|
Prof. Dr. Sinsi
|
Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri
Tarbagatay AY, Altay GÜNEŞ İdi
O yazın sonunda, henüz tatil bitmeden, şehrin boğucu havasından kaçıp köye sığındım Kendimi mutsuz ve yalnız hissettiğim bu günlerde meydana gelen bir olay, beni derinden sarstığı gibi, bana yepyeni, aydınlık bir dünyanın da kapılarını açtı Bütün hayatımı değiştiren, Devletkan Ata denilen kişiyi işte o gün tanıdım Kusursuzluk, inanç, sadakat, mücadele adına her şeyi ondan öğrendim Bu benim için bir bahtiyarlık olsa da, onu hayattayken tanımamış olmak talihsizlikti Günahsız, bir o kadar da bedbaht olan bu arabacının hayatı hakikaten bizim gibi zavallı ve inançsız insanlar için örneklerle doluydu
Bizim köy, Orta Anadolu bozkırının tam ortasında, Niğde'nin Ulukışla kazasına bağlı, dört bir yanı çorak arazilerle çevrili fakir bir köydür Haydarpaşa-Bağdat demir yolu hemen yanı başından geçer Tren, İstanbul'dan hareket eder, önce Adapazarı'nı, sonra bulanık sularını salkım söğütlerin gölgelediği Sakarya nehrini geçip, Orta Anadolu bozkırına dalar Eskişehir'e, oradan Ankara'nın bakımlı peronlarına girer Orada bir saat kadar bekler Ve birden demir yolu barakalarının kenarından, taş yapıları sarsarak, düz emsalsiz ovaların içine girer Tren burada geniş yaylar çizerek, sanki hiç hareket etmiyormuş izlenimi verir Kış mevsiminde bu ovalar pek korkutucu olur Karla örtülü ipeksi tepelerin eteklerinde kurt sürüleri eşlik eder ona Kavak koruluklarının gölgelediği köyleri ve Niğde'nin taş evlerini geride bırakarak, aniden bir yarmanın içinden çıkar Öğretmenlik yaptığım köy işte buradadır
O gün akşam güneşinin batmakta olduğu saatlerde işimi bitirmiş, duvar dibinde çayımı yudumlarken, gözlerim uzayıp giden toprak yola dalıp gitmişti Ortalık sessiz, yol tenhaydı Tarlalarda hiçbir hayat belirtisi görünmüyordu Uzakta, biçilmiş tarlaların içinden, sürüler yaklaşıyordu bu yana Arada, asfalt yoldan gelip geçen kamyonların, traktörlerin uğultusunu duyuyordum
Sonra demir yolunun üstünden tek tek sürüler geçmeye başladı Çobanlar sürülerini telaşla hattın öbür tarafına sürdüler Yolun üstü sarı bir toz tabakasıyla kaplandı Son sürü bizim köyün sokaklarında kaybolurken, ortalık tekrar sessizliğe büründü
Birazdan, uzaktan bir araba göründü Boş meyve sandıklarını taşıyan tek beygirli bir arabaydı bu Atın, arabanın ve sürücünün karanlık siluetini, geriden bir tay takip ediyordu Araba hiç acele etmeden yokuşu tırmanıp dere yatağına indi, bir süre görünmedi O anda, uzaktaki kayalık tepenin gerisinden bir trenin kara dumanını savurarak hızla bu yana yaklaşmakta olduğunu fark ettim Araba hala görünürlerde yoktu Ortalıkta tatlı bir aydınlık Biçilmiş buğday tarlalarının üstünden kargalar havalandı, ortalık birden hareketlendi Ben telaşla, arabayı görmek için ayağa kalktım O anda tren, korkunç bir hızla yarmanın içinden çıktı Araba geçide yaklaştı, yorgun at yolu geçti, binici yerinden kıpırdamadı, arkadaki tay ürktü Lokomotif şakırtılar kopartarak arabaya çarptı Ve tren, enkaza dönen arabayı en az elli metre kadar sürükledikten sonra, durdu Atın parçalanan vücudu sağa sola savruldu ve sürücü feci şekilde can verdi Her şey bütün dehşetiyle gözlerimin önünde cereyan ederken, ben şok halinde kaza yerine koştum Tren durmuş, alaca karanlıkta istim koyveriyor, kampanası vuruyordu Tay ise, etrafa saçılan enkazın ortasında annesini arıyor, gözlerinden sicim gibi yaşlar döküyordu
Bu olay beni fena halde sarstı Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyordum Şeftren, görevliler, yolcular yolun kıyısında toplandılar Kazayı duyan köylülerden de gelenler oldu Birkaç ihtiyar, arabacıyı tanımaya çalışıyordu Kendi aralarında usul usul konuştuktan sonra, şeftrene yaklaşıp, ona ayak üstü bir şeyler anlattılar Şeftren bunun üzerine elindeki sabit kalemle seyir defterine şu notu düştü:
"Yönetimim altındaki 756 sayılı Toros Ekspresi, Niğde'nin Ulukışla ilçesine bağlı (  ) köyü yakınındaki hemzemin geçitte, üstünde binicisinin de bulunduğu bir at arabasına çarpmıştır Bu asla bir makinist hatası değildir Köylülerden alınan bilgilere dayanarak, ölen sürücü üç kilometre uzaklıktaki Altay köyü sakinlerinden Devletkan Ata adında bir arabacıdır Köylü ve hayvanı parçalanarak ölmüş, araba kullanılmaz hale gelmiştir Sürücüye ait olan bir tay ise yaşıyor Arz olunur  İsim, İmza "
Güneş tozlu tepelerin ardında batarken, lokomotifin önü temizlendi ve ekspres tekrar yola koyuldu Makinist, ölenin anısına saygıdan mı, yoksa tamamen alışkanlıktan mı bilinmez, düdüğünü uzun uzun öttürüp, çekip gitti Ortalık hazin bir sessizliğe büründü
****
Aradan bir hafta geçmişti, bir sabah vakti, Kazak göçmenlerinin oturduğu Altay köyüne doğru yola çıktım Geniş, biçilmiş ekin tarlaları uzanıyordu dört bir yanda Sabah güneşinin altında, otların üstünde çiğ taneleri parlıyordu Biçilmiş ekin saplarının arasından kuşlar havalanıyor, bozkır insana hüzün veriyordu İçim tuhaf duygularla kaplı bir süre yürüdüm
İki kilometre yol gittikten sonra, Altay köyünün yeşil zirvelerini, tek sıra beyaz badanalı, bahçeli evlerini ve yeşilliklerin arasından yükselen güdük minareli camisini görebildim Oraya gidip köyün yaşlılarıyla konuşmak istiyordum
Cami duvarının dibinde pinekleyen bir gurup ihtiyara sordum onu Bana, onun artık burada oturmadığını, köyün aşağı yamacındaki bir meyve bahçesinde küçük bir kulübede yaşadığını söylediler
Yaşlı Kazaklardan ayrılıp, çiftliğin yolunu tuttum
Köyün aşağı yakasında ağzı genişletilmiş bir su kaynağının yanından geçtim Bu, böylesi yerlerde rastlanamayacak verimli bir suydu Kıvrımlı yatağının içinde yüz metre kadar ilerledikten sonra, dar bir vadiye akıyordu Küçük bir meyve bahçesi vardı orada Su, vadiye sıkışmış bu meyve bahçesinin içine giriyor, orada geniş ve derin bir havuzu dolduruyordu İçeriye girdiğimde kendimi bambaşka bir alemdeymiş gibi hissettim Bozkırın ortasında bir cennetti burası Gıcırtılı bir pervane tepede dönüp duruyor, su kanallara ayrılıyor, rüzgar meyve yüklü ağaçları sallıyordu Bahçe kapısından içeri girdim Şeftali ağaçlarının altında yaşlı bir kadınla üç genç kız meyve topluyordu Onları selamlayarak yanlarına yaklaştım Cebimden not defterimi çıkarıp,
- Arabacı Devletkan Ata'yı sormaya geldim, dedim "Kaldığı yeri görebilir miyim?"
Kadın hiç itirazsız önüme düşüp, beni arabacının kulübesine götürdü
- İşte burası, diyerek kapıyı açtı ve basma perdeleri araladı "Çocukları gelmeden eşyalarına el sürmek istemedim, belki de gelmezler Babalarının öldüğünden bile haberleri yoktur Mal mülk olmayınca böyle oluyor işte Büyük şehirde oturan bir kızı, Alamanya'da bir oğlu var, başka da kimsesi yok Bu kulübecikte tek başına yaşardı rahmetli Ailemizin büyüğü, bizim koruyucumuzdu Yılda bir kat elbise ve karın tokluğuna çalışırdı burada Dünya malında gözü olmayan bir insandı o  Ah, yüreğimiz yandı "
Kadın konuşup duruyordu Ben sağı solu araştırmaya devam ettim
Burası birkaç metre karelik, duvarları kireçle boyanmış, tek pencereli küçük bir odaydı Toprak zemine boydan boya bir hasır serilmişti Hasırın üstünde ise baş kısmı katlanmış bir koyun postu duruyordu Bir tahta divan, üstünde çul çaputtan bir kat yatak, duvarda ihtiyarın meyve sandıklarından onardığı bir raf, rafta bir Kur'an, bir defter ve defterin sayfaları arasında bir kalem vardı Defteri elime aldım, ilk sayfalarını karıştırdım Bir hatırata benziyordu bu Az da olsa eski yazı bildiğimden daha ilk satırlar beni kendine çekti Zavallı adam ile aramda görünmez, duygusal bir bağ oluşmuştu Kimsesiz oluşu, onu bana daha da yakınlaştırıyordu Onu uzun zamandan beri tanıyan bir yakını gibiydim sanki
Defteri katlayıp iç cebime koydum, kadına teşekkür edip, çıkıp gittim
Yazı, Türk-Kazak şairi Mağcan Cumabay'ın bir dörtlüğüyle başlıyordu Geleneksel Türk harfleriyle ve Kazakça kaleme alınmıştı Şimdi sizleri, edebi haz aldığım bu satırlarla baş başa bırakıyorum
****
Turanda, Türk ateş ile oynamıştır
Türk'ten başka kim ateş olarak doğmuştur
Birçok Türk urukları dünyanın dört bir yanına dağıldığında,
Kazak'a baba evi miras olarak kalmıştır
Mağcan Cumabay  
Tarbagatay ay, Altay güneşti doğduğum yerde Yazın serin rüzgarlar eserdi oralarda Biz dağın eteklerinde durup, Ulu dağ Altay'ın karlı zirvelerinden gelen temiz, pak havayı içimize çekerdik Kardeşlerimle mutlu günlerimizde, hep bir ağızdan söylediğimiz türküleri söylerdi rüzgarlar Biz kulağımızı o yana verir, dinlerdik Rüzgar, atlarımızın yeri sarsan nal seslerini, mutluluğumuzu dillendiren domburamızın duygu yüklü nağmelerini getirirdi Tarbagatay'ın ötesindeki yüce Altay'ı görmek istediğimizde, zirveye tırmanırdık Bir yanımızda Çungar Havzası, diğer yanda zengin, bereketli Tarım Havzası yer alırdı Şimal rüzgarlarından bizi Altay korurdu Lop gölü dev havzasının içinde coşar, yüreğim gibi kabarır, beni terk eden kardeşlerim gibi, yer değiştirirdi Ulu, merhametli ana yurdum benim Yalnız başıma da kalsam, dört bir yanımı düşmanlar da sarsa, seni nasıl terk ederim? Atam Türk, baba ocağına beni bekçi kılmadı mı, onun buyruklarını nasıl hiçe sayarım? Nasıl terk ederim bana emanet edilen yurdu? Kardeşim Oğuz'un torunları, ulu denizlerin köpüklü dalgalarıyla dövdüğü, uzak diyarların çocukları oldu artık Ama ben burayı terk edemem Yüreğimin acısını, özlemimi onlara duyuramam İsyanımı haykıramam Kanlı göz yaşlarımla sarsmak istemem onları Yaşlı anamla yapayalnızım buralarda Anam sarıp sarmalar beni Terli, geniş alnımdan öper ve ak sütüyle besler beni Çünkü ben en küçük çocuğuyum onun
"Ben küçük oğlunum senin Adım Kazak Hoyrat, delişmen, şımarık ama savaşçı oğlun! Baba ocağının dumanını tüttüren, kimsesiz, yalnız ama alabildiğine gururlu Batur büyüklerimin döneceği günü beklerim Uzak diyarların fatihleri olarak, onları kadim yurtlarında ben ağırlayacağım Onlara, bu toprakları terk ederken, geride bıraktıkları küçük bir kardeşleri olduğunu hatırlatacağım İnanmazlarsa, anamın diktiği kundağı göstereceğim onlara "Ben kardeşiniz Kazak'ım!" diyeceğim "Buraların bekçisi  Verin hakkımı!"
