz, her birimiz bir eşek yükü odun, birer de yumurtlayan tavuk getirmeyi kararlaştırdık size Huyunu biliyoruz ama, ne yaparsın bu böyle, kabul etmelisiniz Buraların kışını bilmezsiniz siz Her taraf diz boyu karla kaplanır  Sonra bu çocuklar ne yiyip ne içecek? Bizde yoğurt da bol, süt de bol, ayran da bol Kabul edin Allah aşkına Bir tavuğun ne hükmü var ki?"
-Ya demek öyle, kim izin verdi size? diye babam anlamlı anlamlı baktı İbrahim'in suratına "Şükür tokuz, kimseye de muhtaç değiliz Devletin verdiği kömür neyimize yetmiyor?" Sandalyeye oturmuş, sabit kalemle puantajı dolduruyordu Arada bir toplu iğneyle delikler açıyordu kağıdın üstüne "Yok, istemem" dedi "Alırsam kendi paramla alırım O da maaştan sonra Eğer parası maaşta ödenmek üzere biraz odun getirirseniz kabul ederim  Kaça veriyorsunuz yükünü?  Tavuk da alırım, ama o da parayla "
-Amma yaptın ha çavuşum, dedi Topal İbrahim "Yani sana şimdi odunu parayla mı getireceğiz?"
-Eh, işinize gelirse, dedi babam "Satmazsanız çoluk çocuğu toplar ben çıkarım oduna Etrafta çalı çok  Suyu dereden kendim getirmiyor muyum?"
-O su içilmez çavuşum, dedi bir başka İbrahim (Çoğunun ismi İbrahim idi ) "Biz her sabah eşekle iki fıçı içme suyu getiririz sana  Derenin çayı iyi olmaz Ne o öyle, bulanık, sidik gibi  "
- Bunca çocuğa köyden taşımayla su getirilmez, diyerek onu da kabul etmedi babam "Biz kendi işimizi kendimiz yaparız" dedi
-Çavuşum, müsaade et de, birer tavuk getirelim bari Çocuklar bol bol yumurta yesin  Paraya gelince, tamam sonra ödersin
- Ben de bir horoz getiririm, dedi kısa boylu gençten bir amele
- Tamam, bak bu olur işte, dedi babam "Parası maaşta verilmek üzere birer tavuk getirebilirsiniz "
Yirmi iki amele sıkı bir imtihandan geçmiş gibi yorgun argın evlerine yollandılar
Ertesi gün, evimizin bahçesi tavuk sesleriyle şenlendi Bir dal ibik horoz da ortalarında geziyor, kızgın bir suratla yeni haremine çalım satıyordu
Pamuk toplama mevsimi artık geride kalmıştı Gündüzler kısalmış, serin akşamlar göz açıp kapamayla gelir olmuştu Uzak tarlalarda makineler çalışıyor, tozun toprağın içinde tarım işçileri kış için hazırlık yapıyorlardı Ekim zamanıydı, tarlalara bu sefer hububat ekiliyordu Dev pulluklarıyla dizi dizi traktörler gece geç saatlere kadar çalışıyor, hallaç pamuğu gibi atıyorlardı tarlaları
Birkaç gün sonra da ekim için hazırlandılar Bir sabah yatağımızdan traktör sesleriyle uyandık Barakanın etrafındaki tüm tarlalar birkaç saat içinde adeta kırmızı bir toprak denizine döndü İkindiye kadar da gürültüler eksik olmadı evimizin çevresinden Ekim işini bitirip yemeklerini yediler ve alaca karanlıkta çiftliğin yolunu tuttular
Yağmurlar geç geldi o yıl Buğdaylar da geç göverdi Ortalıkta bir sessizlik bir dinginlik  Sıcak rüzgarın kucağında otlar hışırdıyordu yalnızca Biz çocuklara gün doğmuştu Babam işe çıkar çıkmaz doğru korulukta alırdık soluğu Eşeklerin peşine düşer, hepsini demir yoluna sürüp, köprü altlarında kıstırırdık En semizinden eşeklere atladığımız gibi, akşama kadar koştururduk
Ekim işi bittikten birkaç gün sonra, bir Cumartesi günü, (Ameleler o gün yarım gün çalışırlardı) drezin hızla gelip evin önünde durdu Babam çitlerin üstünden atlayarak, önümüze dikildi Biz evin önündeki sahanlıkta oturmuş, öğlen yemeğini yiyorduk Neye uğradığımızı şaşırdık Babam evin etrafındaki tarlalara dağılmış tavukları gösterip, hiddetinden titreyerek,
-Ne duruyorsunuz yaramazlar! diye çıkıştı bize "Ne duruyorsunuz burada hala? Görmüyor musunuz tavuklar ta nerelere gitmiş El alemin malına yazık değil mi?  Tez toplanın, doğru tavukların peşine, haydi marş marş!"
