Yalnız Mesajı Göster

Sorularla Osmanli

Eski 10-11-2012   #20
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Sorularla Osmanli



Osmanlı Devleti’nde savaş esas mıdır? Bu devlet harp ile mi gelişmiştir? Böyle bir anlayış İslâm’ın manasına uygun mudur? Osmanlı fetih politikasının hukukî esasları nelerdir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için, Osmanlı Hukukunda harbin yani cihadın tarifini ve sebeplerini özetlemek gerekir Hukukî yönünü ortaya koyduktan sonra, tarihî olaylarla meseleyi izah etmek daha kolay olacaktır

Osmanlı Hukukunda gaza, cihad ve kıtal gibi kelimelerle ifade edilen harb, değişik şekillerde tarif edilmiştir Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmak şeklindeki tarif cihadın umumî tarifidir Harbin karşılığı olan cihâd ise, İslâm’a davet ve bu daveti kabul etmeyenlerle savaş diye tanımlanmıştır Bu manada harp, normal zamanlarda Müslüman toplumun dinî görevidir (farz-ı kifâye); düşman İslâm ülkesine hücum ettiği zamanlarda ise savaşa ehil her Müslümanın zaruri görevi haline (farz-ı ayn) gelir Bu gibi durumlarda nefîr-i âmm (umumî seferberlik) dinî ve zarurî bir görevdir

Harbin gayesi ile ilgili olarak şunlar söylenebilir: Bilindiği gibi Osmanlı devleti (umumî manâda), vatan ve ırk gibi maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve bütün insanlığın iki dünya mutluluğunu temin etme mefkuresi üzerine kurulmuş bir devlettir Bu manâda Osmanlı Devleti’nin cihaddan gayesi, bütün insanları zorla Müslüman etmek değildir Amaç, isteyenlerin İslâm’a girmelerini, istemeyenlerin ise İslâm’ın hâkimiyeti altında huzur ve refah içinde yaşamalarını temindir Bu yüce gayeye ulaşmak için, son başvurulacak çare cihaddır Hz Peygamber’in şu hadisi bunu gayet güzel açıklamaktadır: "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin Allah’tan afiyet ve huzur dileyin Düşmanla karşılaşınca da, sabır ve sebat gösterin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgesi altındadır" Kısaca cihadın gayesi, netice itibariyle sulhdur ve tevhid inancının düsturları ile insanlığı daimi bir barışa davettir

Osmanlı Hukukunda meşru addedilen harplerin gerekçelerini şu haller teşkil eder:

1) İ’lây-ı kelimetullâh veya fî sebilillâh cihâd dedikleri, Allah’ın kelâmını ve dinini yüceltmek için Allah yolunda yapılan savaştır Bunun içine, aşağıda belirtilen usule riayet etmek şartıyla, İslâm’ın bütün insanlara anlatılması ve davetin dünyadaki herkese yapılması gayesi girdiği gibi, İbn-i Kemal’in yerinde ifadesiyle, saf İslâm inancının sapık inançlardan ve mezheplerden korunması da girmektedir Nitekim Yavuz’un İran’a karşı ilan ettiği savaş, son sebebe dayanmaktadır Özellikle yükselme döneminde bazı harplerin, İslâm’ın davetini yaymak için yapıldığını ifade etmek gerekmektedir İnsanları zorla Müslüman yapmak için savaş yapılmadığı ortadadır Ölçü şu âyetlerdir: "Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın Eğer vazgeçerler ise, bilin ki, düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır"; "Dinde ikrah ve icbar yoktur" Osmanlı Padişahlarının fethettikleri toprakları, cizye ve haraç vermek şartıyla tekrar eski Hıristiyan idarecilere teslim etmesi, bu dediklerimizin en büyük delilidir Bu konuda Halil İnalcık Hocamızın Balkanlardaki fetih politikası ile ilgili makalelerine bakılabilir

2) Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül edilemez bir şekilde hareket etmesi halinde, müdafaa harbi yapmak gerekir Müdafaa, can, aile, din veya vatan için olabilir Bunu kısaca nefsi müdafaa diye özetlemek mümkündür Zaten cihada müsaade eden Kur’ân âyeti de buna dikkat çekmektedir: "Artık saldırıya uğrayan mü’miniere zulmediidiği için cihada izin verildi" Buna en güzel misâl şu olaydır: II Murad, tamamen sulha taraftar olarak, murahhaslarını barış antlaşmasını imzalamak üzere Segedin’e göndermiş idi Kendisi oğlu Mehmed’i tahta oturtarak Manisa’ya çekilir çekilmez, Papa’nın tahrikiyle II Murad’dan kendileri barış isteyen Macarlar ve Sırplar yeniden haçlı orduları teşkil ederek Osmanlı Devleti’ne hücum etmişlerdir Bunu bilinen II Kosova Meydan Muharebesi takip etmiştir Kısaca Osmanlı Devleti’nin yaptığı harplerin önemli bir kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir Kanuni zamanında yapılan Belgrad ve Mohaç seferlerinin sebepleri ise, düşmanın yapılan andlaşmanın şartlarını tek taraflı olarak iptal yoluna gitmeleridir

3) Gayr-i müslim bir ülkede azınlık halinde bulunan Müslümanların yardım istemeleri de meşru bir harbin gerekçesini teşkil eder Buna biz, İslâm’ın davetini emniyet altına almak ve bu davete icabet etmek isteyen güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak da diyebiliriz Kısaca insanî sebepler de demek mümkündür Mesela Rodos’un fethi orada bulunan 5-6 bin kadar Müslümana zulüm yapılması ve hatta yerli ahaliye bile zulmedilmesidir Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan idareciler, adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda ve gece ise ayakları zincirde işkenceli bir hayata mecbur etmişlerdir İbn-i Kemal, Mohaç Seferinin sebeplerinden biri olarak Macar Valilerinin ahaliye yaptıkları zulmü göstermektedir Nitekim gayr-i müslim tarihçiler dahi, Bizans’ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan re’âyânın Osmanlı askerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler

4) Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm’ın kesin emirlerini (zekât gibi) inkâr edenleri, isyancıları ve andlaşmayı bozanları cezalandırma gayesi de meşru’ bir harbin gerekçeleridir Osmanlı Devleti’nin Anadolu Beylikleri ve Celâlî isyanları ile ilgili bütün askerî hareketleri bu manada harbe girmektedir Gerçekten Osmanlı tarihini inceleyenler, mesela Karamanoğullarının, Osmanlı orduları Bizans’ı veya bir başka gayr-i müslim devleti mağlup edeceği çok kritik zamanlarda, ordunun Avrupa’da bulunmasından yararlanarak, Bursa gibi Müslüman bir şehri defalarca yakıp yıktıklarını çok iyi hatırlayacaktır Mesela Yıldırım Bâyezid, tam İstanbul’u muhasara altına almışken, Karamanoğlunun Osmanlı topraklarına girmesi üzerine muhasarayı terk ederek Anadolu’ya geçmek mecburiyetinde kalmıştır

Osmanlı Hukukçuları düşman şahıslara göre harbi dörde ayırmışlardır:

A) Gayr i müslimlerle yapılan savaş

B) Mürtedlerle yapılan savaş İslâm Dinini terk edenlere mürted veya ehl-i ridde denilir Bunlara karşı silaha müracaat etmeden önce, şüpheleri izale edilerek İslâm’a dönmeleri için gayret gösterilir Bu işleme istitâbe denir Vazgeçmezlerse savaş ilân edilir

C) Bâğilere (isyancılara) karşı yapılan savaş Mevcut bir nizâma isyan eden âsiler, sulh yolu ile itaat etmezlerse, savaş ilân edilir Osmanlı hanedanı arasındaki savaşlar ile isyancıları bastırma hareketleri (Celâlî isyanları) bu gruba girmektedir

D) Muhariplere yani milletlerarası haydut ve korsanlara karşı yapılan harpler Yol kesme suçlarını işleyenlere karşı savaş ilân edilebileceğini Kur’ân açıklamaktadır

Bizi burada asıl ilgilendiren birinci harp çeşididir Diğerlerinin kendilerine mahsus bazı hükümleri vardır Hususî hükümlerin dışında genel harp hükümleri tatbik edilir

