Yalnız Mesajı Göster

İngiliz Belgelerinde İstanbul'un İşgali (16 Mart 1920)

Eski 10-09-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

İngiliz Belgelerinde İstanbul'un İşgali (16 Mart 1920)



5 İstanbul'un İşgal Kararı

Görüldüğü gibi, Atatürk'ün önderliğindeki Millî Mücadele'nin etkisi ve gücü her gün biraz daha artarken, bununla ters orantılı olarak, İstanbul Hükümeti'nin aczi de her gün biraz daha belirgin hale geliyordu Halbuki, barış antlaşmasının hüküm ve şartları her gün biraz daha kemikleşiyor ve bu antlaşmanın uygulanması sorunu ortaya çıkmaya başlıyordu Müttefikler, barışı İstanbul Hükümeti'ne imza ettirmeye hazırlanırken, bu hükümet giderek gücünden kaybediyor, buna karşılık, bu antlaşmayı kabul etmeyeceği belli olan Millî Mücadele ise, bir yandan gücünü arttırırken, bir yandan da İstanbul Hükümeti üzerindeki etkisini arttırıyordu Yüksek Komiser Amiral de Robeck, 6 Şubat 1920'de Lord Curzon'a çektiği telgrafta, Meclis-i Mebusan'ın aleni oturumlarında Müttefiklere açık olarak tehditler yöneltildiğini ve hükümetin çökme işaretleri verdiğini bildiriyordu[1]

Ali Rıza Paşa kabinesi 9 Şubat'ta Meclis-i Mebusan'dan güvenoyu aldı Fakat, de Robeck'in deyimi ile, bazı bakanlarını Milliyetçilere feda ederek, 19 de Robeck'ten Curzon'a 6 Şubat 1920 günlü telgraf, yani bazı bakanları değiştirmek suretiyle güvenoyu alabildi Yukarıda belirttiğimiz gibi, Şeyhülislâm'ın İngiliz subayına söylediği veçhile, Ali Rıza Paşa iki değirmen taşı arasında sıkışmış durumdaydı

Bundan dolayıdır ki, 3 Mart 1920'de istifa etmek zorunda kaldı Atatürk, 4 Mart 1920'de Padişah'a telgraf çekip, milletin güvenine sahip bir hükümetin kurulması gerektiğini belirtirken, Ali Rıza Paşa'nın istifa sebebi olarak, "İtilâf Devletleri'nin bağımsızlığa ve onura dokunan saldırılarına ve mütareke hükümlerine uymayan karışmalarına ve davranışlarına daha fazla dayanamamış olmasını" göstermekteydi[2]

Yeni hükümeti, 8 Mart'ta, eski Bahriye Nazırı Salih Paşa kurmuştur De Robeck'in 6 Şubat telgrafında iki ilginç husus daha vardı Bunlardan biri, Müttefik Kuvvetleri komutanı General Milne'in, askerî durumu kuvvetlendirmek istediğini, bunun için de bütün Müttefik kuvvetlerinin İstanbul'da kendi komutası altında toplanması gerektiğini kendisine bildirmesiydi İkinci husus ise, İstanbul ve İzmir'in Türklerden alınması ve büyük bir Ermenistan kurulması halinde, böyle bir barış antlaşmasının ancak kuvvet zoruyla Türklere kabul ettirmek gerekeceği, bu sebeple, daha hoşgörülü barış şartları'nın mümkün olup olmayacağından söz etmesiydi De Robeck, Lord Curzon'a 12 Şubat tarihli telgrafında bu noktaya bir kere daha değinerek, İstanbul ve İzmir'in Türklerden alınması kesinleşmemiş ise, kendisinin bu konuda yatıştırıcı (tranquillizing) bir demeç vermesi hususunda yetki istemiş ve Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin de hükümetleri nezdinde aynı teşebbüste bulunduklarını söylemiştir[3]

