|
Prof. Dr. Sinsi
|
Hatayın İskenderun İlçesi Tanıtımı
Osmanlı döneminde İskenderun'un bir caddesi  , "Alexandrette Rue du Phare Hauptstrasse" adlı Fransız kartpostalı (Türkçe: İskenderun, Sokak Feneri, Ana Cadde), Editör B C , Osmanlı Bankası Arşivi (OBA) Koleksiyonu[26]Bu liman özellikle 19 yüzyıldan itibaren bazı Avrupalı devletlerin ilgi odağı haline gelmiş, Orta Doğu'da yerleşme planlarında önemli bir yer tutarak rekabet unsuru haline gelmiştir 1832 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın kumandasındaki Mısır ordusu, Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Belen geçidinde ağır bir yenilgiye uğratınca İskenderun kısa bir süre için Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yönetimine girmiştir 1839'da Tanzimat ile birlikte yapılan idari düzenlemeyle İskenderun, Payas ve Belen ile birlikte Osmanlı Devleti'nin Adana Eyaleti'ne bağlanmıştır 1872 depremi İskenderun'da çok hasara neden olmuştur
1881 yılında Maliye Müfettişi Mesut Bey İskenderun hakkında detaylı bir bayındırlık raporu hazırlayarak maliye nezaretine sunmuştur Bu rapor üzerine demiryolunun İskenderun'a bağlanması kararlaştırılmış, liman genişletilmiş ve İskenderun Halep şosesinin yapımı hazırlanmıştır 19 yüzyılın sonlarında Osmanlı topraklarında ilk petrol İskenderun'un Çengen Köyü'nde bulunmuş, bölgede sondajlarda bazı sonuçlar alınmışsa da açılan kuyulardan verim sağlanamamış ve çalışmalar durdurulmuştur 1912 yılında Bağdat demiryolunun tali bir hattı olarak Toprakkale-İskenderun demiryolu işletmeye açılmış ve şehrin Anadolu ile olan ulaşımı yoğunluk kazanmıştır Bu dönemde İskenderun 4 mahalleden oluşan, 1 bucağı ve 24 köyü olan bir kazadır
Fransız Mandası Altında Hatay-İskenderun Sancağı
Fransa tarafından Suriye Posta İşletmesi'nde Alexandrette (İskenderun) Sancağı adına bastırılan posta puluTürkiye Hükümeti'nin, varlığını Ankara Antlaşması'yla birlikte kabul ettiği Suriye'deki Fransız mandası, aslında, 1919 Milletler Cemiyeti kararlarıyla başlatılmıştı Fransızca bir sözcük olan "mandat", Milletler Cemiyeti'nin bazı büyük devletlere verdiği, başka ülke ve devletler üzerindeki "vesayet görevi"ni tanımlıyordu Milletler Cemiyeti A,B ve C olmak üzere ayrı manda tipi öngörmüştü ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan kopan Arap toprakları A tipi manda içinde yer alıyordu Mandater devlete verilen görev, "siyasal bakımdan yeterince olgunlaşmadığı" kabul edilen halkları "bağımsızlığa hazırlamak"tı Fransa'nın, İskenderun Sancağı'nı da kapsayan Suriye üzerindeki nüfusu da bu biçimde dile getiriliyordu
1920'de başlayan Fransız manda yönetimi, Fransız yüksek komiserleri eliyle yürütüldü İskenderun Sancağı, Ankara Antlaşması'nın imzalandığı dönemde Halep Hükümeti'ne bağlıydı 1922'de Suriye Devletleri Federasyonu kurulunca, bu kez, bu federasyonun Halep Devleti içinde yer aldı Sancakta yönetsel yetkiler mutasarrıflarca kullanılıyor, yönetimde, yüksek komiserler kurulunun görevlendirdiği Fransız delegesi de söz sahibi bulunuyordu Bu delege, mutasarrıfın yönetimini mandater devletin temsilcisi olarak denetliyordu Halep Devleti'nce atanan İskenderun Sancağı mutasarrıfının kaza kaymakamlarını, nahiye müdürlerini atamak, yasa ve yönetmelikleri uygulatmak, vergi toplamak, sancak bütçesini hazırlamak gibi yetkileri vardı
