|
Prof. Dr. Sinsi
|
Sorularla Osmanli
Fâtih Sultân Mehmed’in İstanbul’u kiliç gücüyle aldığı, başta Ayasofya’yı camiye çevirme olmak üzere, Hıristiyanlara ait mabedleri yok ettiği, şehirde katliam yaptığı ve en önemlisi de İstanbul’u yakıp yıktığı söylenmektedir Bunlar doğru mudur?
Hemen şunu ifade edelim ki, bu tür iddiaları, bizzat fethe katılan Bizans tarihçileri bile söylemeye cesaret edememiştir Zira Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’un fethini de ve diğer fetihlerini de, tamamen İslâm Hukukunun hükümleri çerçevesinde yapmıştır İslâm Hukukuna göre, bil-fiil harp halinde bile, İslâm ordularına düşmanın şahıs ve mallarına karşı bazı fiillerin icrası, yasaklanmıştır Ecdadımızı zaferden zafere koşturan en önemli sebeplerden biri, bu esaslara harfiyyen uymalarıdır Zaten zaferler, bu esaslara uymaları ile doğru orantılıdır
Yasak fiilleri kısaca sayalım: Zulüm ve işkence ile öldürmek; muharip sınıfına girmeyen kadınları, küçükleri, sahiplerine hizmet için gelmiş köleleri, sakat ve müzminleri, yaşlıları, hastaları, akıl hastalarını ve dünyadan el etek çekmiş din adamlarını öldürmek yasaktır Ancak bunlardan biri bedeni, fikri ve malı ile savaşa katılırsa, öldürülebilirler İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi (müsle) de yasaktır Verilen söze veya muahedeye aykırı hareket yasaktır Savaş zarureti bulunmadan ziraî mahsuller, orman ve ağaçlar yakılmaz Zina ve gayr-i meşru münasebetler yasaktır Rehineler öldürülemez; ölülerin başı ve uzuvları kesilemez ve katliam yapılamaz Başta baba olmak üzere yakın akraba, savaşla ilgisi olmayan esnaf ve tüccarlar öldürülmez Daha başka yasaklar da bulunmakla beraber, biz bu kadarıyla iktifa ediyoruz
Bu hükümleri, Fâtih’in Kazaskeri olan Molla Hüsrev’in kitabından naklediyoruz Bu hükümleri resmi kanun hükümleri olarak kabul ve tatbik eden bir devlet adamına, İstanbul’u ve içindekileri yaktı yıktı gibi isnâdlarda bulunmak, sadece delilsiz konuşmanın kötü örneklerini teşkil eder
Gelelim İstanbul’un fethinin hangi yolla olduğuna ve Ayasofya meselesine; İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitaba ait ma’bedlere asla dokunulmaz; ancak yenilerinin inşasına da müsaade edilmez Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir Yani İslâm hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma’bedleri yok eder ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir İşte İstanbul, tamamen savaş yoluyla feth olunmuştur Ayasofya’nın ve benzeri bazı kiliselerin camiye çevrilişinin meşruiyet sebebi zikredilen hükümdür Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul’daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi İstanbul’u Allah’ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultân Mehmed, Ayasofya’yı cami haline getirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti huzurunda kabul eder Papaz ve hahamlar heyeti, İstanbul’u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul’da hiçbir kilise ve havra bırakmayacağını bu durumun devletler hukukundan doğan bir hakkı olduğunu Fâtih’e ifade ederler; ancak kendisine, kendilerine ve ma’bedlerine karşı İstanbul’un sulh yolu ile fethetmiş gibi kabul etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir
Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultân Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemiş ve camiye çevrilenlerin dışında kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının, Fâtih’in din ve vicdan hürriyeti anlayışı oluğunu, Osmanlı Devleti’nin şanlı Şeyhülislâmı Ebüssuud Efendi, verdiği bir fetvada vuzuha kavuşturmaktadır Bu fetvanın aslı aynen şöyledir:
"Merhum Sultân Muhammed Hân hazretleri, Mahmiye-i İstanbul’u ve etrafındaki karyeleri unveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma’ruf olan unveten (cebr ile) fetihdir Amma kenais-i kadime (eski kiliseler) sulhen fethe delâlet eder 945 tarihinde bu husus teftiş olunmuştur 130 yaşında bir kimesne ve 110 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara taifesi el altından Sultân Muhammed Hân ile ittifak edüb Tekfur’a nusret etmeyecek olub Sultân Muhammed dahi anları seby etmeyüb (esir almayub) halleri üzere mukarrer edecek olub bu veçhile feth olundu deyu şahadet edüb bu şahadet ile kenâis-i kadîme hali üzere kalmıştır Ketebehu Ebüssuud"
Bu anlattıklarımızı, tarihçilerin verdiği bilgi de doğrulamaktadır Fâtih Sultân Mehmed, 23 Mayıs’da İsfendiyar oğlu Damad Kasım Bey’i elçi olarak Bizans’a göndermiş ve kendisine şu haberleri yollamıştır: İlk umumi hücumda şehir düşecektir Bu gerçeği tam bir asker olan İmparator da kabul etmelidir Eğer sulh yolu ile teslim olurlarsa, İslâm Hukukunun kuralları gereği, can ve mala asla zarar verilmeyeceğini; cebr ile fethedilirse, hem kan döküleceğini ve hem de sorumluluk kabul etmeyeceğini bilmelidir Maalesef bu habere rağmen sulhu kabul etmeyince cebr ile feth olunmuş ve buna rağmen yine de anlattığımız gibi muamele yapılmıştır Ayasofya’daki mozaikleri tamamen tahrip etmemesi ve İstanbul surlarını yıkmaması, Fâtih’in bu konudaki tavrını ortaya koymaktadır
Görülüyor ki, Fâtih Sultân Mehmed’in Sırbistan’da tatbik edeceğini va’d ettiği "Her caminin yanında birer kilise inşasına müsaade" durumu, İstanbul’da da tatbik olunmuştur Fener’de Abdi Subaşı Mahallesindeki Caminin bitişiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin mevcudiyeti, Osmanlı Devleti’nin gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetini göstermiyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer alan Mihrimah Sultân Camii’-nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin maddî delillerinden değil midir?
İstanbul’un harap edilmesi iddiası da doğru değildir Buna ayrıntılı cevap vermek yerine, İstanbul’un fethini geçen bin yılın en önemli yüz olayı arasında zikreden CNN, Time ve benzeri kuruluşların yaptıkları tesbitden bir cümle nakledelim: İstanbul, Fâtih tarafından fethedilmeden evvel, tam bir harabe ve ölü şehir idi Fetihden sonra, hem Avrupa’nın ve hem de Müslüman memleketlerin ticâret merkezi ve mamur bir dünya şehri haline geldi Nitekim Rus tarihçi Ouspensky bile "Türkler 1453’te, Haçlıların 1204’te yaptıklarından çok daha insanca ve hoşgörüyle davrandılar" diyebilmektedir
Osmanlı Devlet teşkilatındaki iç oğlan müessesesini kısaca anlatır mısınız?
Evvelâ, iç oğlan kelimesini tarif etmek gerekmektedir İçoğlanı, Enderun denilen İç Saray’da çalışan özenle ve dikkatle seçilmiş saray görevlilerine denmektedir Osmanlı tarihinde, Topkapı, Galata, İbrahim Paşa ve Edirne Saraylarında yetiştirilen ve zamanla muhtelif devlet hizmetlerine çıkan devşirmeler olarak tarif edilmektedir Bunlara Saray Acemi Oğlanları veya Celeb de denmektedir Bir de Yeniçeri Ocağının acemileri vardır; aslında bunlara iç oğlanı dense de, bunları Saraydakilerden ayırmak için Sadi adı verilmektedir
O halde iç oğlanı, bir terimdir Oğlan kelimesi, illa da kötü niyetle seçilmiş genç çocuk manasına gelmez Belki Enderun denilen İç Saray’da istihdam edilmek üzere seçilen devşirmelere de denmektedir İç oğlan denmesi, İç Saray’da istihdam edilmelerinden kaynaklanmaktadır Ayrıca burada istihdam edilecek devşirmeler, Enderun Mektebinde yetişmektedirler Yani Enderun aynı zamanda devlet adamı yetiştiren bir fakülte durumundadır Nitekim buradan yetişen devlet adamları arasından pek çok beylerbeyiler ve sancakbeğleri çıkmıştır