Sonra anama dönüp,
- Kaldır şu sofrayı artık! diye bağırdı
Kümesimiz olmadığı için akşam oldu mu, malzeme odasına sürerdik hayvanları
Arkadan da amelelere seslendi:
-Hepsini tek tek tutun çocuklar Hepsi çatı altına  Yarasaların oraya  Tarlalar yeşerinceye kadar orada kalacaklar  Haydi yallah!
Yirmi iki amele ve biz çocuklar tarlalara dağıldık Kuru, sıcak toprağın üstünde düşe kalka, soluk soluğa tavukları yakalayıp, hepsini çatıya hapsettik
Ameleler, biraz küskün biraz şaşkın hatta biraz bozulmuş olarak çekilip gittiler Babam rahatlamış, keyfi yerine gelmişti Sonra malzeme sandığını getirmemizi emretti bize Hava kararmadan puantajını doldurdu, arkasına yaslanıp çayını yudumladı
Akşama doğru gök gittikçe karardı Yağmur bulutlarını sürdü getirdi rüzgar Bulutlar önce ırmak boyunu, sonra karşıdaki mor dağları ve nihayet dağlara oyulmuş bir dizi tüneli kapladı Ovaya hışımla daldı Ardı ardına şimşekler yarılıyordu gökyüzünde Bir saat geçmeden de bardaktan boşanırcasına yağdı ve demir yolu köprülerinin altından aktı gitti
Ertesi gün pırıl pırıl bir günle uyandık Gökyüzü berrak, masmavi uzanıyordu üstümüzde Güneş, suya doygun toprakları alçaktan yalıyor, göğe buhar sütunları yükseliyordu Yine otlar hışırdıyor, toprak bağrını güz güneşine açıyordu Birkaç saat sonra da toprak suyunu çekti, sular ırmağa doğru akıp gitti
O günün akşamında yemeğimizi bahçede yer sofrasında yedik Serin, latif bir rüzgar esiyordu başımızın üstünde Son Toros ekspresi çıngılarını sıçratarak, nazire yaparcasına düdüğünü öttürüp geçip gitti evimizin önünden Pencerelerde, kompartımanlarda mesut insanları gördük Onlara el salladık, ama bizi gören olmadı
Havalar oldukça serinlemiş, sivri sinekler de çekilmişti artık Babam minderin üstüne uzanmış, dirseklerini bir sap yastığa dayayarak, çocukluk hatıralarını, seferberlik zamanını ve İkinci Dünya harbinde halkın çektiği acıları anlatıyordu Büyüyünce adaletli davranmamızı öğütlüyordu bize Hiç unutmuyorum, adalet ve hakkaniyet üstüne bir misal vermişti o gün: Osmanlının adalet sisteminden alınmaydı bu Kanun maddesi şöyle diyordu: “Müşterinin ununa ve buğdayına zarar verir düşüncesi ile değirmencilerin değirmende tavuk beslemeleri bile yasaktır, değirmenciler ancak vakti öğrenebilmek için bir tek horoz besleyebilirler ” Biz, bir yandan kekik katılmış yayla çayını yudumluyor, bir yandan dalıp giden gözlerimizle onu dinliyorduk
Fakat, geç vakte doğru bir gürültüyle irkildik Babam bir şey görmüş olacak ki, yekindi kalktı Evimizin yanındaki toprak yoldan bu yana gelen uzun huzmeli far ışıklarına takıldı gözlerimiz Hepimiz dikkat kesildik Sarı toz bulutunun içinde üç araç gürültüyle bize doğru yaklaşıyordu Hepimiz telaşlandık Gecenin bu saatinde kimdi acep gelenler? Sonra, üç tane cip olduğunu anladık bunun Cipler geldi, arka arkaya barakanın önündeki ekili tarlanın ortasında durdu İlkin dev cüsseli bir adam indi araçtan, onu sekiz on kişi takip etti Gelip babamın önünde durdular Heybetli adam, elindeki kırbacı çizmesine vurarak,