İslâm hukukunun ortaya çıktığı dönemlerde, insanî esaslarla bağdaşan bir harp kanunu ne Sâsanilerde, ne Romalılarda ve ne de başka bir millette mevcuttu İnsanî esasları temel kabul eden İslâm orduları ve özellikle de Osmanlı orduları, meşru olan harp kanunlarını çok ciddi bir şekilde uygulaya gelmişlerdir Başkasının malına müdahale etmeme yasağını çiğneyen bazı Sırp asıllı askerleri hemen idam ettiren I Murad Hüdâvendigâr’ın bu hali, yüzlerce misâllerden biridir

Cihadın ilânı, İslâm hukukunun emrettiği muamelelerin ifası demektir Bu muameleler şunlardır: Savaşa başlamadan önce gayr-i müslimler mutlaka İslâm’a davet edilmeli, aksi takdirde savaş yapılacağı ihtar edilmelidir Ayrıca düşman gayr-i müslimler, eğer zimmî olabilecek grupdan iseler, İslâm’ı kabul etmemeleri halinde cizye vererek, İslâm devletinin hâkimiyeti altına girmeleri teklif edilir Bu iki teklife müsbet cevap alınamadığı takdirde fiilen harp başlar Nitekim Petervaradin’in fethinden evvel, Kur’ân ve Sünnetin emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve İbn-i Kemal’in kaydına göre isyan ve zulümde inad edince cihad ilan edilmiştir Osmanlı tarihleri, her Savaş Öncesi, "Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf ediniz" hadisi ve "Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et" âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan etmektedirler Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir: "Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordular bu ülkelerin insanlarını, İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm ile cizye arasında serbest bırakmışlardır Bu husus methe layıktır"

Kısaca Osmanlı Devleti’nin kuvvetle değil davetle yayıldığını ve diğer milletlerle o-lan savaşlarının, yukarıda zikredilen sebeplerle meydana geldiğini görüyoruz Osmanlı Devleti’nin 400 atlı ile birden bire cihan devleti oluşunun izahı da sorumuzun cevabını teşkil etmektedir

1999 yılı neden Osmanlı Devleti’nin (700) Yıldönümüdür? Osmanlı Devleti’nin 1299 yılında kurulduğu kesin midir?

Osmanlı tarih kaynaklarının bu konuda iki ayrı nakilleri bulunmaktadır: 1) Hicrî 699 yılını esas alan görüştür Ancak 699 yılının hangi ayıdır? Elimizdeki bazı kaynaklar, 4 Cemâzîyelûlâ 699 tarihini vermektedirler ki, Miladi karşılığı 27 Ocak 1300 etmektedir ve Sultân Abdülhamid Hân’ın tesbit ettirdiği tarih de budur Osmanlı Maârif Nezâreti, İstiklâl-i Osmânînin tam gününü tesbit etmek üzere, konuyu 28 Kânun-ı Sâni 1329 tarihli tezkire ile Tarih-i Osmanî Encümeni Başkanlığına havale eylemiştir Encümenin görevlendirdiği tarihçi Efdalüddin konuyu bütün kaynaklardan araştırmış ve bazı sonuçlara ulaştıktan sonra bu tarih yani 4 Cemâziyelûlâ 699/27 Ocak 1300 tarihi istiklâl kazanılan gün olarak kutlanmaya başlanmıştır

Her ne kadar Osmanlı Beyliğinin bağımsızlığına alâmet olacak bazı olaylar daha önce meydana gelmişse de -688/1288-1289’de tabi ve alemin gelmesi gibi-, ancak tarihçilerin çoğunluğu 699 yılı üzerinde ittifak halindedirler Bu yıl içinde Osman Bey’e tabi, alem ve tuğ gibi saltanat alametlerini gönderen Anadolu Selçuklu Sultânı Sultân III Alâ’addin Keykubad’ın Gazan Han tarafından azl ve hapsedilmesi üzerine, Selçuklu Devleti fiilen sona ermiş ve uç gazileri (Serhad Ümerâsı) de bir araya gelerek Osman Gâzî’yi saltanat tahtına oturtmuşlardır El öpülerek bî’atın yapıldığı bu merasimin günü, Osmanlı Devleti’nin istiklâl günü olarak kabul edilmelidir Ancak bu gün hangi gündür?

