Yalnız Mesajı Göster

Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri

Eski 10-24-2012   #5
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Milli Hikayelerimiz|Masal Ve Hikaye Özetleri




UZUN MAVİ YOL

(Kanavuç’un Yazgısı)

Ama sen benim gibi yaratılmadın asla

Rüzgarların kanatlarında uçmak için

(Will Carleton- 1911)

16 yüzyıl Osmanlı-Türk otağının, bütün Turan İlleri'nden İran'a, Batı Hint Adalarından şimali Afrika ve Akdeniz'e, Macar, Cermen, Leh ovalarından Kırım'a, Kazan'a ve Cenubi Rusya steplerinden Yemen'e kadar geniş coğrafyaları kapladığı ve dünya sulh ve nizamından Türk'ün sorumlu olduğu çağda, yer kürenin bir diğer köşesi Antilya'da, Apalaş dağlarının eteklerinde yaşayan yerliler, her yıl düzenledikleri Ergenliğe Geçiş Şenlikleri’nde gökten geldiğine inandıkları bazı müsveddeler buldular Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerliler, anlam veremedikleri bu müsveddeleri alıp Reis Buka'ya götürdüler Buka, kağıtlara şöyle bir göz attıktan sonra, onları deri kılıfının içine koyup çadırının duman deliğine yakın bir yerine sokuşturdu

Apalaş dağları, gümüş kanatlı dazlak kartalların yuvasıdır Kartalların ve Cherokeeler'in ebedi ve kadim yurdu Yeni dünyanın bu ihtiyar sıra dağlarında, granit kitleler, yeşil vadiler ve dize varan ot denizinin dalgalandığı şeritler halinde yaylalar vardır Aphaçiler'e, Jikarillolar'a ve Cherokeeler'e yüz yıllarca ev sahipliği yapmış bu dağlar, huzur ve sükun bölgeleridir Karla örtülü zirveleriyle volkanik, tortullu kaya kitleleri kuzeye doğru uzayıp gider Florida sahil şeridinin batısında yine geniş Cumberland yaylası vardır Cherokeeler işte burada yaşarlar

Cumberland, yerliler için ana kucağı gibidir Kürk avcılarının, Gerçek Birlikçilerin, İspanyol, Portekiz ve Fransız kolonizatörlerinin, İngiliz-Anglikon sömürge işletmecilerinin ve onlara ait karakolların henüz el atmadığı bölgelerdir buralar Üzerinde besili ve benekli yaban atlarının ve buffalo sürülerinin yayıldığı verimli otlaklar uzanır güneye doğru Vadiler köknar, çam, ladin ormanlarıyla kaplıdır Okyanus rüzgarlarının uzağında, batıda yine geniş Mississipi ovası uzanır Burada yeşilin bütün tonlarını görmek mümkündür Aşağıda Mississipi deltası ve güneyinde büyük körfez yer alır Sonra ana kıtanın kızıl kalbine doğru yol alınır Burada kanyonlar, Kolombia Platosunu kaplayan bodur buğdaygil çayırları, pelin otu bozkırları, yağlı ve dikenli bitki denizi ve muazzam düzlükler vardır Toprak, kahverengidir burada, solgundur Kırmızı, sarı podzol toprakların bulunduğu başka sahalarda ayrıca, yarı tropikal kumullar dikkatinizi çeker

Apalaş dağları, yeni dünyanın doğudaki zirveleridir Mississipi, geniş ovaları sularken, toprağı acımasızca oyar Yükseklerde yağmurlar yağar, kar erir, toprak kabarır Bahar geldiğinde ırmağın debisi saniyede altı bin metre küpe kadar ulaşır Ohio da kabarır, Colorado Irmağı da Kıyılarında som balıkları, ton balığı yuva yapar Sonra birden Meksika körfezi karşılar sizi Burada Mississipinin sürükleyip getirdiği çamurlu sular ta açıklara kadar uzanır, bulandırır denizi

O yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nde, Cherokee gençleri farklı bir yarış düzenlediler aralarında Ston dağına tırmanılacak, kartal yuvalarına erişilecek ve her yuvadan bir kartal yavrusu getirilip büyük jüriye sunulacaktı O güne kadar kimsenin tırmanmaya cesaret edemediği bu kızıl kayalıkların zirvelerinde kartallar yaşardı Ergenliğe Geçiş Şenlikleri’nde ilk kez denenen bu yarış, o güne kadar yapılanların da en zorlusu olacaktı

Gençler hazırlıklarını yapıp, dağın en sarp yerinden tırmanışa geçtiklerinde güneş zirveye varmak üzereydi Akşama doğru yüksekteki kartal yuvalarına ulaştılar Uçurumun başındaki dokuz yuvayı dağıtarak, Cherokee obasına dokuz kartal yavrusu getirdiler

Fakat, ertesi günün sabahında, hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaştı Cherokeeler Kızılderili tepelerinin üstüne bir anda yüzlerce kartalın geniş kanatlarının gölgesi düştü Sarp kayalıklardan bu yana akın akın geliyorlardı Rüzgarın sesine karışan kanat vuruşlarını ve dalışa geçerken çıkardıkları tüyler ürpertici sesleri duyan Cherokeeler, derme çatma çadırlarından dışarı fırladılar Ortalık bir anda karıştı Erkekler sağa sola koşturuyor, kadınlar çığlık çığlığa yavrularını arıyorlardı Kartallar sağlam deri parçalarından yapılmış tepeelere gökten yıldırım gibi dalıyor, hareket eden her şeye saldırıyorlardı Atlar koşturuyor, sürüler ovaya doğru yayılıyordu Sonra bir toz bulutu kapladı ortalığı Rüzgar tozu toprağı kaldırıyor, iri iri burgaçlar tepeeleri kökünden sarsıyor, kadınların çığlıkları at kişnemelerine karışıyordu Erkekler oklarını, yaylarını alıp etrafa dağılırken, kadınlar çocuklarını tepeelerin içine saklamaya çalışıyorlardı Sonra birden ortalık duruldu, rüzgar kesildi Kartallar gökyüzüne çekildi Gökte bir süre daha dönüp durdular, sürüden birkaç keçi yavrusunu kaptıktan sonra da, iri bir kartalın öncülüğünde gözden yittiler

Cherokeeler, böylesi bir saldırıyla ilk kez karşılaşıyorlardı Ve çok geçmeden yerin hakimi Apalaşlılarla, göklerin hakimi kartallar arasında benzeri görülmemiş bir savaş başladı Mücadele insan ve hayvan arasında olsa da, savaşın bütün kuralları burada da işleyecekti

Cherokeeler için ilk acı haber birkaç gün sonra geldi Cherokee obalarının az uzağında, meşe koruluğunun içinde, yerli bir kadın tek başına bir erkek çocuğu dünyaya getirdi Genç ana yerde bitkin halde yatarken, bebek dişi bir kartal tarafından kaçırıldı Kadın bebeğini göremedi Gökte birkaç kartalın süzüldüğünü gördü, o kadar Göz yaşlarına boğulan talihsiz anne, perişan halde obaya döndü ve olanları büyük Reis Buka'ya anlattı Buka bunun üzerine, Apalaş semalarında görülen bütün kartalların öldürülmesi emrini verdi Ve kartallarla Cherokeeler arasındaki savaş, asıl ondan sonra başladı Cherokee erkekleri, oklarını, yaylarını, baltalarını hatta tüfeklerini de alıp etrafa dağıldılar Dört bir koldan bebeğin izini sürdüler En sarp kayalıktaki yuvalara kadar her köşeyi gözden geçirdiler Ama nafile, bebeğin izine rastlayamadılar

O yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri bir anda, yas ayinine dönüşmüştü Cherokeeler şimdi kan ağlıyor, tepeelerin üstünden ağıtlar yükseliyordu Nihayet avcının biri, içinde, bebeğe ait eti sıyrılmış birkaç kemik parçası bulunan bir torbayla çıkageldi Kemikleri Reis Buka'nın önüne koydu Bu acı olay bütün Cherokee obalarını yasa boğdu ve üç gün yas ilan edildi

Kadınlar hep bir ağızdan ağıtlar yaktılar

Reis Buka, ertesi gün en gözde avcılarını yanına çağırdı Gökte tek bir kartalın dahi uçmaması hususundaki kati emrini tekrarladı

Ve avcılar vadilere yayıldılar

Tuzaklar kurdular Ovalara, el değmemiş kuytu köşelere kadar gidildi, görünen bütün kartallar öldürüldü, leşleri tepe gibi yığıldı

Fakat tam bu günlerdeydi ki, son bir olay herkesi şaşkına çevirdi Beklenilen bir durum değildi bu Vadide kartal avına çıkmış bir gurup Cherokeeli avcı, ölü kartallarla obaya dönerken, uzaktan birkaç silah sesi duydular Hep birden o yana koşturdularsa da, bir şey göremediler Patlamalar anlaşılan çok uzaktan gelmişti Ormanın ve çıplak ovayı örten sis bulutunun gerisinde bir şeyler oluyordu ya, bu onları ilgilendiren bir durum değildi

Bir anda, başlarının üstünde yaşlı bir kartalın dönüp durduğunu gördüler Kara, kıvrık tırnaklı pençelerinin arasında tuhaf bir cisim taşıyan bu hayvan, yaşayan son kartaldı belki de Hep birlikte yaylarını sıyırdılar Oklarını kertiklerin içine yerleştirdiler Demrenleri balık süyüğünden yirmiye yakın ok, güneşin parlak ışıkları altında ışıldadı Yaylar çekildi Oklar keskin bir ıslık sesiyle gökyüzüne fırlatıldı Kartal, cansız, kara bir leke gibi birden dalışa geçti Geniş bir kavis çizdi, havada süzüldü, gitti, bir huş ağacının çıplak dallarının arasına düştü Bedenine üç ok saplanmıştı Kıvrık tırnaklı pençelerinin ucundan kan damlıyordu

Avcılardan biri bir ok daha salladı kartala Kartal yere düştü Pençeleri arasında sıkı sıkı tuttuğu deri kılıfı açıp baktıklarında, içinde dağınık müsveddelerden oluşan bir defter buldular

İçlerinden biri, defteri deri kabıyla birlikte kuşağının arasına soktu Kartalın leşini de alıp, Büyük Reisin huzuruna çıktılar

Buka, deri kılıfı açtı, kağıtları inceledi, yazılara dikkatle baktı Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerlilerin bunu anlaması mümkün değildi Öyle olsa bile Reis Buka'ya göre bütün bunların bir anlamı olması gerekti İçinden gelen ses bunun böyle olduğunu söylüyordu Yazıda bazı mesajlar olabilirdi Buka, buna bütün kalbiyle inanmak istiyordu Yazıların kendi göklerinden ve yine kendi avcıları tarafından bulunmuş olması, Tanrı’nın bunu Sherokeeler'e gönderdiğinin en büyük deliliydi Tanrı bunu böyle uygun görmüştü ve belki de onlarla konuşmak istiyordu Evet, bunlar kutsal yazılardı ve kendi kabilesine indirilmişti

Peki bu kağıtlarda neler yazılıydı? Bunu büyük suyun sakini beyaz adama sorsalar mıydı? Buka, durdu düşündü Bir şey yapamayacağını anlayınca dağınık müsveddeleri tekrar kabına koydu, onu da alıp çadırının duman deliğine yakın derilerin arasına sokuşturdu

Sonra, dışarıya çıkıp kendi kabilesine şu söylevi verdi:

- Gök bizi ikaz ediyor kardeşlerim Kartalların yurdunda onlara karşı savaş açtık Öldürdük onları, yuvalarını dağıttık, yavrularını boğduk, nesillerini kuruttuk Yanıldığımı daha yeni anlıyorum Bunun böyle olmasını istemezdim Asıl düşmanımıza ne oldu bizim? Yoksa onu unuttuk mu? Biz Cherokeeler, bu dağlarda, boz yeleli kurtlarla nasıl yıllarca barış içinde yaşadıysak, göklerin lordu kartallarla da iyi geçinmeliydik Bunu yapmakla batağa saplandık Gökteki Ay Tanrı'yı gücendirdik Oysa onlar bizim en yakın dostlarımızdı Merhamet en büyük hasletimizdi bizim, ne oldu da yolumuzdan saptık?

Atalarımızın yolundan ayrılmayalım İnançlarımızı, hasletlerimizi unutmayıp, bize sığınan kardeşlerimizle birlikte beyaz adama karşı savaşmaya devam edelim Yurdumuza sahip çıkmanın tek yolu bu Bize kabul ettirmek istedikleri inançlara itibar etmeyelim Onlara uyanları ise aramızda barındırmayalım Onlar bizden değildir artık Savaşçı kimliğimizi, acıma duygumuzu, konuk severliğimizi, ırkımıza inancımızı, kabilemize olan sadakatimizi yitirmeyelim

Tanrı bizi savaşa davet ediyor kardeşlerim Biz, buraların sahipleri, topraklarımızı beyaz adama karşı sonuna kadar savunacağız Onları Apalaşlara sokmayacağız Kölelere, tutsaklara, kısaca uzak diyarlardan getirilen bütün mazlumlara kucak açıp, daha da güçleneceğiz Onlara karşı hoş görülü olacağız Ama düşmanlarımıza acımayacağız Göklerin bizden istediği budur işte kardeşlerim

O günden sonra, birlikte hareket etme kararı alan Kızılderililer, büyük vadiyi işgal eden İngiliz-Anglikon sömürgecilerine karşı amansız saldırılarda bulundular Traverten ocaklarındaki tezgahları, malzeme depolarını, kol kuvvetiyle çalışan vinçleri, etrafa yayılmış asker barakalarını ateşe verip, barut depolarını havaya uçurdular

Bütün bunlar o yıl, Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nin yapıldığı günlere rastladı İki kölenin kaçışını takip eden toplu firar ise, bundan tam iki ay sonra yaşandı Jikarillolar, Akdeniz'den getirilen bir gurup köleyi bir başka kampa götüren İngilizlere sık bir fundalıkta öyle bir baskın düzenlediler ki, İngilizler neye uğradıklarını şaşırdılar Askerleri tek tek öldürdürerek, köleleri kurtardılar

Saldırı, meşe ağaçlarıyla kaplı sık bir korulukta yaşandı İngiliz askerleri ve subaylar acımasızca katledildi Baltayla kafaları kesildi, derileri yüzüldü Aynı günün akşamında yüz yetmiş kadar zincirli köleyle birlikte Cumberland yaylasına dönüldü Onlara geniş yurtluklar verildi, ayrı tepeeler açıldı, dostluklar kuruldu Ekmeklerini, etlerini ve atlardan sağdıkları sütü birlikte paylaştılar Çok geçmeden de yepyeni bir dille anlaşmaya başladılar Aralarında ortak kelimeler bile buldular