-Ayıp çavuş ayıp! diye davudi sesiyle babama çıkıştı Arkada cipler hırıldıyor, adamlar derin bir sükunet içinde karanlık siluetleriyle ışık huzmelerinin ortasında hareketsiz bekliyorlardı Biz çok korkmuştuk Adam bu sefer kırbacını elinde şaklatarak, "Beni ne sandın sen? Cimrinin, işe yaramazın, kadir bilmezin teki mi?" diye bir daha bağırdı babama "Nedir o hayvanları tıkmışsın öyle? Hiç mi vicdan yok sende be adam? Acıma duygusu nedir bilmez misin? Ne yiyip içecek hayvanlar? Allah'dan kork be, indir o hayvanları! Yiyecekleri nedir sonra, üç habbelik buğday değil mi? Bak, etrafta gördüğün bütün topraklar benim, adım Asaf Buraların ve cümle köyün ağasıyım Senin on tane tavuğun mu zarar verecek bana? Bir avuç buğday için şerefimi beş paralık ettirir miyim? Yok çavuş, beni tanımamışsın sen daha O saf amelelerin benim nasıl bir insan olduğumu söylememişler sana anlaşılan Yazıklar olsun, çok zoruma gitti bu yaptığın  Tez indir o hayvanları çatıdan!"
Adam daha konuştu durdu
Babam, dizine kadar kısalmış pijamasıyla adamın karşısına dikilmiş, onu sabırla dinliyordu Dar, sıska göğsünü rüzgar dağıtıyordu Neden sonra,
-Bunun için mi geldin arkadaş? dedi Asaf Ağa'ya "Gecenin bu saatinde çocuklarımı korkuttun, ama beni korkutamazsın Şimdi al götür adamlarını buradan Ağa mağa da dinlemem ben Senin malın sana, benim malım bana, hayrını gör Fakat sen de dahil hiçbir kuvvet o tavukları aşağıya indiremez Çocuklarımın kursağına haram lokma koymam ben Buna tavuklar da dahil beyim Çünkü hayvanlarımın kursağına giren de benden sorulacak Bu kanaatimi hiç kimse değiştiremez Babam bana bunu böyle öğretti, ben de çocuklarıma öğretiyorum Bu sağlam bir hükümdür Eğer uygun bir zamanda gelseydiniz sizi en güzel şekilde ağırlardım Şimdi senden ricam, adamlarını al ve çekil git buradan! O tavuklar da tarlalar yeşerinceye kadar orada kalacak " Sonra az duralar gibi oldu, başını sertçe kaldırıp "Biz hak adamıyız" dedi
Asaf Ağa çaresiz başını öne eğdi Bir süre hareketsiz bekledi Belki ilk kez bir adamın karşısında eğiliyordu Sonra birden yumuşayıp, "Allah iyiliğini versin!" diyerek bir işaret çaktı adamlarına "Siz binin!" dedi Sonra babama yaklaşarak, "Doğru, para her şey değilmiş" diye fısıldadı Ben her şeyi duyabiliyordum Asaf Ağa, babamın ellerini kendi avuçlarına alarak, "Hak ve hakikati satın alacak para daha yaratılmadı" dedi "O Allah'ın inhisarında  Sağlıcakla kal! Mesut ol çocuklarınla!  Haydi bize eyvallah!"
Döndü gitti Çok bozulmuştu
Ama Asaf Ağa, adam gibi adam olduğunu ispatlamak için pek sabırsız davrandı Pazartesi günü babam yola çıktıktan hemen sonra, iki damperli kamyon yanaştı evimize Çitin kenarında durdular Bizim şaşkın bakışlarımız arasında yirmi ton buğdayı döküp gittiler
Şimdi, çocukluk yıllarımın geçtiği bu yoldan kasabaya doğru giderken bunları hatırladım Başımı cama yaslamış, uzak bayırları seyrediyor, yeni atanmış, idealist bir hakim olarak, rahmetli babama layık olup olamayacağımı düşünüyorum
Mahmut YILDIRIM
|