Bu günün Cemâziyelûlâ 699/27 Ocak 1300 olduğuna dair elimizde bulunan tek resmi belge, sadece 1263/1847 tarihli Sâlnâme’dir Salnamenin bu bilgiyi nereden aldığı bütün araştırmalara rağmen elde edilememiştir Bu resmi kaynaktan başka günü belirten vesika bulunmadığına göre, doğru olanın 4 Cemâziyelûlâ 699/27 Ocak 1300 tarihi olduğudur ve netice olarak Osmanlı Devleti’nin 700 Yılı, 1999 değil 2000 yılıdır

Bu izahlara göre, Cumhuriyet dönemi tarihçilerinin bu zamana kadar nakl ede geldikleri 1299 yılı, sadece merasim gününün 699 yılının ilk üç ayında yani Muharrem, Safer ve Rebiülevvel aylarında olması halinde doğru olabilecektir Buna dair bir kaynak veya belge yoktur Ancak kutlamalar, sembolik şeyler olması hasebiyle, bu ince ayrıntıda boğulmaya gerek yoktur,

2) Hicrî 700 yani 1300 yılını esas kabul eden görüştür Burada ay yoktur ve hatta Tarihçi Âli, bu tarihin, her yüzyılda bir müceddid geleceğini ifade eden hadisin manasına Osman Gâzi’nin mâsadak olması için böyle bir yola başvurulduğunu açıkça ifade etmektedir Gerçekten Lütfi Paşa’ya göre, Osman Bey, 8 Hicrî yüzyılın müceddididir

Osmanlıların şeceresi (soy ağacı) ile ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz? Osmanlı’ların Türk olmadıkları söylentileri ve Ertuğrul Gâzî’nin babasının Süleyman Şah mı yoksa Gündüz Alp mi olduğuna dair görüş ayrılıkları konusunda neler biliyoruz?

Her iki konu da bazı batılı tarihçiler tarafından tartışılmış ise de, son yapılan ilmî araştırmalar ve de ortaya çıkan bazı Osmanlı sikkeleri, problemi hemen hemen çözmüş bulunmaktadır Şöyle ki:

Birinci konuda, başta Gibbons olmak üzere bazı batılı yazarlar, Osmanlı Devle-ti’ni kuran Osmanlı Hanedanının aslen Türk olmadıklarını, belki Moğol neslinden olabileçeklerini ileri sürmüşler ve hatta bazı tarihçiler, Müslümanlıklarının dahi Anadolu’ya geldikten sonra gerçekleştiğini söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir Ancak bu manada söylenenler, sadece menkıbe kabilinden bazı olayların, çok zorlamalarla yorumundan ibaret olduğunu, yerli ve yabancı bilim adamları ortaya koymuşlardır

Şurası açıktır ki, Oğuz boyunun Gün, Ay ve Yıldız Hanlarından meydana gelen kollarına Bozoklar denmektedir; Gün Han’ın Kayı, Bayat, Elkaevli ve Karaevli ismiyle dört boyu bulunmaktadır Sağlam ve kudret sahibi demek olan Kayı Boyunun sembolü (ongun) şahindir ve Osmanlılar da Kayı Boyundandırlar Osmanlı Devleti’ni kuran ve ona adını veren Osman Bey’in ve babası Ertuğrul Gâzî’nin, ne kadar küçük olursa olsun, Kayılara mensup bir aşiretin başında bulunduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz Bunun dışında, Kayıların Hz Adem’e kadar giden şecereleri ile ilgili izahlar, sadece menkıbevî kıymete haizdirler Tarihen sabit olmadığı gibi, bütün şecerelerin de birbirini tutmadığı açıkça görülür Hatta bazı kaynaklarda, Osmanlıların soyu, Hz Peygamber’e bile isnâd olunmaktadır Bunların ilmî değerleri yoktur

Eskiden beri Oğuzların bir şubesi olan Kayılar, diğer Oğuz boylarının göç hareketlerine benzer şekilde, Selçuklular zamanında doğudan batıya ve nihayet Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır Bu dediklerimizi, Yazıcıoğlu’nun Selçuknâmesi, İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt’i ve Şükrullah’ın Behcet’üt-Tevârîh’i gibi ilk dönem kaynakları da ifade etmektedir