Lord Curzon, 16 Şubat'ta de Robeck'e verdiği cevapta, İstanbul'un Türklerden alınmasının henüz kesinleşmediğini, fakat, "Ermeni katliâmı" ve Anadolu'daki Müttefik askerlerine saldırılar durmadığı takdirde, barış şartlarının Türkler aleyhine değiştirileceğinin kendilerine bildirilmesini istedi[4] Bunun üzerine, İngiliz, Yüksek Komiserliği'nin ikinci adamı Ryan, Sadrazamı ziyaret ederek, bundan böyle, Kuvayı Milliye'nin, İstanbul Hükümeti'nin bir parçası sayılacağını kendisine bildirerek[5] Müttefikler, Anadolu'daki Millî Hareket'in faaliyetlerinin sorumluluğunu Ali Rıza Paşa kabinesinin sırtına yüklemek gibi bir yola gittiler

Amiral de Robeck, 19 Şubat'ta, bizzat kendisi Hariciye Nazırı Sefa Bey'i ziyaret ederek, uzun bir görüşme yapmıştır[6] Bir hayli tehditkâr ifadeler kullanan Yüksek Komiser, Müttefik askerleri deyimine Yunan askerlerinin dahil olduğunu söyleyerek, onlara da yapılmış saldırıların, Müttefik askerlerine yapılmış sayılacağını belirttiği gibi, keza milliyetçi hareketlerin sorumluluğunun İstanbul Hükümeti'ne ait olacağını tekrarlamıştır Sefa Bey, Kuvayı Milliye'nin ("National Forces") bütün yaptıklarından Hükümet' in sorumlu tutulamayacağını söyleyince de, Yüksek Komiser, Sadrazam'ın Millî Hareket ("National Movement") ile uyum içinde olan bir program izlediğini ileri sürmüştür

Bu görüşmenin ilginç bir yanı da, de Robeck'in, Akbaş Olayı'ndan yakınması ve âdeta, bu olaydan da İstanbul Hükümeti'ni sorumlu tutmak istemesiydi Akbaş Olayı'nın Müttefikler için ağır bir prestij darbesi olduğu anlaşılıyordu Bu arada Yunanlılar, İzmir'deki kuvvetlerinin Türk kuvvetlerine karşı harekete geçmesini istemişlerse de, İngiltere bunu önlemiş ve, barış kesinleşinceye kadar, Yunan kuvvetlerinin, Müttefik Başkomutanı General Milne'in emrinden çıkmaması Yunanlılara bildirilmiştir[7]

Görülüyordu ki, Müttefikler için imdi söz konusu olan, barışın İstanbul Hükümeti'ne değil, Millî Hareket'e, Milliyetçiler'e nasıl kabul ettirileceği idi İstanbul Hükümeti'nin aczi her yönüyle ortadaydı Ne yapılması gerektiğini görüşmek üzere, üç Müttefik Yüksek Komiseri, 3 ve 4 Mart günlerinde toplandılar[8] Bu toplantılarda, özellikle İngiliz ve Fransız yüksek komiserleri, sert bir barışa karşı milliyetçi hareketin bütün kesimlerinden muhalefet ve tepki geleceği görüşünde birleşerek, milliyetçi hareketin direnmesine karşı "askerî" durumun kuvvetlendirilmesi gerektiğine karar verdiler Ne var ki, Müttefiklerin, Anadolu'da askerî tedbir almalarına imkân yoktu Ayrıca, doğuda Ermeniler, güneyde Fransızlar ve batıda Yunanlılar olduğu halde, Milliyetçi hareket bütün bu olumsuzluklara karşı, her gün daha da kuvvetlenmekteydi Bundan dolayı, Müttefiklerin, Millî Mücadele'ye karşı askerî pozisyonlarını kuvvetlendirebilecekleri ve aynı zamanda Milliyetçilere baskı yapabilecekleri tek yer İstanbul'du Başka bir deyişle, "Milliyetçi liderlere" karşı alabilecekleri "en kuvvetli" tedbir, şimdiye kadar İstanbul'da devam ettirdikleri statüyü değiştirmek, yani İstanbul'un kesin işgali idi