Onun için gözüm hep uzaklarda benim Kartal gibi de keskindir gözlerim Kundağımın içinde hırpalanırım Sağımda titrek dilli sarı bir yılan, solumda kanlı pençeli, vahşi bir ayı var; kimseye güvenemem Dostum yoktur ama, çöldeki kum kadar düşmanım vardır benim Anam yaşlandı artık, beni korumaktan aciz İmdat çığlıklarımı Himalayalar keser, ulu çöller dağıtır, rüzgarlar yok eder Lopnor acır bana bazen; kabarır, hayıflanır, düşmanlarıma bilense de kendi yatağını yıkamaz Ulu Taklamakan halime dayanamayıp kaskatı kesilse de, varlığımı duyuramaz
Ben küçük, şımarık, sevimli çocuk Kazak'ım Karanlık dağların, engin vadilerin, ıssız steplerin kimsesiz çocuğu  Kaderimle başbaşayım, ölü anamın sütsüz memesini emiyorum şimdi Ağlamaktan sesim kısılmış Ben Tarbagatay'ın çocuğuyum Issık Gölü'nün kenarında, Çu havzasındaki atalarımın mezarı sessiz, garip, uğuldayan rüzgarların altında ses vermiyor artık Issık'ın sıcak suları kanımı hareketlendirmiyor Ey Issık, damarlarıma ak, canlandır, zamanından evvel büyüt beni, ayağa kaldır!
Ben orta cüzüm Soyum Barkı Baylay'ın, Kerey'in, Cantekey'in, Süyünbay'ın, Samembet'in, Esentay'ın, Barkı'nın, Bögenbay'ın, Kataş'ın, Çoti'nin, Koirlak'ın, Rahimbek'in torunuyum Korunmasız, aç, susuzum Ben kimsesizim Kurt babam, geyik anam, ikisinin çocuğuyum ben Kurt öldü, geyik çaresiz Tüyü dökülmüş yaralı bedeniyle ölümü bekler Vahşetin çığlığını duyar yalnız kulakları Bedenine geçecek pençeleri bekler Tarbagatay inler, Zaysan ağlar Altay ses vermez Issık'ın sıcak, köpüklü dalgaları uğuldar, Sarı Irmak, sahrayı geçip cenuba inmemi söyler Kurt sürülerine karışıp, göç etmemi işaret eder
Ben boydak kaldım burada Niçin çadır ehli kaldım ben? Kardeşlerim tuğ bağlayıp devletler kurarken, ben ancak ordalar kurdum Küçük orda, orta orda, ulu ordalar  Düşmandan uzakta, dağlarda yaşadım Sergüzeşt bir hayata daldım Mung-ol' ile dost olup, baba ocağına sahip çıktım
Tarbağatay dağları, ana yurt Türkistan'ın omurgasını oluşturan Tiyanşan dağlarının, şimalde ulu Altay'a doğru uzanan koludur Tarbağatay yurdumdur benim Uçsuz bucaksız stepler, bereketli ırmaklar, sayısız göller, yeşil vadilerden mürekkeptir yurdum Tiyanşan omurgamdır Altay ulular ulusu dağım, Tarbağatay evimdir Türkistan hinterlandının kuzeyindeki zirvelerdir bunlar Orada, soğuk şimal rüzgarları eser Yukarda çevreyi gözetleyen bir kartal gibi yüksekten bakarlar yurduma Kıtay topraklarından esen sıcak rüzgarlar uğramaz buraya O güneyde Lopnor'u dalgalandırır Saçıp dağıtır kumlarını Uçsuz bucaksız havzasının içinde yer değiştirir
Ve Tarım havzası Buralar ezelden beri Türk topraklarıdır Kadim Türk urukları buradan akınlar düzenlemiştir Kıtay'a Yukarda Tiyanşan, onun ötesinde Çungarya havzası yer alır Solda Issık, yukarda ise ulu, görkemli Altay dağları sıralanır Bidayette işte ben burada yaşardım
****
Tarbagatay eteklerinde kanlı günler 1944'lü yıllar Doğu Türkistan'da Savan-Manas hattında Türk Kazak köyleri Urumçi'ye uzanan yollar üstünde tutukevleri Yol boyunca Çin askeri karakolları Pencerelerden sızan sarı, donuk ışıklar Güneş, Tarbagatay taraflarında batıyor Gök saydam, karanlık Doğu yönünde bulut kırpıntıları Batıda ebem kuşağından ışık demetleri, eteklerdeki çam koruluklarının içinden süzülüyor Kurşuni, soğuk ışıklar Uzakta tel yumakları Düze çekilen asker konvoyları Çamurlu, ıslak yollar, yerde kurumuş yapraklar, çam iğneleri Yere kök salmış paslı, demir kazıklar Tellerde tüneyen kuşlar Dört bir yanda, karanlığın içine doğru uzanan ham yollar, asker cemseleri, motorize araçlar Boğuk komut sesleri, çığlıklar İşkence altında insan bağırtıları Uzakta kayalıklı dağlar Dağların eteklerinde taş ocakları, onunda ötesinde kireç kuyuları Gözlerden uzak kuytu köşeler Tepede ay, kıpırtılı solgun yıldızlar Yağmur sonrası toprak kokusu
Yer altında karanlık mahzenler Su şırıltıları Postal sesleri, zincir şıngırtıları Zindanların ağır, kasvetli havası Demir kapılar birbiri ardına açılıyor Taş duvarlarda madeni tangırtılar Küfür sesleri, mekanizma şakırtıları Islak, karanlık kuytuluklarda sıçanlar Tahta kerevetler, sap şilteler, idrar ve dışkı kokuları Parlayıp sönen cıgara kızıllıkları Uzun, karanlık koridorun ucunda bir ışık Karanlık siluetleriyle Çin askerleri, gardiyanlar Merdivenlerde telaş, koşuşturma Ayaklarda zincirden köstekler Bileklerde halka halka yaralar Kütük gibi şişmiş ayaklardan sızan kan Başlarına çuval geçirilmiş sıra sıra mahkumlar Ellerde demir halkalar, uzun zincirler Yine zincir sesleri Kapılar vuruyor birbiri ardına Taş duvarlarda yankılar Mahkum sürüleri Karanlıkta Çin işkencesi Yavaş yavaş ilerleyen biçimsiz gölgeler Meydanda kalabalık, hırıldayan kamyonlar, yağ kokuları, mazot kokuları Tenteli römorklar Ay ışığı altında su damlaları İstif edilen Kazaklar, Kırgızlar, Uygurlar Yaşama hakkını gasp edenlere karşı isyan çığlıkları Dipçik sesleri, inlemeler ve hareket eden sayısız kamyonlar Karanlığın içinde gözden uzak ölüm yolları Ayın aydınlığında karanlık koruluklar Engebeli yollar Sarsılan mahkumlar Sonra kıvrım kıvrım dağ yolları Vadiler içinde taş ocakları ve son durak; kireç kuyuları Ağzı bağlı çuvallar içinde mahkumlar, çukura yuvarlanan insan bedenleri Ölüm bağırtıları, inlemeler, kireç karışık yanık kokuları
Ve işte isyan böyle bastırıldı Bir halkın yaşama hakkı böyle alındı elinden Tarbagatay eteklerine karanlıklar çöktü
  Onunla ben uzak diyarlardan gelmiş gibiyiz Osman Batır, hayatıma mana veren, beni yüce duygularla donatan rehberim Hayatımın kutup yıldızı Sanki elli iki yıl süren bir yolculuk yapmıştık onunla Vazgeçemediğim tek varlık Babam, yol göstericim, ışığım
Ve sonra Azapay Ümitsiz günlerimde içimi dolduran tatlı bir sıcaklık Kimseye açamadığım sırrım, uzak hayalimdi o benim Beni peşinden koşturan, kokusu içimi dolduran ve bu dünyada tattığım tek güzellik  Lakin sevgi bize o kadar uzaktı ki 
  Dokuz yüz kırk dört Bahar Urumçi'nin dar, kalabalık, ahşap dükkanlarla sıralı kasvetli sokakları Yerlerde hala erimemiş kar kümeleri Uzayıp giden teker yarıklarının üstünde hayvan gübreleri, saman artıkları Pazar yerinde bir telaş bir koşuşturma Teneke bidonlarda yakılan ateşlerin başında Uygur satıcılar Tekerlekleri gıcırdayan yüklü arabalar Yük taşıyan kadınlar, koşuşturan çocuklar Puslu göğü kesen tentelerin üstünde kar birikintileri, yere düşen su damlaları Islak duvarlar, kar suyu emmiş tahta sandıklar, kereste yığınları Çadır bezlerini uçuran soğuk bir rüzgar
Omzumda asılı büyük bir torbayla kalabalığın arasında ilerliyorum Karnım aç ve her şeyden kötüsü, kendimi yalnız hissediyorum Okulda okuyamam artık İlgi alanım değiştiği gibi, o Uygur kızı da kanıma girdi benim Onca beraberlikten sonra, beni terk edip kızıllara katılışını bir türlü hazmedemiyorum Kanıma dokunuyor yaptıkları Bir Türk kızının bu şekilde davranmasını hazmedebilmiş değilim Gönlüm kırık, ümitsiz bir şekilde dolaşıyorum İçimde, her geçen gün büyüyen derin bir boşluk var Nerede yanlış yaptığımı ve hayatımı nasıl kurmam gerektiğini düşünüyorum Bunalımlarımdan bir deri bir kemik kaldım Param yok, açım Gayesiz, dalgın, sokağın ucuna doğru yürüyorum Ayaklarım yine beni o köhne dükkana götürüyor
Çarşının dışında, içinde adeta rüzgarların estiği, derme çatma dükkanında eski kitaplar satan bir Uygur'a uğruyorum her gün Günün her saatinde toprak zeminli dükkanında, ateşin başında eski bir kitabın sayfalarını çevirir, ayak seslerimi duyar, kayıtsız bir şekilde tel gözlüklerinin altından bana bakardı Birbirimizi tanır, ancak tek kelime konuşmazdık Hırpani kıyafetimden, donuk bakışlarımdan hoşlanmaz gibiydi İçeri girdiğinizde derme çatma raflarda gelişi güzel yığılmış binlerce kitap ve tozlu yığınlar üzerinize devrilecek gibi olurdu Koca şehirde belki de kendimi unuttuğum tek yer burasıydı Saatlerce kalırdım orada Soğuk iliklerime işlese de aldırmazdım Dükkanın çatlaklarından Mart soğukları girer, çatıda direkler sarsılırdı Fare didiklemiş el yazması eserlerin arasında, Türk klasiklerini arardım İstanbul beni o zamanlar, hasret kaldığım bir sevgili gibi çekerdi Kitapları karıştırır, saatlerce okurdum orada
Urumçi'nin bu en eski kitapçısında her zamanki gibi birkaç saat oyalanmıştım ki, birden arka sokaklardan bir ses duydum Dipten gelen bir uğultuyu andırıyordu bu ses Birden ürperdiğimi ve paniğe kapıldığımı hissettim Ses bize doğru yaklaşıyordu Yaşlı kitapçıyı selamlayıp tam dışarı çıkmıştım ki, sekiz on kişilik bir Çinli gurupla burun buruna geldim Kalabalık bir yürüyüş kolu sokağın başında, ellerinde dövizler, kızıl bayrakları dalgalandırarak bize doğru geliyordu
Öndeki guruptan birinin bana doğru yaklaşarak,
- Dur, gitme, dön geriye! dediğini işittim
Dizlerimin bağı çözüldü adeta Bu, eskiden beri tanıdığım, buranın ileri gelen komünistlerinden biriydi Kendimi toparlayıp hızla koşmaya başladım Onlar da arkamdan 
Çarşı birden karıştı Linç edilmemek için ölümüne bir koşu tutturdum Ben kaçıyor, onlar yakalamağa çalışıyorlardı İnsanlar ürküyor, sandıklar devriliyor, tezgahların üstünden aşıyordum Etekleri yırtık paltom, uzun kaşkolum havada uçuyor, içime rüzgar doluyordu Kendimi bir anda bir başka sokakta buldum Burası, yolun her iki tarafında bakımlı evlerin sıralandığı Tunganlar'ın mahallesiydi Orada, oyun oynayan çocukların yanında bir süre bekledim Sırtımı duvara verip, hırıltıyla acı acı soludum Az sonra da ellerinde sopalarla Çinlilerin sokaklara dağıldığını gördüm Sesler kesilinceye kadar bekledim orada