Dolayısıyla Osmanlılar Türk’türler; ancak büyük devlet olmalarını, sadece kendi kavimlerinden verasetle aldıkları kuvvet ve kudrete değil, aynı zamanda İslâm’dan aldıkları ve Osmanlı adı altında aynı pota altında eritmeye muvaffak oldukları din ve dünya görüşüne borçludurlar Bu sebeple, Fuad Köprülü’nün Gibbons’a ait görüşün tenkidine yüzde yüz katılırken, aynı yazarın Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda söz ettiği İslâm Milleti veya tarihî ifadesiyle Osmanlı Milleti izahını yabana atmak da mümkün değildir Sözün özünü Ahmed Cevdet Paşa söylemiştir:

"Devlet-i Aliyye, başlangıçta, her ne kadar bir küçük hükümet şeklinde idi; lakin Türklüğe mahsus olan üstün sıfatlar ile İslâmî şecâ’at ve dindarlığı kendisinde toplamış bir kabile olduğundan, kendisinde İslâm milletinin birliğine vesile olmak gibi bir kabiliyet vardı Bu Devlet-i Aliyye, diğer devletler gibi, imtiyazlı bir toplum içinden ortaya çıkıp da hazır millet ve memleket bulmuş bir devlet değildi; belki yeni topraklar feth ederek, kendine yer edinmiş ve teşkil ettiği Osmanlı Milleti dahi, dilleri farklı, tavır ve ahlakları ayrı ayrı çeşitli milletlerin en güzel edeb ve tavırlarından seçilmiş üstün ve güzel bir topluluktur Bunların dedeleri de, çok eski zamanlardan beri Türkistan’da dahi han ve sultan olarak el-hakk asîl ve soylu bir Türk hanedanıdır"

İkinci konuya yani Ertuğrul Gâzî’nin babası meselesine gelince, Osman Bey’in babasının Ertuğrul Gâzî olduğu, ortaya çıkan Osman Bey’e ait bir sikkeyle ve kaynakların ittifakı ile kesinlik kazanmıştır Ancak Ertuğrul Gâzî’nin babası konusunda farklı görüşler bulunmaktadır Meşhur olan birinci rivayet, ilk dönem tarih kaynaklarının çoğunun ve hatta elimizdeki şecerelerin ifadesine göre Süleyman Şah’dır Ahmed Cevdet Paşa ve benzeri bir çok son dönem tarihçileri de bunu ifade etmişlerdir Ancak doğru olan, Ertuğrul’un babasının Gündüz Alp olduğu şeklindeki ikinci görüştür Zira Enverî’nin Düstûr-nâme’si ve Tevkil Mehmed Paşa’nın Tarihi gibi önemli Osmanlı kaynakları bunu ifade ettiği gibi, ilim adamları tarafından son zamanlarda bulunan "Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp" şeklindeki bir sikke de açıkça bu görüşü teyit etmektedir Bilindiği gibi Süleyman Şah, Anadolu Fâtihi ve Türkiye Selçuklu Devletinin kurucusu ve ilk sultânı olması hasebiyle, onun isminden kalan bir hatıra olarak zikredilmesi kuvvetle muhtemeldir Ertuğrul Gâzî’nin annesinin ise, şu anda Domaniç’de medfûn bulunan Hayme Ana olduğu ifade edilmektedir II Abdülhamid’in emriyle türbe yapılmıştır Klasik nakillere göre, daha evvel İran’da Manan denilen yerde Süleyman Şah idaresinde yaşayan Kayılar, Moğol istilasının etkisiyle Anadolu’ya ve Ahlat’a gelmişler; oradan da Mardin’e 250 km kadar güney-batıda yer alan Caber Kalesi yakınında Fırat nehrini geçmeye çalışırken, Süleyman Şah’ın boğulması üzerine kollara ayrılarak Anadolu’ya yayılmışlardır Caber Kalesi yanındaki bu menkıbevî mezar, hâlâ Türk Mezarı diye bilinmektedir ve toprağı Türkiye Cumhuriyetine aittir Gündüz Alp’in kabrinin Ankara yakınlarında olduğu ve gerçekten Süleyman Şah’ın oğlu Selçuklu Sultânı I Kılıçarslan’ın da tarihî Türk Mezarına yakın bir yerde Dicle’nin Habur koluna düşerek vefat ettiği nakilleri nazara alındığında, bu önemli hatıraların tesiriyle Süleyman Şah adının Seiçukoğuiiarmdan Osmanoğullarına geçişin bir sembolü olduğu düşünülebilir

