Yalnız Mesajı Göster

Sorularla Osmanli

Eski 10-11-2012   #13
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Sorularla Osmanli



Sultân Cem olayının esası nedir?

Fâtih Sultân Mehmed hayatta iken tanzim edilen meşhur Kanunnâmesinde, şehzadelere yazılacak elkâbla ilgili bölümde Sultân Cem’in ismi zikredilmiş ve Karamanî Mehmed Paşa’nın arzusu da hep bu olmuştur Bu paşanın vefatından sonra, Bursa’ya gelen Cem Sultân’a buranın halkı büyük alaka göstermişti Hatta ağabeyi Sultân Bâyezid’in Ayaş Paşa komutasında gönderdiği kuvvetleri yendi ve 1481’de Bursa’da adına para kestirip hutbe okuttu ve saltanatını ilan etti Daha da ileri giderek, halası Selçuk Sultân başkanlığında ağabeyine gönderdiği heyetin diliyle Osmanlı Devleti’nin ikiye bölünmesini, Anadolu’da kendisinin ve Rumeli’de ise Bâyezid’in sultân olmasını teklif eyledi Bunu duyan Sultân Bâyezid, kuvvetli ordusuyla Cem’i Yenişehir’de mağlûp eyledi ve Cem de evvela Konya’ya ve sonra da Memlüklü Sultânı Sultân Kayıtbay’a sığındı Kahire’de büyük ilgi gören Sultân Cem, buradan bir ilke imza basarak hacca gitti ve 1482 yılında yeniden Adana yoluyla Anadolu’ya döndü Bâyezid’in sulh tekliflerini reddeden Sultân Cem’i Anadolu’da Karamanoğlu Kasım Bey karşıladı Yeniden Mısır’a dönmek istediyse de, anlaştığı Üstâd-ı A’zam Fransız Pierre d’Aubusson sözünde durmadı ve Cem’i Nice’ye götürerek Şövalyelere teslim etti Hedef Osmanlı Devleti’nin başını ağrıtmaktı ve Sultân Cem de bunu biliyordu

II Bâyezid ve Sultân Kayıtbay, adı geçen üstâd-ı azamla Cem’i teslim etmesi için pazarlık yaptılarsa da, muvaffak olamadılar ve maalesef Sultân Cem 1488 yılında Pa-pa’ya teslim edildi Artık Sultân Cem, Hıristiyan dünyasının elinde, Osmanlı Devleti’nin aleyhine kullanılacak bir kozdu ve kendisi de asla bunu arzu etmiyordu 1489 yılında Roma’ya ayak bastı ve ikinci sürgün hayatı başlamış oldu Büyük bir merasimle karşılandığı Roma’da 1495 yılına kadar 6 yıl kaldı Kendisine San Angelo Sarayı tahsis edildi, hem Papa VIII Innocentius ve hem de VI Alessandro Borgia ile görüştü Her iki papa da kendisine dinini değiştirmesi için baskılar yaptılar Buna verdiği cevap şu oldu: "Değil Osmanlı saltanatı, bütün dünyanın sultanlığını da verseniz, dinimi değiştirmem"

1495 yılında Fransa Kralı VIII Charles, Cem’i kendilerine teslimi için Papa’ya baskı yaptı ve Sultân Cem maalesef Krala teslim edilmek üzere yola çıkarıldı Ancak Papa’nın zehirlemesi sebebiyle Napoli’ye giderken yolda vefat etti (2521495) Osmanlı Sultânı vefatı üzerine üç gün yas ilan etti Tabutunu bile Osmanlı Devleti’nin aleyhine kullanmak istediler ve ancak 4 yıl bekletildikten sonra Napoli’den Bursa’ya getirilerek defn olundu (1499) Sultân Cem, Türkçe ve Farsça Divan telif edecek kadar âlim, edîb ve şâir bir insandı

II Bâyezid döneminde, İspanya ve Portekiz’deki Katolik devletler tarafından katliama ve sürgüne maruz bırakılan Yahudilerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri nasıl olmuştur?