İki kardeşin yıllar sonra karşılaşması gibiydi bu

Reis Buka, birkaç gün sonra uzak diyarlardan gelen yeni dostlarını kendi görkemli tepeesinde ağırladı Zaferin şerefine toylar yapıldı, ziyafetler verildi Buffalo eti tepe gibi yığıldı ortaya Gecenin geç saatlerine kadar ateşlerin etrafında dans edildi Atların üstünde ellerinde ok ve yayları, ateşten meşaleleriyle tepeelerin etrafında dönüp durdular, yeni gelenlere dostluk gösterilerinde bulundular O gün Cherokeeler, Jikarillolar ve kurtarılan köleler kendi aralarında kardeşlik yemini ettiler Ve aynı gece yepyeni bir neslin temelleri atıldı Bodrak adlı, Anadolu'dan Çeşmeli genç bir denizci, Cherokee obalarının en güzel kızı Marama ile evlendi

Reis Buka, gecenin ilerleyen saatinde çadırının gizli köşesinde sakladığı yazıları getirip dostlarına gösterdi Kölelerden en genç olanı kağıtlardaki yazıları kamp ateşinin kızıl alevleri arasında okumaya başladı Bir taraftan okudu, bir taraftan ağladı Çünkü kendi karındaşları Kanavuç'un tuttuğu notlardı bunlar

Yıpranmış kağıtlarda ise, şunlar yazılıydı:

****

Gemimiz Antilya'ya doğru giderken tuttuğum notlardır:

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üzerine olsun

Dünya geniş, insan az Colomb bile, Batı Hint adaları sandığı bu toprakları seksen sekiz kişiyle fethettiğine göre, biz iki yüz elli Osmanlı denizcisi neler yapmayız? Burası, Türk ırkının ve Türk varlığının kök saldığı yepyeni bir yer olacak, buna bütün kalbimle inanıyorum Geri dönüşümüz artık mümkün olmadığına göre, burada yepyeni bir Türk neslinin temellerini atacağız Esir pazarlarında veya çalışma kamplarında kızgın güneşin ve aşağılayıcı bakışların altında, zincire vurulmuş köleler olarak, hayat boyu yaşayamayız biz Buna her şeyden önce Türklüğümüz engel Şartlar ne olursa olsun, burada kendi varlığımızı herkese kabul ettirmeliyiz Yurdumuz çok uzaklarda kaldı artık Şimdi topraklarından zorla çıkartılan, nesilleri kurutulmak istenen yerliler ve kıtanın iktisadi zenginliğini sömüren Avrupalılarla bir arada yaşamak zorundayız Kader, bizi, kim bilir daha kimlerle karşılaştıracak? Ama biz iyilerden olacağız Mazlumdan yana, yine mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz Şiarımız bu olacak İlelebet köle olarak yaşayamayız Her yerde, buraya daha önce getirilen karındaşlarımızı arayacağız Dünya biz Türkler için çok küçük Kader bizi yine uzak diyarlara savurdu Esaret hiç değilse bu yönüyle güzel

Bu karşılaşmayı hayal ederken her defasında heyecanlanırım Yollarımız belki de burada birleşecek Ölüme giderken insan yanında sevdiğinin olmasını istermiş Ben de yanımda yıllar önce kaybettiğimiz bu karındaşlarımızın olmasını istiyorum Gücümüzü birleştirdiğimizde kim bilir neler yaparız?

İşte bu duygular içinde limana doğru yaklaşıyoruz Ruhumu ezen esarete rağmen, o yandan esen rüzgarı içime çekiyor, geçmişe el sallıyorum Orada tanıdık yüzler göreceğim Dalgın bakışlarımı kalabalık limanda gezdirerek ve önümde açılan yepyeni hayatı düşünerek, bir köşede bu yazıları yazıyorum

Güverte uzun, geniş ve ıslak Akdeniz'den beri ikinci kez gün ışığına çıkartılıyoruz Temiz havayı içimize çekiyor, hayatta olmanın şaşkınlığıyla sağa sola bakınıyoruz Prangalar acı vermiyor artık Uzamış sakallarımızla, kirli saçlarımız, hırpani kıyafetimizle her şeye meydan okuyoruz Türk olmak ne kadar gurur verici bir şeymiş? Bunu şimdi daha iyi anlıyorum Yüreğimi dolduran gururum ve başımı döndüren hasretimle daha da güçlüyüm burada Rüzgar vuruyor yüzümüze Nemli ve soğuk bir rüzgar Kaftanlarımız şişiyor, saçlarımız uçuşuyor, ciğerlerimiz temiz havayla doluyor Ve o anda büyük bir uğultu yükseliyor güverteden

- Biz geldik Antilya, aç kapılarını!

Hep birlikte haykırıyoruz

Köleler dizi dizi indiriliyor gemilerden Ortalıkta çıt çıkmıyor Sırtlarda şaklayan kamçıların sesini duyuyoruz Küreklere asılmış esirlerin çıkardığı boğuk sesler içimizi ürpertiyor Güneş karşı dağların gerisinde batıyor; sıkıntılı, kızıl, puslu Kıyıda suların şırıltısı; köpüklü, hırçın Omurgası gıcırdayan gemimiz, yeşil suları yararak limana yaklaşıyor

Hayır, köle olamam ben Karındaşlarım da köle olamaz Güney Florida sahillerine yanaşan bir İngiliz gemisinin güvertesinde tarifsiz duygular içindeyim Bu, ıstırapların en büyüğü olsa gerek İlk fırsatta kendimi bir ağacın dalına asacağım Zulüm altında yaşayamam ben Evet öldürebilirim kendimi, fakat asla köle olamam Mağrur başım ve hayata bakışım engel buna Yıllarca bana kölelik yapanlara ben nasıl boyun eğerim? Hayır buna katlanamam

Karaya ayak basmazdan önceki ilk duygularımı gene de yazmak istiyorum Bunları bir yere kaydetmeliyim

Muhtelif zamanlarda tuttuğum notların en başına şu anki duygularımı yazıyorum Bahri Mağrip'in ortasında sular bizi sallarken ve fırtınaya tutulup cenuba doğru sürüklenirken bile yazdım Kaptanımız Sir Francis Drake'ın kamarasında, bütün müsveddeleri düzene soktum Bu fırsat bir daha geçmezdi elime Zamanı iyi kullanmalıydım

Biliyorum ki herkes bir gün unutulacak; tarihe kayıt düşenler hariç tabi ki Elime geçen her şeye yazıyorum Bir kağıt parçasına Bazen bir deriye, hatta taşlara, parşömenlere Bütün bunları milletime armağan edeceğim En baş sayfaya ise, Muhiddin Piri'nin şu sözlerini yazdım Ne de olsa o bizim üstadımızdır

Unutulur yazmamakla bir nişan

Anın için gördüğüm yazardım

Yani tekrar varmak olursa ana

Pes gerekir yazıla daim işan

Yazar idim bahri kim gezerdim

Bile idim taş sığlar ne yana

Onun ruhu şad olsun!

Ben ve iki yüz elli karındaşım, Bahri Mağrip'in ortasında, Antilya'ya doğru giden bir gemide köleyiz Unutulmak bizim için artık mukadder Unutulmak o kadar acı ki, bunu kabullenemiyorum Yazılar hayata bağlıyor beni Bunu bırakamıyorum Bana bu imkanı sağladığı için Sire minnettarım

Yeni kıtada bizi nelerin beklediğini görür gibi oluyorum Türk denizcileri olsak da, dünyanın diğer taraflarından getirilen kölelerden hiçbir farkımız yok Biz de onlar gibi esir pazarlarında satılacağız İyiler ve kötüler, zalimler ve mazlumlar var yalnız burada Biz ise ezilenlerdeniz Bu gerçeği bir gün değiştirebilecek miyiz acaba?

Dün akşam bunu, Sir Francis Drake ile uzun uzun konuştuk Bizim de diğer talihsizler gibi ağır bir esarete mahkum olduğumuzu, kendisinin bile bunu değiştiremeyeceğini söyledi bana Ama ben, gene de şanslıyım Onun kamarasında ve ona ait masaya oturmuş bu yazıları yazıyorum

Yalnızlık ve kökünden koparılmışlık, artık hepimizin alın yazısı Ben önceleri kendimi diğer insanlardan daha yalnız hissederdim Ama bunlar artık geride kaldı Herkes eşit burada Ayaklarımızdaki paslı zincirler, demir halkalar, sırtlarımızda taşıdığımız ağır kalaslar, önümüze konulan çavdar lapası hep aynı Derin karanlık güvertemiz, tahtaları hatta etimizi kemiren sıçanlar, uzandığımız pis ranza, kaygan zemin, üstüne bastığımız kusmuk ve hatta hacet kovalarımız bile aynı Kanayan diş etlerimizle birbirimizin yüzüne bakıp gülüyoruz Biz esirleriz Esaret bir tek Türkler için gülünç oluyor

Ailelerimize gelince, onlar çok uzaklarda kaldı artık Benim arkamdan ağlayacak kimsem de yok zaten İtil kıyıları hepsinden uzak Oralar nasıl da sessizdir şimdi Köyümün sokakları ıssız, terk edilmiş Anam da çoktan ölmüştür belki

Ama Mamatay başka, o yaşıyor Eyüp sırtlarında yollarımı gözlüyordur Onu düşünmeden edemiyorum Evet, arkamdan göz yaşı dökecek tek kişi o O halde, bu satırları ona ithaf edebilirim Sesimi rüzgarlara verip ona gönderebilirim

Merhaba Mamatay!

****

Don-Volga kıstağında çadırımın içinde tuttuğum notlardır:

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üzerine olsun

Adım Kanavuç İtil-Ural Tatarıyım Anam evimizin samanlığında doğurmuş beni Göbeğimi dişleriyle kesip, deri bir kınnapla bağlamış Sonra beni bezlere sarıp bir köşeye bırakmış Fakat ciğerlerime hava dolmayınca, anam telaşlanmış Parmağını ağzıma sokmuş, yine ağlamamışım Sıkılı avuçlarımı açmış sonra, bir de ne görsün; bir kan topağı Adımı Kanavuç koymuş

Ana, adımı sen koymuştun hani Avuç içi kınalım derdin bana O kına değil, kan olsun O kan babamı öldürenlerin kanı olsun Rusun kanı, Kossakın kanı olsun Kabzamdan aksın, bileklerimden süzülsün, toprağa düşsün Bu kan yüreğimi tutuşturan ateş olsun Milletimin ve talan edilen topraklarımın kurtuluşu olsun Acı çeken ruhumun tesellisi olsun

Geriye dönüp baktığımda her defasında bir nehir görüyorum Bu, İtil olmalı Hayalimden silinmeyen tek görüntüdür bu Boğulmak üzere, üstü buzla kaplı bir ırmağın derinliğinde çırpınıyorum Yukarıda solgun gün ışığı; aydınlık ve hayat dolu, beni kendine çekiyor Buzu alttan kırarak gün ışığına çıkıyorum Soğuk dayanılmaz, iliklerime işliyor Ve nihayet suyun üstündeyim Ciğerlerim havayla doluyor

Hayattayım

Çoğu geceler bir köşeye kıvrılıp yattığımda hep bunu görürüm Bu, doğumumla ilgili bir görüntü mü, yoksa unutamadığım bir rüya mı? Bilemiyorum En uzak noktada gözlerimin önünde canlanan tek görüntü bu Bana vücut veren anam değil de, sanki nehirler, denizler ve okyanuslarmış gibi, rüyalarımda hep suyun içinde çırpınırken görürüm kendimi Onun içindir ki, İtil'i unutmam Kama'yı da Biri anamız diğeri sevgilimizdi Kama, ana nehir İtil'e dökülürdü Köyümüz Kama'nın İtil'e döküldüğü dirsekte yer alırdı İkisini de severdik Mutlu günlerimizde kıyısında koşturduğumuz nehirlerdi bunlar Sazlar hışırdardı kıyısında İtil'in Dört nala giden bir yılkı sürüsünün rüzgarda savrulan yelesi gibi, dalgalar birbirinin üstünden aşar, ak köpükleriyle kayalara çarpardı Çakılların üstünde sular oynaşır, yanıp sönen kumlardan gözlerimiz kamaşırdı Sazlıkları, başımızın üstünde çığlık çığlığa uçuşan kuşları unutamıyorum

Sonra atlarımıza biner, yarış yapardık Doru, al, kır, kurt kulası atlarımıza

İtil'i unutamıyorum Çusovya'yı, uzak Ufa'yı da Ama Kama benden biriymiş gibi, hep sevdim onu Nehrin ortasındaki adacıklar geliyor gözümün önüne Hep bir yana bükülen yemyeşil sazlarıyla, sıra sıra adacıklarıyla, Kama sevgilimizdi bizim Kayıklara biner, şarkılar söyleyerek giderdik oraya Işıltılar saçan kumların üstünde yatar, hülyalara dalardık Sazların üstünde kuşlar dengelenir, biz balık avlardık Akşamları sert rüzgarlarla boğuşurduk Sular kabarır, kararır, köpüklenirdi Dalgalar yine uzaktaki kıyıları döverdi Nehrin uğultusu ürkütürdü bizi Dipte kükreyen bir devin olduğunu sanır, korkardık

Köyün az uzağında bir bataklık vardı Su burada kışın durulur, açılır, üstte ayna gibi parlardı Yazın ise fokurdar, ekşir, kokardı Sular bataklığın ortasına çekilir, bir avuç kalırdı Otlar da sararırdı, sazlar da Diz boyu kuru otların içinde beygirlerimizi yayardık Ot, halı gibi yumuşacık olurdu altımızda, biz yere uzanır, göğü kaplayan yağmur bulutlarını seyrederdik Kıyıyı döven köpüklü dalgaların bitmeyen şarkılarını dinler, hayallere dalardık