20 yüzyılın başlarında Fransız mandası altında İskenderun CPA, coll M Paboudjian Görünüşteki bu özerk yapıya karşın, Fransa, Ankara Antlaşması'nda yer alan hükümleri yerine getirmekten sürekli olarak kaçındı Örneğin, sancak mutasarrıfı, Fransız delegesinin onayını alması gerektiğinden, yetkilerini bir türlü kullanamıyordu Fransızların müdahalesiyle, mutasarrıflar sürekli olarak Araplar arasından atanıyor, öbür yüksek düzeydeki görevlere de Hıristiyanlar getiriliyordu Ankara Antlaşması sonrasında Güney Anadolu'dan İskenderun'a giden Ermeni taburları, her fırsatta bölgenin Müslüman halkına gözdağı veriyor, özellikle Sunni Türkleri sindirmeye çalışıyorlardı Fransız Yüksek Komiserliği'nin, Türk kökenli yerli halkın etkinliğini hiçe indirmek için giriştiği uygulamalardan biri de, Suriye Millet Meclisi'nde yer alacak İskenderun Sancağı temsilcilerinin dinsel esaslara göre belirlenmesi ilkesini getirmesiydi Bu yüzden, yerli halk, mecliste etnik yapısına göre temsil edilme olanağı bulamıyordu Aynı tutum, eğitim konusunda da sürüyor, her gün yeni yeni Hıristiyan okulları açılıyor, Türk okullarına bile Türk öğretmen verilmiyordu
Yerli halk arasında açıkça ayrım gözeten uygulamaların en çarpıcıları ise ekonomik yatırımlar ve sağlık alanındaydı Manda döneminde Toprakkale demiryolunun iyileştirilmesi, İskenderun, Antakya ve Kırıkhan'daki elektrifikasyon çalışmaları, İskenderun Limanı'nın yeterli bir duruma getirilmesi gibi bazı girişimlere karşın, yalnızca Türk nüfusun yaşadığı Amik Ovası ve Amik Gölü çevresine hiçbir yatırım yapılmamıştı Sağlık alanında da, sancak sınırları içinde hayli yaygın olan sıtmaya karşı çeşitli önlemler alınırken, Amik Ovası bu tür önlemlerin dışında bırakılmıştı
Türkiye'nin İskenderun Sancağı üzerinde hak isteğini önlemek için uygulanan bu ayrımcı siyaset, çok geçmeden, yöredeki huzursuzluğun başlıca kaynağı oldu
Manda Döneminde Örgütlenme Çalışmaları
Fransa'nın Türklere karşı kimi zaman Hıristiyan azınlıkları, kimi zaman da Müslüman Arapları kullanarak yürüttüğü baskı siyaseti, kısa sürede, mandacıların da hesaba katmadıkları olumsuz sonuçlar yarattı Sancak sınırları içinde sürekli bir huzursuzluk ortamı doğdu; iç çatışmalar, kimi zaman Fransızlara da yönelen saldırılar aldı yürüdü Bu gelişmeler üzerine, Fransız Yüksek Komiserliği yatıştırıcı bir siyaset izlemeyi, gelecekteki çıkarları açısından daha uygun buldu Bu amaçla, Selamet-i Belde adı altında ve Türk, Arap, Rum ve Ermeni gençlerini bünyesinde barındıran bir örgüt kurulması düşüncesi ortaya atıldı Ancak, bir süre sonra bu örgüt de merkezi yönetimin denetiminden çıktı ve "Anavatanla Birleşme" siyasetinin bir aracı olarak kullanılmaya başlandı Bunun üzerine, Fransızlar, daha fazla gelişmesine olanak vermeden örgütü kapattılar