Ecdadımızın "şer’-i şerif dediği İslâm hukukuna göre, Müslümanlarla sulh yapan ve İslâm Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden gayr-i müslimlere "zimmr adı verilir Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve "şer’-i şerif" ne diyorsa öyle muamele yapılır Yahudiler de bu hükümlere tabi idi

Bilindiği gibi, XV asırda Avrupa’da kölelik, insanlar arasında ayırım ve nihayet bunların neticesi olarak engizisyon mahkemelerinin zâlim kararları kınla gidiyordu Avrupalılar, kendi aralarında kanlı çatışmalara girdikleri gibi, Hıristiyan olmayan milletlere karşı da tam bir savaş ilan etmişlerdi Katoliklerin Protestanlara ve Protestanların Katoliklere hayat hakkı tanımadığı Hıristiyan Avrupa’da elbette ki Yahudilere de hayat hakkı tanımayacaklar idi Nitekim tanımadılar da

İslâm tarihçilerinin Endülüs ve Avrupalıların da İspanya dedikleri yarım adada Endülüs Emevilerinin kurdukları İslâm Medeniyeti sayesinde tam bir hürriyet içinde ve emân altında yaşayan diğer din mensupları arasında Yahudiler de vardı Yahudiler de zimmî sayılıyor ve İslâm Ülkesi olan Endülüs’te huzur içinde yaşıyorlardı Ne zaman ki, Endülüs’te bulunan Müslüman devlet 1492 tarihinde yıkıldı ve yerine tamamen Roma zihniyetine hâkim Hıristiyan kuvvetler hâkim oldu; o zaman Hıristiyanlık dışındaki din mensupları büyük bir zulme maruz kalmaya başladılar Yahudiler de bu zulümden paylarını aldılar ve hatta vatanları olan İspanya’dan sürülmeye başlandılar Maalesef toplumlar içinde itibarları zayıf olan Yahudiler, kendilerine yeni bir yurt aramalarına rağmen bulamıyorlardı Herkes bunlara sırtlarını dönüyordu Yahudi olsalar da aslında o dönemde mazlum durumuna düşen Yahudilere bir Müslüman devlet olan Osmanlı Devleti kucak açtı Bunu yapan da II Bâyezid idi

Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması, katliama maruz kalan Yahudi ve Müslümanları, gemilerle taşıyarak daha emin bölgelere ve özellikle de Yahudileri Osmanlı ülkesine getiriyorlardı Çünkü Gırnata 1492 yılında düşünce, hem Müslümanlar ve hem de Yahudiler, büyük zulümlere maruz kalmışlardı

Osmanlı Devleti, Yahudilere neden ve hangi şer’î hükme dayanarak kucak açmıştır? Bu sorunun cevabını, İslâm hukukundaki zimmet andlaşması ile ilgili hükümlerde bulabiliriz Zimmet akdi, İslâm halifesi veya naibi, ehl-i kitâb kabul edilen Yahudi veya Hıristiyanlar!, İslâm ülkesi vatandaşı olmalarını, belli şartlar ve mükellefiyetler karşılığında kabul edebilmesi demektir Bunun ayrıntılarına girmiyoruz

İşte bu şer’î hükme dayanan Osmanlı Padişahlarından II Bâyezid, 1492 senesi ilk baharında İspanya’dan tardedilen Yahudileri, zimmet akdinin hükümlerine uymak şartıyla Osmanlı Ülkesinin belirli yerlerine ve özellikle de şu anda Yunanistan’da bulunan Selanik, Edirne, Ağriboz’a bağlı Livâdiye ve Tırhala çevresine yerleştirmişti

925/1519 tarihinde ve Yavuz Sultân Selim’in emirleriyle tahrir olunan Edirne Tapu Tahrir Defteri bunu açıkça göstermektedir Bu defterin 40 sayfasında "CenuTat-i İspanya" başlığı altında İspanya’dan sürgün edildikten sonra Edirne’ye yerleştirilen Yahudi aile reislerinin adları yazılmaktadır Bu belgede yer alan aile reisi Yahudilerin sayısı 40 küsurdur Yani 40 küsur aile bu bölgeye yerleştirilmiştir

