Yalnız Mesajı Göster

Türk Toplulukları

Eski 10-11-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Türk Toplulukları







MAKEDONYA TÜRKLERİ
XIX Yüzyılın İkinci Yarısında Türk-Makedon İlişkileri
XIX yüzyılın ikinci yansında hâlâ bir Türk Bölgesi olan Makedonya'nın ne siyasî, ne millî, ne dinsel, ne de etnografik bütünlüğü vardı Bu dönemde, adı geçen bölgede, komşu Balkan devletleri türlü baskı ve propagandalarla Makedonya Slavları'nı eritmeye çalıştılar Onlar Makedonya'da kendi üstünlüklerini sağlamak için, XIX yüzyılın ilk yarısında sık sık din ve ırk çatışmaları, şiddet olayları ve isyanlar çıkarttılar



Söz konusu dönemde, bu devletler Makedonya Slavları'nın özel ve kamusal hayatı üstüne bir korku çöktürdüler Osmanlı Devleti ise Türk olmayan unsurları eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayatta birleştirmeye çalışarak kendi adaletli idaresini sürdürüyordu Böylesine ayrı, böylesine düşman unsurları yönetip yürütmekteki güçlük çoğu kez bu Devlet'in üstünde kendi etkisini gösteriyordu

XIX yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde yaşayan milletlerin, onlar arasında "egemen millet" olan Türkler'in de eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayat şartları aynı veya benzerliydi "Egemen millet" olarak sayılan Türkler'in durumu azınlıkların durumundan pek farklı değildi Türk Milleti'nin Osmanlı toplumundaki gerçek durumunu en iyi şekilde büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp izah etmiştir Yüzyıllarca aynı gökkubbe altında sürdürdükleri ortak hayatın neticesinde XIX yüzyılın ikinci yarısında Türkler ve Makedonya Slavları arasında iyi ilişkiler kurulmuştu Bu ilişkiler sonucunda Türkler, Makedonya Slavları'nın hayatında oldukça etkili olmuşlardı Türkler'in bu etkileri geniş çaplıydı ve Makedonya Slavları'nın hayatındaki her alanda göze çarpıyordu Türkler'in geniş çaptaki bu etkileri Makedonya Slavları'nın yaşayış tarzlarının âdeta ayrılmaz bir parçası olmuştu Söz konusu etkiler özellikle dil, edebiyat, folklor, müzik folkloru, mimari ve diğer sahalarda göze çarpıyordu

Meselâ, Makedonca'da yüzyıllarca 7-8 binden fazla Türkçe kelime kullanılmıştır Bugün ise bu sayı üç binden fazladır Söz konusu dönemde Türk Milleti'nin Makedonya Slav halkına karşı tutumu her zaman olduğu gibi oldukça olumluydu Türkler, Makedonya Slavlarının millî varlığını, bütün nitelik ve değerlerini tanımış ve hattâ çoğu kez onları takdir etmiştir Bu durumu tarihçi Angel Dinev şu sözlerle izah etmektedir: "Aynı devlette yaşayan Türkler, Makedonlar'ın sosyo-ekonomik, siyasî ve din haklarını tanıyorlardı"
Türkler ve Makedonya Slavları düzensizliğin hâkim olduğu bazı dönemlerde birbirlerine destek oluyorlardı 1787-1792 yılları arasında yürütülen Türk-Avusturya-Rus Savaşı'ndan sonra Kırcaali'de beliriveren bazı Bulgar ve başka eşkiya çetelerinin saldırılarına karşı Türkler ve Makedonya Slavları birleşerek kendilerini korumuşlardı

Türk Milleti, çoğu kez Makedonya Slavları'na yardım etmiş ve onları kötü durumlardan kurtarmıştır Bu iyi ilişkilerin bir örneği olarak Köprülü'de Molla Halil Efendi olayı gösterilebilir
Köprülü Kaymakamı'nın Hristiyanlar'a yaptığı bazı haksızlıkları, 1879 yılında Köprülü Türkleri'nin tepkisini çekmişti Onlar, aynı yıl, Hristiyanlar'la beraber karma bir delegasyon kurarak Selanik'te Doğu Rumeli ile ilgili kurulan Avrupa Komisyonu üyesi Fransız Napoleon de Ring'den yardım istemişlerdi Türkler'e başkanlık eden Molla Halil Efendi, Kaymakam'ın Hristiyan halkına yaptığı haksızlıkları saydıktan sonra Napolen de Ring'e: "Biz Hristiyanlar'la beraber idarecimizin değiştirilmesini istiyoruz Din ve ırk farkı yapmadan Hristiyan vatandaşlarımızla iyi geçinmek istiyoruz" demiştir