Selamet-i Belde örgütünün kapatılmasını, İskenderun Sancağı'ndaki Türk eşrafın önayak olmasıyla, "Antakya-İskenderun Yurdu" derneğinin kuruluşu izledi Ancak, çalışmaların kesintiye uğramasını önlemek ve olası baskılardan korunmak amacıyla, örgüt merkezi olarak Adana seçildi Başkanlığa Tayfur Sökmen getirildi ve dernek, Türkiye ile birleşme doğrultusunda propaganda yapmak için Altınözü gazetesini yayınlamaya başladı Bir süre sonra Antakya Halk Fırkası adı altında bir de parti kurulduysa da, bunun ömrü Antakya-İskenderun Yurdu örgütüne oranla kısa oldu Antakya-İskenderun Yurdu yöneticileri her fırsatta Milletler Cemiyeti'ne başvurarak, İskenderun sorununun, Türkiye ile birleşmekten başka bir çözümü olmadığı görüşünü savunuyor, huzursuzlukların ancak böyle bir çözümle giderilebileceğini belirtiyorlardı
İskenderun Hükümeti Denemesi
Yöredeki huzursuzlukların giderek büyümesi ve Antakya-İskenderun Yurdu Cemiyeti yöneticilerinin sürdürdüğü propagandaların Milletler Cemiyeti'nde yankı bulmaya başlaması üzerine, Fransız Yüksek Komiseri De Jouvenel, 1926'da bir kararname yayınlayarak, İskenderun Sancağı sınırları içinde, merkezi İskenderun olan bir hükümet kurulacağını ve bu hükümetin doğrudan doğruya Beyrut'taki yüksek komiserliğe bağlı olacağını duyurdu Bu hükümetin kendi anayasası, millet meclisi ve seçilmiş bir hükümet başkanı olacaktı Ayrıca, Şam'daki Suriye Millet Meclisi'ne gönderilen milletvekili sayısı altıdan dokuza çıkarılacaktı
Bu önerinin, Fransa'nın bir süredir uyguladığı yatıştırma siyasetinin bir parçası olduğu, kısa süre sonra ortaya çıktı: Seçimler yapıldı Arapların çoğunlukta olduğu millet meclisi oluşturuldu ve anayasa yapılarak, Fransız mandası altında "Bağımsız İskenderun Hükümeti"nin kurulduğu ilan edildi Hükümet başkanlığına da İskenderun'daki Fransız Delegesi H Durieux getiridi Ancak bu gelişme bile, Şam'da büyük tepkiyle karşılandı Bunun üzerine kurulduğu ilan edilen hükümetin adı iki gün sonra değiştirilerek Kuzey Suriye Hükümeti oldu Dört gün sonra da, milletvekillerinin büyük çoğunluğu Şam Hükümeti'ne bağlanma kararı aldı
Hatay Sorunu'nun Türkiye'de Yeniden Gündeme Gelmesi
Suriye'deki Fransız manda yönetiminin 1936'da sona ermesi ve Fransa'nın 9 Eylül 1936 Antlaşması'yla Suriye'nin egemenliğini tanımasından sonra İskenderun Sancağı'nın geleceğine ilişkin sorunlar yeniden Türkiye'nin gündemine girdi Aslında, bu sorun Ankara Antlaşması'nın hemen sonrasında da vardı Nitekim, Mustafa Kemal, 1923'te İskenderun Türkleri temsilcileriyle yaptığı bir görüşmede, sorunun şu ya da bu biçimde, ama kesinlikle Türklerin çıkarları doğrultusunda çözüleceğini belirtmişti Ancak Suriye'nin, Fransa ile yaptığı antlaşmaya dayanarak sancağı resmen topraklarına katmaya kalkışması, konuyu yeniden alevlendirdi Antlaşma metni açıklandıktan sonra, Türkiye Fransa'daki Leon Blum Hükümeti'ne bir nota vererek, Fransa-Suriye Antlaşması'nın İskenderun Sancağı'na ilişkin hükümlerini tanımayacağını bildirdi Atatürk de, aynı günlerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı dolayısıyla yaptığı konuşmada, "Fransa ile Türkiye arasında yıllardır sürüp giden davanın sonuçlanması zamanının geldiğini" belirtti Suriye Hükümeti ise, 1925'te imzalanan ve "İskenderun Sancağı'nın özerklik statüsünün, Suriye'deki hiçbir siyasal gelişmeden etkilenmeyeceği" hükmünü içeren Dostluk Antlaşması'nı çiğnemekle suçlanıyordu Nitekim, Haşim el-Attasi başkanlığındaki Suriye Hükümeti'ne verilen notada, antlaşma hükümlerinin yerine getirilmemesi durumunda, ortaya çıkabilecek olumsuz gelişmelerden Türkiye'nin sorumlu tutulamayacağı bildirilmişti
|