Bilindiği gibi, Cumhuriyet Döneminde ve özellikle resmî mahfillerde, Osmanlı Dev-leti’nin insan haklarına ri’âyet etmediği ve insanların canlarının Padişahın iki dudağı arasında olduğu anlatıla ve yazıla gelmiştir Halbuki 18 Mayıs 1993 tarihinde Dışişleri Bakanlığımızın aldığı bir karar yetmiş seksen yıldır anlatılanları yalanlar mahiyettedir Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye Avrupa Konseyi Üyesidir Avrupa Konseyi 1993’de yeni bir İnsan Haklan Binası inşa ettirmiştir Her ülkeden insan hakları konusunda âbide vesika sayılacak dokümanlar istenmiştir Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, en çok tenkit ettiği Osmanlı Dönemine ait ve XV yüzyılda İspanya’dan atılan Yahudilerin Osmanlı topraklarına zimmî olarak kabulüne dair belgeyi, işte bu insan hakları binasında teşhir edilmek üzere hazırlatıp göndermiştir

Yavuz Döneminde ve 927/1520 tarihinde şu anda Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Ağriboz Sancağına bağlı Livâdiye Kazasının Kanunnâmesi hazırlanmıştır Bu Kanunnâmede yer alan şu hüküm, Yahudilerin zimmet akdiyle nasıl Osmanlı ülkesine alındıklarını açıkça ortaya koymaktadır:

"Madde 57- Ve Mağrib’den gelen Yahudiler, harâc ve yirmi beşer akçe ispençe verürler"

Mağrib’den kasıt Endülüs yani İspanya’dır Bilindiği gibi, Yahudiler de diğer gayr-i müslimler gibi, gelirlerine göre oranı tesbit edilen harâc-ı mukâseme ve maktu’ olarak verilen harâc-ı muvazzaf yani maddedeki tabiriyle ispençe vermekle mükellef tutulmuşlardır

Dünyanın ilk tapu kanununun Osmanlı Devleti tarafından Fâtih zamanında hazırlandığı söylenmektedir Bu iddia doğru mudur? Osmanlı Devleti’nde tapu-kadastro işlemleri nasıl yürütülmüştür?

Tapu ve kadastro işlemlerinin, bir milletin devlet idaresi, gelir ve giderlerinin kontrolü, kısaca hukuk ve iktisât sistemi açısından ne kadar büyük bir ehemmiyete haiz olduğunu belirtmekte fayda vardır kanaatindeyiz Ayrıca 60 senedir, güzel yurdumuzun tapu-kadastro işlemlerini bitiremediğimizi ve bu yüzden çok kimselerin haklarının zayi olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğiz Her güzel şeyde olduğu gibi, bu mevzuda da, Müslümanların ve bilhassa da Müslüman Türklerin rehberlik etmiş olduklarını ve dünyada ilk tapu kanununun Fâtih Sultân Mehmed tarafından hazırlandığını, dünya ilim âlemi çok iyi bilmektedir Meseleyi biraz daha açarsak, bizi şaşırtacak hakikatlarla karşı karşıya geleceğiz Şöyle ki;

İslâm devletini bir dünya devleti hâline getiren Hz Ömer, Müslümanların feth ettikleri memleketin gelir ve giderini, nüfusunu ve diğer coğrafi durumunu bilmenin, devletin zaruri görevi olduğunu anlamış, ilk gelir-gider defterleri ve tapu kayıtları demek olan Divan usulünü geliştirmiştir Hatta Osman bin Hanif’i Irak arazisinin tapu kadastrosunu yapmak için görevlendirdiğinde şu talimatı vermiştir: "şen ve ma’mûr olan yerlerin alanlarını ölçünüz; zirâat edilen veya edilebilecek olan araziyi tesbit ediniz Verimsiz ve çorak yerleri; çift sürülmesi kabil olmayan öyükleri, tepeleri; ormanları, bataklıkları ve sazlıkları ve benzeri araziyi vergide esas alınacak arazi arasına katmayınız"