3 Mart günü yapılan görüşmelerde İtalyan Yüksek Komiseri'nin, tartışmalara katılmayıp, sadece dinlediği anlaşılıyor Fakat 4 Mart toplantısında konuşan İtalyan Yüksek Komiseri, İstanbul'un işgaline açıkça karşı çıktı Ona göre, barış şartları hafifletilmeli ve önce Türklere sunulmalıydı Hatta Türkler, Paris'e davet edilmeli ve barış şartları onlarla müzakere edilmeliydi Barış şartları Türklere, öyle, olduğu gibi ("cut-and-dry) kabul etmeleri artıyla verilmemeliydi İngiliz ve Fransız Yüksek Komiserleri ise, bunu Paris'teki Yüksek Konsey'in kabul etmeyeceğini bildirdiler Sonunda, her Yüksek Komiser'in durumu hükümetine bildirmesine karar verildi Fransız Komiseri, Paris'e, İngiliz Komiseri ile aynı içerikli telgraf çekeceğini bildirdi Lâkin Fransız Hükümeti, İstanbul'daki Yüksek Komiseri M Defrance'ın tutumunu izlemedi ve hatta, İstanbul konusunda bir İngiliz-Fransız rekabeti veya anlaşmazlığı ortaya çıktı Zira, İngiltere'nin Paris Büyükelçisi Lord Derby, 5 Mart'ta Curzon'a gönderdiği telgrafta[9] İstanbul'un işgali konusunda alınan kararın Fransız Hükümeti'nin hoşuna gitmediğini, çünkü bu kararın bütün Türkiye'de bunun tepkilerinin olmasından ve özellikle Hıristiyanlara karşı bir katliâma sebep olmasından korkulduğunu bildiriyordu

Yüksek Komiserlerin İstanbul'u işgal tartışmaları ve durumu hükümetlerine bildirmeleri üzerine, işgal konusu, Yüksek Konsey'in 5 Mart 1920 günü Londra'da yaptığı ve bir ara Venizelos'un da katıldığı toplantısında uzun tartışmalara sebep oldu[10] Bu tartışmaları şöyle özetleyebiliriz:

İngiltere adına Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Millî Mücadele ve Atatürk'e karşı gayet sert davranılması gerektiğini ileri sürdüler Lloyd George'a göre, Türklere karşı sert tedbirler alınmayacak olursa, Müttefiklere karşı başarılı bir şekilde meydan okumaya devam edeceklerdi ve Müttefiklerin hareketsiz kalması bütün dünyayı hayal kırıklığına uğratacaktı Dolayısıyla Türkler, Müttefiklerin barış şartlarını kabul etmeyeceklerdi Yine Lloyd George'a göre, "Mustafa Kemâl sadece bir haydut ve bir soyguncu çetesinin başı" değil, aynı zamanda, kendisine sempati besleyen İstanbul'daki Hükümet tarafından tayin edilmiş bir Erzurum Valisi idi Dolayısıyla, önce Mustafa Kemâl'in Erzurum Valiliği'nden azli İstanbul Hükümeti'nden istenmeli ve sonra İstanbul işgal edilmeliydi