XIX yüzyılın ikinci yarısında Türkler, Makedonya Slavları'nın sosyo-ekonomik, eğitim, kültür, sanat vb alanlarda ilerlemesini takdir etmiş, maddî yardımlarda bulunarak onların güven ve sempatilerini kazanmışlardı Söz konusu Türkler'den biri İştipli Hacı Salih Efendi'dir Salih Efendi 1877 yılında İştip'te inşa edilen "Aya Kiril ve Metodiy" İlkokulu'na 10 altın lira bağışlarken şu sözleri de ilâve etmişti: "Ben Hristiyan vatandaşlarım için çok iyi şeyler duymuştum Fakat bugün gözlerime bile inanamıyorum Kalbim sevinçten fırlayacak nerdeyse Sizin böyle bir maneviyata ve parlak bir geleceğe sahip olmanız beni çok sevindirdi"

Üsküp Metropoliti Teodosiy'in, Bulgar Eksarh'ı I Yosife 4 Ekim 1890 yılında Koçana'dan gönderdiği mektupta Türkler'in Hristiyanlara karşı gösterdikleri olumlu davranışlardan sözetmiştir Metropolit Teodosiy aynı mektupta 23 Eylül 1890 yılında İştip'te düzenlenen dinî törende ve kendisinin Koçana'ya yaptığı ziyareti sırasında Türkler'in ona ve Hristiyanlara karşı gösterdikleri ilgiden bahsederken "İştip'te olduğu gibi Koçana'da da Türkler Hristiyanlara hoşgörüyle bakıyorlardı Karma Türk-Hristiyan köylerinden geçtiğimiz sırada, Türk köylüleri de beni karşılamaya çıkmışlardı" sözlerini ilâve etmiştir



Makedonya'da, Türk-Hristiyan ilişkilerini inceleyen ünlü Sloven etnologu K Gersin Makedonya ile ilgili hatırlarında şöyle demektedir: "Türk köy halkı Makedonya'da kendini oldukça temiz tutmuş, namusunu korumuş, Kur'an ilkelerine bağlı kalmış, içki düşkünü ve eşkiya olmamış, cinayetler işlememiştir Cinayetleri işleyenler genellikle yabancılardır"
XIX yüzyılın ikinci yarısında Makedonya Slav halkı kendi "millî" ve dinî bağımsızlığı için Fener Rum Patrikliği, 1870 yılından sonra Bulgar Eksarhlığı ve Sırp siyasî propagandasına karşı mücadele etmiştir Bu mücadele sırasında Makedonya'nın bazı yerlerinde, Makedonlar ve Türkler, Makedonlar'ın Rum ve Bulgar kilise taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçinmişlerdir Bu gerçeği Sırp tarihçisi Yovan Hacı Vasiliyeviç: "Pirlepe'de Sırplar'la Türkler, Sırplar'ın Eksarhist ve Patriklik taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçiniyorlardı" sözleriyle dile getirmiştir

Türk ve Makedon tarih biliminde, Yeni Osmanlılar'la Makedonya Slavları arasında 1865 yılına kadar siyasî veya başka ilişkilerin olup olmadığına dair kesin bilgiler yoktur Söz konusu dönemde Osmanlı Devleti'nde ıslâhatlar genellikle Avrupa devletlerinin veya Yeni Osmanlılar'ın baskısıyla yapılmıştır Yapılan ıslâhatların neticeleri bütün Osmanlılar'ın, onlar arasında Makedonya Slavları'nın da sosyo-ekonomik, siyasî, eğitim ve kültürel ilerlemesine yol açmıştır
18 Şubat 1856 yılında ilân edilen Hatt-ı Hümâyün'da, Gülhâne Hatt-ı Şerifi'nde üstlenilen yenilikler de vardı Karma mahkemelerin kurulması, taşradaki idarenin yeniden teşkilâtlandırılması, devlet gelir, giderlerinin kontrol edilmesi, hattâ 1839 yılında olduğu gibi sadece güvencesine değil, ırk ve din ayrılığına bakmadan hürriyet ve kanun önünde eşitlik ilkesi benimseniyordu Müslümanlarla Hristiyanlar arasındaki her türlü kanun ayrıcalığı kaldırılmış, hattâ onlar her türlü rütbede hizmet edebilmek üzere orduya da alınarak, her göreve atanabileceklerdi İl meclislerinde ve kurulacak olan Danıştay'da temsil edileceklerdi
1856 Hatt-ı Hümâyün'u Makedonya Slavları'na kendi ana dilinde okullar açma imkânını da sağlamıştı Bu imkândan faydalanan Slavlar, Makedonya'nın bazı şehirlerinde öğretmen, ticaret ve kız okulları, bazılarında ise liseler açmışlardı Tanzimat'tan sonra Makedon kilise belediye okulları da kurulmuştu Mihaylo Georgievski'ye göre Tanzimat ve Hatt-ı Hümâyün ıslâhatları "Makedonya Slav burjuvazisinin kendi kültürlerini meydana getirmesini sağlamıştı" Söz konusu ıslâhatlar XIX yüzyılın başında ilk kitapların çıkmasına ve matbaanın kurulmasına, Makedonya'nın hemen her yerinde Makedon kitaplıklarının ve okullarının açılmasına imkânlar sağlamıştı Bulgar Eksarh'ı Antim'in "Hatt-ı Hümâyün, Bulgarlar'ın hürriyetini kağıtta bile olsa oldukça genişletmiştir" ifadesi dikkate değerdir