Ah, o mutlu günlerim hiç çıkmıyor aklımdan

Sonra savaş başladı, mutlu günlerimiz sona erdi Köyümüze uzak diyarlardan bölük bölük atlılar gelmeye başladı Bizim köy, büyük köydü Babam tepeden tırnağa silahlar kuşanmış bu adamları evimizde misafir eder, geniş avlumuza ziyafet sofraları açtırırdı Savaşçılar kendi aralarında konuşurlar, hararetle tartışırlardı Biz olup bitenlerden hiç bir şey anlamazdık Evin geniş bahçesine çıkar, kısa bacaklı, kalın boyunlu Tatar atlarını seyrederdik Tahta eğerler binilmekten nasıl da kayganlaşmıştı öyle? Koşumları sağlam olurdu Öldürülen her Rusun ve Kossakın kanıyla cilalanmış gibiydiler Onlara biner, oyunlar oynardık

At çulları ekşi ekşi kokardı duvar diplerinde Bellemeleri de öyle Keçeden dokunmuşlardı ve oldukça süslüydüler Yanlarında kımız dolu torsuklar, kurutulmuş çiğ et bulunan torbalar ve sadaklar asılı dururdu Yürürken deri çizmeleri gıcırdardı savaşçıların Ayaklarının altında kar kütürderdi

Savaşçılar, Tatar savaşçılar Hayallerimizi süsleyen masal kahramanlarıydı onlar Okları ve yaylarıyla, kargıları ve tüfenkleriyle bizi büyülerlerdi At sidiğine batırılmış göğüslükleri, meşinden zırhlarıyla, eyer kaşları güneşte parlayan destan kahramanlarıydı onlar

Evimizden hiç eksik olmayan bu Mirzalar, köye inen toprak yoldan akın akın gelirlerdi Uzak köylerden, kasabalardan hatta Urallar'ın ötesinden, Sibir ülkesinden bile gelenler vardı aralarında Bunlar Sibir Tatarlarıydı Yermek'in askerlerine, Çarın haraç toplayıcılarına, kürk tüccarlarına ve Rus avcılara karşı savaşırlardı Uçsuz bucaksız, el değmemiş Sibirya'yı korumak için kanlarını akıtırlardı Urallara, Batı Sibirya'nın bereketli nehir boylarına ve tundralara geçilmez setler oluştururlardı Türkün uzak diyarlardaki bekçileriydi onlar

Dağlarda, ırmak boylarında ve uçsuz bucaksız ovalarda savaştıktan sonra, köyümüze dönerlerdi Burada yer içer, dinlenir, atlarını doyurur, şafak vakti tekrar yola çıkarlardı Bazen ganimetlerle döndükleri olurdu Ama bize göre şeyler değildi bunlar Rus yapısı silahlar ve toplar getirirlerdi Kadanaların çektiği bu topların tekerlekleri taşların üzerinde takırdar, yollarda derin çukurlar açarlardı

Babamı da götürürlerdi yanlarında Bizim kurt kulası at en başa düşer, Kuçum Han'ın atının boynuna diş atardı Takırtıları ta karşı sokaklarda yankılanırdı Onlar gittikten sonra da köyümüzün sokakları birden sessizleşirdi

Upuzun saçları, vahşi bakışlarıyla babamı hatırlıyorum şimdi Geyik derisinden yapılmış belden büzgülü, uzun bir çapan giyerdi Başına astragan kalpağını takar, kaşlarının üstüne yatırır, tahta eğerinin üstünde bir heykel gibi dimdik otururdu Geniş omuzları, ileriye çıkık göğsü nasıl da güven verirdi bana? Onunla gurur duyardım Kış gecelerinde bana Moğol atlılarını, Türk akıncılarını anlatırdı, onları unutamıyorum Atının sağrısından eşyalar sarkardı Her türlü eşya Kurutulmuş, nefis tay eti eksik olmazdı Kımız dolu kırbası da Sonra kılıcı, kargısı, yayı ve sadağıyla atının üstünde öğle rahattı ki, ben evinin orası olduğunu sanırdım

Bir gün uzak diyarlardan gelen savaşçılarla birlikte uzun bir yolculuğa çıktı Aylarca uğramadı evimize Artık onu pek seyrek görüyordum Anam kış gecelerinde beni kucağına yatırır, bana acıklı Tatar türküleri söylerdi Birlikte ağlardık

İrtiş suyunun yemeği

Sığadılar bileği

Doldurdular yüreği

Bizde akın için toplanırlar

O kış köyümüzün içinden doğuya doğru, tanımadığımız atlılar ve ardı arkası gelmeyen garip kafileler geçmeye başladı Onlar geçerken analarımız bizi köyün dışına kaçırır, kuytu köşelere saklarlardı Köyde kadınlar, yaşlılar ve biz çocuklardan başka kimse olmazdı zaten Bu kafilelerde esirler ve köleler olurdu Yırtık pırtık kıyafetleriyle, çamurların içinde yorgun argın ilerler, bizden ekmek ve su dilenirlerdi Başlarında atlı askerler olurdu Kamçılar sırtlarında şaklar, düşe kalka ilerlerlerdi Ve Kossakları görürdük zaman zaman Atlarının üstünde, kırmızı suratlı, uzun kızıl sakallı vahşi yaratıklar Mühimmat yüklü arabalarıyla, arabalara yükledikleri tekneleriyle köyümüzün sokaklarından geçerlerdi En geride ise, ateş kusan topları çeker götürürlerdi Bunları, iri sağrılı kadanalar çeker, yollarda içi su dolu derin çukurlar bırakırlardı Sibir diyarını işgal için giden Kossaklardı bunlar

Arada bir, gece baskınlarıyla uyanırdık Rus kamplarına kurt sürüsü gibi saldırırdı bizimkiler Vahşet çığlıklarını duyardık o yandan Bazen de dağların gerisinden top sesleri gelirdi Yer gümbürder, pencerelerimiz sarsılırdı

Ve bir gün, bir alay ölü getirdiler evimizin bahçesine Köyde o gün kızılca kıyamet koptu Kadınlar tanınmaz haldeki ölülerin üstüne kapaklanmış, bir yandan ağlıyor, bir yandan ölülerini tanımaya çalışıyorlardı Anam da ağlıyordu bir köşede Yazması düşmüş, göz yaşlarına kan karışmıştı

Şaşkındım

Babamı ölülerin en altında bulduk Bir beze sarılmıştı ve yüzü kılıç darbelerinden tanınmayacak haldeydi Alnından çenesine doğru inen derin bir bıçak yarası da vardı yüzünde Yarası katılaşmış, sertleşmişti Anam onun yüzünü ıslak bir bezle sildi Kaşlarının ortasından öptü Biraz daha ağladı, ben de ağladım Onu götürüp köy mezarlığına gömdük

Kuçum Han öldü Şimdi onun yerine Ahmet Han var Ben onun genç mirzaları arasındayım Aradan on üç yıl geçmiş Hayret, zaman nasıl geçip gitmiş? Ruslarda ise hedeften en ufak sapma yok Sürekli doğuya doğru ilerliyorlar Ta Vladivostak'a kadar gidecekler galiba Biz ise içerlere çekiliyor, dağılıyoruz Hanlıklar arasındaki şu saltanat mücadelelerini, aşiret ve klan çekişmelerini bir tarafa bırakıp, onların karşısına sarsılmaz Türklük şuuruyla ne zaman çıkacağız, bilemiyorum El değmemiş bu topraklarda, şimdi, cılız isyan ateşlerimiz yanıyor, o kadar

Nehrin keskin dirsek yaptığı bir boğazda pusuya yatmış bekliyoruz Tam bir haftadan beri buradayız Başımızın üstünde puslu kış göğü Uzak ormanlar sisle örtülü Nehrin uğultusuna alışkın kulaklarımızı dikmiş, o yandan gelen sesleri dinliyoruz Soğuk dayanılacak gibi değil Sulu, dondurucu bir kar yağıyor üstümüze Su, iri buz parçalarını sürüklüyor Ortalık sessiz, gök kapalı Kıyıda ördeklerin bağırtılarını ve çıplak dalların rüzgarda sürtünürken çıkardığı sesleri duyuyoruz

İrtiş boylarındayız Geniş kumsal boydan boya karla örtülü Dik kayalıklarda rüzgarlar uğulduyor Kıyıya tutunmuş yosunlar, kuvvetle akan kahverengi suların kucağında çırpınıyor Çakılların üstünde ölü balıklar Koyun postuna bürünmüş bekliyoruz Silahlı, kırk Tatarız burada Kar soğuğu suratımızı yakıyor Islak odunun acı dumanı altında konuşuyoruz Ama içimizde korkudan eser yok, görevimiz kutsal, canımız değersiz

Öğlen sonu Kossaklar, kenarları yüksek deri sandalların içinde bize doğru yaklaşıyorlar Ayı postundan kaba kürklerin üstüne yan gelip yatmış, içkilerini yudumluyor Kırık kahkahalarını buradan duyabiliyoruz Biri kendi dilince bir şarkı tutturmuş Silahlarının çelikten namlılarını ve toplarını görebiliyoruz uzaktan Üç teknede en azından yüz kişi kadar varlar

Nehrin karşı kıyısından bir işaret alıyoruz Biri elindeki tüfengi başının üstünde sallıyor Karşı yamaçtaki gözcülerimiz bunlar Bizim gözcümüz İlgay da koşup geliyor yanımıza Hızla toparlanıyoruz Vücudumuzu bir sıcaklık kaplıyor Vakit tamam, birazdan kıyım başlayacak

İrtiş boylarındaki savaşın kaidesi şu: Tek bir kişiyi dahi sağ bırakmamak, esir besleme külfetine katlanmamak

Kayaların gerisinden çıktık Su, tekneleri alıp götürüyordu Coşkun akan suyun ortasında savrulup duruyorlardı Kıyıya çevrilmiş topların namlularını görebiliyoruz Yüksek, deri küpeştelerin gerisine sinmiş Kossaklar çevreyi gözetliyorlar Iskarmoz direkleri kıyıya sürtünüyor

Birden bir ok sağanağı başladı yukarıdan Neye uğradıklarını şaşırdılar Oklarımız deriden küpeşteleri deliyor Silahlarına davranma fırsatı tanımıyoruz onlara Panik halinde küreklere sarılıyorlar Yüksek deri küpeştelerin gerisine saklanıyor hepsi Bir şey yapamıyoruz Hızlı akan su alıp götürüyor onları

Sonra kıyı boyunca peşlerine düşüyoruz Altımızda dinlenmiş atlar Basıyoruz kırbacı Tundra soğuğuna öyle dayanıklılar ki Buz tutmuş kar yığınlarını parçalayarak sürüyoruz atları ve onları dik bir vadide sıkıştırıyoruz Su çağıltılı akıyor burada, dik yamaçlar birbirine çok yakın

Şansımızı bu kez orada deniyoruz

Üç ok birden atan yaylarımız geriliyor, oklarımız havada süzülüyor ve teknelerin üstüne yağıyor Hedefini bulmayan tek ok yok Ortalık sessizleşiyor Ayı postları hareketsiz kalıyor Tekneler kontrolünü kaybediyor, yavaşlıyor, kıyılara çarpıyor Kossaklar, toplarıyla birlikte İrtiş'in bulanık sularına gömülüyor

Dilimizde yine o şarkı:

"Av Oklarımızın Önüne Çıkar"

Amber yolu, bizim olmalı diyoruz Doğudan batıya doğru uzanan ticaret yolları, altın, bakır, demir, kömür yatakları bizim olmalı Geniş tundalar, stepler, samur kürk diyarları, sık ormanlar, tatlı su kaynakları hep bizim olmalı Bu babalarımızın düşüydü, bunu şimdi biz gerçekleştiriyoruz Türk dünyasının birleşmesi, karalara ve denizlere hakim olması için kanımızı akıtıyoruz

Ben mücadeleye işte bu düşüncelerle girdim

Önce Kuçum Han'ın, ardından Ahmet Han'ın öldürülüşü Bunu esir düşüşümüz takip ediyor Ahmet Han'ın katledilişini takip eden günlerde ise, esaretten kaçıp, kırk kişiyle birlikte Don-Volga boylarındaki Osmanlıya sığınıyoruz

Hayat, bizim için asıl şimdi başlıyor

Bugün, Don-Volga kıstağındaki ikinci ayımız Kanal projesinin dünya ticaretine ve tabii ki Türk dünyasına sağlayacağı avantajları burada daha iyi anlıyoruz İçimizde bizi saran bir heyecan Var gücümüzle günde neredeyse on beş saat çalışıyoruz Her türlü bozgunculuğa, her türü ihanete ve bütün olumsuz şartlara, sıtmaya ve sarı hummaya rağmen çalışıyoruz Ama işimiz hiç de kolay değil

Burası benim için bambaşka bir alem Batı Türklüğüyle ilk kez karşılaşıyoruz Benim için gerçek bir mektep oldu burası Kendine güvenmeyi, büyük düşünmeyi ve gerektiğinde dünyayı yerinden oynatmayı öğrendim Ama eksik olan bir şey vardı ki, bunu çok sonraları öğrendim: Türklük şuuru

Bu, eksikti Osmanlıda Hanedana bağlılık şuuru, Türklük şuurunun önüne geçmişti Kendini Türk hissetmeyen o kadar çok insanla karşılaştım ki, bu beni ilk zamanlarda umutsuzluğa sürükledi Batıya intikalimden sonra hep bunları düşündüm Ve bir şeyin daha farkına vardım ki, doğu Türklüğü batıya nazaran kendini daha fazla Türk hissediyor Biz bir avuç şimal Türkü, bunları dilimizin döndüğünce anlattık Tatarlar olarak, Ruslara karşı hep bu ruhla savaştığımızı söyledik

Ben inanıyorum ki, Türklük ruhu güneş gibi doğudan doğup, batıyı aydınlatacak Tanrı bunu böyle düzenlemiştir belki de Osmanlının unuttuğunu onlara biz hatırlattık Bunu İslambol'da, Garp Ocaklarındaki tahsilimiz sırasında da yaptım Yılmadan bunun mücadelesini verdim

Tek bir ülkümüz vardı; büyük, kudretli bir millet olabilmek

****

İslambol'da yetmişli yılların hüküm sürdüğü bir kış gecesi, köpeklerin uluduğu karanlık haritacılar çarşısındaki dükkanımızın bir köşesinde, kandil ışığı altında yazıyorum