Serbesttim, evime gidebilirdim artık Üstümü başımı düzelttim, yüzümü örtüp, aksi istikamete doğru yürümeye başladım Biri aniden çullanıp, sopayla kafama vurmaya başladı Ilık bir şeyin enseme aktığını hissettim Yerdeydim Sopa başıma inip kalkıyordu Sopayı kavradım, can havliyle ayağa kalktım, Çinliyi kucakladığım gibi yere yıktım Altımda çırpınıp duruyordu Bir insanı nasıl öldürebilirdim, öldürdükten sonra ne yapmalıydım? Onu düşünüyordum Bir su arkının kenarında, çamurun içinde boğuşuyorduk Yüzüm gözüm kan içindeydi Çinlinin boğazını sıkmaya çalışıyordum Güneş yanığı sivilceli yüzü, delik deşikti Geniş alnı ve bir boksörünki gibi basık burnu vardı Dizlerimle göğsüne bastırmış, avuçlarımla ağzını kapatmıştım Çinli çırpınıp duruyordu altımda Keskin, kara ve kirli tırnaklarıyla yüzümü tırmalıyor, beni üstünden atmaya çalışıyordu Patlak dudakları, kanlı dişleri korkunç görünüyordu ağzında Benim ise yırtılan göz kapaklarımdan kan sızıyordu
Sonra paslı bir teneke tasa ilişti gözüm Ağzını kapatmak ve sesini kesmek amacıyla pis suyu ağzına doldurdum Tekrar boğazını sıktım ama bir türlü öldüremedim Birden karnımın alt tarafında ince, derine dalan bir sızı duydum Canım fena halde yanıyordu Çinlinin elinde sivri bir alet vardı Birden doğruldu Ayakta yeniden bir boğuşma başladı Sonra altta kalan yine o oldu Ben geriye çekildim, hızla ve bütün gücümle nalçalı topuklarımla kanlı yüzünün ortasına bastım Çinlinin kafasında bütün kemiklerinin çatırdadığını hissettim Manzara korkunçtu; Manda derisinden yapılmış sağlam botlarım dağılmış kafanın içindeydi Çinlinin yüzü tanınmaz haldeydi
Beni on gün sonra yakaladılar Ellerimi ayaklarımı bağlayıp bir bağ evine götürdüler Sonra bir Uygur genci daha getirdiler yanıma Karanlık bir odada günlerce işkence ettiler O anda kendimi öz vatanımda esir gibi hissettim Kızılıymış, milliyetçisiymiş hiçbir farkı yoktu Çinlilerin Bunlar bizim ezeli ve ebedi düşmanlarımızdı Biz unutmuştuk, ama onlar unutmamışlardı Doğu Türkistan İlinde, bir avuç Türkü boğmak, gerektiğinde yok etmek istiyorlardı
Sonra elime bir tabanca tutuşturdular Uygur gencini (yanılmıyorsam Abdul Hakim idi adı) vurmamı istediler Abdul Hakim, başı göğsüne düşmüş, sessiz ve her şeyden habersiz karşımda duruyordu Onu öldüremezdim Bu bütün mevcudiyetimi inkar anlamına gelirdi Soğuk namlu, sıcak kabza ellerimin arasındaydı Gözlerim dalıp gidiyor ne yapacağımı bilemiyordum Midem bulanıyor, başım dönüyordu Parmağım tetiğe gitti, tam karşımdakinin kafasına ateş ettim Tek kurşun Çinlinin ayaklarını yerden kesip, onu duvara yapıştırdı İçerde kızılca kıyamet koptu Şakağıma soğuk bir namlu dayadılar ve tetiği çektiler Boğuk bir patlama ve genzimi yakan bir duman doldurdu içeriyi
Ölüm nedir? Bir infilak, bir patlama, bir dağılış mı? Eriyip yok oluş mu? Müthiş bir gümbürdeyiş, kuvvetli bir itilişle karanlığa doğru sürükleniş mi? Yoksa mutlu bir kavuşma, kutlu bir karşılanış mı? Şakağımdaki volkanik patlayış ve müthiş uğultu devam ederken, ben hep bunları düşünüyordum Kafa tasıma yapışmış kızgın közün acısını duyuyordum Yerde hareketsiz yatıyor, kalbimin döşemedeki gümbürtüsünü duyuyordum Sonra nefes almam kesildi, göğsümde bir yırtınma vardı En son, odayı terk edenin ayak sesleri geldi kulağıma
Abdul Hakim'in kanı yavaş yavaş beni de içine alıyordu
Ölümle ilk tanışmam böyle olmuştu Altay'a gidip, Osman ile tanışmam da bundan sonra oldu Dağa çıktım ve onun en yakın serikleri arasında yerimi aldım
  Her şeyi karıştırdığım gibi, zamanı da birbirine karıştırıyorum Geçip giden günler, aylar, yıllar hafızamdan silinmiş gibi Her şey, bütün geçmişim zor fark edebildiğim bir sis denizinin içinde sanki Bazen bu denizin ortasında aniden belirip kaybolan tanıdık yüzler görüyorum Gerçekler ve hayaller birbirine karışmış gibi Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırt edemiyorum Bu bana o yıllardan kalan bir hastalık  Bir kış gününde olduğumuzu hatırlıyorum yalnız Yılın son ayları mı, yoksa yeni yılın ilk ayları mı olduğunu bilemiyorum Bir ara bunu, kafilemizdeki Beyaz Ruslara sordum Onlar bana, bin dokuz yüz ellinci yılın son aylarında olduğumuzu söylediler Bizim gibi bitkindi onlar da Biz Kazaklardan ayrı bir yerde, derme çatma akevlerinin içinde barınıyorlardı Az ötemizde ufkumuzu bulanıklaştıran Kayız gölü uzanıyordu Bu mevsimde hep buzlarla kaplıdır yüzü Çinlilerle Zindankol'da tutuştuğumuz o kanlı savaştan sonra, Kazakların içinde ağır makineli eri olarak bir tek ben kaldım Bu geçen Ağustos'tan beri böyle Bütün günümüz makineli tüfekçi yetiştirmekle geçiyor Bu konuda doğrusu Ruslar da benden geri kalmıyor Aramızda uzun zamandan beri bulundukları için Kazakçayı öğrenmişler Niçin bizimle olduklarına hala anlam verebilmiş değilim Kuzeyde, Altay'da, anamızı ağlatan bunlar, nasıl oluyor da bizimle işbirliği yapabiliyorlar? Fakat şu hakkı teslim etmek gerekir ki, ellerindeki silahları çok iyi kullanıyorlar Adamlar tecrübeli, demek ki Batır, bunları boş yere barındırmıyor aramızda
Ama soğuk dayanılmaz İşte yine akşam oluyor, Şubat güneşi Kansu sırtlarında batıyordu Göle yakın geniş bir bayırda, yığınlar halindeki keçe çadırlarımızın üstünde cılız duman sütunları yükseliyor, rüzgarsız, basık havada ortalığa acı bir koku yayılıyordu Bu bana, Tarbağatay eteklerindeki mesut avullarımızı hatırlatıyordu Çocukluğumuzda, geniş avullarımızda, kül ve gübre yığınları arasında oynardık Davarlarımızı suya indirir, bir tepenin başında durup çıplak bağrımızı kuvvetli rüzgarlara açardık Yılkı sürüleri karşı bayırları sarsarak, çobanlar eşliğinde ve köpek havlamaları arasında avula doğru yaklaşırlardı Her renkten dalgaları olan bir ırmağı andırırlardı koşarken İpeksi derileri parlar, yeleleri rüzgarda savrulurdu Biz onları ürkütür, çobanlar küfrü basar, kamçılarını gösterirlerdi bize Ah, ne güzel günlerdi o günler Özgür, gururlu ve bir masal aleminde yaşar gibiydik
  Akşamın sessizliğinde, durgun havada makineli tüfeklerimizin takırtıları duyuluyordu Kazaklar, kirli eldivenler içindeki donmuş parmaklarını ovalıyor, Kayız'da akşam oluyordu Tüfekler sökülüyor, yağlanıyor, yeniden takılıyor, her şey bir yarış içinde saatlerce devam ediyordu Suratlar asık Soğuk, serseme çeviriyor bizi Arada uyuşan ayaklarımızı, keçe çizmelerimizi yere vurarak ısıtıyoruz Rus makineli tüfekçiler disiplin içinde etrafımızda koşuyorlar Kendi aralarında Rusça konuşuyorlar, arada bir Kazakça komutlar geliyor kulağımıza Sivil halk ise, karşı tepede barınıyor Orada bir hareketlilik göze çarpıyor Kadınlar, akşam hazırlığını yapıyorlar Çadırların önünde ateşler yakılıyor Çocukların bağırtılarını, kadınların ve yaşlıların kısık seslerini duyabiliyoruz Öküz böğürtüleri durgun, alaca karanlığı yırtıyor Köpekler havlıyor, atlar kişniyor Her ses huzursuz ediyor bizi Akşama doğru sertleşen kar ayaklarımızın altında çıtırdıyor, dizlerimize, ellerimize bıçak gibi batıyor
Sonra bölüklere ayrılıyoruz Tepeye doğru son bir kez koşturuyoruz Soğuk demirin etime yapıştığını duyuyorum koşarken Nefesimiz, bıyıklarımızda yanaklarımızda donuyor Soluk soluğa yerde sürünüyoruz Ayaklarım benim değil sanki Uzun mermi şeritlerimiz yerde sürünüyor Sonra güp diye, bir dere yatağına atıyoruz kendimizi Bir hizada, kar yığınlarının gerisine sıralanıyoruz Makinelilerimize sağlam zeminler arıyoruz Ve yavaş yavaş düşmanı temsili olarak çeviriyoruz Kurşun harcamak yok Talimat böyle Takırtılar gene de çıplak koruluklarda duyuluyor Silahlarımızın üstüne abanıyor, dondurucu soğuk ciğerlerimize işleyinceye kadar orada hareketsiz kalıyoruz
  Günler oldukça sıkıcı ve bıktırıcı geçiyordu Günlerimiz soğuk, kar ve geceleri çıkan kuvvetli rüzgarla mücadeleyle geçiyordu Han'ın gösterişsiz, kirli keçelerle örtülü akevi bir yamacın hemen yanı başında sessizliğe gömülü dururdu günün her saatinde Osman Batır'ın morali Zindankol savaşından beri çok bozuktu Zindankol'da çok sevdiği ve misafir olarak ağırladığı Canım Han Hacı'nın esir düşüşünü bir türlü yediremiyordu kendine Kendine sığınmış bir insanı, Osman Batır'ın düşmana terk ettiği görülmüş şey değildi Bu kendine olan güveninin ilk kez sarsıldığı andı belki de Onun hayatı aslında oldukça sadeydi Hiçbir karmaşık ilişkinin, siyasetin, ihanetin ve ayak oyunlarının olmadığı bir dünyada yaşıyordu o Saf, temiz, günahsız bir çocuk gibi  Hatta onun dünyası bizim gibi sıradan insanların dünyasından da sadeydi Tıpkı kollarını şefkatle açmış bir baba gibi Çocuklarına karşı aşırı sevecen ve şefkatli, düşmanlarına karşı ise, kin dolu bir yüreği vardı Asık yüzünde hep gizli bir gülümseyiş gezinirdi O sıcacık bakışları ayazda bile ısıtırdı sizi İri bir kafası, kırışık alnı vardı Dudaklar açılmamacasına kapanmış bir çizgi gibiydi Sert hatlı yüzünü ise, kara sakallar kaplamıştı Börkü ve kara kürküyle doğmuş sanırdık biz onu Az ve öz konuşurdu Kısa cümlelerle moral verirdi bize Onu sair zamanlarda aramızda gördüğümü pek hatırlamıyorum Genellikle çadırında oturur, bazen tek başına tepelere doğru çıkardı Orada keskin bakışlarını karla örtülü uçsuz bucaksız ovalara diker, avını uzaktan seçmeğe çalışan bir kurt gibi kısık gözleriyle etrafı kollardı Sonra tekrar sığınağına çekilir, kirli, isli çadırında, ateş yakmadan kürküne sarılır yatardı