Tanzimat ve Hatt-ı Hümâyün ıslâhatları, Makedonya Slavları'nın millî şuurunun belirivermesinde önemli rol oynamışlardı Çünkü söz konusu ıslâhatların sağladıkları imkânlarda millî şuuru uyandırılan Makedonya Slav halkı bu dönemde kendi din bağımsızlığı için Rum ve Bulgar kiliselerine karşı mücadelesine devam etmişti Bu halkı, yürüttüğü mücadelede Yeni Osmanlılar'ın ideolog ve liderleri, hattâ Bâb-ı Ali bile desteklemişti
1858-1860 yılları arasında, Avrupa devletlerinin maddî ve manevî desteğiyle, Güney Makedonya'nın bazı yerlerinde katolik okulları açılmıştı Bu okulların amacı Balkan Yarımadası'nda Rus ve Panslavizm hareketinin yayılmasını durdurmaktı Makedonya Slavlar'ı, Katolik okullarını ve propagandasını, İstanbul Rum Patrikliği'ne karşı yürüttükleri din, eğitim, kültür ve ekonomik bağımsızlığı mücadelesinde güçlü bir silâh olarak kullanmışlardı Bâb-ı Ali ise Panslavizm hareketini durdurmak için Makedonya Slavları'nın yürüttükleri mücadeleyi desteklemişti Devlet Sadrazamı'nın, Selanik Valisi'ne, Kılkışlılar'ın Katolik Mezhebi'ne geçme isteğiyle ilgili 5 Ekim 1859 yılında verdiği emrinde şöyle denilmektedir: "Devletimiz'in kanunlarına göre vatandaşlarımız kendi inanışlarında hürdürler, Devletimiz o konuda kimseye karışmıyor" Bulgar Eksarh'ı Antim'e göre ise Makedonya Slavları'nın mücadelesini hattâ ünlü Tanzimat ıslahatçıları Mehmet Ali ve Fuat Paşalar bile desteklemişlerdir"

Makedonya Slavlan'ın söz konusu mücadelede en çok destekleyen ünlü ıslahatçı ve devlet adamı Mithat Paşa olmuştu Niş ve Tuna Valisi iken Hristiyan halkına yaptığı ıslâhatlarla Avrupa'da ün kazanan Mithat Paşa'nın 15 Ekim 1873 yılında Selanik Valiliği'ne atanması, İrina Evgenievna Fadeeva'ya göre "Selanik Slavları arasında sevinç, Türk bürokrasisi arasında ise hoşnutsuzluk yaratmıştı" Mithat Paşa, valilik görevi sırasında, Selanik Slav halkının hayatı ve karşılaştığı sorunlarla yakından ilgilenmiş, hattâ çoğunun halledilmesi için katkıda bulunmuştu O, Selanik'te bulunduğu sırada "Makedonya Slav halkının millî şuurunun güçlenmesi için sunduğu yardımla" Makedonya Slavları'nın sempatisini kazanmıştı Selanik'e gelen Köprülü keşişi Damaskin'in dinî âyinini kendi ana dilinde yapması Rum din adamlarını çileden çıkarmış, fakat Mithat Paşa'nın "Herkesin kendi ana dilinde âyin yapma hakkı vardır" cevabı Rumlar'ı susturmuştu O arada fakir bir Makedon okulunu ziyaret eden Mithat Paşa, okula kendi portrelerini (üç portre) hediye etmiş ve okul yapısının inşa edilmesi için arsa sağlayacağına söz vermişti Mithat Paşa'nın bu tavrı Makedonlar'ı çok sevindirmişti O, aynı zamanda, Selanik'te Türk-Makedon karma okullarının açılması girişiminde de bulunmuştu Karma okullar, Mithat Paşa'ya göre Türkler'in ve Makedonya Slavları'nın yakınlaşması açısından önemli imiş Onun, din ve ırk farkı yapılmadan "herkes okumalı"dır sözü de dikkate değerdir