İkinci olarak, bazı yabancı seyyahların ve bir kısım İslâm düşmanı tarihçilerin anlattıkları gibi, Enderun yani İç Saray’da çalışmak üzere yetiştirilen İç Oğlanlarının yakışıklı olması, Padişahların gayr-i meşru arzularını tatmin için değildir Belki İç Saray yani Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlara ulaştığı dönemlerde toprak alanı 24 milyon km2yi bulan bu muhteşem devletin Devlet Başkanlığı sarayı demek olan bu mahalde çalışacak personel dikkatle seçilmeliydi Bugün bile başbakanlık ile cumhurbaşkanlığı Köşkünde çalışan personel ile normal bir devlet dairesinde çalışan personelin aynı özelliklere sahip olmadığını, aslında bu iftiraları kitaplarına alanlar da bilirler Gerçekten İç Saray’da çalışacak personel, sır tutmalı, eli ayağı düzgün olmalı, yalancı ve hâin insanlar olmamalıydı İşte bütün bu özelliklere sahip devşirmeleri iç oğlanı adıyla tesbit edebilmek için bugün Kriminoloji veya benzeri ilimlerin yerine Osmanlı döneminde de İlm-i Sîmâ veya İlm-i Kıyafet denilen bir ilim dalı vardı Elinin, ayağının, gözünün ve kulağının özelliklerine göre, bir insanın ahlaki yapısı az çok tesbit edilmekteydi İşte Enderun denilen İç Saray’da çalışacak iç oğlan denilen personel, bu konuda uzman olan kişilerce seçilmekteydi Gılmân veya İç oğlan denilmesinin bir sebebi de, burada bugünkü gibi kadın personel çalıştırılmamasındandır Bunu, Osmanlı’da Harem isimli eserimizde ayrıntılı olarak anlattık
Üçüncü Olarak, İç Saray’da çalışan iç oğlanları yakışıklı gençlerden oluşması sebebiyle, Padişah açısından değil, kendi aralarında muhtemel bir gayr-i meşru durumdan sakınmak için çok dikkat çekenlerin yüzlerine peçe örtmesinin emredilmesi doğru olabilir Ancak bu Padişahın onları başkalarından kıskanmalarından dolayı değil, bu konudaki şer’î bir hükmün tatbikinden ileri gelmektedir Gerçekten İslâm hukukunda bir hüküm vardır: "Genç bir hoca veya terbiyeci, genç ve bıyığı bitmemiş çocuklarla, fazla yalnız kalmasın; zira nefis insanı kötülüklere sevkedebilir Hatta bu tür gençler, yüzlerine peçe bile örtebilirler Bu tür gençlere şâbb-ı emred denilir" Fevkalade bir edeb kaidesi olan bu hükme, bazı Osmanlı Padişahları uymuşlar ve bir kısım İç saray görevlisi iç oğlanlarına yüzlerini peçe ile örtmelerini emretmişlerdir Şimdi soruyoruz, Kur’ân’ın emrine uymak için gösterilen bu hassasiyet nerede? Bunu Hammer gibi bir Hıristiyan tarihçinin iftirasına uyarak tamamen edeb dışı yorumlara gitmek nerede?
Dördüncü olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz: iç oğlanlar, değişik hizmetleri görmektedirler Bu hizmetlerden biri de Has Oda’nın hizmetlerini görmektir Has Oda, Padişahın iç oğlanlar ile beraber olduğu ve gayr-i meşru hayat yaşadığı bir mekân değildir Biraz sonra Has Oda’nın mahiyetini öğrenince böyle bir iddiadan titrememek mümkün değildir
Gerçek Has Oda, Enderun odalarının birincisi ve en itibarlısı olup Fâtih tarafından personel mevcudu otuz kişi olmak üzere kurulmuştur Daha sonra diğer Padişahlar tarafından genişletilmiştir Harem’de değil Enderun’da yer almaktadır Has Oda’da Hır-ka-ı Sa’âdet ve diğer mukaddes emânetler bulunmaktadır Has Odalıların asıl vazifeleri de Hırka-ı Sa’âdet Dâiresini süpürmek, tozunu almak, mübarek gecelerde güzel kokularla donatmak ve gül suyu serpmek, Kur’ân-ı Kerim okumak, Padişaha ait hizmetleri görmek yani Saray içinde Padişahın hususî personeli olmaktır
Özellikle Fâtih Sultân Mehmed ile alakalı olarak Notaras’ın ve Franzes’in oğlu ve Erico’nun kızı ile ilgili isnatlar ise, Bizans tarihçilerinden bazılarının, İstanbul’u fethetmesinden dolayı duydukları kızgınlığın yalancı bir sonucu olmaktan öteye gitmemektedir ve hiç bir delile dayanmamaktadır