  O gün beklenmeyen bir ziyaretçi geldi Kumul'dan Bu, Kumul valisi general Yolbars Han idi Osman Batır, onu gösterişsiz ve perişan çadırında kabul ettiğinde biz de oradaydık Batır onu ilk gördüğü anda, gözlerindeki korkuyu ve düşman karşısındaki aşırı ezilmişliği fark etmişti
- Kal, beraber savaşalım, diye bir teklifte bulundu ona "Buzlarla kaplı şu gölün ve daha ileride karla kaplı Makay çölünün ötesinde biliyorum ki, hürriyet var Fakat çöl beni korkutuyor Bizim yerimiz dağlar Sığınağımız, gücümüz, evimiz gibidir oralar Yolbars, Altaylar'ı öylesine özlüyorum ki, bilmem nasıl yaşarım ondan ayrı? Burası hiç de tekin bir yer değil Sağımda Dung Huang, solumda Cingay, ikisinde de kızıl alaylar var Ben yüzümü Gasgöl'e çevirmiş, oradan gelecek bir yardıma bağlamışım ümidimi Kendimi hiçbir zaman böyle çaresiz hissetmedim Etrafımı kızıllar sarmış Fakat yurdumu terk edemem Milletimin hürriyeti tatması için ben esarete razıyım Benim esaretim halkımın hürriyeti olacak Yok hayır, hiçbir yere gitmeyeceğim Son durağım burası olacak, bunu da biliyorum Böylesi yerde esaret bana daha tatlı geliyor Onun için Kalibek'in yardımını da geri çevirdim O uzağı gören biri Keşke benim halkım da ona karışsaydı Şu zavallı çocuklar, kadınlar ve yaşlılar kurtulsaydı Kış ve büyük Makay çölü bu şansı tanımıyor bize Batırlarım yaralı, Abbas'dan ise bir haber yok Burada kapana kısılmış gibiyiz Ama bazılarının gördüğü Formoza rüyaları bana iğrenç geliyor Kurtuluşun yolu Kalibek Hakim'de, kahramanlığın yolu ise burası, Kayız olacak Yolunu ona göre çiz!  "
Yer ocağında hayvan tersleri yanıyordu Çadırın içi sıcaktı Yolbars Han, başını yere eğmiş, ocakta ışıyan köze dikmişti gözlerini Bir yol ayrımında olduğu belliydi Şeref ve haysiyet yükünü taşıyacak gücü bulamıyordu kendinde, belli Batır'ı, uslu bir çocuk gibi sessizce dinledi Kıpkırmızı olmuştu Kar yanığı yüzünde ateşin oynaştığını görüyordum bulunduğu yerden Osman Batır, onu yapamayacağı işe zorluyordu Müthiş sıkıntı içindeydi Ben Batır'ın onun daha önceleri Çinlilerle iş birliği yaptığını yüzüne vurmasını bekliyordum o bundan hiç söz etmedi Fakat Formoza meselesini açtığında, Yolbars'ın başını kaldırıp Osman'a baktığını gördüm Yutkunarak, kırpışan gözlerini yeniden yere dikmişti Osman Batır, daha orada, onun Formoza yolcusu olduğunu anlamıştı O gün, bu meseleye dokunmamakla onu vereceği kararda serbest bırakmak istiyordu Kurt gibi sezmişti geleceği Ben bunu onun bakışlarından anlamıştım
Uzaktan hepimizi sert ama ümitsiz bakışlarla süzdü
- Peki bize katılmamakta kararlı mısın? diye bir daha sordu
Yolbars başını kaldırıp, ilk defa onun geniş omuzları hizasına baktı Haklıydı da, onca zamandan beri yanında bulunan bizler bile, onun gözlerinin içine bakamazdık
- Kalıbek'e katılabilirim, dedi Yolbars Han Bu söze kendi dahil, hiç kimse inanmamıştı Osman Batır'ın üzerinde hassasiyetle durduğu şeylerden biriydi bu Hiç kimsenin karşısında acze düşmesini istemezdi Bu düşmanı da olsa, değişmezdi Ama ihaneti asla affetmez, dostlarının ihanet edeceğini hiç düşünmezdi Düşmanla iş birliği yapmak mı, böyle bir şeyi dünyada hiç kimsenin yapmayacağına inanırdı Halbuki yaşadığımız yıllar ihanetin kol gezdiği yıllardı
Yolbars Han'a yeni çadır açıldı, atları doyuruldu Kurutulmuş at eti konuldu sofrasına Kimsenin yiyemediği zengin bir sofra açılıp, bir yer ocağının yanı başına rahat bir yatak serildi
Fakat ihanet parayla değil ya, Yolbars Han, ertesi sabah kimseye haber vermeden kırk kadar Beyaz Rus ile, ağır makinelileri de sırtlanıp, kaçıp gitmişti Onun Formoza'da, Çan Kay Şek'e sığındığını Osman Batır öğrenemediyse de, ben yıllar sonra öğrenecektim
Bitmek bilmeyen kış günlerinin sıkıntısı içinde, vaktimizi silahlarımızın bakımıyla geçirirken, aniden Gasgöl'de bulunan Kalibek Hakim'den ulaklar geldi Onların gelişiyle birkaç hareketli gün daha yaşadık Aslında zaman zaman böyle, muhtelif yerlerdeki göçlerden temsilciler gelirdi Osman Batır'a O gün de Kalibek'in büyük oğlu Kasen, Musa, ve daha birkaç kişiden oluşan küçük bir gurupla çıkageldiğinde, Osman Batır onları tam bir misafirperverlikle karşıladı Küçük, isten kararmış akevinde ağırladı onları Beni özellikle Musa'yla tanıştırdı Musa, Kalibek'in makineli tüfekçisiymiş Orta boylu, sağlam yapılı, geniş omuzları olan dipçik gibi bir adamdı Yanık tenli yüzünün alt tarafında bir tutam seyrek kara sakal vardı Gri mavi gözlerini benden tarafa çevirip, sımsıcak gülümsedi yüzüme Geniş omuzlarında sanki ağır makinelinin yükü vardı hala Sağlam baldırları ata binmekten içe doğru bükülmüştü
Kasen, babasının Osman Batıra yazdığı kağıdı uzatırken,
- Makay çölünü her ne şart altında olursa olsun geçmemiz gerektiğini ve göçlerin Gasgölde birleşmesini buyurdu babam, dedi
Osman Batır, kağıdı evirip çevirdi Yine o duygularını belli etmeyen bakışlarını çadırdakilerin üstünde gezdirdikten sonra,
- Yapamayız bunu, deyip kestirip attı "Dövüşmek bizim kaderimiz Onunla ben hususiyetleri farklı iki nehir gibiyiz O yatağında güven içinde düzenli akarken, ben çeperini yıkan bulanık bir su gibiyim Kalibek Hakim, coşkun akan suları durultan, onları kendi yatağında düzene sokan, durgun ama dipten uğuldayan ulu bir su gibidir Bense, baharda kar sularının aktığı çağıltılı, çalkantılı, düzde tökezleyen, denize ise hiç varamayan küçük bir suyum Böyle nehirler bizim ana yurdumuzda çoktur O İtil ise, ben Altaylar'da akan Akbulakım Kalibek, milletimiz için azim ve iradenin sembolü oldu Fakat ben yine de ölümü seçiyorum Bu millet eğer uğruna ölmeyi göze alan bir evladını çıkaramaz, topraklarını öyle teslim ederse, yıllardır verilen mücadelelerin, akıtılan kanın, can veren onca masumun hiçbir önemi kalmayacak Kader beni buna zorluyor evlatlarım Kayız'da kalıp, düşmanı karşılamaktan başka seçeneğim yok Ama yaşatmak da, ölmek kadar şereflidir Kalibek ile benim temsil ettiğim misyon burada ayrılıyor Gönlüm gidip onunla birleşmekten yana olsa da, biz bu görevi yerine getirmek zorundayız Ama gidin söyleyin ona, onun üslendiği görev benimkinden çok daha zordur O yaşatmak için çırpınırken, ben değersiz bir canı vermek için çırpınıyorum Kahramansız milletler asla yaşayamazlar O, uzak diyarlarda yaşayan kardeşlerimizin Mustafa Kemal'i gibidir Benim de görevim ölmek ise, kendimi ancak çaresiz bir şekilde ölüme giden Enver'e benzetiyorum Ben atamız Türk'ün bana verdiği görevini yerine getirmek üzere buradayım Kardeşim Kalibek'e benden selam söyleyin, sağ salim bu ülkeyi terk etsin, yolu açık olsun ve dualarını üstümüzden eksik etmesin  Bu gün konuğumuz olun, yarın yola çıkarsınız "
Çadırı, meyus ama ölüme hazır yüreklerimizle, helecan içinde terk ettik
  Günler yine ağır aksak ilerliyor Osman Batır burnundan soluyor, Adil Batır'ın yolunu sabırsızlıkla gözlüyordu Asıl o geldiğinde kendini güvende hissedecekti Kuvveti ilk defa, hem de en kötü şartlarda ikiye bölünmüştü Kaçınılmaz akıbete yavaş yavaş yaklaştığımızı görüyor, bunu kimseye belli etmiyordu Bir yanımız, bizi hürriyete götüren dört yüz kilometrelik çetin Makay çölü, diğer yanımız buz tutmuş korunaksız, bir atın dahi saklanamayacağı acımasız bir göl Sağımız, solumuz kızıl Çin askerleriyle sarılı Bu vaziyette ve bu kış şartlarında biz daha nereye kadar yaşardık? Yiyeceğimiz ve yakacağımız her geçen gün azalıyordu Hayvanlarımızı ise doyuramıyorduk
  Atım ön ayaklarıyla buz tutmuş karı eşeliyor, alttan çıkardığı bıldırki otları yiyordu Sabahın erken saatinde, başımı ter ve is kokan kaputumun altına çekip tekrar uyudum Rüyamda Tarbağatay dağlarından kopup gelen bulanık, gür sel sularının içinde çırpınırken gördüm kendimi Azgın sulara kapılmış gidiyordum Sular Kazak çadırlarını, davar sürülerini önüne katmış götürüyordu Tarım nehri yine bulanık akıyor, Lopnor yer değiştiriyordu
Oradan uzaklaşıp Kanambar'a yürüyoruz
Rüyalarım bile avutmuyor beni, hep kabus dolu 
İrkilerek uyandım Nalsız toynaklarıyla üzerimize buz parçaları sıçratarak, bir atlı geçti çadırımın önünden Dışarıda bir telaş bir koşuşturma Yolbarıs'ın bakımlı çadırına koştuk, bomboştu Rusların çadırlarını rüzgar savuruyordu İn cin top oynuyordu tepede
Geri dönüp gelirken, başım önde, bir yalnızlık, bir umutsuzluk uçurumuna yuvarlandığımı hissettim Ayaklarımızın altında gevrek kar kütürdüyordu Uzun, kirli kaputumu rüzgar savuruyor, mavzerim, omzumda ağır taşınmaz bir yük gibi geliyordu bana Keçe çizmelerimin altında buz parçaları çıtırdıyordu Çadırıma doğru yürüdüm
Bir an omzuma birisi dokundu Döndüm baktım Osman Batır idi
- Üzülme, dedi "Sil gözünün yaşını Er meydanında olmak, burada tutunabilmek bir fazilettir Her yiğit kişi yapamaz bunu Zulüm ve zillet dönemlerinde her insan kendine ayrı bir yol çizer Bazısı ihaneti, bazısı kurtuluşu bazıları ise düşman karşısında kahramanca vuruşmayı seçer Biz inanıyorum ki, sonunculardanız Kader bize bu yükü yükledi evlat Milletimiz için çekeceğiz bunu Kanımızın son damlasına ve son kurşunumuza kadar çarpışacağız Sürüklenen kanlı cesetlerimiz örnek olacak insanlığa Herkes silinip gidecek, ama biz yıllarca konuşulacağız  Haydi toparla kendini artık!"