Mithat Paşa, 1873 yılının sonunda Selanik'te karşılaştığı Makedonya Slavları'nın din adamlarına "Makedonya Slavları Bulgar değil, onlar ayrı bir millettir, onların da kendi kiliseleri olmalıdır" demişti Aynı yılda, Bulgar Eksarhlığı, Mithat Paşa'yı kendine bağlamak için Selânik'e keşiş Nil İzvorski'yi göndermişti Ancak, Mithat Paşa, Nil İzvorski'ye, Makedonya Slavları'nın yabancı baskı ve propagandalarına karşı yürüttükleri din mücadelesinde haklı olduklarını öne sürerek, onu da adı geçen milletin mücadelesine katılmasını sağlamıştı Böylece çağdaş Makedon tarihinde, Makedon milletinin varlığını tanıyan ilk şahıs Mithat Paşa olmuştu Bu yüzden, Mithat Paşa'yı Makedonya Slavlar'ı desteklemiş, Rum ve Bulgar kiliseleri ise ona karşı düşman kesilmişlerdi Rus desteğini alan Rum Patrikliği ve Bulgar Eksarhlığı'nın baskısına uğrayan Bâb-ı Âli, Ocak 1874'te Mithat Paşa'yı görevinden almıştı Böylece Makedonya Slavlar'ı kendi din, eğitim, kültür ve ekonomik bağımsızlığı için Yunan, Bulgar, Sırp ve diğer baskı ve propagandalara karşı yürüttükleri mücadelede Mithat Paşa gibi dostlarının desteğinden yoksun kalmışlardı
XIX yüzyılın ikinci yarısında Yeni Osmanlılar'ın çabalarıyla yapılan en büyük ıslâhatlardan biri mutlaka 26 Aralık 1876'da ilân edilen I Meşrutiyet'ti 119 maddeli 1876 Anayasası'nın sağladığı haklardan faydalanan Makedonya Slavlar'ı, Birinci Osmanlı Millet Meclisi'ne Manastırlı Dimitar Robev'i milletvekili, Senatosu'na ise Ustrugalı Georgi Çakarov'u senatör olarak seçmişlerdi Böylece, bu dönemde, Kliment Cambazovski'nin izah ettiğine göre "Osmanlı Devleti'nin sosyal ve siyasî yaşamına ilk kez Makedonlar da katılmış ve daha sonra gelişecek siyasî olaylarda kendi yerlerini belirlemişlerdi"

1878 Berlin Kongresi'nden sonra Osmanlı Devleti'nin sınırları dahilinde kalan ve kendi toprak bütünlüğünü koruyabilen Makedonya'da, özellikle onun Manastır Vilâyeti'nde Hristiyan eşkiya çetelerinin yağmaları neticesinde, Vilâyet'te can ve mal güvenliği kalmamıştı Mahallî idare gereken tedbirleri almadığından, eşkiyayla işbirliği yaptığından ötürü durumu giderek kötüleşmişti1887'de Manastır valilik görevine atanan ünlü devlet adamı ve ıslahatçı Halil Rifat Paşa, Vilâyet'teki düzensizliğe son vermek amacıyla, Bâb-ı Âli'nin desteğini alarak, aynı yılda "Manastır Vilâyeti'nin Güvenlik Tüzüğü"nü getirmiştir