Hz Ömer’in bu tatbikat ve talimatı, diğer bütün Müslüman devletlere örnek teşkil etmiş ve bilhassa Osmanlı Devleti yeni fethedilen arazilerin tapu-tahririni yazma ve defterlerde tesbit etme hususunda zirveye yükselmişlerdir Bu mevzuda ilk ve en ö-nemli yazılı hukukî düzenleme, Fâtih zamanında hazırlanmıştır Topkapı Sarayı Revan Köşkü kitapları arasında 1935 ve 1936 nolu kanun mecmualarında yer alan bu tapu kanunu, sadece Osmanlı Devleti’nin değil, bütün dünya hukuk tarihinin ilk tapu kanunudur 22 madde halinde yayına hazırladığımız bu kanun, Osmanlı Devleti’ndeki tapu işlemlerinin temel esaslarını ihtiva etmektedir Kanunnâmenin orijinal adı "Ka-nunnâme-i Kitâbet-i Vilâyet" şeklindedir Kısaca umûmî esaslarıyla şöyle özetleyebiliriz

Fethedilen bütün arazilerin nüfusu, arazinin durumu ve benzeri hususlar, tescil gayesi ile resmî görevliler tarafından muntazam bir şekilde resmî muhafaza altına alınan defterlere kaydedilir Arazînin bu şekilde yazım işlemine tahrir denilir Tahrir işlerini iki resmi görevli yürütür: Defter Emini ve Vilâyet Kâtibi Defter eminine muharrir-i memâlik, muharrir veya il yazıcı da denir Bunlar görevli oldukları bölgelere giderler, Tahrir neticelerini iki ayrı defterde toplarlar: Birincisi, Mufassal defterlerdir İlgili bulunduğu bölgenin köyleri, mezraları, meraları, ormanları, kışlakları ve diğer araziler ile bunların kime ait olduğu, arazisi tahrir edilen yerlerin re’âyâsı, gelir çeşitleri ve ödeyecekleri vergiler kaydedilen defterlere mufassal defter adı verilir İkincisi, icmal defterleridir ki, bunlarda sadece arazilerin has, tımar ve ze’âmet olduğu ve bunların sahipleri kaydedilir Özellikle mufassal defterlerde ahalinin fertlerine ait bütün vasıflar da zikredilir Topraklı topraksız, evli ve bekar, ihtiyar, sakat, san’at sahibi vesaire benzeri kayıtlar deftere geçirilir

Osmanlı ülkesinin tamamı bu usule göre tahrir edilmiş ve bin küsur defterde Osmanlı topraklarının tapusu çıkarılmıştır Hazırlanan defterler, nişancı denilen yüksek âmir tarafından kontrol edildikten sonra Padişah’a arz edilir Padişahın tasdikinden geçerse Hazine-i Âmire denen devlet arşivinde korumaya alınır Şu anda bunlardan 1100 tanesi Başbakanlık Osmanlı arşivinde, 650 tanesi ise Tapu-Kadastro Genel Müdürlüğü arşivindedir Araya başka defterler karıştığı için sayıları, 1750’yi bulmuştur Bu bin küsur defter, şu anda üzerinde 30 küsur devletin bulunduğu eski Osmanlı topraklarının tapusu hükmündedir Tapu Kanunnâmesini Osmanlı Kanunnâmeleri Ve Hukukî Tahlilleri adlı eserimizin I Cildinde neşretmiş bulunuyoruz

Bütün bu araştırmalar, Müslüman Türkler’in dinlerine ve örf âdetlerine bağlı kaldıkları zamanda her sahada ileri gittiğini göstermektedir Tapu mevzusu da bunlardan sadece birisidir

Böylesine teferruatlı tapu muamelelerinin nasıl yürüdüğüne bir misâl ile bakalım 1516 tarihinde fethedilen ve 1518 yılında tahririne başlanan doğu ve güneydoğu bölgesinin tapu kadastro işlemleri, dört sene sonra yani 1522 yılında tamamlanmıştır Günümüzün teknik imkânlarına rağmen böyle bir işe kalkılırsa en az kırk-elli sene süreceğini günümüzdeki örneklerinden anlıyoruz

Fâtih Sultân Mehmed’in bazı vakıfları iptal ettiği ve ancak oğlu II Bâyezid Sultân olunca babasının bu tasarruflarını iptal yoluna gittiği söylenmektedir Bunun aslı nedir?