Fransa temsilcisi Büyükelçi Paul Cambon ise, İngilizlerin bu tutumuna karşılık daha ihtiyatlı bir tutum aldı Fransa, İstanbul'un işgaline karşı değildi, fakat böyle bir işgalin doğuracağı sonuçlar üzerinde duruyordu Bunların başında, işgale tepki olarak Milliyetçilerin Hıristiyanlara karşı girişebileceği katliâmdan Fransa'nın duyduğu endie geliyordu Dolayısıyla, Müttefikler, İstanbul"un işgali ile birlikte, Hıristiyanların güvenliği bakımından alınacak tedbirleri de açıklamalıydılar Yoksa, Mustafa Kemâl'in "azline" Fransa da taraftardı Bununla beraber, barış şartları "gizli" olarak İstanbul'daki Yüksek Komiserlere de bildirilmeli ve ayrıca, İstanbul'un işgali halinde, bu işgali devam ettirmek için ne kadar bir kuvvetin gerektiğini bildirmeleri de istenmeliydi Paul Cambon'dan sonra söz alan Lord Curzon ise, Amiral de Robeck'in, barış şartlarının yumuşatılması görüşünün şiddetle karşısına çıkarak, bunun anlamının, İstanbul'un, İzmir'in ve Trakya'nın Türklere verilmesi ve Yunanistan'ın son iki topraktan mahrum bırakılması demek olacağını, bunun ise şimdiye kadar izlenen politikanın terk edilmesi olacağını, bu sebeple bu görüşün tamamen imkânsız olduğunu, ayrıca yumuşak barış şartlarının, bağımsız Ermenistan ümitlerini yıkıp, bunun yerine "Türk Kürdistanı"nın kurulması anl***** geleceğini belirtti Yine Lord Curzon'a göre, Mustafa Kemâl'i düşürmek veya azletmek çok kolaydı ve bunun için bir kâğıt parçasının üzerine bir kaç kelime yazmak kâfi gelecekti[11] İtalyan temsilcisi Scilaoja ise, Müttefiklerin Türkiye ile bir savaş halinde olduğunun gizlenemeyeceğini, yalnız bu savaşın yerel muharebelerle cereyan ettiğini, fakat her eyin Türk Milliyetçileri'nin alacağı tutuma bağlı hale geldiğini, şimdiye kadar Müttefiklerin, Padişah'a destek veren politikalarının bir sonuç vermediğini, dolayısıyla bugün Türkiye'de hesaba katılacak tek unsurun Milliyetçi Parti olduğunu ve dolayısıyla bu partinin de Müttefiklerin barış şartlarını hiç bir zaman kabul etmeyeceğini söyledi[12]

Tekrar söz alan Cambon ise, İstanbul'un işgalinin küçük bir operasyon olduğunu, buna itiraz etmeyeceğini, fakat Lloyd George'un sözlerinin, Türkiye'ye karşı "büyük bir savaş" anl***** geldiğini, bu durumda da Fransız parlamentosunun onayının gerekeceğini bildirmiştir Buna cevap veren Lloyd George, bir aydır Türk kuvvetlerinin Müttefik kuvvetlerine saldırdığını ve Müttefik kuvvetlerin gözleri önünde Ermenileri boğazladığını ("slaughtered"), eğer Yüksek Konsey İstanbul'un işgali için kollektif bir harekette bulunmazsa, İngiltere'nin tek başına hareket edeceğini söyledi Mamafih, daha sonraki konuşmasında da, Türklere karşı genel bir savaş açmak gibi bir izlenim vermiş ise, amacının bu olmadığını, bu izlenimi düzeltmek istediğini bildirmiştir

Sonunda, İstanbul'un işgali konusunda Müttefik Yüksek Komiserlerine uzun bir talimat hazırlandı[13] Lord Curzon tarafından 6 Mart'ta Amiral de Robeck'e gönderilen[14] ve Yüksek Konsey'in kararı olarak belirtilen şu 4 madde önemliydi:

1 İstanbul (Başkent deniyordu) Müttefik Kuvvetler tarafından derhal işgal edilecektir
2 Türk Hükümeti'nden, son Kilikya olaylarında sorumluluğu şüphe götürmeyen, Erzurum Valisi Mustafa Kemâl'in derhal azli istenecektir
3 İstanbul'un işgalinin, barış şartlarının tamamen kabulü ile uygulanmasına kadar devam edeceği, Türk Hükümeti'ne bildirilecektir
4 Eğer bundan sonra da olaylar çıkarılacak olursa, barış şartları çok daha ağırlaştırılacak ve verilen tâvizler (!) geri alınacaktır

Ayrıca şu da ilâve ediliyordu ki, şehrin işgali ile beraber, özellikle Harbiye Nezareti de işgal edilecek ve buradan yayınlanan emir ve talimat kontrol edilip, sansür uygulanacaktır Belirtilen ikinci husus ise, İstanbul'un işgalinin, şehrin yönetiminin Müttefiklerce yürütüleceği demek değildi

Bu arada, gayet gizli kalmak kaydıyla barış şartlarının bazıları da belirtilmekteydi Çatalca'ya kadar Trakya Yunanistan'a verilecektir İzmir, Osmanlı Devleti'ne tâbi olmakla beraber, Yunanistan tarafından yönetilecektir