Vardar Türkleri
Mustafa Kemal Atatürk, "Türk tarihi bir bütündür Bu yüzden bir bütün olarak araştırılmalı, incelenmeli ve okutulmalıdır" diyordu Ancak bize, Makedonya'da ve Balkan yarımadasının diğer ülkelerinde yaşayan Türklere maalesef millî tarihimizi bir bütün olarak okutmadılar Bize, bilinen uzun tarihimizin sadece Osmanlı dönemini oldukça kötü bir şekilde okuttular ve halen okutmaktadırlar Bilindiği gibi Makedonya ve Balkan Türklüğü 378 yılında Hun Türklerinin bu topraklara ayak basmasıyla başladı Bu Türklüğün tam 1620 yıllık bir tarihi vardır Biz bu tarihi yeni yeni araştırmaya başladık Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü konusunda yaptığımız bazı kısmî araştırmaların ve incelemelerin neticeleri şimdiye kadar düzenlenen panellerde, sempozyumlarda ve kongrelerde sunduk, çeşitli gazete ve dergilerde yayınladık Bunlarla Türk biliminde duyulan ihtiyacı karşılamaya mevcut olan boşluğu doldurmaya ve açık olan bazı tezlere cevap vermeye çalıştık
Söz konusu incelemelerde, Osmanlı öncesi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü'nün dahilinde Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türklerinin Makedonya'da ve Balkan yarımadasının diğer yerlerinde bıraktıkları maddî kültür izlerine ve özellikle Balkan kavimlerine yaptıkları etkilere yer vermeye çalıştık Pek tabii ki bu dönem Türklüğünün dahilinde Vardar Türkleri de bulunmaktadır Vardar Türklerinin veya Vardaryotların ayrı bir Türk boyu olmadığı bilinmektedir Vardar Türkleri, aslında IV-IX yüzyılları arasında Balkan yarımadasının en güney noktasına kadar inen Hun, Avar, Bulgar ve Oğuz Türklerinden kalan küçük grupların Bizans tarafından birleştirilmesiyle meydana getirilen daha büyük bir Türk grubu veya topluluğudur

378 yılından itibaren Karadeniz'in kuzeyinden Balkan yarımadasına inmeye başlayan Türk boyları sık sık Bizans İmparatorluğu'na saldırdılar Bu devletin topraklarını alarak İstanbul'un surları önüne kadar geldiler Bu şehri muhasara altına alarak Bizans'ı haraca bağladıktan sonra geri çekildiler Ancak söz konusu Türk kavimleri, belirli durumlarda Bizans devletiyle ittifak kurmayı da bildiler Bu devletin müttefiki olarak Karpat dağlarından Sava ve Tuna'nın güneyine inmeye çalışan Slav kabilelerine karşı savaştılar Bu kabileleri üst üste yenilgiye uğrattılar Bu yüzden Bizans, bu savaşçı ve kahraman Türk boylarını çoğu kez himayesine aldı Bazı imtiyazlar tanıyarak onlardan kalan ve dağınık halde yaşayan küçük grupları birleştirerek kendi hudutları boyunca bulunan verimli topraklara ve stratejik önem taşıyan şehir ve kasabalara yerleştirdi Fakat hileleriyle meşhur olan Bizans, Türk boylarının birleşmesini gördüğü zaman paniğe kapılıyordu Bu sırada çeşitli entrikalar çevirerek Türkleri birbirlerine düşman etmeye ve kendini kurtarmaya çalışıyordu

Amacına ulaşmak için "parçala yönet" taktiğini kullanıyordu Bu taktiğin en klasik örneği 1091 Lebunion savaşıydı Bizans bu savaştan önce büyük para karşılığında kendine bağladığı Kuman Türklerinin yardımıyla İzmirli Çaka Bey'in gelmesini bekleyen Peçenek Türklerini yenilgiye uğrattı Anna Komnena'nın izah ettiğine göre Bizans bu savaş sırasında on bin Peçenek Türkünü kılıçtan geçirdi ve 1078-1091 yılları arasında kurulan Kuman-Peçenek Türk federasyonunu ve Türk birliğini bozmaya muvaffak oldu Yoksa söz konusu yıllarda adı geçen Türk boyları Bizans oyunlarına düşmeselerdi ve aralarında savaş yapmasalardı Balkan yarımadasında Türklüğün ve İslamiyetin durumu çok daha iyi olacaktı
Çar Teofilo zamanında Kuzeyden ve Kuzeydoğudan gelen Slavlar ve Slavlaşmış Bulgarlar sık sık Bizans'a hücum ediyorlardı Bizans'ın ve Bulgarların arasında savaşın çıkmasına sebep oluyorlardı 815 yılında yürütülen Bizans-Bulgar savaşının sonunda imzalanan barış antlaşmasından sonra Bizans, Bulgar hududunu güvenceye almak için 830 yılında Anadolu'dan ve Balkan yarımadasının değişik yerlerinden getirdiği 14 bin Türkü Vardar ırmağının Ege havzası, Strymon ırmağı, Doyran gölü arasında uzanan topraklara yerleştirdi ve onlara Vardaryotlar (Vardarlılar) veya Vardar Türkleri adını verdi