Orada, bu kahraman insanın yanına geldiğimden beri ilk kez ağlıyordum Yüzümüzü tırmalayan buz parçacıklarına aldırmadan doyasıya ağladım Biz, evet onun yolundaydık; ölümü seçenlerin yolunda Ölüme gidişin kolaylığını, hatta güzelliğini bize o öğretti İçim genişliyor, ferahlıyor, aydınlanıyordu Bakışlarıyla içimi ısıtmaya çalışıyordu Osman Batır
Elleri omzumda uzun süre yürüdük
- Ee, makineli tüfekçim, koruyabilecek misin halkını, diye fısıldadı kulağıma
- Sizi koruyacağım, dedim
- Beni mi, benim gibi bir ihtiyarı mı? dedi "Hayır, kendini ve halkını korumaya çalış!"
- Sizi de korurum, halkımı da, dedim
Güldü, sıradan bir insan gibi teşekkür etti bana Başını her iki yana sallayıp,
- Sadakat işte, diye mırıldandı kendi kendine "Ne zaman katılmıştın aramıza?
- Kur'a günlerinden hemen sonra, dedim "Siz Altay'da iken, size karşı tam üç ay savaşmıştım Ta ki, o karanlık koruluğun eteklerinde, hendeğin her iki tarafında birbirimize kurşun yağdırdığımız güne kadar  Bir el, o gün, tetikteki parmaklarımızı kuvvetle yakalamıştı sanki Gün yavaş yavaş doğarken karşılıklı seslendik: 'Hey kardeşler, Çin ve Rus dururken, n'oluyor da birbirimizin canına kıyıyoruz? O halde gelin Osman Batır'a omuz verelim ' Yamaçtan hendeğe doğru inmiştik Silahlarımızı çatıp, sarmaş dolaş olmuştuk O güne kadar Çin-Japon hududunda olduğunu bildiğim iki ağabeyimin ölüsünü dağın yamacına gömdüm Kader orada buluşturmuştu bizi O gün bu gündür sizin yanınızda makineli tüfekçi olarak bulunmaktayım "
Osman beni sabırla dinledikten sonra,
- Seni ilk kez Zindankol'da çarpışırken gördüm, dedi "O gün Ruslardan daha iyi ateş ediyordun "
Bir ara durup, beni uzun uzun seyretmiş Bunları içime serinlik versin diye anlatıyordu Bir anda dost olmuştuk İlk kez bu kadar yakınlaşıyorduk Donuk ama kararlı yüzüne, her daim ışık saçan gözlerinin içine korkmadan bakabiliyordum
Rahatlamış olarak çadırıma doğru yürüdüm
Üç gün sonra bir yıkım daha yaşadık Bin bir ümitle beklediğimiz Adil Batır, ancak yirmi kişilik bir kuvvetle çıkageldi Askerlerini Zindankol'da kaybetmişti o da Osman Batır bu duruma çok üzüldü, bütün planları alt üst olmuştu Artık burada, Kayız'da kalmaktan başka çaremiz kalmamıştı Makay çölü, ölüm yolu gibi uzanıyordu önümüzde Arkamızda kızıl ordu alayları, önümüzde ise, pürüzsüz uzanan buz kaplı Kayız gölü vardı Bahar daha uzaktı, kışın çölü aşmak ise imkansızdı Burada kalacak, savaşacak, belki de imkansızı başaracaktık
Ah, ölüm sarıp sarmalıyor beni Beni, bir avuç kalmış yiğidi, sayıları her geçen gün azalan hayatın baharındaki çocukları, yaşlıları ve kadınları  Ölüme ilk defa bu kadar yakınlaştığımızı hissediyorum Bu duyguyu ilk kez tadıyordum Gerçek ölüm buymuş demek O, büyük bir boşluk ve içimizi burkan kuvvetli bir acıymış Kalbimizi sıkıştıran, göğüs boşluğumuza dolan ve vücudumuzu orta yerinden bölen, dibini görmediğimiz karanlık bir uçurummuş Şimdiye dek duyduklarım ise, zayıf ve aldatıcı hayallerden ibaretmiş
  İliklerimize dek işleyen dondurucu soğukta, sabah kendime geldiğimde, elim birden sımsıkı kavrayıp yattığım silahıma gitti Parmaklarım soğuk demire dokunduğunda içim ürperdi Buz tutmuş mermi şeritlerini okşadım Geriye bırakılan son ağır makineli benim ellerimin arasındaydı Belki de son savaşın tek makineli tüfekçisi olarak büyük iş düşecekti bana Ama ben her ne olursa olsun, O'nun yanından ayrılmamaya ant içmiştim Osman Batır'ı ve kızı Azapay'ı koruyacaktım Azapay bütün güzelliğiyle, zerafetiyle ve cesaretiyle kapımın önünden geçerken, şimdiye dek hiç konuşma fırsatı bulamadığım bu genç kızın arkasından, ona veda edercesine baktım Hangi milletin kadını ölüm karşısında bu kadar cesur, bu kadar güzel olabilirdi? Allah'ım bir kelimecik de olsa konuşamayacak mıydım onunla? Güzel yüzüne doyasıya bakıp, derin, kısık ve buğulu bakan gözlerinde bir defacık olsun kaybolamayacak mıydım? Hatta cesaretimi toplayıp, 'Seni ilk günden beri seviyorum Azapay' diyemeyecek miydim ona? Rüzgarda sallanan şu ağaçların altında, şu puslu gök, karla kaplı şu çöl ve buz tutmuş şu ulu göl adına aşkımı açamayacak mıydım? Acaba bir nebzecik hakkım yok muydu buna? Sevilmek değilse bile, sevmek hakkımı kullanıp, şu kısacık hayatıma bir mana katamayacak mıydım?
  Evet, burası maddi hayatımızın sonuydu Nefes aldığımız, neşelenip üzüldüğümüz, koşup oynadığımız, sevip sevildiğimiz ve hatta coşku içinde savaştığımız bu hayatın sonu Şimdi artık bilmediğimiz ve içimize her daim korku salan o esrarengiz hayata geçişe hazırlanıyor, yeni hayatımıza alışmağa çalışıyorduk Herkes farkındaydı bunun Kader, bizi karlı dağlara atıp, ovalara sürüklemiş ve buraya fırlatmıştı Burası bana çok yabancı geliyordu Hayatın sonu, yer yüzünün en uç noktasıydı sanki burası Şu uçsuz bucaksız çöl, buz ve kar yığını halinde uzanan göl bunun en büyük deliliydi Bunlardan öte dünya yokmuş gibi geliyordu bana Şu hendekler bizi eski hayatımıza bağlayan son geçitlerdi Kıvrım kıvrım siperler, bizim yabancısı olduğumuz şeylerdi Biz savunma savaşı yapmağa alışık değildik Var gücümüzle bir kabus gibi çökerdik düşmanın üstüne Aman dilemeği defterimizden silmiştik Esir beslemeği ise beceremezdik Biz öldürmek için yaratılmıştık Karlı dağlardan bir çığ gibi yuvarlanmaktı bizim işimiz Önderimizden böyle görmüştük Biz sevmeyi de öğrenmiştik, tapınmayı da Kendi milletimize tapınmayı Kurtulmayı ise asla!