Boğazlar milletlerarası kontrol altına konacaktır Erzurum'u da içine alan bağımsız bir Ermenistan ile, ayrıca, muhtemelen, bağımsız bir Kürdistan kurulacaktır Türk Hükümeti malî gözetim altında tutulacaktır Bu şartların ağırlığı da kabul edildiğinden, bu şartların kuvvet zoru ile uygulanması için ne gibi tedbirler düşündükleri özellikle İngiliz Yüksek Komiseri'nden sorulmaktaydı
Müttefikler Yüksek Konseyi, 5 Mart'ta, İstanbul'u işgal kararını almakla beraber bu karar hemen yürürlüğe konmadı Bunun bir kaç sebebi vardı

Birincisi, Amiral de Robeck'in, barış şartlarının ağırlığı dolayısıyla barışın uygulanmasının çok büyük sorunlar yaratacağını ileri sürerek, bu şartların hafifletilmesinde ve özellikle Trakya'nın ve İzmir'in Yunanistan'a verilmesinden vazgeçilmesinde ısrar etmesiydi[15] Yüksek Komiser, ortaya çıkacak sorunları belirttiği gibi, ayrıca İstanbul'daki üç Yüksek Komiser de, hükümetlerine gönderdikleri aynı metinli telgraflarda[16], ağır bir barışı Türkiye'de uygulamanın güçlüklerini vurgulamaktaydılar De Robeck'e göre, bu ağır barış, İngiltere'yi savaşa götüren amaçlarla uyuşmadığı gibi, Yakın Doğu'da devamlı bir barışı sağlayabilecek nitelikte de değildi, Müttefiklerin yeniden kan dökmelerine ve yeni fedakârlıklarına sebep olacaktı Ne var ki, bu uyarmalar, özellikle, Yunanistan'a kanat germiş bulunan ve Türk düşmanlığını ilke edinmiş olan Curzon üzerinde hiç etkili olmadı

İkincisi, Fransa'nın tutumuydu Burada iki unsur vardı Bunlardan biri, Lord Curzon'ın şikâyetinden anladığımıza göre, İstanbul'daki Fransız yetkililerinin, Fransa'nın Müttefiklerden (yani İngiltere'den) bağımsız ve Türk çıkarlarına karşı dostane bir politika izlediği propagandasını yaymalarıydı[17]

Curzon, bu konuda daha 1919 Haziranı'nda İngiltere ile Fransa arasında bir anlaşmanın belgesini de Büyükelçi Cambon'a göndermekteydi Fransa ile ilgili ikinci unsur, İstanbul'un işgali konusunda Fransa ve İtalya'nın hâlâ tereddüt içinde olmalarıydı Bu tereddüdün özellikle Fransa bakımından yeni unsurları, Yüksek Konsey'in 5 Mart toplantısında söz konusu olmadığı halde, 10 Mart toplantısında[18] İstanbul'un işgalinden sonra, şehrin yönetimini de Müttefikler'in üzerine alması, Meclis-i Mebusan'ın kapatılması ve milletvekillerinin tutuklanması, Posta ve Telgraf hizmetlerinin kontrol altına alınması gibi yeni unsurlar ortaya çıkmış ve bunlar da özellikle İngiltere tarafından ortaya atılmıştı

Bu yeni unsurlar, Fransa'ya göre yeni sorunların doğması demekti Fransa'nın, bu çekimser tutumu İstanbul'daki Yüksek Komiserler toplantısına da yansıdı 11 Mart'ta yapılan ve işgalin 13 Mart günü yapılmasına karar verildiği toplantıda, Fransız Yüksek Komiseri, böyle bir teşebbüse girişmeden önce iyice düşünülmesi gerektiğini söylemiş ve ayrıca, Yüksek Komiserler'in bu kararının Hükümetlerince de onaylanması gerektiği ileri sürmüştür Bu olay Lord Curzon'ı o derece sinirlendirmiştir ki, 13 Mart'ta Amiral de Robeck'e çektiği telgrafta[19] diğer Yüksek Komiserler katılmasalar bile, Yüksek Konsey'in talimatını hiç nazara almadan, General Milne'in, kendi sorumluluğu ile işgale başlaması emrini vermesini istedi