Bütün bu bilimsel açıklamalara rağmen, hâlâ İslamcı Gay’ler diye haber yapanların durumunu ilimden anlayanlar daha iyi takdir edebileceklerdir Bunlar, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin tıpkı Kâbusnâme’de olduğu gibi, erkek ve kadın hizmetkârlar ve cariyelerle ilgili verdiği bilgileri ve özellikle de genç kız ve erkek manasında kullanılan gulâm ve bunun çoğulu olan gılmân kelimesini dillerine dolayarak, Osmanlı devlet adamlarını ve hatta Şeyhülislâm ve kazaskerlerini bile, gay’likle itham etmektedirler Halbuki aynı yazar, tıpkı Kabusnâmenin yaptığı gibi, hizmetkârlar hakkında bilgi verdikten sonra, toplumdaki ahlaksızlar hakkında da bazı açıklamalarda bulunmaktadır Zaten, Osmanlı toplumunda tümüyle bu ahlaksızlıklar yok idi denilemez Karşı çıkılan, bu ahlaksızlıkların Padişahlara ve âlimlere de isnad edilmesidir Büyük Osmanlı Tarihçisi Âlî, bu rezillere ayırdığı kısa bahiste, gay tabir edilen cinsî sapıkların dinimize göre suçlular olduğunu, haram helal demeden kadınlarla beraber olanların ise, nefislerine mağlup olan reziller grubunu teşkil ettiğini; lezbiyenlerin ve homoseksüellerin de bunlar gibi reziller grubunda yer aldığını, toplumdaki grupları sayarken gayet açık beyan eylemektedir Aynı eserde, meyhanelere ayrılan bir bölüm de vardır Acaba böyle bir bölümde gayr-i müslimlerin meyhaneleri anlatıldığı ortada olduğu halde, bu başlığı okudukdan sonra, Osmanlı Devleti’nde herkes meyhaneye giderdi mi diyeceğiz?
İç oğlan kavramı kullanılarak bazı Osmanlı Padişahlarının cinsî sapık ve oğlancı oldukları iddia edilmektedir Hatta Fâtih Sultân Mehmed’in bile bu konuda namuslu davranmadığı ileri sürülmektedir Bazı Rum tarihçilerinin de bu manada bir kısım isnadları bulunmaktadır Bu meselenin aslı ve esası nedir?
Batılı bir kısım tarihçiler ve günümüzdeki bazı kitap yazarları, bir kısım Osmanlı Padişahlarının gayr-ı meşru’ ilişkiler içine girdiklerini iddia etmişler ve Osmanlı Tarihçileri tarafından uzun uzadıya incelenen iç oğlan meselesini dillerine dolamışlardır İçoğlan, Topkapı sarayını teşkil eden üç kısımdan birisi olan Enderun’da yani İç Saray’da çalışan devşirme görevlilere, enderûn personeline veya diğer bir ifadeyle Devlet başkanlığı personeline denmektedir Ayrıca Yeniçeri Ocağında da bir gurup için bu tabir kullanılır Merak edenler, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Kapu Kulu Ocakları Kitabını inceleyebilirler
İç oğlan kelimesini rezil hallere yorumlayanlara, burada kısaca cevap vermek ve çarpıtmalara örnek olarak okuyucuların da nazarlarına takdim etmek icabedecektir
Bir kısım yazarlar, Padişahların Enderun denilen İç Saray’da kendileriyle gayr-i meşru münâsebette bulundukları iç oğlanları denilen genç ve güzel delikanlıları bulundurduklarını ve hatta bunları başkalarından kıskandıklarından dolayı bazılarının yüzlerini dahi örttürdüklerini; bazı Osmanlı Padişahlarının ise tamamen erkek düşkünü olduklarını utanmadan kaleme almaktadırlar Ayrıca Kâbûsnâme ile ilgili iddialar da bunun gibi saçmadır
Şimdi iddia sahiplerinin delil olmak üzere Kâbusnâme’den ve Yavuz Sultân Se-lim’in kızı Fatma Sultân’a ait kocası Mustafa Paşa’d an yakındığı bir mektuptan nakledilen cümleleri ve bunları nasıl çarpıttıklarını gözler önüne sererek, diğer çarpıtmaların da bunlar gibi olduğunu okuyucuya anlatmak istiyoruz:
- İddia sahiplerine göre, Osmanlı Hareminde bütün çarpık ilişkilerin yanında Padişahların ve Enderûn halkının erkeklerle ve hem de iç oğlan denilen Saray Hizmetlisi olan erkeklerle çarpık ilişkileri vardı IV Murad bunlardan biriydi "Bâtılı tasvir, safi zihinleri iyice tadlîl edeceğinden yani sapıtacağından", biz tasvir yerine bunların iddiasına cevap vermek istiyoruz İddialarını isbat için getirdikleri önemli bir delil şu:
Ziyar Oğullarından Emîr Keykavus tarafından 475/1082 tarihinde oğlu için Nasihat-nâme tarzında telif edilen Kâbûs-nâme adlı bir kitabdan alınan bir iftiradır İddiaya göre, Osmanlı Padişahları tarafından da benimsenen bu Kitap’taki öğütlerden kadınlarla cinsî münâsebetle ilgili olanlarından birisi şudur: "ve yaz olunca avretlere meylet, kışın oğlanlara ki, sağlık ve esenlik içinde olasın Çünkü oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse sağlığa zarar verir Ve avret teni soğuktur, kışın iki soğuk bir araya gelirse teni kurutur" İddiacılara göre, başta IV Murad olmak üzere, bazı Osmanlı Padişahlarının yazları kadınlarla ve kışları da erkeklerle beraber oldukları nakledilmektedir Kâbûsnâme’nin XIV yüzyıl yani Fâtih’in babası II Murad zamanında Mercimek Ahmed tarafından yapılan tercüme olduğunu ve o zamanki ifadeler kullanıldığını kendileri de kabul etmektedirler
Daha da ileri giderek, bu işin Osmanlı damadlarına kadar uzandığını ve hatta Yavuz’un kızı Fatma Sultân’ın bu yüzden ilk kocası Antalya Sancak Beği Mustafa Paşa’dan şikâyet ettiğini iddia etmektedirler Fatma Sultân’ın bir mektubundan aldıkları şu cümleyle iddialarını isbât etmeye kalkışırlar Cümle şudur: "Benim Devietlü Sultân Babam, Dirliğim yoktur Bir kişiye düştüm ki, beni bir kelb (köpek) hesabına saymaz Elin oğlanların zulüm ile atasından ve anasından alur; hemen işi gücü oğlanlar derdinedir" İddiacılara göre, bu Cümleler, Osmanlı beylerinin erkekler ile ilişki kurduklarını isbat etmektedir Ancak bu mektubun XV yüzyıla ait olduğunu kendileri de kabul etmektedirler O asırda oğlan kelimenin manasının genç kız ve erkek demek olduğunu ise, lügatlerden anlıyoruz
Bu arada şunu da ifade edelim ki, konuyla ilgili çarpıtmaların başına bir yazarın "Çünkü siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşmaktasınız" mealindeki ayeti koyması ve dipnotta da 80-84 âyetleri vermesi çok manidardır
Şimdi gelelim meselenin izahına:
Önce bir konunun izahı gerekiyor: Kur’ân’dan nakledilen âyet, Hz Lut’un livâta günahını işleyen kendi milletine söylediği bir sözün parçasıdır Tamamı şöyledir: "siz, sizden evvelki insanların işlemediği bir fuhşu ve büyük günahı mı işliyeceksiniz? Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşmaktasınız Gerçekten de siz aşırılıklar ve günahlar içine giren bir milletsiniz" Kur’ân, Hz Lut’un bu sözlerinden sonra kavminin kendisini memleketten çıkarmak üzere harekete geçtiklerini ve ancak Yüce Allah’ın böylesine aşırılığa giderek livâta suçunu işleyen Lut Kavmini şiddetli bir azapla azaplandırdığını beyân buyurmaktadır Nakledilen âyet meali ile konunun hiç bir münâsebet ve alakası olmadığı açıkça görülmektedir
Gelelim ikinci hususa; Bilindiği gibi, her zamanın bir lehçesi ve konuşma ağzı vardır Yani kelimeler farklı zamanlarda farklı manalarda kullanılmaktadır Erzurumlular, "Misafiri yola vurmak" tabirini kullanırlar; herhalde bundan, misafiri kaldırıp yola çarpmak değil, uğurlamak manası anlaşılmalıdır Azeriler, "Kulluğun edeyim" demektedirler; bunun manası da senin kölen olayım değil; sana nasıl yardımcı olabilirim manasına olduğu açıktır
İşte hem Kâbusname’de ve hem de Fatma Sultân’ın Mektubunda geçen oğlan kelimesinin de manası çarpıtılmaktadır Zira XIV ve XV asır Türkçe metinlerde oğlan kelimesinin manası, bugün kullanılan manadan önemli derecede farklıdır Temel kaynaklardan anladığımıza göre, bu asırlarda "oğlan" kelimesinin iki temel manası vardır: "oğlan" kelimesinin birinci manası, cins ayırt etmeksizin "çocuk", ikinci manası ise, yine erkek olsun kız olsun "genç" demektir Bu kelimenin sırf erkek cinsini karşılamaya başlaması, bundan sonraki devirlerde söz konusudur