Ben o günü şimdi bir rüya gibi hatırlıyorum Geçmişte yaşanan kabus dolu bir rüya 
  Siperler, siperler  Siperlerin kenarındaki çamur yığınları  Duvarlardan sızan kar suları Yerde kütürdeyen kar  Kuşaklarda sallanan el bombalarının tok sesleri  Rutubetli inlerde çocuk sesleri  Islak kütüklerin acı dumanı  Yerde çamur, ıslak gocuklar, bedenimizden yükselen buhar, çamura bulanmış keçe çizmeler, kirli dolaklar, paslı silahlar  Her şey, hürriyet için katlandığımız çilenin kanıtlarıydı
Sessiz, hüzün içinde sazlar hışırdıyordu az ötemizde Bataklığın hemen yanı başındaydık Uzakta ağaçların buz tutmuş, çıplak dalları sürtünüyor, alaca karga sürüleri havalanıyordu koruluğun üstünden Göl, buğulu bir sisin içinde boz bulanık uzanıyordu Sessizliği mekanizma sesleri bozuyordu Üstümüzde kararan gök, önümüzde yağışın örttüğü silik bir leke halinde koruluk, karanlık geniş bir kayra, gözlerimin önünde o korkunç ve ürküten sessizlik 
Dung Huang ve Cingay'dan hareket eden kızıl alayların haberini almıştık artık Her an burada olabilirlerdi Osman Batır hendekler arasında koşuşturuyor, gereken talimatları veriyor, sivillere duracakları yerleri gösteriyordu Olanca enerjisiyle, derin siperler içinde koşturup dururken, onun bozarmış omzunu görebiliyordum
  Azapay, babasının ardından bir gurup kadınla birlikte önümden geçti Beyaz nalsız bir atı çekip götürüyordu İçimde inanılmaz bir istekle onun bana bakmasını istedim Bu dünyada içime sıcaklık veren tek insandı o İnsan ölüm anında, en sevdiği kişinin yanında olmasını istermiş Ben de müthiş bir istekle onun yanımda olmasını istiyorum 'Sen benim canımsın' demek geliyor içimden Bana dönüp bakmasını, gülümsemesini istiyorum
Aman Allah'ım bu yüce duyguyu tadamadan mı gideceğim? 'Azapay, belin ne kadar ince, adımların ne kadar çevik ve cesurca, başlığının altındaki gür saçların ne kadar hoş ve ılık Dön gitme! Belki bir daha göremem seni Son bir bakışın kalsın içimde '
Sayıklıyor, anlamsız mırıldanıyorum
  Gölün kıyısında, dal parçalarından, sazdan yaptığımız sığınaktaki atların horultusunu, ayak seslerini duyuyorum Gölün kenarına kazdığımız derin hendeğin içine uzanmışım Basılmış toprağın üstüne kar taneleri düşüyor Önümüzde her şeyi gizleyen bir pus denizi uzanıyordu Kulağımızı yere vermiş bekliyoruz Cıvımış çamurun içinde koşturup duruyor herkes Mekanizma şakırtısı, ağlayan çocuklar ve onları avutan kadınların sesini duyuyorum El bombalarının tok sesleri kulağımdan gitmiyor Her şeyi, bütün manzarayı yeis içinde seyrediyorum
Sonra uzaktan bize doğru yaklaşan karartılar gördük Uğultuları bize kadar geliyordu Toprağa daha da yapıştık Palet gıcırtılarını, kamyonların gürültüsünü duyuyoruz Kalbim ıslak toprağı hızla dövüyor, bedenimi bir sıcaklık kaplıyor
Şimdiye dek bizden kat kat üstün olan düşmana karşı, gerilla taktikleriyle saldıran bizler, yabancısı olduğumuz bu savunma savaşında bocaladığımızı, kurtlar gibi kapana kısıldığımızı hissediyorum Evet, biz Kazaklar böyle savaşlara alışık değildik, buna göre eğitilmemiştik Tanrının ve bozkırların bize kazandırdığı alışkanlıkla, aniden saldırıp, düşmanı imha ederdik Eğer Osman Batır'ın meclisinde olsaydım, bunu mutlaka dile getirirdim Kadınları, çocukları ve yaşlıları bir tarafa toplayıp, dört bir koldan saldırmamız gerektiğini söylerdim
Fakat artık iş işten geçmişti Buna katlanacaktık Buradan kaçış yoktu, düşmanı bu çukurlarda karşılayacaktık Burada sıkışmış olmak, ayakta köstekle dövüşmek gibiydi Evet, ölümü burada karşılayacaktık Siper çukurları kendi kaderini arayan biz Kazaklar'ın cesetleriyle doluncaya, kılıçlarımız kırılıp, silahlarımız işlemez hale gelinceye kadar savaşacaktık
Sabah aydınlığı yavaş yavaş düze yayılırken, yoğun kar yağışının gerisinden düşmanın karartısını fark ettik Puslu göğün altında kan kırmızısı bayrakları, kar keseklerini geriye fırlatan paletleri ve arkada dalgalar halinde yaklaşan askerleri görüyorduk Yapışkan karın üstünde yüzlerce ayaktan çıkan kütürtüleri bile duyabiliyorduk Bütün bir ufku kaplayan kalabalığa silahımı doğrultup, gövdemi donmuş toprağın üstüne daha da bastırdım
Uzağımıza bir top mermisi düştü önce Soğuk havayı ısıtan, kanımızı hareketlendiren bir işaret oldu bu İlk gülle, günlerden beri savaşmayı bekleyen biz Kazakları kendine getirdi Kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim birden Sonra yer sarsılmaya başladı Birbiri ardına gülleler düşüyordu az ötemize Düşmanın yakınlaşmasını bekliyorduk Abbas ve Süleyman Batırlar, koruluğun içinde bekliyorlardı Onlar saldırdıklarında siperdekilere işareti ben verecektim Ve koruluğun içinden siyah bir bulut gibi, birden bizimkiler göründü Sabahın kör karanlığını ateşten çentikler yırtıyor, kar yağıyor, Kayız sarsılıyordu Cenabil'in savaşçıları el bombalarıyla soldan saldırdı Haykırmalar, göğe savrulan taş ve toprak yığınlarının içinde Çinlileri görüyorduk İlk saldırış pek yaman oluyordu Dört tarafından sarılan düşman, panik halinde kaçmaya başladı Dağılan safların arasına Kazak atlıları yıldırım gibi daldı Palalar ve kılıçlarla kanlı bir anafora döndü ortalık Kan, bir hızarın dişlilerinden savrulurcasına kızıl daireler çiziyordu havada Çinliler, neye uğradığını şaşırmış halde geriye çekiliyor, ilk şaşkınlığı üzerinden atmağa çalışıyorlardı
Az sonra tekrar yerlerini aldılar Boz bir duman gibi kaynaşıp duruyorlardı önümüzde Cenabil kuvvetlerini daha orda yok ettiler Keşafet'in yirmi kişilik süvarisi makineli tüfek mermileri altında dağıldı Atlar ve binicileri yere kapaklandı Abbas ve Süleyman Batırlar birliklerini yeniden düzene sokmak için geriye çekildiler Ateş kesilmişti Taraflar cesetleri toplamakla meşguldü Düşman yamaca doğru tırmandı Kar yağıyor, üstüne düştüğü her şeyi örtüyor, çığlıklar duyuluyordu Azapay ile birkaç kadın önümden geçtiler Gözleri dehşetle açılmış halde yaralıları taşıyorlardı Daha şimdiden yirmiye yakın şehidimiz olmuştu Cenabil Batır'ın kan ve çamura bulanmış yüzünü zor tanıdım Orada, bir yığın cesedin içinde bir bacağı biçimsizce geriye bükülmüştü Ak saçları yapış yapıştı alnında Çocukların ve kadınların cesetlere kapanıp ağladıklarını gördüm Yakılan ağıtlar ise iç paralayıcıydı
İkinci saldırıyı biz siperlerdekiler karşıladı Osman Batır hemen yanı başımda dikkatle ateş ediyordu Benim silahım ölüm kusuyordu yine Azapay, babasının mavzerine mermi doldurmakla meşguldü Onun hızla soluk alıp verişini, ılık nefesini, savrulan saçlarını ve vücudundan yükselen kokuları duyuyordum Bu unuttuğum kokuydu Bir an göz göze geldik İçimi ısıtırcasına gülümsedi bana Sonra kendisi de ateş etmeye başladı Isınan beşatarını karla ovup, tekrar ateş ediyordu
Ölümü kolaylaştırmak için ona son bir kez bakıp, işe koyuldum Karşımda insanlar kıyasıya birbirini yok ediyordu Yine bir kadın ayaklarımızın altında can veriyordu Soğuk bir rüzgar, kar tozlarını savuruyor, ağaçları kökünden sarsıyordu
Abbas ve Süleyman Batırlar, kuvvetlerini birleştirip tekrar saldırdılar Bu, kalabalık düşmanın içinde yok olup gitmek anlamına geliyordu Elde kalan son yiğitleriyle ileriye uzatılmış bir kılıç gibi daldılar kalabalığın içine Daha ilk anda yarıya yakını yere kapaklandı Serbest kalan atlar dört bir yana dağıldı Eğerler ters döndü, üzengiler şıngırdadı, atlar koruluğun içinde kayboldular
Çarpışma akşama kadar sürdü Abbas ve Süleyman Batırlar'dan bir haber alamadık Kesif bir Şubat karanlığı çöküyordu ortalığa Tek tük silah sesleri duyuluyor, düşman, öldürücü darbeyi indirmeğe hazırlanıyordu Şeritleri tek tek harcayıp bitirmiştim Elimde bir beşatar, cebimde bir avuç mermiyle Osman Batır'ı arıyordum Duvarlarından suların sızdığı çukurların içinde ağlayan çocukların, inleyen kadınların sesini duyuyordum Düşe kalka ilerledim Kar ince ince yağıyordu hala Ayaklarım yapışkan çamurda kayıyor, arada bir sendeliyor, zemini dolduran cesetlere tutunarak tekrar ayağa kalkıyordum Tam bir dehşet anı yaşanıyordu çukurlarda Azapay'ı göremiyordum İçimden dualar okuyarak aramayı sürdürdüm Onu ve Osman Batır'ı bulup, yardım etmeliydim Sağı solu yoklayarak, arada bir seslenerek sazlığa doğru ilerledim Baba kız orada son hazırlıklarını yapıyorlardı Azapay'ın yanında ise, beyaz bir at duruyordu
- Çok şükür sizi bulabildim, dedim
Batır başımı sıvazladı, beni alnımdan öptü Atım olup olmadığını sordu bana Atımın olmadığını söyledim Sol omzumda kuvvetli bir ağrı hissediyordum Osman, yaramı ay ışığında inceleyip, önemsiz olduğunu söyledi
- Sizi koruyacağım, dedim
Azapay, dizginleri babasına verdi Ay tekrar bulutların altına çekildi Karanlığın içinde son kez baktım ona Yanağında kocaman bir kan lekesi vardı Yanıma yaklaşarak, elini uzattı
- Hoşça kal! dedi
Saçlarında kar taneleri eriyordu
Osman Batır'a sol omzumu verdim Terkisine ise Azapay bindi Ata namlumun ucuyla dokundum Hayvan birden ileriye doğru fırladı Karanlığın ortasında kayboldular Ben beyaz atı uzun süre takip ettim Birden bir kurşun sağanağı başladı arkalarından Kayız gölünde çatırtılar kopuyordu Kurşunlar başımın üstünden ince ışık çizgileri şeklinde geçerek karanlıkta kayboluyordu Orada sol elimden aldığım bir yarayla kendimi sazların içine attım Acılar içinde yerde kıvranırken, gözlerim hala beyaz atı takip ediyordu Bir makineli salvosu onları ısrarla takip ediyordu Mermiler gölün kalın kabuğunu diş diş oyuyor, atın nallarını parlatıyordu Sonra at birden tökezledi Azapay ve Osman Batır yere yuvarlandılar Atı siper alıp savaşmaya devam ettiler Kızıllar göle yaklaşırken de ben son kurşunlarını boşaltıp, kendimden geçtim Sırt üstü yatıyordum yerde Soğuk bir çeliğin dişlerimin arasında gezindiğini duydum bir ara Ölümle hayat arasında bir yerdeydim  Ve bir boşluğa doğru hızla yuvarlanırken, az uzağımda kızıl ordu subayının sesini duydum
- Kimsin?
- Ben, Osman Batır! dedi bir yiğit ses
Artık güven içinde ölebilirdim
Gözlerimi kapadım, kendimden geçtim
- Devamı Gelecek Sayımızda -
Yıllar sonra hafızamı zorlayıp, Kayız gölünün kenarındaki sazlıkta geçirdiğim o iki günü gerçek değil, adeta puslu bir rüyadaymış gibi hatırlıyorum Evet belki de bir rüyaydı bu Bedenimi yavaş yavaş içine alan şey ölümün ta kendisiydi Üstüme yağan karı, gölün puslu göğünde uçan kuşları, deşilmiş toprağı, çukurları, çukurları dolduran cesetleri, ölen atları ve terk edilmiş silahları hatırlıyorum Sazlar arasında inleyen rüzgar ve kurt ulumaları hala kulağımda Kara yavaş yavaş gömülmek ve buna ilgisiz kalmak ne feci şey Sert bir poyraz buz tutuş dalları sallıyor, savaş meydanının çirkin yüzünü yalıyordu Üstümün gittikçe karla örtüldüğünü net olarak hatırlıyorum Beni gittikçe içine alan beyaz örtünün soğukluğunu hissediyorum iliklerimde Çukurları, kaskatı kesilmiş cesetler doldurmuştu Kadınlar, çocuklar, nice Kazak yiğitleri ve Çinliler Çinliler  Lopnor yine yatağını mı değiştiriyordu ne? Tarım ırmağı mı donuyor, yollar mı siliniyor? Ölüm bu kadar kolay olmasa gerekti Tabiat mı ölüyor, yoksa ben mi ölüyordum? Açık yaralarıma parmakları dokunduruyor, acı duymuyorum Gözlerimi kapatıp tekrar hayallere daldığımda, kılavuzum Osman Batır'u arıyordum her yerde Yemyeşil çimenlerin, nemli toprağın ve ciğerimi yakan çamların kokusunu duyuyorum oralarda Atım kuş gibi uçuruyor beni Dağın eteklerinde keyfimce at sürüyorum İçimde tarif edilmez bir gurur Tozlu bir yol uzanıyor önümde; öbek öbek göç kafileleri gidiyor güneye doğru Binitleri, yükletleri ve koyun sürüleriyle önümden geçiyorlar Anayurdu terk ediyorlar Soruyorum: Kalibek Hakim'in göçü diyorlar Orada nice tanıdık yüzler görüyorum En önde bir pars postunun içinde, demir kırı atının üstünde o büyük insanı görüyorum Yanına gidip, yüzümü onun tozlu çizmelerine sürüyorum Beni dört Kazak yiğidi karşılıyor Onların Sabikan, Mörtikan, Musa kardeşler olduğunu anlıyorum
-Yurt aziz, ama insan hayatı daha aziz, diyor bana Kalibek Hakim Sonra ekliyor "Dağlar size emanet, Tarbagatay, Altay bütün anayurt size emanet!"