Ancak Bizans, daha sonra Vardar Türklerini, Vardar ırmağının kaynadığı yere kadar uzanan araziye de iskân ettirdi Söz konusu yerlere yerleştirilen Türklerin görevi Bizans'ın kuzey hududunu ve Selanik'i Slavların ve Bulgarların hücumlarından korumaktı Bu hizmetin karşılığında Bizans, Türklere imtiyaz olarak mal ve mülk veriyor, vergiden muaf tutuyordu Çar Teofilo, zamanla Vardar Türklerini, Bizans topraklarına iskân etmiş olan Slav kabilelerini parçalamak için Vardar ırmağının orta havzasında ve Valandova civarında yaşayan Strimon ve Dragovit Slav kabileleri arasında da yerleştirdi

Vardar Türkleri hakkında bazı kısmî bilgilere Türk kaynaklarının dışında Makedon, Bulgar, Sırp, Hırvat, Macar, Çek, Ermeni, İngiliz ve Alman kaynaklarında rastlamak mümkündür Alman seyyahı Gustav Schumberger bu Türk grubu hakkında şöyle demektedir: "Bunlar haşin bir milletti İşgal ettikleri yerlerin gelirini Kayser'e vermezlerdi Ancak Tuna ötesinden gelen kavimlerin hücumlarına mani oldukları için Bizans İmparatorluğu'nu bir çok beladan koruyorlardı Bahşettikleri faide çok büyüktü Kuzeye doğru Bizans müdafaasının aşılmaz bir seddi gibiydiler Bunun için de İmparatorluk onlardan vergi almak şöyle dursun, onlara para veriyordu"

Aram Andoryan ise Vardar Türkleriyle ilgili şöyle demektedir: "Avrupa'ya gelen Türkler, Bizans İmparatorluğu'nda sığınma hakkı istediler ve Vardar kıyılarında yerleşmeşi başardılar Henüz İslam dinini kabul etmiş değillerdi Bir çeşit putperestlik olan dinlerini değiştirdiler Ancak savaşçı adetlerini ve göçebe yaşayışlarını bırakmadılar Yiğit ve mükemmel cengâverlerdi Rumlar onlara Vardariot (Vardarlı) derlerdi Bizans sarayı muhafız alayı onlardan kurulmuştu Devletin iç entrikalarına yabancı olduklarından güvenilir, sadık muhafızlardı" Vardar Türkleri, yerleştirildikleri topraklarda yaşayan Slavların, Rumların ve diğer kavimlerin baskılarına maruz kaldılar Bizans Çarı II Vasiliy (976-1025) zamanında Ohri, 1020'den sonra ise Bulgar Piskoposluğu Vardar Türklerinden de çok yüksek vergi almaya başladı Ancak Türklere en büyük baskıyı Slavlar yaptı Onlar Türkleri tamamen eritmeye ve imha etmeye çalıştılar Fakat amaçlarına ulaşamadılar Tarih bilimi bugün, Vardar Türklerinin bir ırklar yığışım devleti olan Samoil Çarlığı'nda önemli bir nüfusu oluşturduğunu göstermektedir Bu devlette nüfusun çoğunluğunu Makedonya, Yunanistan ve Mora Slavları, Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Rumlar, Epir, Teselya, Etolya, Akarnaya ve Trakya'da yaşayan Arnavutlar; Çar Samoil'in Pelagonya, Prespa, Ohri ve Trakya'da yerleştirdiği Ulahlar, Vardar Türkleri ve Ermeniler oluşturuyordu

Osmanlı Türklerinden önce Makedonya'ya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerine iskân eden Türk boyları, bu toprakların tarihinde çok önemli rol oynadılar Yaptıkları işlerle Balkan yarımadasının sosyo-etnik yapısını, olayların ve tarih akışının yönünü ve adı geçen yarımadanın kaderini değiştirdiler 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri sırasında Böemüng Tarentsi'nin emrinde Filistin'e giden Haçlılar, Arnavutluk'un Duris şehrinden Via Egnatia yolu üzerinden Makedonya'ya da girdiler Bu sırada bu bölgeyi yağmaladılar Yerli halkı katlettiler Bu durumu öğrenen Bizans Çarı I Aleksiy Komnen, Bizans ordusunun en kahraman birliklerini oluşturan Vardar ve Peçenek Türklerine, Vardar ırmağının sol kıyısında tuzak kurarak Haçlılara hücum etmelerini emretti Bu emir üzerine Vardar ve Peçenek Türkleri, Böemüng'ün haçlılarına saldırdılar Onlara büyük darbe indirdiler Böemüng, aldığı bu Türk darbesinden sonra haçlılarıyla birlikte Serez üzerinden Makedonya'yı terketmek mecburiyetinde kaldı