Buna delil çok ise de, en güzel delil, Erzurum’lu Mustafa Darir’in XIV yüzyılda yani Kâbusnâme’nin Türkçe’ye tercüme edildiği asırda kaleme alınan Yüz Hadis Tercüme-sindeki şu ifadedir: "Bu kez Resul Hazreti cevâb verdi, buyurdı kim, "Evienün şunun bigi avretler ile kim, erden kaçmaz ola, oğlan doğurgan ola, ümmetim çok ola kim, ben ümmetimin çokluğu ile fahrlanurum yarın kıyamet gününde" Yani "çocuk doğuran ve erkeğinden kaçmayan hanımlarla evlenin"
Tesbitlerimizi teyid eden bir husus da, Kâbus-nâme’yi tercüme eden mütercim ile Yüz Hadis Tercümesini yapan mütercimin aynı asırda yani Fâtih Sultân Mehmed’in babası II Murad zamanında yaşamış olmalarıdır Zaten Tarama Sözlüğü başta olmak üzere, filolojik kaynaklar da bu dediklerimizi doğrulamaktadır Ancak kelime oyunlarıyla tarihi ve İslâmiyeti kötülemek istiyenlere, elbette ki diyebileceğimiz fazla bir şey yine de bulunmamaktadır Bizi asıl üzen husus ise, Uluçay gibi bir araştırmacının da aynı dedikodulara önem vermesidir ve hatta Harem II Kitabında yalanladığını Harem Hayatının İç Yüzü adlı eserde doğrulama veya sadece nakilde bulunma yoluna girmesidir
Ayrıca şu cümle de bu konuda açıktır: "Eğer oğlan kızsa, kız doğurmuş avrat südün emzireler; eğer er ise er oğlan doğurmuş avrat südün emzireler" O halde XIV ve XV asırlarda oğlan tabiri genç kız ve erkekler için ve avrat tabiri ise yaşlı kadınlar için kullanılmaktadır Nitekim Kâbusnâme’nin asıl dili olan Farsça’daki oğlan kelimesinin karşılığı bulunan gulam kelimesinin de manası böyle zikredilmiştir: "Gulâm; Çocuk ve genç demektir Doğuştan gençlik dönemine kadarki safha"
Bu girişten sonra Kâbûsnâme’deki ve Fatma Sultân mektubundaki ifadeler daha iyi anlaşılmaktadır:
Kâbus-nâme, biraz evvel de belirttiğimiz gibi, bir Nasihat-nâme mahiyetindedir Her konuda âyet ve hadislerle veya eski devlet büyüklerinin ahlakî esaslarıyla süsleyerek evladına nasihatta bulunan bir devlet adamının nasihatları durumundadır İşte Kâbusnâme’nin 15 Kitabı, ahlakî bir konu olan Karı-Koca Münâsebeti (Cimâ’ın İyisi ve Kötüsü) hakkındaki tavsiyeleri ihtiva eylemektedir Buradaki tavsiyelerden biri de, birden fazla hanımı bulunan ve cariyeleri de var olan oğluna yaptığı şu tavsiyedir: "ve yaz olıcak avretlere meylet ve kışın oğlanlara; ta ki, ten-dürüst olasın Zira ki, oğlan teni ıssıdur, yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avret teni sovuktur, kışın iki sovuk bir yere gelse teni kurudur Vesselam"
Yani birden fazla kadınların olması halinde, yazın kısmen yaşlı kadınlarla ve kışın da genç kadınlarla beraber ol ki, sağlık ve esenlik içinde olasın Çünkü genç kadının teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse sağlığa zarar verir Ve genç olmayan kadının teni soğuktur, kışın iki soğuk bir araya gelirse teni kurutur Şimdi bu manayı çarpıtarak, erkeklerle beraber olmayı tavsiye manasını çıkarmak, ilimden ve dilden haberdar olmamak demektir
Fatma Sultân da, kocasının, genç cariyelerle beraber olup kendisine iltifat etmediğini yazmaktadır "Benim Devletlü Sultân Babam, Dirliğim yoktur Bir kişiye düştüm ki, beni bir kelb (Köpek) hesabına saymaz Elin oğlanların zulüm ile atasından ve anasından alur; hemen işi gücü oğlanlar derdinedir" Bu cümlelerle kendisini bir köpek yerine bile koymadığını, anasından babasından zorla câriye diye aldığı genç kadınlarla beraber olduğunu babası olan Osmanlı Padişahına şikâyet etmektedir Genç cariyeler ile beraber olmak demek olan "işi gücü oğlanlar derdinde olmak" manası nerede? Erkeklerle beraber olmak manası nerede?