Curzon, bununla da yetinmeyerek, yine 13 Mart günü Londra'daki Fransız Büyükelçisine yazdığı sert mektupta[20], İstanbul'un işgali ile "barış şartlarının hafifletilmesi" konularının birbirinden ayrı şeyler olduğunu ileri sürmüş ve Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin İngiliz Yüksek Komiseri ile işbirliğinden kaçınmaları halinde, General Milne'e İstanbul'un işgalinde tek başına hareket emri verdiğini bildirmiştir Curzon'ın bu sert tutumu Fransa'yı da yumuşatmış ve Fransız Başbakanı Millerand, hemen İstanbul'daki Fransız Yüksek Komiserine, İngiliz meslekdaşı ile birlikte hareket etmesi talimatını vermiştir[21]

Üçüncü olarak, İstanbul'un işgalinde İngiltere'nin karşılaştığı bir başka sıkıntı da İtalya'nın kaçamaklı ve isteksiz tutumuydu Yine, Yüksek Konsey'in 10 Mart toplantısında, İtalyan delegesi Sinyor Scialoja, İstanbul'un işgalinin, geniş çaplı askerî harekâta, yani bir savaşa sebep olabileceğini, bu sebeple her üç devletin de bunu göze alıp alamayacağını kendisine sorması gerektiğini söylemiş, İtalya'nın İstanbul'un işgaline katılabileceğini, fakat bundan doğacak bir savaşa katılamayacağını ve bu hususta hükümetini bağlayamayacağını bildirmiştir[22]

9 Mart'ta İstanbul'daki Yüksek Komiserler toplantısında, Müttefik Başkomutanı Milne'in İstanbul'un işgali tarihini 13 Mart olarak bildirmesi ve işgalin yaklaşık 6 ay olarak düşünülmesi ve bu husustaki gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesi üzerine, İtalyan Yüksek Komiseri, bu kararları, Hükümetinden talimat almadan imzalayamayacağını bildirmiştir[23] İngiltere'nin, İstanbul'u işgal suretiyle Mustafa Kemâl'in direnmesini ve Millî Mücadele'yi kırmak çabasında Fransa'nın isteksiz ve İtalya'nın çekimser ve uzak davranması karşısında, Ermeni sorununa yakın ilgisi dolayısıyla, Başkan Wilson'dan destek istemek zorunda kaldığını görüyoruz Amerika 1919 sonunda Paris Barış Konferansı'ndan çekilmekle beraber, Başkan Wilson, Ermenistan dolayısıyla, Konferans gelişmeleriyle ilgisini kesmemişti Bundan yararlanan Lord Curzon, İstanbul'un işgalinde Amerika'dan destek sağlamak amacı ile, 12 Mart'ta Londra'daki Amerikan Büyükelçiliği Maslahatgüzarına bir mektup göndermiştir[24]

Curzon, Adana ve Mara bölgesindeki olaylarda iki Amerikan vatandaşının da öldürülmesine işaret ederek, bu olaylarda Mustafa Kemâl'in yakın bağlantısı olduğunu belirterek, her ne kadar Amerika Barış Konferansı'ndan çekilmiş ise de, Türkiye ile ilgili çıkarlarının devam etmekte olduğunu, dolayısıyla, İstanbul'un işgali ile Mustafa Kemâl'in azledileceğini, operasyonun tamamen milletlerarası nitelikte olması sebebiyle İstanbul'un işgalinde Amerika'nın da işbirliğinin memnuniyetle karşılanacağını bildirdi Curzon, operasyonun "milletlerarası" nitelikte olduğunu söylemek suretiyle, bunun, münhasıran İngiltere'nin bir teşebbüsü olmadığı izlenimini vermek istiyordu Lâkin Başkan Wilson bu işe bulaşmaya cesaret edemedi