Osmanlılar, 400 atlı diye ifade edilen küçük bir aşiret olmalarına rağmen, Koca Bizans’a karşı, Karamanoğulları ve Germiyanoğulları gibi büyük Anadolu beylikleri varken nasıl karşı koyup cihan devleti haline geldiler? Aşiretten cihan devletinin çıkmasını ne ile izah edebiliriz?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşu üzerinde, özellikle 20 Yüzyılın başında yerli ve yabancı araştırmacılar çokça durmuşlar ve 400 atlıdan cihan devletine geçişin sırlarını araştırmışlardır Fuad Köprülü’nün ve H A Gibbons’un aynı adı taşıyan Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı eserleri, bunlara misâl olarak zikredilebilir Bu görüşleri bir iki cümle ile özetledikten sonra kendi kanaatimizi zikredeceğiz

A) Bu konuda Gibbons’un başını çektiği bir nazariyeye göre, Osmanlılar, ancak Balkanlardaki fetihlerden sonra Anadolu’daki topraklarını genişletebilmişlerdir Balkanlardaki fetihleri, tahrip ve yağma maksadıyla yapılmış bir akın değildir, belki planlı bir yerleşmedir Buraya kadar doğrulara tercüman olan Gibbons, daha sonra Osmanlı aşiretinin küçük bir aşiret olduğunu; hatta Moğolların elinden kaçtıktan sonra Anadolu’ya gelişlerinde Müslüman olmuş olabileceklerini; yeni Müslüman olmanın heyecanıyla gayr-i müslimleri de zorla İslâmlaştırdıklarını; aslında kendi nüfuslarının az olduğunu, ancak dine dayanan yeni bir Osmanlı ırkı meydana getirerek yerli Rumları da yanlarına aldıklarını; harb esirlerinin İslâm’ı kabul etmesinin onlar için imtiyaz olduğunu ve kısaca Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu yeni bir dinle yeni bir ırk ortaya çıkarmaya borçlu bulunduğunu açıklamaktadır Bu görüş daha sonra gelen tarihçiler tarafından, özellikle Fuad Köprülü tarafından şiddetle tenkit edilmiştir

B) P VVittek, Osmanlı Devleti’nin tam bir gazi devlet özelliğini taşıdığını, teşkil ettiği uc kültürü ile Osmanlıların fethedilen yerler halkına tam bir müsamaha içinde yaklaştıklarını ve bunun da kaynaşmayı kolaylaştırdığını ifade etmektedir

C) F Giese ise, Gibbons’u şiddetle tenkit ettikten sonra, Osmanlının kuruluşunun maneviyat erenlerinin gayretiyle mümkün olduğunu ve ahilerin rolünün asla inkâr edilemeyeceğini açıklamaktadır

D) Balkan tarihçileri, başta Iorga olmak üzere, Osmanlı Devleti’nin vahdetçi ve muhafazakâr tavrı sebebiyle, Bizans’ın anarşi ve terör havasından bıkmış köylü ve askerlerinin (akritoi), kültür, din ve medeniyet konusundaki devamlılığı da müşahede edince, düşünmeden ve kitleler halinde Osmanlı’ya teslim olduklarını açıkça beyan etmişlerdir

E) Bütün bu görüşleri yazdığı önemli eseriyle tahkik ve tenkit eden Fuad Köprülü, Gibbons’un Osmanlı Aşiretinin önemsiz bir aşiret olduğu görüşü ile yeni ihtida iddiasını haklı sebeplerle reddederken, Osmanlı Devleti’nin tamamen dinî sebeplerle olan yükseliş tarzına, bazen aşırıya varan tarzda itiraz etmektedir Fuad Köprülü, bütün meseleyi, Ahlat’tan Domaniç’e gelen Ertuğrul Bey ve neslinin insan yapısına bağlamaya çalışmaktadır Bu arada Ahilerin Giese tarafından ifade edilen kuruluştaki rollerini mübalağalı bulmaktadır Köprülü, kuruluşda, Moğolların baskısı sonucu Anadolu’ya göç eden Türkmenlerin gaza ruhu ile Bizans topraklarını Dâr’ül-İslâm yapmak üzere gayretlerinin; Selçuklu Devletinin zaafa düşmesi ve Anadolu Beyliklerinin kurulması gibi bu dönemde meydana gelen büyük siyasi olayların; Türklerin sahip olduğu etnik özelliklerin; Osmanlı kabilesinin asil oluşunun; Anadolu’da oluşan Gâziyân-ı Rum, Âhiyân-ı Rum, Bâciyân-ı Rum ve Abdalân-ı Rum gibi askerî, sosyal ve iktisadî grupların; nihayet Osmanlı Beyliğinin bulunduğu yerin jeopolitik durumunun; diğer beyliklerin Osmanlı Beyliğine karşı hasmâne tutum içine girmemelerinin ve benzeri sebeplerin, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve inkişâfında önemli rolleri olduğunu uzun uzadıya açıklamaktadır Fuad Köprülü’nün gaza ruhunun ve i’lây-ı kelimetullah gayesinin bu konudaki rolünü küçümsediği kanaatindeyiz

