|
Prof. Dr. Sinsi
|
Şeriat Nasıl Gelir Ve Nasıl Yaşanır
Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez
İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir
Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mü’mine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir
“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir Onu da ulûl-emirlerimiz düşünsünler ” Bediüzzaman
İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri Bir gayr-i müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur
Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mânâ ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar
Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece müslim - gayr-ı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar
Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır
Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış
Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz Meşhur bir kaide vardır “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur ” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır Eli, parmaksız düşünemezsiniz Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir Gözün de akını karasından ayıramazsınız Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz İslâmî hükümler de öyledir Bir bütün olarak düşünülmelidir Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur
İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar
Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim İslâm’da faiz haramdır, yasaktır Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir ”
İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil
Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir Zira, iman küfre zıttır Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir
İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum” derse küfre girer Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i Sünnet itikadınca mümkün değildir
Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i Sünnet âlimleri müttefiktir
Çok dikkatli olmamız gerekiyor İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz
|