İngiltere için artık her şey tamamdı Ankara'daki Mustafa Kemâl'i ve Anadolu'daki Millî hareketi İstanbul'dan yıkmak gibi bir hayalin gerçekleşmesi için geriye sayım başlamıştı Ne var ki, İngiltere Harbiye Bakanlığı'nda hazırlanan 15 Mart 1920 tarihli bir rapor son derece ilginç görünmektedir İlk cümlesi "Şimdi siyasal iktidar Milliyetçilere geçmiş bulunmaktadır" diye başlayan bu uzun ve gizli raporda[25], Milliyetçilerin Anadolu'daki kuvvetleri ile Müttefik kuvvetlerinin karşılaştırması yapılıyor, bir askerî harekâtta Müttefiklerin avantajları ve dezavantajları inceleniyor, Müttefiklerin hangi bölgelerde, askerî bakımdan neler yapabileceği tahlil ediliyor, karşılaşılabilecek muhtemel güçlükler üzerinde duruluyor ve sonuç kısmında da, askerî bakımdan, barış antlaşmasının, Müttefiklerin kuvvet zoru ile kabul ettirmeye hazır olmadıkları şartları ihtiva etmesinin ayanı arzu olmadığı, barış şartlarının kabul ettirilmesinde askerî seçeneğe başvurulmasının da arzu edilmediği ve mevcut barış şartlarının da barış vaadini ihtiva etmediği vurgulanıyordu

Görülüyor ki, rapor, İstanbul'un işgalinin geni çaplı bir savaşa sebep olacağı ihtimal ve hesabına dayanmaktaydı Fakat artık zarlar atılmıştı İlginçtir, Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Bristol, Washington’a, bütün bu gelişmelerde Venizelos'un parmağı olduğunu bildiriyordu[26]

6 İstanbul'un İşgali

Üç Müttefik Yüksek Komiseri 15 Mart günü son toplantılarını yaparak, İstanbul'un 16 Mart 1920 sabahı saat 10:00 dan itibaren işgaline, Müttefik askerî makamlarının, işgalin gerektirdiği bütün tedbirleri almalarına, Harbiye ve Bahriye Nezaretlerinin işgali ile her türlü iletişimlerinin kontrol altına alınmasına, posta, telgraf ve telefon hizmetlerinin kontrolüne, keza polisin de sıkı kontrol altına alınarak kamu düzeninin gerektirdiği bütün emir ve talimatın askerî makamlardan çıkmasına karar verdiler[27]

16 Mart sabahı, İngiliz Yüksek Komiserliği'nden Mr Ryan, saat 940'da Sadrazamı ziyaret ederek, üç müttefik adına hazırlanmış olan ve işgalin gerekçesini bildiren notayı Sadrazam'a verdi[28] Esasında bu, bir nota değil ültimatomdu Zira, belgede, Yüksek Komiserler tarafından alınan kararlar ve istekler tebliğ edilmekteydi Osmanlı Hükümeti" (notada böyle deniyordu), başta Kilikya olmak üzere çeşitli yerlerde meydana gelen olaylardan sorumlu olan "Mustafa Kemâl Paşa" ve diğer sözde ("soi-disant") "milliyetçi" liderlerle ilişkisini derhal kesecekti Eğer bu çeit olaylar tekerrür edecek olursa, Türkiye barışında öngörülen şartlar çok daha sertleştirilecek ve şimdiye kadar verilmiş olan tâvizler(!) geri alınacaktır İstanbul'un işgali, Barış Antlaşması'nın şartları kabul edilip uygulanıncaya kadar devam edecektir

Bu notanın bir tek anlamı vardı: İşgalci devletler kendi tasarladıkları barışantlaşmasının karşısında en büyük engel olarak Atatürk ve Millî Mücadele'yi görmekteydiler Ne var ki, bu işgale cevap olarak 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılması ile Millî Mücadele çok daha güçlenecek ve yeni bir devletin ilk büyük temeli atılacaktır