Belindeki gümüş kabzalı kılıcı çözüp, bana uzatıyor, onu Osman Batır'a vermemi istiyor
-Ama hani, baba ocağına biz sahip çıkacaktık? diye sorduğumda, uzayıp giden kendi kafilesine bakıp, yine aynı sözü tekrarlıyor
-Can her şeyden aziz oğul!
Kafile geçip gidiyor önümden
İçimde hiçbir korku duymadan, dağılmış Türk illerine doğru at sürüyorum Atım beni dağlara götürüyor Zirveler yine karlı Kar boran halinde yağıyor, bizi sürekli içine alıyor Korunacak bir yer arıyorum kendime Ortalık gece gibi karanlık Buz parçaları kamçılıyor yüzümü Ciğerlerim yanıyor, nefes alamıyorum, düşüp kalıyorum
  Bir an garip sesler duyuyorum Sazların arasında birileri geziniyor Ölmemiş olduğumu daha yeni fark ediyorum Kayız'ın kıyısında yatmaktayım hala Birden savaşın dehşet dolu sahneleri geliyor gözlerimin önüne Gözümü açamıyorum Yüzümde bir sıcaklık Buz tutmuş yanaklarımı yalıyor birisi Beni kıyıya çekmeğe çalışıyor Gözlerimi açtığımda bunun bir kurt olduğunu anlıyorum Onunla bir an göz göze geldik Kanlanmış gözleriyle bana bakıyor, sevgiyle yalıyordu Beni kurtarmaya gelmiş bir kardeş gibi Bakışlarında hiçbir kötülük yok Hareketsiz yattım orada Beni koklamasına, ayaklarıyla beni çevirmesine ses çıkarmadım Sönmek üzere olan gözlerimle baktım sadece Kurt sürüsü delik deşik edilmiş meydanda bir süre gezindikten sonra, gölün puslu derinliğinde kayboldular
Kurtlar tepelere doğru çekilince, yerimden zorlukla doğrulup, göle doğru yürümeye başladım Osman Batır'ı ve Azapay'ı sanki orada görecek gibiydim Yüz adım kadar düşe kalka ilerledim Keskin buz parçaları avuçlarımı ve dizlerimi yırtıyordu Tepemde fır dolayı kuşlar uçuyordu durmadan Uzakta bir karartıya ilişti gözlerim Kuşlar beni görünce aniden havalandılar Karnı deşilmiş beyaz bir at yana yıkılmış, orada yatıyordu Aç gözlü kuşlar, etleri didikliyor, barsakları çekiştiriyorlardı Yerde Azapay'dan kalan kırmızı bir boyun bağına ilişti gözlerim Onu yerden aldım, kalbimin üstüne yerleştirip, oradan uzaklaştım
Bir süre daha yapışkan karın örttüğü cesetlerin arasında gezindikten sonra, siper çukurlarındaki karanlık dehlizlere indim Kendime yetecek kadar yiyecek alıp, tüfeğimi omuzladığım gibi, aynı gün Kayız'ı terk ettim
****
Çocuklar büyüdü, gençler kocadı
Yeniden yavrular doğdu akında
Söyle ay, güneşe, çok mu yol kaldı,
Kavuşacak mıyız yoksa yakında
(Bir göç şarkısı  )
Makay çölü dört yüz kilometredir Yaralı bedenimin acısını duya duya, bu kar, kum ve korku denizini tam yirmi sekiz günde aştım Bazen karanlıklar çevirdi önümü, bazen kurtlar Sağlam omzumda hurcum ve mavzerimle günlerce yol aldım Kurutulmuş, isli yılkı etinden yedim Susuzluğumu karla giderdim Uçsuz bucaksız düzlükleri dinlenmeden geçtim Yer yuvarlağının ıssız bir köşesinde unutulmuş gibiydim adeta Ruhum yaralı, bedenim yaralı, içim geride bıraktıklarımın acısıyla dolu, hep yürüdüm Osman Batır ve Azapay bir türlü gitmiyordu aklımdan Ağlamak istiyordum, ama bir türlü ağlayamıyordum Yurt hasreti daha şimdiden bütün benliğimi doldurmuştu Kar ve buzla kaplı çöl bütün mevcudiyetimi ezip yok etmesine rağmen, yaşama isteğimi ve kendime olan güvenimi yitirmeden azimle yürüyordum
Günler sonra gözlerimi bir kuytuda, sabah ayazının kemiklerimi sızlattığı, güneşin bütün ovayı aydınlattığı bir saatte açtığımda, yine Azapay geldi aklıma O benim ulaşılmaz güneşimdi, geceleri ayım, bana yol gösteren yıldızımdı Onu Kayız gölüne değil, kalbime gömmüş, yurdumu, sevdiklerimi, geçmişimi ve özlemlerimi ise Makay çölünde bırakmıştım Yepyeni bir hayat uzanıyordu önümde Kalibek'in akevlerini uzaktan görebiliyordum Hayat bütün sıcaklığıyla beni çağırıyordu orada Kadınlarımızın şefkatli elleri kurtaracaktı beni
Bilmediğim nice yerler geçtim Uzaktan kurt sürülerinin geçişini, Toknor'da yeri sarsan kulan sürülerini, sarlukları ve corgaları seyrettim Yollarda parçalanmış cesetler gördüm Makay acımasızdı, hiçbir canlıya yaşama hakkı tanımıyordu Kar ve kum fırtınasını göğüsleyerek, Gasgöl'de açan çiçekleri, şırıldayan suları hayal ederek, azimle yürüdüm Önümde Toknor, sağımda Kunlun'un karlı dorukları olduğu halde hep batıya doğru yürüdüm Ve bir sabah vakti, Mart güneşinin dağların ardından yükseldiği bir saatte oraya vardım Unuttuğum kuş seslerini duydum orada
Bir kayanın kuytuluğunda yorgunluktan uyuyakalmışım Aşağıdan, dört adamın, terkilerinde yükü hayvanlarıyla bana doğru yaklaştıklarını gördüm Avdan dönen dört kazak genciydi bunlar Sarluk ve corgaların kanlı başları sallanıyordu üzengilerin yanında Yüklü atlarını çekip getiriyorlardı Bir sarluğun ağır gövdesini ise geride bir başka at çekiyordu
Kalbim bir an sıkışır gibi olduysa da, kendime hakim olmaya çalıştım Göğsümde büyük bir sevinç yumağı oluştu Soluğum kesildi Bir an dilim tutuldu, Kazaklara seslenmek istediysem de, sesimi duyuramadım Onlar kendi aralarında, Lopnor'u nasıl geçtiklerini, geriden gelenlere nasıl yollar hazırladıklarını, gölün ortasındayken buzun kırılıp, insanların ve hayvanların sulara nasıl gömüldüğünü anlatıyorlardı birbirlerine
Göç bütün ağırlığıyla dağların arasına sıkışıp kalmıştı Akevlerin arasında daracık, çamurlu yollar uzanıyordu Kapıların önünde kül ve gübre yığınları göze çarpıyordu Mart güneşi ara sıra yüzünü gösterse de, çadırların üstünden hala dumanlar yükseliyor, kuş cıvıltılarına ağlayan çocuk sesleri karışıyordu Daha buna benzer nice soğuk geceler geçirmişti kafiledekiler Savan'dan kalkıp, Kızılözen, Tasırkay'a, Manas ve Tarım nehirleri üzerinden Karatav ve Kökülük yaylasını geçip, Turfan'ın uzağından Toksun'a gelinmiş Orada mola verilmiş Sonra, Karakızıl, Kurt dağlarını aşıp Lopnor'a akan Tarım nehri boyunca on beş kilometre yürüdükten sonra Lopnor'a varılmıştı
  Kış, ocak ayı ve gece Göl donmuş, bütün görkemiyle dipten uğulduyor Kafile temkinli adımlarla, bir pus denizinin içinde kendi yolunda ilerliyor Çatırtılar, şakırtılar kopuyor arada Biniciler atlarının önünde ilerliyor Kalın çapanı sırtında, tilki tüyünden börküyle en önde Kalibek Hakim gidiyor On adımda bir duruyor, yanındaki seriklere buyruk vererek kafilenin ses çıkarmamasını istiyor Kulağını yere dayayan ak yüzlü, yakışıklı bir yiğit dipten bir çatırtının olduğunu söylüyor Kalibek, göçün geniş bir sahaya yayılmasını emrediyor Kafile ikiye ayrılıyor Ve sonra dev buz kütleleri kırılarak ayırıyor onları Lopnor'un derin tuzlu sularında çığlıklar kopuyor İnsanlar, ve hayvanlar yuvarlanıyor suya Kurtarabildiklerini alıp, tekrar yola koyuluyorlar Yollar ise, ancak üç ay sonra birleşiyor
Buz bıçak sırtı gibi keskin Lopnor acımasız
Sonra kırk yiğit, göç yollarını işaretlemek için omuzlarında toprak dolu çuvallarla yola düşüyor Birinin torbasındaki toprak bitince diğeri başlıyor Ve Lopnor nihayet merhamete geliyor, buzlu yollar aşılıyor
Sabah güneşi altında Taklamakan uzanıyor önlerinde Yarılmış, dev tuz çukurları geride kalıyor Ölenler, donmuş toprağın bağrına yatırılıp, üstleri buz ve tuz parçalarıyla örtülüyor Sular koyu gri ve zehirli; susuzluk kurutla gideriliyor Buz, ayaklarını bıçak gibi kesiyor Bukağılıklarına kadar tuza gömülen atların derileri soyuluyor Yol boyunca yüzlercesi geride kalıyor Bu şartlar altında, Taklamakan tam yedi günde aşılıyor
Uzakta Gasgöl, Şubat soğuğu acımasız Çin saldırıları hayat tanımıyor Yol boyunca nice çarpışmalar oluyor Kazak göçü dağlara sığınıyor Sayı, her geçen gün azalıyor Kayalıklı yamaçlarda, kış rüzgarlarının ve kurtların uluduğu dağlarda dinlenmeden günlerce yol alınıyor
Sonra bahar geliyor Bıldırki otların ve yeni göveren çayırların üstüne çiy düşüyor Kuytu köşelerde kar birikintileri var hala Çam iğnelerinden sular damlıyor Gasgöl'e güneş doğuyor Savan ve büyük Türkistan artık çok uzaklarda Gözler yaşlı, dalgın, hülyalı Geride bıraktıklarını, ana yurdu düşünüyor herkes Tarbağatay dağlarını, Altay dağlarını  Kazak göçü bezgin, yorgun, yürekleri yakınlarının acısıyla dolu, tam sekiz ay orada konaklıyor
Tibetlilerin, ve Çinlilerin saldırılarına maruz kalıyorlar zaman zaman Nur Koca Batırlar, Sabikanlar, Mörtikanlar, Adanbaylar, Musakanlar  Kulun avlamaya çıkan yiğitler  Çin karakollarına baskınlar düzenleyip, ölümü hiçe sayanlar Göçe güvenli sahalar oluşturmak için, mavi göğün altında savaşıp, yıldızların altında gecelediler ve sonu gelmez yolculuklarına devam ettiler
Yollar, yine kesildi Yaşama hakları zorla alınmak istendi ellerinden Direndiler Karanlık vadilerde nice çatışmalara girdiler Dünyada en çok ezilen ve sömürülen ırklarının kurtuluşu için kanlarını akıttılar Karanlıktan aydınlığa, hür dünyaya doğru ilerlediler
****
Taklamakan çölünün güneyinde ulu, zirveleri karlı Himalayalar uzanır Dünyanın bu en yüksek sıra dağları, Bengal körfezinin sıcak rüzgarlarını güneyden bıçak gibi keser Kuş sürüleri bile zor geçer üstünden Sıra dağlar boyunca uzanan ve etekleri örten sis bulutlarının üstünde güneş bütün ışıltısıyla süzülür tepede Kar yığınları üstünde bin bir ışıltısıyla bir kristal akıntısı oluşur Burası bambaşka bir dünyadır Sessiz, büyüleyici ve ürpertici Yamaçlarda rüzgarlar On bin yıllık granit tepeler sıralanır birbiri sıra Vadiler, yaylalar, dik ve derin uçurumlar Her şeye meydan okurcasına, ağır, hantal kara kitleleri, Himalayalar 