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üzerine olsun

Kandilin solgun ışığı, tahta perdelerin çatlakları arasından giren rüzgarın etkisiyle titreyip duruyor Dondurucu kış soğuğuna rağmen yazıyorum Hiçbir şey umurumda değil Yazıyorum ya, bu bana yeter Üstadım Kara Süleyman Ağa'nın, bana bu imkanları sağlamış olması, ona olan minnet duygularımı her geçen gün arttırıyor Yazı yazmak bende bir tutku Vazgeçemiyorum bundan Daha evvelki hatıralarımı Yergene tepelerinin eteklerindeki Don-Volga kıstağında çadırımın içinde, yine bir mum ışığı altında yazmıştım O kağıtların hepsi elimin altında Yaşadıklarımı sonradan yazmak zorunda kalıyorum Hatıralarım hep bir adım geriden takip ediyor yazdıklarımı Olsun ama, bu bana hadiseleri, düşüncelerimi ve hissiyatımı kontrol etme imkanı veriyor Nerede uygun bir ortam bulsam orada yazıyorum Bazen soğuk bir çadırda, bazen güneşin altında dinlenirken, geceleri ay ışığı altında, veya bir arabada, Azak'ın ve Karadeniz'in ortasında dalgalar bizi sallarken yazıyorum Kuşağımın arasında bir yazı takımım var, ta babamdan kalma Ona da Kuçum Han hediye etmiş Hayatta sahip olduğum tek şey

Don-Volga kıstağı yüz altmış bin zira, seksen dört bin adım, elli altı kilometredir Otuz beş bine yakın insanın yığıldığı bu fundalık, dar bir vadi boyunca ilerler Geceleri gün doğusundan gün batısına esen rüzgar vadiye yağmur, kar ve bazen de steplerin korkunç soğuğunu getirir Yazları boğucu, basık bir hava gezinir dağların arasında Üç aydan beri nazlı İtil ile kardeş Don'u birbirine kavuşturmak için çalışıyoruz Bu teşebbüsümüz, Türk tarihinin şahikalarından olacak Ah, bilseniz ne kadar da mutluyum Kollarım kopsa da, ellerim yarılsa da, bacaklarım tutmuyor olsa da, geceleri çadırıma çekilip yattığımda ben kendimi hep mutlu hissettim Gururumu, aşkımı, tutkularımı yazdım Urallarla Kırım'ı birleştirmek için büyük kanal inşaatında ölümüne çalıştık

İçimiz gururla dolu

Bugün yine baskın yedik Ruslar ve onlara tabi olanlar talan ettiler ortalığı Vadiler arasında oyulan yarmaları, toprak sekileri, dev ahşap iskeleleri yerle bir ettiler Bu projenin hayata geçmesi, onların bütün iktisadi, siyasi ve askeri hayatını sekteye uğratacağından, buna var güçleriyle karşı koyuyorlar İşin kötü tarafı, barut depomuz havaya uçuruldu bugün Rusların gözüyle baktığımda bunu anlamakta zorluk çekmiyorum Ama ya bizim hainlere ne demeli? Biz Türkler, içimizdeki bu hainleri ne zaman temizleyeceğiz? Velhasıl, hiçbir şeyin tadı kalmadı burada Bazen bir işçi gibi toprak kazıyor, bazen asker gibi savaşıyoruz

Sıtma, tifüs, sarı hummadan yatanlar için karşı yamaçta koca bir çadır hastane oluştu Hastalık kırıp geçiriyor insanları Havalar da gittikçe soğumaya başladı

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, umudumuzu yitirmiyoruz Amber yolu mutlaka bizim olacak Denizlere, steplere hükmedeceğiz Asya'nın bütün ticaret yollarına biz hakim olacağız Hazar'dan kalkan gemilerimiz ta Akeniz'de alacak soluğu Şüveyş'i de açacağız Batı Hint adalarından kalkan ticari gemiler bu yolu kullanacak İran'a da gereken dersler verilecek Türk cihana hakim olacak Bunları gerçekleştirip, tarihe izler bırakacağız

Çalışmak hiç zor gelmiyor bana Yanımda kendi köyümden arkadaşım Moğulçuk var Onu çok seviyorum Hiç değilse, amele olarak çalışan Tatarları etrafıma toplamalıyım Bazı günler Yeniçerilere, sancak askerlerine yol gösterdiğimiz oluyor Silahlarımızı kuşanıp, Rus'a baskınlar düzenliyoruz

Bu gece yedi şehit verdik Kıyasıya bir savaşa tutuştuk Uzaktan kamp ateşlerini gördüğümüz bir Kossak birliğine ani bir baskın yaptık Kan gövdeyi götürdü Babamın aşkına öyle bir çaldım ki kılıcı, yalnız Moğulçuk’la birlikte, en azından yirmi Kossakın kafasını gövdesinden ayırdık Üstüm başım kan içinde hala Moğulçuk'un da öyle Kampa sabaha doğru döndük Ezanı dinledik Üstümüzü başımızı yıkadık Abdest alıp, namazımızı kıldık Moğulçuk'un kabzası kırıldı baskında Zor bir gece oldu bizim için

Güz güneşi yine tozlu sırtlarda batıyor Üstü çıplak binlerce insan beyaz vadinin ortasında çalışıyor Kazma kürek sesleri, çekiç sesleri geliyor uzaktan Oysa, bu gün çalışmak istemiyordum İçimdeki sıkıntıyı, içimi ezen acıyı boşaltacak bir savaşa ihtiyacım var

Orada savaştık Kafa kestik Kossak karargahlarını yağmaladık Ölülerimiz terkimizde vadiye döndük Mezar kazdık Ezan okuduk Toplu namazlar kıldık Demir kazıklar çaktık İskeleler kurduk Harç yaptık Sekiler yaptık, dağları oyduk Ama bu iş bitmeyecek gibi İçim sıkıntıyla dolu

Moğolçuk hasta bugün Ona yardım etmeliyim Ateşler içinde yanıyor zavallıcık Bir karındaşımızı yanında bırakıp, fundalığa doğru ilerliyoruz Uzaklardan yine kazma kürek sesleri geliyor Elimi kaldıracak halim yok Çalışmak istemiyorum

Yine ihanet, yine gaflet N'oluyoruz Allah aşkına? Biz Türkler, birbirimize mi girdik? Hemşehrilerimin yaptığını içime sindiremiyorum Bu işin sonu nereye varacak? Rusun Sibirya'da bize yaptıklarını ne çabuk unuttuk?

Kuzeyde, asıl mücadeleyi bırakıp buralara gelmemeliydim belki de Var gücümle savaşıp, orada ölmeliydim Savaş kuzeyde bütün hızıyla devam ederken benim ne işim var burada? Ama, ihanete katlanamıyorum Babamın, Kuçum Han'ın, Ahmet Han'ın kanı kurumadan bu --------liği nasıl yaparlar? Birbirimize düştük anlaşılan Artık çok sevdiğim memleketime dönemem Kaderimi başka yerlerde arayacağım Türke hizmet edenlerin yurdunda, İslambol'da yani Donanmaya girip, uzak denizlere açılacağım, savaşacağım ve bütün dünyayı dolaşacağım

Bir Tatar amele birliğinde, üç aydan beri bu kıstakta çalışıyoruz Kış kendini hissettirmeye başladı Buna rağmen bütün gücümüzle çalışıyoruz Kazma, kürek ve manivelalarla dağları oyuyor, ormanları, kayalıklı sırtları yok ediyoruz Bu gün ilk kez ölçüm yapıldı: her iki ırmağın seviyesinden on altı metre aşağıya inmişiz Kendimizle gurur duyuyoruz Büyük düşünmek ne büyük bahtiyarlık

****

İslambol'da, Kasım Paşa sırtlarında haritacı dükkanında yazdıklarımdır

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üzerine olsun

Önümde küçük, hantal bir masa Üstünde Hint abadisi ve su damgalı İzmit kağıtları Bir hokka, içinde bezir yağı isinden yaptığım kara, koyu mürekkep Biricik yazıtım ve beni gecenin geç saatine kadar idare edecek kandilim var

Koyun postundan kürküme sarınmış yazı yazıyorum Şu an öyle mutluyum ki, kar fırtınası ruhumu okşuyor Yorgunluğu ve açlığı düşünmüyorum İslambol'un çevresindeki sırtlardan kurtlar iniyor düze Köpekler tarafından boğulan kurt leşlerini derelerin içine sürüklüyoruz her sabah Dışarda dondurucu soğuk Kurt ulumalarını dinliyorum Rüzgar çalımla esiyor Buz parçaları sürtünüyor cama Dışarıda, dizi dizi haritacı dükkanlarının bulunduğu çarşı ıssız Geceleri çıkan ayazdan yerler buzlu, kaygan Tek tük gelip geçenlerin ayaklarının altında buzlar çıtırdıyor Tükürüğü daha havadayken donduran bir soğuk var dışarıda

İslambol'un soğuğu dayanılmaz Bizim oraların kışını hatırlatıyor

Kış gelip de, her tarafı kar kaplayınca, Don-Volga kıstağını terk ediyoruz Gözlerimiz yaşlı Hayallerimizi hatıralarımızla birlikte oraya gömüp yol hazırlıklarına girişiyoruz

Bugün, dönüş hazırlıklarının yapıldığı beşinci gün Karlı yollarda uzayıp giden kafileler var Sıra biz Tatarların çadırlarının toplanıp yüklenmesinde bugün Kar boran halinde yağıyor Göz gözü görmüyor Uzakta, günlerimizi geçirdiğimiz çalışma sahasının üstünü kar örtmüş Köpekler uluyor, atlar kişniyor Hummalı bir çalışma var vadide Don- Volga boyları terk ediliyor İçimizde müthiş bir eziklik, bir sıkıntı, bir burukluk Mağlup edilen bir ordunun geride bıraktıklarını andırıyor her şey Yüzlerde bir hüzün var Artçıların atları tepinip duruyor arkada Kar fırtınasının ortasında heykel gibi hareketsiz bekliyorlar Öncüler ise çoktan buz tutmuş ırmağın kaygan zemininde gözden yitmiş İstihkamcıların arabaları dizi dizi Yollar tıkanmış Çamura batmış arabaların etrafında ameleler çalışıyor Çekiçler soğuk havada çat çat ötüyor Soğuk, kar ve çamur esir almış her şeyi Yaya, atlı ve malzeme yüklü arabalarımızla Rostov'a doğru gidiyoruz Moğolçuk, ben ve bir gurup şimal Türkü, İslambol'a gitmenin yollarını arıyoruz Önümüze çıkan her askere her işçiye her teknisyene soruyoruz; oraya gitmenin, orada kalmanın yolu ne?

Kızaklar, sisle örtülü buz tutmuş nehrin üstünden güneye doğru ilerliyor Uçsuz bucaksız beyazlığın ortasında kara bir sicim sanki Hendeklerde, üstü ipeksi karla örtülmüş buz şeritleri Dağlar gerimizde kalıyor Uzak ovalar, şimal bozkırları, Don ve İtil de geride kalıyor Atların üstünden buhar yükseliyor Sökülen çadırlar var hala Koşulan atlar, yüklenen arabalar Sağda solda çürüğe çıkmış binlerce malzeme Paslı demir kazıklar, manivelalar, kırık teskereler ve kazma kürek sapları Her şey bir hüznü yansıtıyor Öyle bir burukluk var ki içimizde, sormayın Ama biz Tatarlar için durum biraz farklı Zira, o gün Kızıl Elma'ya doğru yola çıkışımızın heyecanını taşıyoruz içimizde

Azak kıyıları sessiz Mavnalar çekiliyor açıklardan Nakliye gemileri, kadırgalar dizi dizi Boz bulanık dev dalgalar dövüyor kıyıları Karadeniz'e daha çok yol var Nemli bir soğuk kamçılıyor yüzümüzü Rüzgar, Türkiye taraflarından esiyor Gemilere bindiriliyoruz Her şey sessizce hallediliyor Yerler ıslak, kaygan Tahta iskelelerin üstünde nallar takırdıyor Hayvanlar alt güvertelere çekiliyor

Biz ise, amele gemilerine bindiriliyoruz

Azak merhametli davranıyor Ama Karadeniz hırçın ve dev dalgalarıyla karşılıyor bizi Direkler çatırdıyor, omurgalar gıcırdıyor Sular kamçı gibi çarpıyor küpeştelere Mavi ölümle boğuşuyoruz Sonuç; batan beş gemi, ölen yüzlerce insan ve telef olan sayısız hayvan

Ve İslambol Boğaz ve karlı sırtlar Köşklerin, yalıların, sanatın, medeniyetin ve bilimin ülkesi

Buraya aralık ayının ilk haftasında geldik Sokaklar karlı, soğuk, ıssız Bilmediğimiz bu şehirde kaderimizi arayacağız Kaçak, aç susuz, evsiz yurtsuzuz Geceleri mekanımız camiler İlk cemaat yerlerinde, şadırvanlardan akan suların şırıltıları altında birbirimize sokulup uyuyoruz Sonunda tekrar buluşmak üzere sokaklara dağılıyoruz

Nezarette geçirdiğim günler Sonra Mahkeme mahkeme dolaşmalar Köle statüsüne geçmek, sonra da azat edilmek için uğraşıyoruz Kurallar böyle Her şey ağamızın insafına kalmış Azatlık belgesini almamız için aradan en az dört ay geçmesi gerekiyor

10 Cemâziye’l-evvel 979

Aşağıdaki şahitlerin huzurunda, yemin ederim ki, Rus steplerinden gelme, kendisi aslen İtil-Ural Tatarı olan Aluhay oğlu Kanavuç'u, karnını doyurmak ve günde iki akçe karşılığında yanıma köle olarak alıyorum Hizmetleri karşılığında ona haritacılık mesleğini öğreteceğime söz veriyorum Kalacağı bir odacık Bir sahtiyen çizme, bir kaftan ve onu sıcak tutacak koyun postundan bir kaban da veriyorum Bu yazılı belgenin yazım tarihinden dört ay bitinceye kadar, dürüst bir şekilde çalışmak kaydıyla adı geçen köleyle azatlık anlaşması yaptım Zikredilen aya kadar dürüst bir şekilde çalıştığı takdirde, diğer hürler gibi hür olsun

Adı: Kasımpaşalı Divittar Süleyman Efendi

Şahitler

Gereği düşünüldü:

Adı geçen ikrarcının ikrar beyanını, lehine ikrarda bulunulan köle de şifahen tasdik edince durum talep üzerine sicile kaydedildi

Aluhay oğlu Kanavuç adlı köle, (uzun boylu, kumral çatık kaşlı, çıkık elmacık kemikli, yüzü tunç rengi, kara seyrek sakallı) günde iki akçe karşılığında Haritacı başı, Tersane-i Amire yakın haritacılar çarşısında ikamet eden Divittar Süleyman Efendiye teslim edildi