İstanbul'un işgalinden doğan ilginç bir olay da, Trakya'daki 1 Kolordu Komutanı Albay Cafer Tayyar (Kankat) Bey'in, 16 Mart günü, General Milne'in Edirne'deki temsilcisine, İstanbul ile her türlü bağlarını kestiğini Mondros Mütarekesi hükümlerinin Edirne Vilâyeti dahilinde bundan böyle geçerli olmadığını, Müttefik kuvvetlerinin vilâyet dahiline girmeye teşebbüs etmeleri halinde buna kuvvet yoluyla karşı konulacağını, keza Edirne Vilâyetinde bağımsız bir hükümet kurulacağını ve Hıristiyanların güvenliklerinin sağlanacağını bildirdi[29] Lâkin Cafer Tayyar Bey'in, Ankara'ya danışmadan giriştiği bu, Trakya'yı kurtarma hareketi çok kısa ömürlü oldu ve ancak bir ay kadar devam etti Havsa civarında atla gezerken düşmana esir düştü ve İstanbul'a döndü

"Osmanlı Hükümeti", Müttefik Yüksek Komiserlerinin, İstanbul'un işgali için 16 Mart sabahı verdikleri notaya, 18 Mart sabahı cevap vererek, işgalin gerekçesini kabul etmediği gibi, ortada bir karışıklık veya herhangi bir düzensizlik olmadığı gibi, eğer varsa Müttefiklerin bunları önleme gücüne sahip olduğunu, Anadolu'daki millî hareketin sebebinin ise Yunan işgali ile Yunanlıların yaptıkları mezalimden kaynaklandığını ve ayrıca, büyük bir Ermenistan ile bir Rum Pontus Devleti'nin kurulmasına ait niyetlere karşı bir tepki teşkil ettiğini bildirdi[30]

Diğer taraftan, Müttefik Yüksek Komiserleri, 16 Mart 1920 sabahı bir bildiri yayınlayarak, işgalin gerekçesini halka açıklamaya çalıştılar, fakat daha ziyade halka bir takım uyarılarda bulundular[31]

Açıklama kısmında, Türkiye'nin (yani Osmanlı Devleti'nin), İttihad ve Terakki yönetimi ile, Almanya'nın yanında savaşa katılmasının felâketlere sebep olduğu, buna rağmen İtilâf Devletleri'nin Türkiye'ye barış getirmek istedikleri, lâkin, İttihad ve Terakki'nin bazı kaçak liderlerinin ("fugitive leaders") sözüm ona milliyetçi bir örgüt kurarak Padişah'a ve Hükümeti'ne karşı geldikleri, Hükümeti de kendi taraflarına çekmeye çalıtıkları, bunun da İtilâf Devletleri'nin barış çabalarını etkilediği, bu durumda İstanbul'un "geçici" olarak işgalinden başka çare kalmadığı belirtilerek şu hususlar vurgulanmaktaydı:

1 İşgal geçicidir
2 İtilâf Devletleri, Padişahlığı yıkmayı düşünmemektedirler
3 İtilâf Devletleri, Türklerin elinden İstanbul'u almayı da düşünmemektedirler Fakat, Allah Korusun (God forbid), geni çaplı karışıklıklar ve katliâmlar olursa, bu karar muhtemelen değişecektir
4 Bu kritik zamanda, herkesin normal işine devam etmesi ve kamu düzeninin korunmasına katkıda bulunması bir görevdir Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerinde yeni bir Türkiye inşa etme ümidini yıkmaya çalışanlara kimse kanmamalıdır İstanbul'daki Padişah'ın emirlerine itaat etmek herkesin görevidir
5 Bu çeşit tahriklerde bulunan bazı kişiler tutuklanmış bulunmaktadır (Bununla kastedilen, 16 Mart sabahı tutuklanan ve Malta'ya sürülen milletvekilleriydi)[32] Lord Curzon, Müttefik Yüksek Komiserlerinin bu ortak bildirisini gördüğünde, itiraz etmiş ve 3 Maddede, İstanbul'un Türklerin elinden alınmayacağının belirtilmesinin Yüksek Komiserlerin yetkisinde olmadığını söylemiştir[33]

Alıntı Yaparak Cevapla