  Ben göçe işte orada katıldım Beni Kalibek'in huzuruna çıkardılar O gün öncüler ve artçıların hepsi oradaydı Son bir kez kendilerini takip eden kızıl Çin birliklerine baskın yapıp, onları imha ettikten sonra büyük göçü başlatacaklardı Önde dağların, sıra dağların anası Himalayalar uzanıyordu Beş bin, altı bin metre yüksekte Tibet yaylalarını aşıp, Mongol köylerinin içinden Kaşmir'e doğru gidecektik
  O gün, yine bir çatışmayla açtım gözümü Güzel bir Kazak kızı devesinin üstünde, bir ezgi tutturarak kırlara açılmıştı Beni görünce ürküp kaçmak istedi Birden tepenin eteklerinden patlamalar duyuldu Akevler aceleyle toplandı, panik içinde kaçışmaya başladılar Kızın devesi ürküp, düşmanın olduğu tarafa doğru kaçmağa başlayınca, kız, devesini zorlukla durdurup, çöktürdükten sonra hızla uzaklaştı oradan Göç perişan, dağlara doğru kaçıyordu Bir aile çatışmanın tam ortasında kaldı Bunlar, Kalibek'e bir çok savaşçı veren Tasbikelerdi Tepenin gerisinde ölümüne bir çatışmaya girmiştik Kadınlardan yaşlılardan yine ölenler oldu o gün Omarbay gözünden yaralandı Oğlu Sabikan'ı işte ilk kez orada tanıdım Babası, akan gözünü sağ elinde tutuyor, parmaklarının arasından kan sızarak, ortanca oğlu Sakan'ı soruyordu
Çatışmalar kesilince Sakan'ı bir kayanın arkasında bulduk Naşını oraya defnettikten sonra, Nakşa'ya doğru yola çıktık
Nakşa, hayırlı işlerin yaşandığı bir yer oldu bizim için Kalibek Hakim, orada bütün gençlerin toplu olarak nikahını kıydı Arkadaşım Sabikan'ı, kendi yeğeniyle nikahladı Kızın adı Kalıya idi İlk bakışta bana Azapay'ı hatırlatan, ince belli, çevik ve olağanüstü güzellikte bir kızdı Sabikanla gizli gizli severlermiş birbirini Tam on dört çiftin nikahını aynı anda kıydı Kalibek Hakim Kızların hepsi daha küçük, delişmen ve henüz on üç on dört yaşlarındaydı O gece hepsini yeni ailelerinin çadırlarına gönderdi Kendi kızı sayılan Kaliya'yı da gönderdi çadırına Kalıya, ayağında nefis siyah çizmeleriyle ve kendi evinden getirdiği bir kat yorganıyla, bir bezle ayrılan bölmesinde yattı o gece Ertesi gün de dayanamayıp, tekrar baba evine döndü Şimdi elimde onun Kalibek Hakim ile, bir Amerikan dergisi için çektirdikleri fotoğrafları duruyor
Nakşa'da kızıllar önümüzü bir kere daha kesti Biz artık bitmiştik Kalibek'in üç bin kişilik göçünden şimdi neredeyse beş yüz kişi kalmıştı Bizden önce yola çıkan Böke Batırların, Zayif ve Elishan Taycilerin güzergahını takip ediyorduk Nakşa'da üç ayrı zamanda üç ayrı çatışma olduğunu daha yeni anlıyoruz Sonra zorlu Tibet yolculuğumuz başlıyor
Tibet yolculuğu çok zor geçti Çinlilerle iş birliği yapan, bizimle ilgili bilgileri onlara satan bir çok Tibetliyi gözümüzü kırpmadan öldürdük Tam bir ölüm ve savaş makinesi olup çıkmıştık Ata, silaha ve deveye ihtiyacımız vardı Yolda kırk kişilik bir Çin karakolunu bastık Sürünerek yaklaştık oraya Kırkını da öldürdük Karakoldaki kırk ata, yirmi deveye ve bütün silahlara el koyduk Sonra yolumuzun üstündeki bir başka karakolu basıp, orada da otuz beş Çin askerini öldürdük Hürriyete uzanan yoldaki bütün engelleri bir bir ortadan kaldırıyorduk Artık mühimmat açısından zengindik Rus yapısı beş atarlar, altı atarlar, tabancalar, kaleşnikoflar ve hatta ağır makinelilerimiz bile oldu Şeritliler, makaralılar gün boyu öterdi Ağır makineli suluklarında sular kaynardı
Ama biz, yurdundan kovulan ve sömürülen, mazlum bir halk olarak, hürriyetimiz için ne kadar inançlı isek, Çinliler de bizi takipte o kadar inatçıydılar Ölümüne bir kavgaya tutuşmuştuk Çinliler öldürmekle bitmiyordu Arkadaşım Sabikan'ın kardeşinin, kayalar ardındaki cesedinin halini gördüğümde bu mücadelenin daha uzun süre devam edeceğini anlamıştım Savaş dışı güçsüz insanların, ateş yağmuru altından uzaklaştırılması ise, başlı başına bir müşkülattı bizim için Onlar sonu gelmeyen bu savaşın en çok acı çeken kesimini oluşturuyorlardı Himalayalar'daki yüksek irtifada, oksijen azlığından vücudu küp gibi şişen ve bir gecede patlayarak ölen nice masum çocuğa, kadınlara ve yaşlılara rastlamıştım Ah o ne feci şeydi? Ani gelen bu ölümden kurtulabilmek için, çocukların idrarını bile içmek zorunda kaldık Taklamakan'da susuzluğumuzu gidermek için atlarımızın kanını içen bizler, şimdi de çocuklarımızın idrarını içiyorduk Ve o zorlu yolculuğu şimdi salim kafayla düşündüğümde, şunu apaçık görüyorum ki, hiçbir millet, hürriyet ve istiklal için bizim kadar bedel ödememiştir Büyük Türk milletinin tarihinde, bu türden sayfalara çok rastlanır Bunu yazanlardan biri de bizdik Acı çektiğim o yılları, şimdi hayatımın şeref sayfaları olarak kabul ediyorum Yarın Huzur-u İlahi'de, bütün beşeriyet görecektir bunu
En ağır kaybı Hindistan, Jumhu-Kaşmir hududunda verdik Uygur tercümanımız aracılığıyla hudut görevlilerine dilimizin döndüğünce durumumuzu anlatmaya çalışıyorduk Fakat perişan halimize aldanıp, bizim özgürlük savaşçıları olduğumuza bir türlü inanmıyorlardı Tibet yolculuğuna başlarken beş yüz kadar olan sayımız şimdi iki yüz yirmi beşlere kadar düşmüştü Bunun yarıya yakını ise savaşamayacak kimselerden ibaretti Artık yolun sonundaydık ve daha fazla ilerlememize imkan yoktu Hudut görevlilerinin sayısı ise birden üçe beşe katlanmıştı Gerimizde düşman tazyiki, önümüzde dikenli teller ve silahlarını bize doğrultmuş onlarca Hint askeri vardı Ne yaparsak yapalım kendimizi anlatmakta aciz kalıyorduk Ama heyecanımızın doruğa çıktığı bu günlerde düşman hiç boş durmuyordu Huduttan birkaç kilometre içerde, tepelerin ardında savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu Göç ise, yaralı, hasta, aç, susuz insanlarıyla hür dünyanın kapısına dayanmış, insanlık adına yardım bekliyordu
Kalibek Hakim'in bu husustaki teşebbüsleri sonuç vermedi Biz ise tepelerin ardında ölümü göze alarak savaşıyor, düşmanı masum halktan uzak tutmaya çalışıyorduk
Artık dayanacak gücümüz kalmamıştı Bir akşam Kalibek Hakim'in çadırında toplanıp, zorla içeri girmeyi kararlaştırdık Ve o günün sabahında, bizden kat kat üstün askerlerin karşımıza dikilmiş olduğunu gördük Dört arkadaş, üstümüze çevrilmiş silahlara aldırmaksızın, atlarımızın sırtında huduttan içeri girdik Tercüman, son bir çabayla her şeyi anlatmaya çalışırken, yüzlerce mekanizmanın şakırdadığını, bir adım daha atmamız halinde hepimizin öldürüleceğini söylediler
Uygur tercüman durmadan sığınma ve iltica hakkımızdan söz ediyordu Neden sonra Sih başlıklı komutan, Uygur'u yanına çağırarak bir şeyler konuştu Adam yanımıza gelip, Sabikan'ın atının üzengisinden tutarak,
_Bunu onlara ispat etmeniz gerekiyor, dedi
Kasen dayanamayıp,
_Peki bunu onlara nasıl ispat edeceğiz, git öğren bakalım, dedi
Bu konuşan Kalibek'in büyük oğluydu Yakışıklı, ince, zayıf biriydi Yaşça hepimizden küçüktü Onu Kalibek'in ulağı olarak Kayız'da gördüğümü hatırlıyorum
Uygur bunun üzerine, hiç beklemeden,
_Savaşarak, diye cevap verdi "Savaştığınızı ispat ederek Öldürülen askerlerinin leşini, ya da kellelerini getirerek  "
_Peki, her gün açıklardaki silah seslerini, çatışmaları duymuyorlar mıymış? diye, Mörtikan söze girdi bu sefer
Tercüman, getirecek olduğumuz kellelerin onlar için kafi olacağını söyledi
Eh, bu bizim için hiç de zor olmayacaktı
Hazırlandık ve otuz beş kişilik silahlı bir gurupla yola çıktık Bir o kadarımız da ihtiyat kuvveti olarak göçün yanında kaldı
O gün, işte, savaşın en kanlı gününü yaşadık Kalabalık bir Çin karakoluna öyle bir baskın verdik ki, şimdiye dek görülmüş şey değildi
Karakol uzaktan görünüyordu Askerler çevreye rast gele uzanıp yatmışlar, onlara yol gösteren birkaç Tibetli ise, atlarını yaymakla meşguldü Yer yer çatılmış silahları görüyorduk uzaktan Atları, atları birbirine bağlayan ipleri, havlayan köpekleri, yakılan ateşleri görüyorduk Ovanın ortasında net olarak duyabiliyorduk seslerini
Üç koldan yaklaşarak, bizi karakoldan saklayan kayalıklara kadar sokulduk Ve o gün acıma duygumuzu yitirmiş gibi, bir saat içinde tek bir kişi canlı bırakmaksızın orada hepsini öldürdük Sayıları bizim iki katımız kadardı Dördünün kafasını gövdesinden ayırdık Eğerlerimizde birer Çin kellesi sallandırarak, hududa yaklaştık Vahşet sahnelerini gören görevliler, bizi hemen içeriye aldılar
  Ve o gün, orada, özgürlüğümüzü bu kesik başlar sayesinde kazandık Artık hürdük Yurdumuzu terk etmiştik ama, hürriyetimizi kazanmıştık
****
Bu defteri Devletkan Ata'nın o izbe kulübesinden getirip, okumamın üstünden tam beş ay geçti O güne kadar da benim bedbaht yaşantım eskisi gibi devam etti Bu satırları temize çektiğim şu karanlık Şubat gecesinde, odam ve bütün ruhum adeta bir bahar aydınlığıyla aydınlandı Bir adamın acılarla örülmüş hayatı bana örnek oldu Hayat boyu bütün değerlerini inkar eden Marksist biri olarak, bundan sonra tam bir Türk milliyetçisiydim
Benim için önemi çok büyük olan bu defteri katlayıp, karanlık geceye çıktım Kar ince ince yağıyordu dışarıda Uzakta çakallar uluyor, yarmanın içinden çıkan bir tren, karanlıkta akan bir ışık seli gibi, dumanını savurarak yine Ulukışla istikametine doğru gidiyordu
Mahmut YILDIRIM
|