Bu iddiaları ileri süren yazarlar da biliyor ki, bırakınız bir Osmanlı damadının çarpık ilişki kurmasını, Sultânlar ile evli iken başka kadınlar ile evlenmeleri dahi fiilen yasaklanmıştır Konuyu Sultânların evlenmeleri bahsinde ele alacağız Ancak söz konusu mektubun manasını anlamıyanlar, bir kısım ifadeleri kendilerine göre yorumlamaya kalkışmışlardır
İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütüldüğünün doğru olmadığını söyleyenler var Bu iddialar hakkında kaynaklar ne söylemektedir?
İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütülmesi hadisesi, hemen hemen yerli ve yabancı kaynakların ittifakı ile sabit bir olaydır Hatta Bizans askerleri, sabahleyin Osmanlı gemilerini Haliç’te görünce, herhalde zincirleri kırıp geçtiler diye zincirleri kontrol etmişler ve gördükleri manzara karşısında hayrete düşmüşlerdir Ancak sabaha karşı yapılan bir harp planı olması hasebiyle ve de gemilerin geçirildiği bölgenin o günlerde ormanlık olması sebebiyle, güzergâhı ve karadan yürütülen gemilerin sayılarında farklı görüşler bulunmaktadır
İstanbul’un fethedilmesi için bazı gemilerin Halic’e indirilmesinin zaruret olduğu görüldü Zira Halic’e gerilen zincir Hasköy ile Ayvansaray’da bulunan iki ordunun buluşmasına mani teşkil ediyordu Önce gemilerin karadan çekileceği yer tesbit edildi Burası Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline çekiliyordu Yapılan ölçümlerde, Tophane’den dört yol ağzına 980 adım ve buradan Tepebaşı’na kadar 240 ve Kasımpaşa’ya kadar da 906 adım ki, toplam 2156 adımdır ve bu da yaklaşık 3 mil kadar tutmaktadır Hazırlıklar tamamlandı Tophane’den ayrılan 50 ila 70 adet arasındaki gemi, 21-22 Nisan gecesinde Kasımpaşa’ya kadar indirildi Bu olayın doğruluğunu, hem savaşta hazır olan Bizans tarihçileri ve hem de Osmanlı tarihçileri ittifakla açıklamaktadırlar
Ulubatlı Hasan olayı bir efsane midir?
Hayır değildir Bunun efsane olduğunu söyleyenler, bizzat Bizans ve batı tarihçileri Dukas, Françis ve Got’un beyanlarını da inkâr edememektedirler Akşemseddin ve Molla Gürani gibi maneviyat erlerinin fethi müjdelemeleri ve Fâtih’i teşvik etmeleri üzerine, Osmanlı ordusu 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı Edirnekapı ile Topkapı arasında umumi bir hücum başlatmışlardır Savunmanın temel direği olan Venedikli General Giustiniani’nin yaralanıp cepheyi terketmesi, Müslüman askerleri heyecana getirmesi ve Fatih’den dördüncü saf Osmanlı askerinin de Topkapı surlarına tırmanması emrini almasıyla birlikte Ulubatlı Hasan isimli küçük rütbeli ve genç bir asker veya subay, maiyyetindeki 30 askerle beraber, Osmanlı bayrağını surlara dikmişlerdir
Buarada önemli olan, olayın yani bir Müslüman askerin sancağı surlara dikmesidir ve bu konuda dost düşman bütün tarihçiler ittifak halindedirler Tarihçi Françes bu konuda ayrıntılı bilgi verdiği gibi, Dukas da olayı doğrulamaktadır İsmini tam vermemeleri veya yanlış vermeleri önemli değildir Önemli olan böyle bir olayın yaşanmasıdır Nitekim beraberindeki 30 kişiden, atılan ok ve ateşlerle, 18’inin şehid olduğu gelen nakiller arasındadır
Fâtih Sultân Mehmed’in Çandark Halil Paşa’yı idam ettirmesi doğru mudur ve sebebi nedir? Türk asıllı bir aileden gelmesi katlinde bir sebep olabilir mi?