1097 yılında Makedonya'ya, Reymon Tuluski ve Podiya Piskoposu Ademir'in emrinde Güney Fransa'dan Filistin'e giden Haçlılar da girdiler Ancak onlar Makedonya'da Vardar, Peçenek ve Kuman Türklerinin taarruzuna uğradılar Bu yüzden onlar da Makedonya'yı alelacele terketmek zorunda kaldılar Söz konusu olaylardan sonra Vardar Türklerinin adı anılmaz oldu Herhalde onlar da Türk boylarından kalan diğer gruplar gibi önce Hristiyanlaştırıldı, daha sonra ise Slavlaştırıldı veya Rumlaştırıldılar Ancak onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Makedonya'ya gelmesine kadar Türkçe konuştular Din ayinlerini Türkçe yaptılar Edebiyatları, sanatları, folklorları, müzik folklorları ve benzeri nitelik ve değerleri vardı Makedonya'da bugün söz konusu Türk boylarından kalan efsanelere rastlanmaktadır Tip ve motiflerle zengin olan bu efsaneler henüz araştırılmış değildir

Görüldüğü gibi Osmanlı'dan önceki Türkler, Slavların, Rumların, Ulahların, Arnavutların ve diğer Balkan unsurlarının arasında dağınık halde yaşamalarında rağmen millî nitelik ve değerlerini yani Türklüklerini kaybetmediler Onlar 1292 yılından itibaren Makedonya'ya girmeye başlayan Selçuklu Türklerine, 1336'da 70 gemiyle Selanik üzerinden Vardar vadisine yerleşen ve özellikle 1371 Meriç zaferinden sonra Makedonya'yı ve diğer topraklarını fethetmeye başlayan Osmanlı Türklerine katılarak Sırplara, Rumlara, Bulgarlara, Romenlere, Arnavutlara ve diger Balkan unsurlarına karşı kahramanca savaştılar Böylece onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Balkan yarımadasına yerleşmesine, Osmanlı devletinin bu yarımadada 550 yıl kalmasına ve bu yarımadanın bir Müslüman Türk bölgesi olmasına yardımcı oldular

Osmanlı Türkleri Balkan yarımadasını ve diğer toprakları orduyla fethettiler Bu toprakları Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Vardar, Peçenek, Kuman ve Selçuklu Türklerinden kalan ve Anadolu'nun değişik yerlerinden getirilen binlerce Türk ailesiyle 550 yıl fevkalade iyi bir şekilde idare ettiler Onlar 1371-1912 yılları arasındaki dönemde Balkan yarımadasının etnik yapısını milletimizin lehine değiştirdiler Bu dönemde Sava ve Tuna'nın güneyinde bulunan toprakların nüfusunun % 50'sinden fazlasını Türkler oluşturuyordu

Başka bir söyleyişle Osmanlı Türkleri bu toprakları orduyla fethettiler ve oralarda nüfus çoğunluğuyla milletle kaldılar Osmanlı Türleri, Avrupa ve Balkan tarih biliminin öne sürdüğü gibi Avrupa ve Balkan topraklarına istilacı olarak gelmediler Onlar bu topraklara kurtarıcı olarak geldiler Çünkü onlar söz konusu topraklara gelmeden önce oralarda yaşayan halk kendi idarecilerinden ve din adamlarından çok büyük eziyet çekiyordu Bu eziyet altında inim inim inliyordu Bu yüzden Osmanlı idaresinden hiç bir baskı görmeden gönüllü olarak İslamı kabul etti Çok adil bir müessese olan Osmanlı devletinde huzur ve güvence içinde yaşadı Yoksa Osmanlı devleti böyle bir devlet olmasaydı, beş buçuk asır yaşayabilir miydi?

Ohri
Makedonya'nın Arnavutluk sınırında bulunan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulu bir şehirdir 26400 nüfusa sahip olan şehir, antik Liknidos şehrinin yerinde kuruldu 9'uncu yüzyılda rahip Clemens ve Naum tarafından Hristiyanlık merkezi haline getirilen şehir, 997'de 1018'e kadar Patriklik Merkezi olarak kullanıldı Bu tarihten 1767'ye kadar bağımsız başpiskoposluk olarak varlığını sürdürdü
Ohri, Sultan I Murat döneminde, 1385 yılında Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından Osmanlı devleti topraklarına katıldı Manastır vilayetine bağlı bir sancak merkezi yapılan Ohri, Arnavutluk içlerine düzenlenen saldırılar için üs olarak kullanıldı1464'te Osmanlı devletine karşı ayaklanan Arnavut kökenli İskender Bey tarafından ele geçirilmeye çalışılan şehir, 1788'de Avusturyalıların işgal girişimine direndi Balkanların tarihsel sürecini aynen yaşayan Ohri, Birinci Balkan Savaşı sırasında Sırp ve Karadağ askerleri tarafından ele geçirildi 1913'teki Londra Andlaşmasıyla da Sırbistan'ın egemenliğine bırakıldı