Tek nüshası Bursa Şer’iye Sicilleri, A 3/3, sh 303/b’de bulunan ve 885/1480 tarihinde yazılan Fâtih’e ait bir ferman, söz konusu sorunun gündeme gelmesine sebep olmuştur Maalesef bu fermanın hukukî tahlili, başlangıçta hatalı yapıldığı için bütün efkâr-ı âmmede de aynı yanlış kanâat devam etmekte ve "Fütuhat için çok askere ihtiyâcı olan Fâtih’in bir çok vakıfları "mensûh" sayarak tımara çevirdiği ve bunların, oğlu Bâyezid Veli devrinde tekrar vakfa verildiği" ısrarla belirtilmektedir Hâdiseler doğrudur, ancak te’vil ve fermandaki açık izaha rağmen vakıf kelimesinin bütün vakıflara teşmîl edilmesi yanlıştır Konunun ayrıntılı izahını, Osmanlı Kanunnâmeleri adlı eserimizin 1 cildinde "Osmanlı Kanunnâmelerinde Şer’îliği Tartışmalı Olan Mes’eleler" başlığı altında yaptık Burada sadece özetleyeceğiz

Bilindiği gibi, İslâm hukukunda vakfın bir şartı da, vakfedilen malın mülk olmasıdır Devlete ait bir mal veya menfaatin vakfedilmesi sahih değildir Ancak Eyyubî Devleti zamanında, sorulan bir suâl üzerine İbn-i Ebî Asrûn isimli bir âlim, diğer mezheplerin görüşlerini esas alarak, devlete ait vergi gelirlerinin, beytülmaldan istihkakı bulunan hayır cihetlerine vakıf adıyla tahsis edilebileceğine fetva vermiştir İslâm hukukçuları da, gayr-ı sahih vakıf, irsadî vakıf veya tahsisat kabilinden vakıf dedikleri bu çeşit vakfın, gerçek anlamda bir vakıf olmadığını ve bir kamu tahsisinin adı olarak devamında da sakınca bulunmadığını kabul etmişlerdir Ancak bu çeşit vakıfların da en önemli şartı, tahsis edilen cihetin beytülmaldan istihkakı bulunan bir hayır ciheti olmasıdır Bu şarta riâyet edilmediği takdirde, yapılan tahsisin gayr-ı sahih tahsis olacağı ve bunun iptal edilmesi gerektiği ifâde edilmiştir Nitekim 1382 yılında Sultân Berkuk’un huzurunda toplanan İslâm hukukçuları da, bu tür tahsisatın iptal edilebileceğini kabul etmişlerse de, iptaline cesaret edememişlerdir

İşte Fâtih Sultân Mehmed’in de iptal etmek istediği ve ettiği, sahih vakıflar değil, belki gayr-ı sahih yani tahsisat kabilinden vakıfların da sahih olmayan tahsis kısmıdır Osmanlı Kanunnâmeleri adlı eserde neşrettiğimiz Kanun metni de bunu isbat etmektedir Zira I maddede bağ, bahçe, değirmen ve kısaca müsakkafât yani çatılı mal türünden vakıflara müdâhale edilemeyeceğini hükme bağlamaktadır ki, bunlar aslı mülk mal olduğundan sahih vakıflardır 2 maddede ise, köy ve yer yani arazi ve akar (burada arsa kasdedilmektedir) nev’inden olan tahsisat kabilinden vakıfların mensûh sayılmasını emretmektedir Bilindiği gibi Anadolu Arazîsi tamamen mîrî arazidir Vakıf köy ve yerlerin vakfından kasıt, buralardan elde edilen vergi gelirlerinin vakfı yani gayr-ı sahih yahut tahsisat kabilinden vakıfdır Zaten mülk bir arazinin değil, ancak mîrî arazinin tımara çevrilebileceği de unutulmamalıdır