Çandarlı ailesi, ilk Çandarlı olan Halil Hayreddin Paşa’dan beri Osmanlı Devleti’nin hizmetinde bulunan şerefli bir ailedir Çandarlı Ali Paşa dışında, hepsinin de mazbut ve müstakim kimseler olduğunda tarihçiler müttefiktirler Ali Paşa’nın devlet adamlığında şüphe yok ise de, istikameti konusunda bazı dedikodular mevcuttur Çandarlı ailesinden biri de Fâtih zamanında Vezir-i A’zam olan torun Halil Paşa’dır 1453’de İstanbul feth edildikten sonra önce zindana konulmuş ve 40 gün kadar sonra da idam edilmiştir Sebeplerini şöylece sıralamak mümkündür:
1) Bilindiği gibi, II Murad’ın iki defa saltanattan çekilip oğlu II Mehmed’i tahta geçirmesinden sonra tekrar Padişah olmasında rol oynayan devlet adamlarının başında Çandarlı Halil Paşa gelmektedir II Murad, Halil Paşa’nın teşvikiyle II defa Edirne’ye gelerek tekrar tahta geçmiştir Bu yüzden Fâtih Sultân Mehmed’in haklı olarak ona gücenmiş olması kuvvetle muhtemeldir
2) İstanbul’un fethi meşveretinde Akşemseddin, Molla Güranî ve vezir Zağanos Paşa ısrarla feth-i mübinin nasib olacağı ümidiyle İstanbul’un muhasara ve fethini teşvik ederken, Halil Paşa, geçmişteki üç haçlı seferini bilen bir devlet adamı olarak ısrarla fethe karşı çıkmış ve muhasaranın kaldırılmaması halinde bütün Avrupa’nın asırlar boyunca Osmanlı düşmanı olacağını iddia etmiştir Hatta bizim bir türlü inana-madığımız, ama yerli ve yabancı tarihçilerden bazısının ifade ettikleri gibi, muhasaranın kalkması yolunda Bizans devlet adamlarıyla işbirliğine dahi gitmiştir ve hatta Âşıkpaşa-zâde gibi bazı tarihçilere göre rüşvet bile almıştır
İşte bütün bu sebepler bir araya gelince, İstanbul’un fethinden sonra, Halil Paşa’nın Rumlara taraftar olduğu ve rüşvet aldığı şeklindeki iddialar da, sevmeyenleri tarafından abartılmış ve Fâtih Sultân tarafından 1453’de idam edilmesine yol açmıştır
Önemle ifade edelim ki, Halil Paşa’nın Türk bir aileden gelmesinin veya benzeri iftiraların idamında rolü yoktur Ancak Zağanos Paşa gibi Halil Paşa’nın muhalifi olan devlet adamlarının devşirme olması ve Fâtih devrinden sonra devşirme devlet adamlarının Osmanlı Devleti’ne hâkim olması böyle bir dedikodunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur Böyle olsaydı, idamından sonra, Süleyman Çelebi adındaki oğlu Kazaskerliğe ve bir diğer oğlu İbrahim Çelebi de Fâtih zamanında Edirne kadılığına ve II Bâyezid zamanında da Vezir-i A’zamlığa kadar yükselemezlerdi Çandarlı ailesinin hem ilmiyeden gelmeleri ve hem de öz be öz Türk olmaları, gerçekten de kendilerinden sonra gelenlerin ulaşamayacağı önemli özelliklerdi Bazı tarihçiler, bu idamı Fâtih’in bir hatası olarak kabul ederler
|