Tastik, imza

Hürriyetimin delili olan bu kağıtları sayfaların arasına koyuyorum

Hayat köleyken de güzelmiş Tabi, kadirbilir bir Türk'ün yanında bulunursan Hayatımın en güzel günleri orada, onun yanında geçti Çoğu zaman başımı yastığa koyar, köleliğimin hiç bitmemesini isterdim Peki, İslambol'da hür olmak nasıl bir şeydi acaba? Onu da tatmak istiyordum

Haritacılığı işte burada öğrendim Muhiddin Piri'nin şakirtliğini yapmış bu büyük insan pek çok şey öğretti bana

Sonra bahar geldi Nâibin karşısına çıkıp, hürriyetimi tasdik ettirdik

Şimdi önümde uçsuz bucaksız, hür bir dünya var İslambol çekiyor beni Bahar, yeşillikler ve vadiye yayılmış mesire yerleri kanımı kaynatıyor Her tarafta mutlu insanları görüyorum Moğulçuk'u bulabilecek miyim acaba? Onu günlerden beri arıyorum Kuzeyden kırk kişilik bir gurupla geldik buraya Kırım'dan, Kazan'dan, Sibir, Astrahan ve hatta Mişar Tatarları bile var aramızda

Günler sonra, Moğulçuk'u baruthanede çalışırken buldum Kotık kendi gurubunu toplamış, Tophaneyi mekan seçmiş, Kimşad ve dokuz arkadaşı silahhanede ve diğerleri de, İnebahtı'dan sonra hummalı bir çalışmanın yürütüldüğü tersanenin marangozhanesinde çalışıyorlarmış Şimdi kırk derya beyi olarak her gün buluşuyoruz

Moğulçukla beraber kırlara açıldık bugün Hayat yemyeşil, parlak, bir o kadar da ışıltılı burada İtil, Kama, Ufa boyları, sonra zirveleri karlı Urallar, batı Sibirya ovaları, İrtiş, Yenisey ve Türkün uçsuz bucaksız yurdu, güney Sibirya bozkırları, hepsi çok uzaklarda kaldı artık Geçmiş ne kadar da karanlık geliyor şimdi bana Oralarda soğuk, kan ve çile vardı Burada ise her şey cıvıl cıvıl, yemyeşil İnsanları da mutlu buranın Kadınları, çocukları, genç kızları hayat dolu

Ben ve Moğulçuk, şimdiye dek bu kadar güzel kızı bir arada gördüğümüzü hatırlamıyoruz Her şey ne kadar güzel Diğer hürler gibi, biz de hürüz Oh, içim mutlulukla dolu O gün, kırk derya beyi olarak öylesine şeniz ki, yeniden doğmuş gibiyiz

Boş zamanlarımızda mesire yerlerinde gezintiye çıkıyor, nerede bir eğlence varsa oraya gidiyoruz Kağıthane şenliklerinde at yarışlarını, cirit oyunlarını, güreşleri seyrediyoruz Eyüp yöreleri, Aliağa, Eski Yusuf Bahçesi, Divittar Çeşmesi mesiresi, Ok Meydanı, İmrahor köşkü, en sık uğradığımız mekanlar Atlar yayılırdı etrafta Doru, al, kurt kulası, kır, çaparlı kır ve çeşitli donda yüzlerce at, hendeklerin içinde yayılıyor

Sonra Mamatay'ın bulunduğu semt Mamatay, beklemediğim bir anda karşıma çıkan Tatar kızı Sevdiğimdi o benim Yemyeşil sırtlarda, hep benim yolumu gözlerdi El ele tutuşur, gözlerden uzak kırlara açılırdık Yeşilliklerin arasında kaybolmuş evlerin uzağından geçer, Bülbül Deresi’ne oradan da Can kuyusuna inerdik Çınarlar ve ceviz ağaçları uzanırdı sırta doğru Eyüp vadisinde bülbüller öterdi Göremediğimiz, ama şarkıları hiç dinmeyen bülbüller El ele tutuşup, kırlara açıldığımız günleri hatırlıyorum Ah ne kadar da mutluyduk o günlerde?

İslambol'a alıştık artık Sanki burada doğmuş gibiyiz Sevdiğimi barındıran bu şehre doyamıyorum Sonra felaketler birbiri ardına gelmeye başladı O günlerde bir kum saatçisinin yanında çalışıyorum Derya ile ilgili her şeyi öğrenmek istiyorum Haritalar, portalanlar, pusulalar, kum saatleri ve daha bir çok teknik bilgi Manevi rehberim ise Muhiddin Piri Kader bu ya, bedbaht hayatım dönüp dolaşacak, beni o yüce insanın doğduğu topraklara atacaktı

O yaz İslambol, büyük bir felaketin eşiğinden döndü Yangın kasıp kavurdu sokakları Evler, binalar, çarşılar yanıp kül oldu Sonra Baruthane tutuştu İslambol'un göğü kızıla boyandı Arkadaşım Moğulçuk'u zor kurtardım Her şey bir anda karanlığa bürünmüş, İslambol mahvolmuştu Biz, bir avuç Tatar, etrafa dağılarak, kurtarma ve söndürme çalışmalarına katılıyoruz

Sonra yangınlar söndü, duman çekildi ve ortalık sessizliğe büründü

Günler sonra Gelibolu'dayız

Gelibolu, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık Tersane-i Amir buraya taşındı Donanma-yi Hümayun da buradan yönetiliyor Her tarafta gemi yapım tezgahları var Doklar insan kaynıyor Koy, marangozhaneler tarafından işgal edilmiş Ortalıkta bir reçine kokusu Bir tarafta dökümhaneler, silah atölyeleri, top yapım tezgahları, cebehaneler ve diğer tarafta baruthaneler işliyor Biz ise çarşıda kalıyoruz Sıra sıra dükkanlarda yatıp kalkıyor, haritalar çiziyoruz

Gelibolu'ya, oradan da Kilit-i Bahri'ye geçtik Gerçek denizcililiği işte orada öğrendik Muhiddin Piri'nin memleketinde Her ne kadar bozkır çocuğu olsak da, Gemilerin silsiresi avazesinde her şeyi öğreniyoruz Biz artık Osmanlı leventleriyiz İçim gururla dolu İçimi ezen tek şey ise, Mamatay Onu acep bir daha görebilecek miyim?

Akdeniz'de seyrederdik o zaman

Kafirlere vermez idik hiç aman

Bahri Mağrip'in ortasında, Sir Francis Drake'nin kamarasında tuttuğum notlardır

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üzerine olsun

Bahri Mağrip ya da onların deyişiyle Atlas denizi, şimdiye kadar gördüklerimin en büyüğü olup, bu muazzam deryaya bir kez daha açılıyor olmak bilseniz nasıl gururlandırıyor beni Yalnız ben değil, donanmadaki herkes heyecanlıydı o gün Tayfalar, askerler, topçular ve hatta kürekçiler

O yıl ki donanmamız ana donanma olmadığından, Akdeniz'in haricindeki sulara açılamazdık Bu yetki verilmemişti bize İnce donanmalar okyanuslara açılamazlardı Donanma-i Humayun'un kat'i emriydi bu

Başta Koca Murat Reis olmak üzere hepimiz bambaşka duygular içindeydik o gün Ayaklarımız yerden kesilmiş, bakışlarımız hülyalı, yeni yerler fethetmenin heyecanıyla yanıp tutuşuyorduk Çünkü biz uzak şark denizlerinde ve Sumatra açıklarında savaşmış ve hatta Büyük Yılan Balığı Denizi'ne kadar gitmiş cihanın gördüğü en gözü pek denizcilerdik

Dümenler garp istikametine kırıldığında, üç bal yemez topu birbiri ardına patladı Kapudanımız Koca Murat Reis arkadan gelen kadırgalara işaretini verdi Rota Septe Boğazı, hedefimiz Kanarya Adaları, hatta daha güneyindeki Cabo Verde adalarıydı Buraları fetheden ilk denizciler biz olmak istiyorduk

Günlerce gittik Koylarda dinlendik, açık denizlerde yol aldık Atlas denizi bize hiç de yabancı değildi Ancak burada sular daha koyu, daha derin ve daha korkutucuydu Rotayı cenup istikametine yönlendirdiğimizde sular bizi ta Hint diyarına, Sumatra'ya, hatta Sarı Deniz'e kadar götürürdü Oralarda yıllarca savaşmış, Portekizlilerle, İspanyollarla kozumuzu paylaşmıştık Sonra tekrar şimal istikametine kırarsın dümeni Hey gidi günler! Yukarıda büyük Yılanbalığı Denizi Zipangu, bir sıra adalardan oluşan ülke Buralar güneşin doğduğu topraklardır Asya, ana kıta; altının, ipeğin, kürkün, baharatın ve amberin ülkesi Dünyanın bütün kritik madde kaynakları buradadır Oralarda bu kaynaklara sahip olmak için yıllarca savaşmıştık

Murat Reis'in gemileri seksen direkli

İçinde tayfalar, ağalar aslan yürekli

Enginlerden bir kuş gelip kondu aman serene

Beş Mısır hazinesi vereyim karayı görene

Murat Reis'in gemileri çamdır, dayanmaz

İçinde tayfalar, ağalar uyur, uyanmaz

Bir tayfa, durmaksızın bu türküyü söylüyordu Gemiler suları yararken biz hayallere dalmış onu dinliyorduk Ama deniz hata kabul etmez Bir anlık gafletimiz hayatımızı karartmaya yetmişti Kader bizi dönüşü olmayan bir yola sürüklüyordu Kastilye ve Portekiz korsanlarının yuvalandığı bu adalar, şimdi tam karşımızdaydı Yenilmez armada orada bizi bekliyordu

Her şey türküdeki gibi yaşanacaktı

Etrafımız birden yirmiye yakın İspanyol ve Portekiz kadırgaları tarafından sarıldı İlk patlamanın ardından, güvertelere dev gülleler düşmeye başladı Gemilerimiz bir anda öldürücü yaralar almıştı Murat Reis'in sancak gemisi göz açıp kapamayla sulara gömülürken, gemiden kurtulan olmadı

Başımızın üstünde direkler çatırdıyor, yelkenler yırtılıyor, güverteler tutuşuyordu Gemiler orta yerinden ikiye bölünürken, arkamızdaki üç kadırga alev alev yanıyordu

Batan son gemi bizimkiydi Yavaş yavaş sulara gömülüyorduk Ben ve diğer leventler kısmen sağlam kalan kıç tarafta sıkışıp kalmıştık Artık teslim olmaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştı

Sonra ana güvertede bir çatırtı koptu Gemimiz ikiye bölündü Burun kısmı yavaş yavaş batarken, biz kıç tarafa daha da sıkıştık Batıyorduk Sular fokurduyor, bizi kendine çekiyordu Önce derin bir burgaç oluştu, direkler kırıldı ve sulara gömüldük

Yine o manzara, yine o görüntü Suyun altındayım Köpüklü, karanlık sular Yukarıda güneş pırıl pırıl Dipte ölüm, yukarıda ise, sonsuz esaret var Esarete doğru kulaç attım

Üç Kastilye kadırgası bizi denizden topladı Bir saat sonra da, karaya ayak bastık Gözlerimiz bağlandı, ayaklarımıza prangalar geçirildi, bileklerimize zincirler vurulup, bir Portekiz gemisinin alt güvertesine kapatıldık

Artık esirdik Sırtımızda ağır, taşınmaz tomruklarımızla küreğe mahkum kölelerdik biz

Tarih bizi nasıl yargılayacak acaba? Günahlarımız ve sevaplarımız adil olarak tartılacak mı? Yoksa bir gurup sergüzeşt olarak mı tanıtacaklar bizi? İnsanın alın yazısı değişmeyeceğine göre, varsın bundan dolayı yargılasınlar

Cezamı, yine milletim için çekmeye hazırım

Yaşamak ilk kez acı veriyor bana Ben de diğer leventler gibi ölmek isterdim İnsanın, kendisine yıllarca kölelik yapmış birine boyun eğmesi ne kadar gurur kırıcı? Esaret denilen şey buymuş meğer Allah'ım bu da mı gelecekti başımıza?

Başımı kaldırıp, tavandaki çatlağa baktım İnce, keskin bir ışık demeti gözlerimi kamaştırıyordu Nihayet kendime gelmiştim Ne zamandan beri buradayım acaba? Bunu bilemiyorum Geniş bir mezar çukurunu andırıyor burası Göz kapaklarımı aralayıp etrafıma bakıyorum Sessizlik öylesine ürkütücü ki Demirlerle, zincirlerle bir yere bağlanmış olduğumu yeni anlıyorum Denizdeyiz galiba, bir geminin içinde Başım dönüyor, midem bulanıyor Ölüm kuşu üstümde dolaşıyor Her şeyi hatırlamaya çalışıyorum Ağır bir cisimle vurmuşlar gibi, sürekli zonkluyor başım Anlaşılan zor günler geçirmişiz

Tuhaf kokular geliyor burnuma Bu kokuyu bir yerden hatırlıyorum Karanlık yığınlar görüyorum etrafımda Hayattayım Bir mahzendeyiz galiba Karanlık, loş bir mahzende Bir geminin alt güvertesi de olabilir Ama olsun, başımdaki ağrı, vücudumdaki sızı, şiş göz kapaklarım ve türlü kokular, hepsi hayatta olduğumun işaretleri

Of, bu ne işkence? Çevremde niçin başka sesler duyamıyorum? Karındaşlarıma ne oldu? Neden kalkamıyorum? Omzumdaki bu ağırlık da ne? Kollarımı hareket ettiremiyorum Ayaklarım bağlı Peki şu rutubet, su sesleri ve esrarlı karanlık neyin nesi?

Gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışırken, bir inleme sesi duyuyorum Demek ki, tek başıma değilim burada Yerde sürüklenen zincirlerin seslerini duyuyorum Elimle yaramı yokluyorum Kaşlarımın üstündeki şişlik acı veriyor bana Etrafı dinliyorum Önce bir sükunet, sonra uğultu, dalgaların sesi olmalı bu Alt katta tepinen atların, yukarıda koşuşturanların ayak patırtıları geliyor kulağıma, sesleri ayırt edebiliyorum Kollarımı hareket ettiriyor, parmaklarımı hissetmeğe çalışıyorum Bileklerimdeki zincirler şıngırdıyor Tomruğu ise, oynatamıyorum

İnsan, dehşeti yaşamaya görsün Unutmak mümkün değildir

Başımı tomruğa bastırıp, her şeyi hatırlamaya çalışıyorum Dimağım karmakarışık, her şey allak bullak Ah, başımdaki şu ağrı da olmasa

Bu yaylanış, batış, sonra tekrar yükseliş, bir geminin içinde olduğumuzun işaretleriydi Bütün varlığımla geçmişi düşünmeye çalışıyorum Parçalanan bir kadırga, denizde can veren leventler, mavi, köpüklü sular, yanı başımıza düşen gülleler, çatırdayan direkler, İspanyol ve Portekiz kadırgaları ve korkunç bir sessizlik Her şey, bütün tafsilatıyla gözlerimin önünde beliriyor

Bugün ilk kez toplu olarak dışarıya çıkartıldık Gemileri sallayan kuvvetli fırtına henüz geçmiş değil Gemilerimiz yan yatıyor, yükseliyor sonra derin sulara gömülüyor Sular güvertelerden taşıyor, direkler boyunca sıçrıyor

Kaygan zeminde düşmemek için birbirimize tutunuyoruz Ağır, paslı zincirlerimiz bizi geriden takip ediyor Merdivenler kaygan Okyanusun tuzlu suları çarpıyor suratımıza Gün ışığı gözlerimizi kamaştırıyor Bir kara yığın halinde ilerliyoruz Üstümüzden bir küf ve rutubet kokusu yükseliyor Sessizce merdivenleri çıkıyoruz Kuvvetli öksürük sesleri duvarlarda yankılanıyor Tam bir ölüm ve hastalık manzarası var aşağıda İngilizler bizi yukarıdan seyrediyor Merdivenlerin tahtaları gıcırdıyor Ben bir kenarda durmuş tanıdık yüzler arıyorum Garip bakışlarla birbirimizi süzüyoruz Dudaklarımızda kan izleri var Diş etlerimiz kanamalı, cildimiz solgun Sarı, seyrek dişlerimizi gösteriyor, gülümsüyoruz Esaret nasıl da iğreti duruyor üstümüzde

Üst güvertedeyiz

Kaptan ve gemi heyeti tam karşımızda Çevremizde silahlı, kamçılı askerler var Dörderli sıralar halinde hizaya sokuluyoruz Tam karşımızda bronz bir levhanın üzerinde bir yazı dikkatimi çekiyor: Elizabeth Onun da altında Sir Francis Drake

Sir, nihayet karşımızda Kıvırcık, kızıl saçlı, sarkık yanaklı, tıknaz biri Kol yenleri ve yaka kısmı fırfırlı süt beyazı bir gömlek giymiş Üstünde bir redingot Ayağında ise, dize varan konçlu çizmeler var Kaşları bir kadınınki gibi ince Gözler küçük ve birbirinden ayrı Alt dudağı kalın, yağlı ve parlak

-Rotamız Antilya! diye Türkçe olarak söze başlıyor Sir Bu durum karşısında şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz Sir mükemmel Türkçe biliyordu Sonra devam etti "Bana verilen yetkiler dahilinde sizi İngiliz-Anglikon üslerine teslim edeceğim Yetkilerim buraya kadar Esir alma ve besleme yetkim yok İngiliz kolonilerinde, kraliçenin hizmetinde çalıştırılacaksınız İsyana kalkışmanın ve kaçmanın cezası ölümdür Bunu şimdiden hatırlatmış olayım Verilen emirlere boyun eğmek mecburiyetindesiniz Yıllar önce İnebahtı'da esir düşen otuz bine yakın levente de aynı şeyleri hatırlatmıştım Ne yazık ki, beni dinlemediler Bir çoğu yerlilere sığınmayı başardıysa da, büyük kısmı öldürüldü Orada hayat Araf'ta yaşamak gibidir Ölüm ve hayat arasında Hayatta kalmanız emirlere boyun eğmenize bağlı Yepyeni bir din, yepyeni bir yaşantı ve yepyeni insanlarla karşılaşacaksınız orada Vahşi yerlilerle irtibat kurmanın cezası yine ölümdür"

Yetkililer dönüp gidiyor Biz tekrar karanlık mahzene indiriliyoruz

Şimdi üzerimizde masmavi bir gök, ak bulutlar ve başımızı döndüren bir okyanus meltemi var Bir yığın halinde toplu mezarımıza doğru ilerliyoruz Tahtaları kemirip, ölülerimizin etini yiyen iri sıçanların yanına yani Rüzgar keçeleşmiş saçlarımızı ve sakallarımızı dağıtıyor Karanlık mahzene girmezden önce, ciğerlerimi temiz havayla dolduruyorum

Bir ruh gibi ilerliyoruz

Önümde yere kapaklanan birine yardım ediyorum Ve bedelini ağır ödüyorum Sırtıma inen bir kamçı ile soluğum kesiliyor Acı içinde kıvranıyorum Asla bir başkasına yardım etmek yok

Her yerde Moğulçuk'u arıyorum Kimler yoktu ki o gün gemimizde? O yiğit Harazimli, Çeşmeliler, Gelibolulu denizciler, Akdenizliler ve İstanbullular Yaşıyorlar mı acaba?

Geminin dev dalgalar arasında ilerleyişini, suların yarılışını ve dalgaların çıkardığı o korkunç sesi duyuyorum karanlıkta Kuvvetli bir fırtına bu Geminin omurgası gıcırdıyor, direkler çatırdıyor Kaygan pis zeminde insanlar uzanmış kusuyorlar Soğuk, dayanılacak gibi değil Açız Yanı başımda biri yine can veriyor Avazım çıktığı kadar bağırıyorum, fakat sesimi duyuramıyorum

Yolculuk bitmiyor bir türlü

Dün gece aniden kopan fırtınadan sonra beni apar topar yukarıya çıkardılar Karanlıkta bir dizi koridordan geçtik Sonra aydınlık bir hol, geniş bir kapı ve muazzam bir kamara Yerler boydan boya Türk halılarıyla kaplı Rüyada gibiyim

Büyük, maun bir masanın başında kıvırcık kızıl saçlı biri var Başını kaldırıp bana bakıyor, onun Sir Francis Drake olduğunu anlıyorum Yorgun, şiş gözlerini ayırmıyor benden

-Buyur otur! diye yine Türkçe sesleniyor bana, yandaki yuvarlak iskemleyi gösteriyor "Seni, yanımda alıkoymak istiyorum Alt güverteye istediğin zaman inebilirsin Şu zincirlerden de kurtarmak gerekir seni Kısacası, sana ihtiyacım var Bana yol ve yön hususunda yardım edeceksin Elimdeki harita yetersiz İşte, Sabastian Münster'in Haritası Bununla bu zor durumdan kurtulmamız imkansız Daha kötüsü, rüzgarlarla ilgili hiçbir bilgi yok burada Sizin o meşhur haritanızı istiyorum"

Ben merakımı gideremeyerek sordum

-Sir, dedim "Siz ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz"

-Evet, bunda şaşıracak ne var? Bu çağda, Türk kültür ve medeniyetine kayıtsız kalınabilir mi? O, büyülü bir ülkedir Güçlüdür ve muazzam bir bilgi deryasıdır Siz ne kadar da şanslısınız Yıllarca denizleri dolaştım Ticaret yaptım, savaştım Mundus Novus'dan tut, ta Novus Orbis'e kadar gittim Ama elimdeki bu kozmografya yanlışlarla dolu, kullandığımız haritalar yetersiz Portalanlar hiçbir ayrıntıyı göstermiyor Kıyılar, uzaklıklar, rüzgarların yönü, her şey yanlış

Masaya yaklaşıp haritaya bir göz attım Bahri Mağrip'in maviliği üzerinde bir pergelle bir gönye duruyordu

Ben, biraz çekingen,

-Başta mesafeler yanlış, diye söze girdim "İki kıta arasındaki mesafe bu kadar az olmamalı Ayrıntı yok, rüzgar gülleri, iklim bilgileri eksik Sir, bu bilgilerle Britanya'nın etrafını bile dolaşmanız mümkün değil Bilmediğiniz yollara, tehlikeli sulara sürüklenirsiniz"

İkimiz birden haritanın üzerine eğildik

-Mesela şu Zipangu meselesi, diye konuşmaya devam ettim "Öyle yanıltıcı ki, Kolomb bile bir dizi adayı Zipangu sanmış Oysa Zipangu ile Mondus Novus'un arasında koskoca Pasifik yer alıyor Bu yanlış, hala nasıl yer alır haritalarda? Zipangu ile ilgili ilk doğru bilgiyi bundan tam beşyüz yıl önce büyük Türk alimi Mahmut Kaşgarî veriyor Mahmut Kaşgarî, kendi çizdiği dünya haritasında Zipangu'yu Asya'nın doğusunda ve doğru olarak gösteren ilk alim olmuştur

Sonra şu İndia meselesi, yanlışlarla dolu İndia, Antilya'nın kuzey batısına değil, büyük kıtanın güneyine düşer Bu bilgiler geçen asırda kaldı Bu haritada yazı ve resimler de az Coğrafi bölme çizgileri konulmamış Peki, Novus Orbis'in güneyindeki şu kara parçasına ne demeli? Böyle bir yer yok ki"

Sir sessiz, heyecan içinde dinliyor anlattıklarımı

- Ne kadar çok şey biliyorsunuz, dedi

- Bunlar sıradan bilgiler, dedim "Kitab-ı Bahriye'yi duydunuz mu? Muhittin Piri'nin yaptığı haritaları ve portalanları Ben Garp Ocaklarında yetiştim Orada her türlü bilgi ilmi metotlarla verilir bize Harita yapma, harita okuma, portalan bilgileri, rüzgarlar, rüzgar gülleri, zamanla ilgili kum saati yapımı, pusula bilgileri, iklim bilgisi, denizler ve denizdeki akıntılar Kısaca bütün coğrafya bilgileri"

- Haklısınız Bundan şüphem yok Ama o haritayı gene de istiyorum Şimdi çaresizim Bu konuda bana yardım etmelisin

- Benden istediğiniz bu mu Sir?

- Evet, o haritayı istiyorum

- Peki, bunun karşılığında siz ne vaat ediyorsunuz?

- Mahkemeyi menfaatleriniz doğrultusunda etkilemek Daha da bir şey yapamam

Mukadderatımızla ilgili, gemide küçük bir mahkeme kurulmuştu

-Saygıdeğer efendimiz, madem öyle, emir verin de bizi ülkemize göndersinler

- Geri dönüşünüz artık mümkün değil

- Sir, biz Osmanlı denizcileriyiz Bunun farkında mısınız bilmem Bu devirde iki yüz elli kişiye yakın Osmanlı denizcisini alıkoymanın ne kadar büyük bir suç olduğunu biliyor musunuz? Unutmayın ki, size şöhretin kapılarını biz açtık Bizi esir pazarlarında satıp, maden ocaklarında mı çalıştıracaksınız yani? Yo, buna cesaret edemezsiniz Sakın yapmayın bunu Buna engel olun Sonra kaldıramayacağınız bir vebalin altına girersiniz Gemilerdeki bütün köleler, mahkumlar ve esirler adına bunu bir daha düşünmenizi istiyorum sizden

-Dedim ya, bu konuda karar verecek kişi ben değilim Ben ancak düşüncelerimi söyleyebilirim Nihai kararı gemi mahkemesi verir Kaldı ki karar, gemi noterince tasdik edilmiş Yani elimden bir şey gelmez Gönlümün hep sizden yana olduğunu bilin ama Öyle olsa da, elinizdeki bilgileri benden saklamamalısınız Unutmayalım ki hepimiz aynı gemideyiz Ama ben gene de elimden geleni yapacağım Orada mutlu bir hayat sürmeniz için her türlü gayreti sarf edeceğim

- Söylediklerinizden hiçbir şey anlamış değilim Sir Esir olarak satılmayacak mıyız yani? Ya da çalışma kamplarına gönderilmeyecek miyiz?

- Dedim ya, bu hususta kati bir şey söyleyemem

- Ramazan Paşa'yı duydunuz mu? Vadi üs-Sebil'de Portekizleri bozguna uğratan paşadır kendisi Yani şu anda köle olarak Antilya'ya götürdüklerinizin büyük çoğunluğu, orada hayatlarını hiçe sayarak savaşan leventlerdir Daha da önemlisi o savaşta ölenler arasında Portekiz kralı da vardı O kılıcı kullanan derya yiğidi, şu anda esirlerin arasında Karşınızda bulunan şu değersiz şahıs da oradaydı o gün Portekiz donanmasının çöküşü asıl o tarihte başlar Az önce, size şöhretin yolunu biz açtık, derken, bunu söylemek istiyordum Şimdi, ne büyük bir yanılgı içinde olduğunuzu anladınız mı? Biz sizi tanıyoruz ama, siz bizi tanımıyorsunuz Cenabı Hak, ortak düşmana karşı savaşan bu iki dostu şimdi karşı karşıya getirmiş durumda Biz buna Takdir-i İlahi deriz Kısaca birbirimize muhtacız Bizim, sizin insanlığınıza, büyüklüğünüze ve alicenaplığınıza ihtiyacımız varsa, sizin de bizim bilgimize ihtiyacınız var O halde şartları iyileştirmemiz gerekiyor Yani en azından gemiler Antilya'ya varana kadar Bu konuda ilk adımı sizin atmanız gerekiyor Bizim elimiz kolumuz bağlı Ulular ulusu hakanımızı düşünerek karar verin buna Bize diğer köleler gibi davranamazsınız, köle muamelesi yapamazsınız Bu çağda göze alınamayacak bir durumdur bu İmparatorluğumuzun cihan şümul siyasi ufkunu idrak edebilmiş değilsiniz anlaşılan Alt güverteye hayvanlar gibi tıktığınız iki yüz elli esir, bu muhteşem imparatorluğun leventleridir Ben, hakanımız ve kraliçeniz adına bunu sizden istirham ediyorum Şartlarımızı düzeltiniz, hastalarımızı, yaralılarımızı tedavi ettiriniz Veya, bırakın biz tedavi edelim, aramızda üst düzey bir hekim arkadaşımız var Tabii ölmediyse Yardıma gelince, size yardım ederiz İstediğiniz harita ve portalanlar işte burada"

Su geçirmez kabın içindeki Muhittin Piri'nin haritasını ve Kitab-ı Bahriye'yi koynumdan çıkarıp, masanın üstüne koydum Her şeyimi kaybetmiş olsam da bu hayati gereçler ve yazılarım hala koynumdaydı

Sir, şaşkınlık içinde,

-Yanınızdaydı demek ha? diye sordu

-Gayet tabii, bunları yanında bulundurmayan Osmanlı levendi olamaz Sir Francis Drake, bilgiye susamış gibi sabırsızlıkla haritayı açtı