Bu dediklerimizi teyid eden bir kayıt da, Âşıkpaşa-zâde’nin tesbitleridir Karamam Nişancı Mehmed Paşa’yı anlatırken, Osman Gâzî zamanından beri tahsis edilen yerlerin bunun yaptığı düzenlemeler ile geri alındığını, tekrar mirî arazi olduğundan tapu ile isteyene verildiğini, ancak bu uygulamanın yanlış olduğunu ifade etmektedir Zaten bazı İslâm hukukçularının, vakıf adıyla yapılan tahsislerin asla bozulmaması gerektiğine yönelik fetvaları da Âşıkpaşa-zâde’yi desteklemektedir Fakat önemli olan, Fâtih’in nesh yani iptal ettiği vakıfların, sahih vakıflar değil, irsâdî vakıflar olmasıdır Öteki mesele zaten tartışmalıdır

Bazı yazarların iddia ettikleri gibi, Osmanlı Padişahları gerçekten Türk’e sövmüşler midir? Kanunnâmelerde veya bazı tarih kitaplarında yer alan "Etrâk-ı bî idrâk = İdraksiz Türkler" tabirleri nasıl açıklanabilir?

Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâ-tih’den veya Osmanlı Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini kullanmaktadırlar Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, "Hangi dindensin?" sorusuna, "Elhamdülillah Türk’üm" cevabını vermektedirler Pakistandaki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, "mahbûb ve müslim" kelimeleriyle açıklanmaktadır

Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki izahlara geçebiliriz

Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır Mesela, Fâtih’in Ceza Kanunnâmesinde, "15 Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa, kadı ta’zir ura iki ağaca bir akçe cürm alına" Yani, bir kişi içki içse, Müslüman (Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır) ve şehirlü olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı takdirde para cezası uygulanacaktır Bir diğer misâl, Yeniçeri Kanunnâmesinde bulunmaktadır: 37 Maddede Türk evlâdının acemi oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına karşı çıkılırken, buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu biliyoruz Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta alınmamaktadırlar Nitekim 38 Maddede "kâfir evlâdın cem’ eylemekte fâide odur kim" diye izah getirilmektedir

Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına Müslümanların alınması baştan beri yasaktır Gerçekten bu kural çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur İşte bu konuyu dile getiren Koçi Bey, Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir:

"80 Kânun ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola-gelmişdir Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur Bu takdirce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zabit olub ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri ma’lûm ve ehl-i basîret katında hafî değildir Numuneleri dahi görülmüş ve görülür

İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini kânun etmezlerdi Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhası alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı"

Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması manasına alınamaz Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek demektir Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz

İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan gençlerin acemi o-cağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline getirmiştir Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek

de denir Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin yanına verilerek zirâ’at işlerinde kullanılmaları ve bu arada Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi Bu kanun, Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline getirilmiştir Kanun maddesi şöyledir:

"24 Ve acemi oğlanının cem’ olunub bir uğurdan ikişer akçe ile yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref olunub birer akçe ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan acemi oğlanı olmak dahi ref olunub Türk üzerine verilmek dahi Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur"

Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir:

"25 Ve olmağa bâ’is oldur kim, ol zaman kim, sa’âdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu" kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmi"inin çanların yıkub minarelerin bina edüb cum’a namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi "Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe53" dedi Pâdişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i a’zamları olan Mahmûd Paşa’yı da’vet edüb "Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?" deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında "Beşe" demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti: "Lala, dediğin gerçekdir Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem’ eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mu’tâd olub ba’dehû ulufeye yazdırub ve ba’dehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer-âsâra gönderseler olmaz mı? idi" 1

Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî idrâk yani idraksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celaliler için kullanılmıştır Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk şeklindedir Bizce asıl ö-nemli olan, bu tabirin, Anadoluda Celâlî isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname metinlerinden anlayabilmemizdir İbn-i Kemal başta olmak üzere, bütün muteber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları kasdederek, Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idraksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak mümkündür Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını söylemek mümkün değildir

Burada şunu ifade edelim ki, Türk milletine düşman olan bir devlet, resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk unvanını sahiplenmez; ayrıca kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak kullanmaz

Alıntı Yaparak Cevapla