Uzun süre Türk hakimiyetinde bulunan Ohri'de, Osmanlı döneminden kalan bazı eserler halen ayakta Bunlardan bazıları; Haydar Paşa Camii, Kuloğlu Camii, Hacı Hamza Camii, Halvetî Tekkesi, Ali Paşa Camii, Hacı Durgut Camii ve restore edilmiş bir hamam
Nüfus çoğunluğu Müslüman Arnavutlardan oluşmakla beraber Ohri ve çevresindeki köylerde halen çok sayıda Türk yaşıyor Kentteki Türkler son derece duru bir Türkçe konuşmakta
Şehirle aynı adı taşıyan Ohri Gölü'nün şöhreti kentinkini geçmiştir Arnavutluk ile Makedonya sınırında yer alan ve Türkler tarafından Ohri olarak isimlendirilen göl, Makedonlarca Ohrid olarak isimlendirilmektedir Deniz seviyesinden yüksekliği 698 m olan Ohri Gölünün alanı 367 kilometrekare ve en derin noktası da 286 metredir

Makedonya ve eski Yugoslavya'nın turizme açılabilen nadir su kaynaklarından olması dolayısıyla Ohri Gölü, çok sayıda turistin ilgisini çekmektedir Bu da Ohri ile birlikte hemen yakınındaki Struga'yı ciddi birer turizm kenti haline getirmektedir

Manastır
Makedonyalıların bugün "Bitola" diye isimlendirdiği kente Osmanlı İmparatorluğu döneminde, çevresindeki manastır kalıntılarından ötürü "Manastır" adı verildi Bizans İmparatorluğu döneminde şehir, Balkanların dağlık bölgelerinden gelen ve Selanik'i Adriyatik denizine bağyalan eski Roma yolu üzerinde önemli bir konaklama merkeziydi
Osmanlı devletinin topraklarına katılması, Sultan I Murat döneminde oldu 1378'de Kara Timur Paşa tarafından ele geçirilen şehir, Rumeli eyaletine bağlı bir sancak merkezi yapıldı Balkanların dağlık bölgelerine yapılan seferlerde, müstahkem bir üs olarak kullanıldı Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra, Makedonya'yı oluşturan üç vilayetten (Vilayet-i Selase) birisi olan Manastır, aynı zamanda Üçüncü Ordu'nun da merkezi yapıldı
Üçüncü Ordu'nun merkezinin Manastır'a alınmasıyla birlikte, şehire bir çok okul yaptırıldı 1982'de yatılı okula dönüştürülen Manastır Askerî İdadîsi de aynı dönemde açıldı Mustafa Kemal'in 1895'ten itibaren okuduğu Manastır Askerî İdadîsi Osmanlı devletinin kaderinde önemli roller üstlenecek kişileri yetiştirdi
20'inci yüzyılın başlarında dönemin en modern şehirlerinden birisi haline gelen Manastır, 33 yıl Osmanlı devletini yöneten Padişah II Abdülhamit'e karşı oluşan muhalefet hareketinin askerî kanadının toplandığı yere dönüştü İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yayın organı Neyyir-i Hakikat Gazetesi de burada yayımlandı 1908'deki II Meşrutiyet ilanına yol açan gelişmeler de burada başladı Birinci Balkan Savaşı sırasında 18 Kasım 1912'de Sırpların eline geçen şehir, 10 Ağustos 1913'te Bükreş'te imzalanan anlaşmayla resmen Sırbistan'a bırakıldı

Manastır'da, Osmanlı'dan günümüze ulaşan eserlerin başında; saat kulesi, 16'ıncı yüzyılda yapılan Yeni Cami, İshakiye Camii, Manastır Bedesteni, tarihî Postahane ve Manastır Askerî İdadîsi binası bulunuyor Diğer taraftan bugün müze olarak kullanılan Manastır Askerî İdadîsi binasında, bir de "Atatürk Anı Odası" açılmış durumdadır Bina girişindeki tabelada; "Çağdaş Türkiye'nin yaratıcısı ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1898 yılında Askerî İdadî'yi bu binada bitirdi" ibaresi yer alıyor

devamı aşağıda

Alıntı Yaparak Cevapla