-Size müteşekkirim, size müteşekkirim, dedi "Of, aman Tanrım nihayet görebileceğim"

Muhittin Piri'nin büyük dünya haritası masanın üstüne açıldığında, Sir'in gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi

Arada söze girdim

-Sir, kendim için de bir şey isteyebilir miyim? Sizden mürekkep ve yazı yazacak kağıtlar istiyorum

-Ha, evet Peki peki, git bak var orada her şey Yazılarınızı burada, benim masamda yazabilirsiniz

Kıvırcık, kızıl saçlı başını kaldırıp, çekmeceyi açtı Bana yeşil, deri kaplı bir defteri uzatarak,

-Bu da benden sana bir hediye, dedi "İhtiyaç duyduğun her şey var burada İstediğin zaman gelip odamı kullanabilirsin"

-Teşekkürler Sir

-Bir şey değil, bir şey değil

Kendinden geçmiş gibi, tekrar eğildi haritanın üstüne

O günden sonra, gemiler mağribe doğru ilerlerken, Sir'ün kamarasına kapanıp, tavanda sallanan gemici fenerinin sarı ışığı altında sabahlara kadar denizleri ve kıtaları tartıştık Günün her saatinde masanın üstünde o iki harita serili dururdu Muhittin Piri'nin ve Sebastian Münster'in haritası Yerlerde portalanlar, adalara ait küçük detay haritaları, resimler, şekiller, pusulalar, rüzgar gülü kılavuzları da atılı dururdu En hararetli tartışmamız ise Zipangu üzerineydi Sir Francis Drake, yıllarca Sebastian Munster'in haritasını kullanmış olduğundan, Zipangu'nun hemen Kaliforniya açıklarında olduğunu biliyor, Antilya'ya vardıktan sonra güneye bükülüp, Novus Orbis'e, oradan Zipangu'ya ve daha da sonra Hindistan'a varılacağını sanıyordu Yanlışlarını Muhittin Piri'nin dünya haritası üzerinde tek tek gösterdim Söz konusu yerlere gidebilmek için koskoca Pasifik'i geçmek gerektiğini söyledim "Zipangu, Novus Mondus'un batısında değil, Asya'nın doğu sahillerindedir Güneşin doğduğu yer de derler oraya Orada güneşin çocukları yaşar Hindistan ise, kuzey batıda değil, tam aksine güney batıya düşer Yani okyanusun kuzey çanağını geçip, Yılanbalığı denizine, sonra kuzey ve güney Çin denizlerine ve güney doğu Asya adaları arasından Hint okyanusuna varılır" dedim Ona ayrıca Seydi Ali Reis'in Hint denizi rehberi niteliğindeki Muhit ve Miratü-l memalik adlı eserlerini hediye ettik Bu tür bilgileri biz hususi muhafazalar içinde yanımızda taşırdık Sir buna çok sevindi Sanki yıllardır beklediği armağanlara kavuşmuş gibiydi Mutlu birinin coşku dolu bakışları vardı gözlerinde Günler sonra beni yanına çağırıp,

- Ne kadar da yanılmışız, dedi, gözlerimin içine bakarak "Çok faydalı bir yolculuk oldu bu Sana minnettarım"

Tam bir coğrafya tutkunu olan Sir, elimi kuvvetle sıktı

Fakat bütün iyi niyetlerimize rağmen, Sir bizim için hiçbir şey yapmadı Durumumuzda hiçbir iyileşme olmadı Yazılarımı temize çekmem ve burada yaşadıklarımı yazmam hususundaki bana gösterdiği kolaylığı unutamam ama Aramızda iyi bir dostluk kurulmuştu İkimiz de Türkçe biliyorduk ve ikimiz de coğrafya tutkunuyduk Günlerce haritalar ve portalanlar üzerinde tartıştık Ve sonunda yine alt güverteye indirildim Loş, karanlık ve sıçanların cirit attığı yere Ne sırtımızda taşıdığımız tomruklardan, ne elimizdeki zincirlerden, ne de ayağımızdaki demir halkalardan kurtulabildik Kısaca, değişen hiçbir şey olmamıştı Gerçek, yine bütün acımasızlığıyla karşımızdaydı

Hayvanlar gibi tekrar karanlık alt güverteye tıkıldık Mahkeme edilmedik Jürinin karşısına bile çıkartılmadık Geleceği olmayan, mazisiyle bağları kopmuş bir avuç Osmanlı levendiydik, o kadar

* * * *

Traverten ocaklarındaki barakada tuttuğum notlardır

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üstüne olsun

Gemiden, zincirle birbirimize bağlı olarak çıkartılıyoruz Yeni yurdumuza merhaba! Uzakta guruplar halinde kölelerin indirildiği limandan büyük bir uğultu duyuluyor Arada bir küfürler, inlemeler ve kamçı sesleri geliyor kulağımıza Sahile vuran dalgalar bile bastıramıyor bu sesi Tek sıra ilerliyoruz Esirler az ileride taş bir köprüyü geçiyorlar Taş kemerli köprünün kenarına bozarmış kıyafetler içinde keşişler sıralanmış Hayretle o yana bakıyorum Ne yapıyor bu adamlar? Kaba, yün kumaştan kıyafetler giymiş bu keşişlere doğru ilerliyoruz İçimde sonsuz bir tiksinti Gittikçe yaklaşıyorum Keşişlerden biri sürekli dualar okuyarak yüzümüze kutsanmış su serpiyor Zincirlerimizin taş zeminde çıkardığı sesleri duyuyorum Gençten keşiş elindeki çam dalını, önünden geçen her esirin yüzüne serpiyor Bir diğeri ise haç çıkartarak kutsuyor bizi Sonra boynumuza küçük yaftalar asıyorlar Çevirip okuyorum; MELUNGEON Ne manaya geliyor bu, şey anlamıyorum Ama sonradan öğreniyoruz ki, "lanetlenmiş ruh" manasına gelen bir kelimeymiş bu

Keşiş, çam dalını suya batırıyor bir daha serpiyor yüzüme Geçip gidiyorum Dualarından ise bir şey anlamıyorum

Sonra bizi loş, karanlık, taş zindanlara kapattılar Önümüze iki ahşap kova koyup, çekip gittiler Kovalardan biri içmek, diğeri ise, hacetimizi gidermek içinmiş Daha o anda su dolu kovanın önüne sıralandık Avuçlarımızı suyla doldurup yüzümüzü yıkadık

Yüzümüzü kirletseler de ruhumuz hep temiz kalıyor

Antilya'da, Apalaş dağları eteklerinde traverten ocaklarında çalışıyoruz Bize verdikleri yeni isimle biz Meluncanlar, yüksek dağların eteklerinde taş kesme ve taş kırma işlerinde çalışıyoruz Etrafımız derin uçurumlarla çevrili Meluncan, alışamadığımız bu tuhaf isim, alın yazımızın özeti gibi Burada hayatta kalmak o kadar zor ki İstikbalde bizi nelerin beklediğini bilemiyoruz Bu zor hayata katlanabilecek miyiz? Peki ya geleceğimiz, neslimizin devamı? Aile kurabilecek miyiz burada? Bu yerde daha ne kadar kalacağız? Bütün bu sorular henüz cevabını bulmuş değil

Gündüzler onların, geceler bizimdi buralarda Gündüzler o kadar uzun ki, zaman geçmek bilmiyor Gecelerimiz ise çok kısa Göz açıp kapamayla bir de bakmışsın, sabah oluvermiş Yataklarımızdan şafak vakti kalkıyoruz Yatak dediysek, talaş ve sap doldurulmuş kirli, yırtık şilteler bunlar Kaba yontulmuş çam tahtalarından yapılmış üç katlı ranzalarda yatıyoruz Yorgunluktan bitap düşmüş olarak, kendimizi yatağa atar atmaz uyuyoruz Uyumuyor, adeta baygın düşüyoruz Hastalıktan, yorgunluktan ya da dağlardan düşerek ölenlerimiz oluyor zaman zaman Kamp yetkilileri ölülerimizi elimizden zorla çekip alıyorlar Kendi inançlarına göre gömeceklermiş Daha şimdiden karşıdaki çıplak bir sırtta bir mezarlık oluşmuş Başlarına tahtadan haçlar çakılmış mezarlar, geleceğimizin aynası gibi, karşımızda duruyor

Ölenlerimiz için çok mücadele ettik Geceleri keşişlerin mezar başlarına diktikleri haçları gizlice kırıp atıyor, ölülerimizin başına bir taş dikip, dua okuduktan sonra gidip yatağımıza uzanıyoruz

Kampın etrafına kazık çakmakla işe başlattılar bizi Asker gözetiminde, dağlardan ağaç kesme işini de biz yapıyoruz Keresteleri soyma, yontma, kütükten barakalar yapma işi hep bizim

Yerlilerin saldırılarından uzakta, aşılmaz dağların ve derin uçurumların arasında aylardan beri çalışmaktayız İngilizlerin kuracakları şehirler için sağlam taşlar hazırlıyoruz Traverten kayalıkları tek tek parçalıyor, onlardan iri kalıplar kesiyor, bu taşları yontuyor ve aşağılara taşıyoruz Eskiden Romalılar kolezyumlarda kullanırlarmış bu taşları

Beyaz vadinin ortasında çalışan köle sayısı her geçen gün artıyor Gemiler, uzak diyarlardan sürekli kara derili insanlar getiriyor buraya Dinlenmek, soluk almak yok Vadiye yayılmış ocaklarda, kol kuvvetiyle çalışan vinçlerin etrafında, günde neredeyse on sekiz saat çalıştırılıyoruz Güneş, yontulmuş granit kayaların üstünde parlıyor Ortalık cehennem gibi sıcak Üstümüz başımız toz içinde, tanınmayacak haldeyiz

Vadiye serpilmiş ahşap barakaların sayısı her geçen gün artıyor Biz Meluncanlar, ayrı barakalarda kalıyoruz Kara derililer ve batı Hint adalarından getirilen köleler ise, başka ocaklarda çalıştırılıyor Sabahları onların vadiden dağa doğru tek sıra halinde gidişlerini seyrediyoruz Tuhaf, insanın içini ezen şarkılar söylüyorlar giderken Sesleri çıplak sırtlarda yankılanıyor Maden ocaklarında ölüm şartlarında çalıştırılan bazı kölelerin, İnebahtı'dan getirilen leventler olduğunu söyledilerse de, bu gerçeği öğrenemedik

Her şeyin üstü bembeyaz bir tozla kaplı burada Yere kök salmış, dev kazıklarla çevrili kalenin ortasındaki taş yapılar her geçen gün artıyor Yüksek kulelerde günün her saatinde silahlı askerler geziniyor Bunlar bizi gözetim altında tuttuğu gibi, yerlilerin saldırılarından da koruyorlar Bazen, uzaktan çatışma sesleri duyuyoruz Yırtık pırtık kıyafetler içinde köleler, hayvanlar, binalar, çitler, dikenli teller ve orman Gördüğümüz manzara bu Çamurlu yollar boyunca zincire vurulmuş her renkten insan var burada Taş kırma makinelerinin yanında veya sırtlarında taş taşıyan binlerce insan vadinin ortasında, karıncalar gibi kaynaşıyor gece olduğunda ise yorgun argın koğuşlarına çekiliyorlar Uçurumlar o kadar derin ki, aşağıya bakamıyoruz Uçuruma yuvarlanan karındaşlarımız oluyor bazen, ama cesetlere dokunamıyoruz Boğucu hava nefesimizi kesiyor Ciğerlerimiz daha şimdiden bir karış tozla kaplandı Öksürürken kan tüküren karındaşlarımız bile var Ama biz gene de şanslı görüyoruz kendimizi Ocaklarda, trevertan tozundan çimento yapanların işi çok daha zor

Bu esarete daha ne kadar dayanırız bilmem Gelecekle ilgili hiçbir umut ışığı göremiyorum Kaçmaktan başka çaremiz yok Uçurumları aşıp, öbür tarafa geçmek ise, imkansız Umudumuz her geçen gün azalsa da, hürriyetten vazgeçemiyoruz

Yaz bitti, kış geldi Apalaş dağları karla kaplandı Zirveleri her daim karlı olan bu dağları biz kampta kaldığımız barakanın penceresinden seyrederdik O dağlar hürriyetimizdi, özlemimizdi bizim Vadinin boğucu havasını o yandan esen rüzgarlar dağıtırdı Kartallar geniş kanatlarıyla kavisler çizerek gururla süzülürlerdi üstümüzde Onlara imrenirdik Kartallar ve biz Ne kadar da benziyoruz birbirimize Sonra kurtlar; boz yeleli kurtların uzaktan sürüler halinde geçişini seyrederdik Onlar sessiz dünyamızın dostları, bizim sırdaşlarımızdı Sanki bizi alıp götürmek ister gibi kampın etrafında gezinirlerdi

Geniş vadiye yayılmış İngiliz çalışma kampları, baharın gelişiyle birlikte yerlilerin baskınlarına maruz kalmaya başladı Apalaşların gerçek sahipleri Cherokeeler, gecenin karanlığında bir ruh gibi süzülüp, asker barakalarına saldırıyorlardı Sonra günden güne yerlilerin sayısı arttı Jikarillolar, kalabalık Apaçi gurupları, Siouxlar, Uteler ve diğerleri

* * * *

Kaçışımızı takip eden ilk gün ovanın berisindeki korulukta tuttuğum notlar:

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üstüne olsun

Cherokeelerin saldırısı bir türlü bitmiyor Yine şafak söküyor Ben ve Moğulçuk ayaklarımızdaki demir kösteklerle, hacet kovalarını dökmeye gidiyoruz Bugün sıra bizde Birden, büyük bir patlamayla irkildik Alaca karanlıkta gök bir anda kızıla boyandı Patlamalar birbirini takip ediyordu Baruthaneye doğru koşturduk Yer gök yanıyordu Barakalardan askerler fırlıyor, kalabalık bir yerli gurup vadiye doğru yayılıyordu Büyük bir gedik açılmıştı orada Çığlıklar kopuyordu Zafer naraları, ölenlerin bağırtıları ve yüksekten düşen nöbetçilerin canhıraş çığlıkları birbirine karışıyordu

Biz o yana doğru koşturduk Hürriyet az ötemizdeydi Geri çekilen yerlileri takip ediyoruz Ateş yığınlarının içinden geçtik Yer yanıyordu, evler, ağaçlar yanıyordu Son birkaç yerli ise gözetleme kulelerini ateşe veriyordu Başımızın üstünde bir ateş yağmuru Açılan gedikten dışarıya fırladık Cherokeeler az ötemizde Sesleniyoruz, ama sesimizi duyuramıyoruz Ah bizi de yanlarında götürseler Biz o yana doğru koştururken arkamızdaki patlamalar devam ediyor Yerliler çoktan ormanın içinde kayboldular El sallıyoruz, ama bizi görmüyorlar

Ölümüne bir koşu tutturduk Sarp kayalıklar artık çok gerimizde kaldı Cherokeeler'in yurduna doğru koşturuyoruz Acaba kamptan kaçtığımızı öğrenmişler midir?