F) Bu arada son zamanlardaki görüşleri de özetleyen Halil İnalcık, Balkanlarda Osmanlı’nın yayılışının tamamıyla muhafazakâr bir karakter taşıdığını, ânî bir fetih ve yerleşme mevzubahis olamayacağını, eski Rum, Sırp ve Arnavut asil sınıfları ve askerî zümrelerinin (voynuklar ve lagatorlar gibi) yerlerinde bırakılarak mühim bir kısmının Hıristiyan tımar erleri olarak Osmanlı tımar kadrosuna sokulduğunu, delilleriyle anlatmaktadır Osmanlı Devleti’nin hiçbir zaman İslâmlaştırma politikası gütmediği şeklindeki görüşün ise, kısmen yanlış anlaşıldığı kanaatindeyiz

Bütün bu görüşleri değerlendirdiğimizde, problemin İslâm’ın fetih ve harble ilgili hükümlerinin incelemeden meseleye yaklaşmak olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz Zikredilen sebeplerin elbette ki Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük etkileri olduğunu, ancak asıl mesele Osmanlıların devlet kurma ve idare etmedeki ilahi kabiliyetlerinin yanında, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e layık doğruluğu yaşamaları ve ilk fetih yıllarında İslâm’a olan bağlılıklarının tam olarak devam etmesidir Çünkü şu Müslüman Türk Devletinin bir zamanlar, bütün Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve varlığını devam ettiren, devletin ordusundaki Kur’ân’dan alınan şu fikirdir: "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim" Gerçekten Kosova muharebesine çıkan Murad Hüdavendigar, "Yârab! beni din yolunda şehid, ah ir ette said et" demiş ve istediği olmuştur Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış; daima Avrupa’yı titretmiştir Merak edenlere sormak istiyorum; şu dünyada basit fikirli ve saf kalpli olan genç askerlerin ruhunda öyle manevi ve yüksek fedakarlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi duygu bu manevî değerlerin yerlerine ikame edilebilir?

Bu iman ve idealin istikametinde yürüyen "devlet-i ebed-müddet" asırlarca dört kıt’aya hükmetmiştir ve medeniyet götürmüştür Bu şanlı tarihin temelinin nasıl atıldığını ise, 1071’de Malazgirt’te konuşan ve sesi tarihin derinliklerinden bize akseden Alparslan’dan dinleyelim: "Din ve devlet yolunda sırf Allah rızası için savaşacağız Eğer şehid düşersem vurulduğum yere gömünüz, bir adım geriye bile değil hükümdar olarak değil, bir er gibi din ve devlet için dövüşeceğim" Bu sesi duyan ve bu ruhla Osmanlı Devletini kuran Osman Bey de ölüm döşeğinde aynı ruhu oğlu Orhan’a da aşılamaktadır "Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur Kuru kavga değildir"

Tarih bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler, ne derece mânevi değerlerimize bağlanmış isek ilerlemişiz Ne vakit manevî değerlerimizden uzak kalmışsak, gerilemi-şizdir ve düşmanlar bizi can damarımızdan vurmuşlardır Bilesiniz ki, düşman bizi hiçbir zaman açık savaşta yenememiştir Daima tehlikeyi, kurtuluş reçetesi olarak göstererek bizi içimizden hançerlemiştir Bir milletin maddî bataryaları ne kadar modern silahlarla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, manevî bataryaları boş olduğu müddetçe yıkılmaya mahkumdur