Merhamet ve himaye etmek duygusu bir imbikten sızan su gibidir Asaletin göstergesidir Merhameti arıyorduk biz Bunu burada gösterecek birileri mutlaka olmalıydı Bir avuç Türkü kucaklayacak, bağrına basacak, ona insanlığını hatırlatacak birilerini arıyorduk

Yol arkadaşım Moğulçukla nereye ve kime koştuğumuzu bilmeden saatlerce koştuk

Orman bitiyor, önümüzde kırmızı toprağıyla alabildiğine bir düzlük uzanıyordu Sel sularının, yüzünü, parça parça yırttığı bu çıplak arazide saklanmak imkansızdı Dönüp İngilizlere teslim olmak da mümkün olmadığına göre, Cherokeelerin yurduna doğru koşturduk

Arkamda bir patlama Döndüm baktım Moğulçuk bir meşe çalısının dibinde can veriyor Sırt üstü düşmüş, göğsünü parçalarcasına çekiştiriyordu Dönüp, ona doğru gitmek istedim Ama imkansız Kurşunlar başımın üstünde yağmur gibi yağıyor, ağaç gövdelerinde çentikler açıyordu

Bir ara, böğrümde müthiş bir sızı duydum Kendimi yerde buldum Hala kendimdeyim Bir şeyim yok Elim böğrümde tekrar koşuyorum Tökezliyorum, düşüyorum tekrar kalkıyorum Taşlar ayaklarımı, ellerimi, dizlerimi yırtıyor Avuçlarıma baktım, parmaklarımın arasından kan sızıyor Yaram hala sıcak Daha uzun süre koşabilirim Ah şu çıplak araziyi bir geçebilsem, karşıdaki ormana bir atabilsem kendimi Yaralarımı iyi ederim ben Ama saklanacak bir yer dahi yok İngilizler peşimde

Zavallı Moğulçuk ise, çok geride kaldı Yerdeki nemli toprağı topuklarıyla ezerken gördüm onu en son Ben yoluma devam ediyorum Kan topuklarıma kadar sızıyor Son bir defa geriye baktım, sık ağaçlar arasında kimseyi göremedim Uzakta bir tümsek, düz bir çizgi halinde uzayıp gidiyor Oraya atmalıyım kendimi Yarama işliğimi bastırdım Kanın içime dolduğunu hissediyorum Bir iz kalmasın yolumda Hayır, bir süre daha direnmeliyim Yazı takımım kuşağımın altında Artık son satırları yazabilirim

Kendimi hendeğin içine attım

* * * *

Ovanın ortasında, bir sel yatağının dibindeki çukurda tuttuğum notlar:

Allah'a hamd olsun Allah'ın selamı Hz Muhammed'in üstüne olsun

Burası, daha doğrusu içinde bulunduğum şu karanlık çukur, kısacık hayatımın son durağı ve belki de ölümün beni karşıladığı yer olacak Ruhum diri diri mezara gömülmenin dehşetiyle sarsılıyor olsa da, söyleyeceğim sözler var

Hayat ve ölüm ne kadar da yakınmış birbirine? Nasıl da sürükleniyor ruhum ölümün o karanlık çukuruna? Peki ölüm niye yabancı gelmiyor bana? O halde korkmamalıyım Karanlıktayım, küçük bir delikten dışarıyı görebiliyorum Hudutta olmak böyleymiş meğer Gökyüzünü, uzaktaki ormanı da görüyorum Bir rüzgar esiyor dışarıda Uğultuyu duyuyorum, ağaçların hep bir yana yatan zirvelerini görüyorum Hayat, bütün güzelliğiyle devam ediyor dışarıda Kıskanıyorum Keskin reçine kokularını getiriyor rüzgar Gök mavi, bulutsuz, tertemiz uzanıyor üstümde Durgun semada kartallar süzülüyor Nasıl da korkusuz oluyor şu kuşlar? Acaba görmüşler midir beni?

Toprak kuru, sıcak, hışır hışır içerde; kanayan yarama doluyor Olsun, burada toprak olmayacak mıyım zaten? Kanlı parmaklarımı toprağa daldırıyor, kıvranıyorum

Anam ölmüş müdür acep? Orada kiminle karşılaşacağım? Anam, belki de kanlı gövdesiyle babam karşılar beni Heyecanlanıyorum Ya geride kalanlar?

Dedim ya, bu düşünce heyecan veriyor bana İçimde korkudan eser yok Yaram bile eskisi gibi acı vermiyor Biraz üşüyorum, o kadar Kurumuş bir sel yatağının dibinde, bir çukurdayım Toprak mı serin, ben mi üşüyorum? Gözümün önünden bir bir geçiyor insanlar Kuçum Han'ı, Ahmet Han'ı, babamı ve hatta Cengiz'i bile görebiliyorum Görmek istediği kişileri görebilirmiş insan? Bu içimi ferahlatıyor Tanışmak istediğim o kadar çok insan var ki

Beni orada babam karşılayacak, bunu biliyorum Elimden tutup, beni bir Türk meclisine tanıştıracak

-İşte oğlum, Kanavuç, diyecek oradakilere Cengiz beni yanına çağıracak Yanında bana da yer açacak Keskin gözlerle bana bakıp, sırtımı sıvazlayacak Yaramın acı verip vermediğini soracak Batu ya da Kubilay olacak yanında Yanlarında bana da yer verecekler

Tehlikeyi atlatıyorum galiba Askerlerin ayak seslerini duyamıyorum Keskin toprak kokusu ciğerlerimi yakıyor Buna aldırmıyorum Dünyanın ta dibindeyim Uzanmış yatıyorum ve son kez düşünüyorum

Yurdumun gökleri şimdi nasıldır acep? Yıldızlar parlıyor mudur yine oralarda? Oraları özlüyorum O halde biraz daha direnmeli, karanlıkta yıldızları seyretmeliyim Yıldızlar gökte belirmeden ölmek istemiyorum Yurdumun göğünde ışıyan sayısız, parlak yıldızları son kez seyredeceğim Yıldızlar ne kadar da parlak olurdu İslambol'da? Davutpaşa'da, Eyüp sırtlarında, Kasımpaşa'da ve Marmara'nın koyu, hızlı akan sularının üstünde Apalaşlar'da da yıldızlar çok mudur acep? İslambol'da bir yaz gecesini yaşamak şimdi ne güzel olurdu? Lakin, çok uzaklardayım şimdi Her şeyden uzakta Onlar orada, ben buradayım? Unutulmak ve yok olmak ise, çok acı

Yazılarımı burada bitiriyorum Yaram çok acı veriyor bana Vakit geldi, tamam Göz kapaklarım kapanıyor Ölüme uykunun kucağında gideceğim Titriyorum Sarsılıyorum Birbirine çarpan dişlerime hakim olamıyorum Ayaklarımı göğsüme çekip, uyuyorum Ölüm niye acı vermiyor peki bana? Ortalık mı kararıyor, ben mi öyle görüyorum? Temiz havaya susamış gibi ağzımı sonsuza dek açıyorum Apalaşlar'ın temiz havası nerede? Ölümümü yazmayı sürdürüyorum Ormandan gelen gümbürtüyü duyuyorum Bir kartalın kanat vuruşlarını da Ölüm işte karşımda Beni götürmeye gelmiş bir kanatlı at gibi, tepiniyor önümde Dışarıya son kez bakıyorum

Sonra yine İslambol'u düşünüyorum Okmeydanı, Kasımpaşa, Eyüp sırtları geliyor gözlerimin önüne Yemyeşil geniş bahçe içindeki o ev Suyu bol o kuyuyu, asırlık çınarları ve gölgesi yola düşmüş o ceviz ağacını Küçük bir de cami vardı köşede Hani yokuşu tırmanıp, Haliç'i yüksekten seyrettiğimiz o sırtta, ellerin ellerimde, yeşillikler arasından veya bahçelerin içinde koştururduk seninle Mamatay Gözleri pusuk bakan Tatar kız, seni unutmak ne mümkün? Gözlerin geliyor şimdi aklıma, kırmızı dudakların geliyor ve o paha biçilmez gamzelerin Alt dudağının yanındaki ben hala öyle çekici mi? Senden ayrı düştüğüm bunca yıllar boyunca hep seni düşündüm Geceleri uçsuz bucaksız deryanın ortasında, karanlık göğün altında, küreklere asılırken sen hiç çıkmadın aklımdan Kabus dolu bu yolculukta hep senin hayalinle teselli buldum Öpemeye kıyamadığım o tatlı yanaklarını şimdi başkaları mı öpecek? Ah, ne büyük bir acı bu, bir bilsen? Sana sevdiğimi söylediğim günü hatırla Mamatay! Boynuma sarıldığın ve kulağıma aşk sözcüklerini fısıldadığın anı hatırla! Beni unutmalısın artık Ölüler sevilir mi? Lakin, yok olsam da, bedenim çürüyüp toprağa karışsa da senden kalan bazı izler götüreceğim Dokunduğun ellerimi, kucağımdaki sıcaklığını ve gözüme düşen hayalini götüreceğim

Yok olmak, ebediyen yok olmak, bilsen ne acı şey Mamatay Seni bir daha görememek ıstırapların en büyüğü, inan Beklemeyi, yol gözlemeyi de hiç beceremem ki Senin gibi sabırlı değilim ben Kavuşacağımız gün o kadar uzak ki

Ama sen gene de uzun yaşa sevgilim Yurdumun güzellikleriyle iç içe, mutlu yaşa! Ve beni unutma!

Ah, Mamatay, kim derdi ki bir gün biz de ayrılacağız? Birbirimizden uzakta, çileli günler geçireceğiz Aşkımız bütün donanmada konuşulurdu, bilirsin Aklın alacağı şey miydi bu sevgilim?

Seni kaybetmek

Seni kaybetmek, bütün dünyayı kaybetmekle eş değermiş Mamatay! Ağlamak istiyorum şimdi Acılarımdan değil, sana olan hasretimden ağlamak istiyorum Ağlamak ve rahatlamak istiyorum Ağlayınca korkularım da azalıyor Tanrıyı düşünüyorum, ondan yardım diliyorum Günahım var mı acep diye? Seni sevmekten başka ne günahım olabilir ki? Ölüm korkusu ne tuhaf bir şeymiş İnsan boşluğa sürüklenirken, ne kadar da aciz biri olduğunu anlıyor İşte ben şimdi bu duygular içindeyim Ama seni düşünmeden edemiyorum Her şey bitti, tükendi, ama sen benim için hep varsın Ölüm bizi ayırıyor Mamatay Sensiz olmayı nasıl düşünebilirim? Sen yüreğimde bir sızısın Senden vazgeçemiyorum

Sevilen biri ebediyen yok olabilir mi? Bunu bir türlü anlayamıyorum Olabilir mi bu, ha söyle bana? Bunu düşünmek bilsen nasıl acı veriyor bana? Yazgımız niye böyle kötü bitti bizim Mamatay Günahımız neydi? Kimse anlamadıysa eğer, melekler de mi anlayamadı aşkımızı? Aşkımızı kıskandılar mı yoksa? Ah Mamatay, burada bilsen nasıl da özlüyorum seni?

Sen yoksun artık, onlar yok, sevdiklerim, anam ve babamın garip mezarı yok Her şey binlerce mil uzakta artık Ah, buna dayanamıyorum Mesafeler öyle uzak, anlatılması öyle imkansız ki Ben yoksam eğer, sen de yoksun Ruhlarımız boşlukta dolaşacak Nefesim gittikçe kesiliyor Senden çok uzaktayım Mamatay Yaralı bedenimi karanlık çukura daha da çekiyorum Birazdan gözlerim kapanacak, son nefesimi vereceğim Karanlıkta, ciğerlerime dolan toza rağmen yazıyorum Abuk subuk da olsa, sana son kez seslenmek istiyorum

Mesafeler de kalkıyor aramızdan Yokluğu kabullenmek öyle zor ki Sesimi duyamayacaksın belki ama, yazılarım dile getirecek aşkımı Bu defteri çukurun dışına fırlatıyorum Acılarımın ve aşkımızın dile geldiği bu defteri buraya bırakarak bu dünyadan ayrılıyorum

Hoşça kal Mamatay!

Hoşça kal yurdumun dumanlı dağları Hoşça kal nazlı Kazan, mağrur İtil Hoşça kal uçsuz bucaksız Sibirya ve yurdumun ezilen halkları Büyük Türkistan Hazar'ın mavi köpüklü suları, Tuna, Karadeniz, Kırım'ın cennet sahilleri Sevdiğimi ba-rındıran İslambol, hoşça kal Esaret demirimin atıldığı Akdeniz, sen de hoşça kal Büyük Türk diyarı, hoşça kal Baş ucumda bir mezar taşı olmasa da, ben ulu Türk otağının gölgesinde uyuyor olacağım Bu yeter bana

Görevini yapmış bir insanın iç huzuruyla, Tanrının ateş olarak yarattığı ulu milletimden helallik diliyor, sözü yine Muhittin Piri'nin şu deyişiyle kapatıyorum

Tamam ettik sözü bulup muradı

Dedik tarihi ana Fevzi hadi

Sesimi gökler, rüzgar ve rüzgarın kanatlarında uçan kartallar getirecek size Daha da bir şey bırakamıyorum

O halde, elveda hayat, merhaba ölüm

* * * *

Genç Meluncan defteri katlayıp reis Buka'ya uzattı Güneş doğu ufkunu yavaş yavaş aydınlatıyor, göğü parlak sarı ışıklarıyla donatıyordu Ortalıkta bir sessizlik bir hüzün Reis Buka kalktı, bakışlarını aydınlanan göğe dikti ve defteri yerine koymak üzere kalabalığın içinden geçip, çadırına doğru yürüdü

Apalaşlar'da artık hür, aydınlık ve mutlu günler başlıyordu

Mahmut YILDIRIM






Alıntı Yaparak Cevapla