Hamaset gibi görülen bu cümleler, aslında Gibbons’un, VVittek’in ve Giese’nin hissedip de ifade edemedikleri duygular olduğu kanaatini taşıyoruz Bu genel girişten sonra bazı hususları ifade edeceğiz

a) Osmanlıların hem Allah’ın kendilerine ihsan ettiği etnik özellikleri ve hem de bulundukları mevkiin her açıdan fetih ruhuna uygun olması, kuruluş ve gelişmelerinde mühim rol oynamıştır

b) Bu arada kendilerine düşman olan Bizans’ın yıkılma noktasına gelmesi, kendini iktisadî açıdan devam ettirebilmesi için vergi ve idare açısından kendi vatandaşlarına zulmetmesi, Bizanslılar, Sırplar ve Bulgarların Ortodoks olmaları hasebiyle, bazen Avrupa’dan destek yerine köstekle karşılaşmaları, elbette ki yukarıda zikredilen sebepleri destekleyen etkenler olmuştur

c) Ancak yerli ve yabancı tarihçilerin Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesini etkileyen haller olarak açıkladıkları sebeplerin, aslında Osmanlı Devleti’nin doğru bir şekilde İslâm Hukukunun hükümlerini uygulamalarıdır şeklinde özetlemek daha doğru olsa gerektir kanaatindeyiz

-Osmanlı Devleti’nin din hürriyeti konusundaki müsamahası, İslâm Hukukundaki din hürriyeti prensibinin aynıyla uygulanmasıdır Bir İslâm ülkesinde vatandaşlığa kabul edilen zimmîlerin, dinlerine müdahale edilmesi ve hele İslâm’a girmeye zorlanması mümkün değildir Ancak Müslüman olması ile, Müslümanlara ait bazı imtiyazlı haklar (mesela vali, sancak beyi ve hatta sadrazam olabilme hakları) elde etmesi, elbette ki, Osmanlıların bu tutumunu gören gayr-i müslimlerde olumlu etkiler yapmıştır Gâzî Mihaller ve benzeri Hıristiyan asıllı kahramanlar bunun neticesidir Dolayısıyla Osmanlılar, zorla İslâmlaştırmamışlardır; ancak i’lây-ı kelimetullah diye ifade edilen İslâm’ı yayma gayesinden asla taviz vermemişlerdir Yerli halk, bu müsamahayı ve Hıristiyanlığı yok etme gibi planlarının olmadığını görünce, Osmanlıya ve İslâm’a kitleler halinde girdikleri olmuştur

- Bilindiği gibi, İslâmiyet, gayr-i müslimlere sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı gibi görevlerin dışında (vezâret-i tefvîz manasını taşıyan görevler), diğer vazifelerin verilmesinde (vezâret-i tenfîz manasını taşıyan görevler, tımar eri, subaşı, gayr-i müslimlere kadılık) sakınca görmemiştir Osmanlılar kuruluş döneminde bu prensibi eksiksiz uygulamışlardır Bu sebeple Sırplar, Bulgarlar ve diğer Balkan milletleri, voynuk, lagator ve martoloslar adı altında askerî ve idarî görevlerde istihdam edildikleri gibi, kendilerine tımar ve ze’âmet de verilmesi ihmal edilmemiştir

- Osmanlı Devleti, İslâm’a aykırı olmayan ve ama insanlığa yararlı olan müesseselerin ve kanunların, başka dinlere ve milletlere ait olsa da, iktibas edilmesinde veya vatandaş olan gayr-i müslim tebaanın kendi inanç ve âdetleriyle başbaşa bırakılmasında hiçbir mahzur görmemiştir Bu sebeple, bazı tarihçilerin ifade ettiği uc kültürü, zaten Müslüman Türk kültürünün bir parçasıdır Sonradan buna riayet edilmediyse, bu, sonrakilerin hatasıdır

- Bütün bunlara maneviyât erenlerinin gayretleri de ilave edilince, yedi düvele karşı cihad yürüten Osmanlı Devleti’ni durdurmak mümkün olmamıştır Meseleye böyle bakmak gerekir kanaatindeyiz

Alıntı Yaparak Cevapla