Yalnız Mesajı Göster

Siyaset Ve Yabancılaşma

Eski 10-09-2012   #2
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Siyaset Ve Yabancılaşma



4- Tüketim faaliyetleri, bir yaşam tarzı geliştirme, belli mal ve değerli ürünleri satın alma, belli markaların müşterisi olma, toplumsal konumun temel belirleyicileri olmuştur 5- On dokuzuncu yüzyılla yirminci yüzyılın ilk yarısında toplumsal bölünme sınıf ya da ırka dayanırken, tüketim toplumunda bunun yerini tüketim modelleri almıştır 6- Tüketim toplumlarında, tüketiciler üreticiler sayesinde güç ve otorite kazanırlar; tüketicinin tüketim faaliyeti, siyasi hak ve ödevlerin yerini alır 7- Çok sayıda mal ve hizmet yanında, gündelik yaşamın çok çeşitli boyutlarıyla, insanın deneyiminin birçok yönü eşyalaştırılır Büyük mağazalarda alışveriş boş zamanları değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen değerli bir uğraş olup çıkmıştır

Toplumsal cinsiyet: Cinsel farklılığın sosyal boyutunun ihmal edilmemesi gerektiğini dile getiren feministler tarafından geliştirilen ve cinsiyetin erkekle dişi arasındaki biyolojik ayırıma karşılık geldiği yerde, eni ve dişil arasındaki, buna koşut, ama sosyo-kültürel eşitsiz bölünmeye işaret eden kavram
Kavrama göre, eril ve dişi insan varlıkları arasında bir ayırım yapıldığı zaman ayırımın biyolojik olarak açıklanması gerektiği düşünülür, fakat toplumsal cinsiyetten söz edildiğinde, kadın ve erkek kavramlarının sosyo-kültürel belirlenimleri dikkate alınır Başka bir deyişle, cinsiyetin biyolojik olarak verilmiş olduğunu, buna karşın toplumsal cinsiyetin sosyal olarak inşa edildiğini ima eden kavram, erkeklik ve dişiliği belirlemede, doğuştan getirilen bedensel farklılıklara bağlanamayan tüm etmenlerin, fakat özellikle de sosyal ve kültürel etmenlerin önemini vurgular Feminist düşüncenin bir katkısı olan toplumsal cinsiyet kavramı, cinsler arasındaki toplumsal ayrımcılığa karşı, sadece kültürel değişim yoluyla mücadele edilebileceğine dikkat çekmesi bakımından önem taşır Toplumsal cinsiyet düşüncesi veya kavramı modern bir kavram olmakla birlikte, zihin ya da bilincin bedene, insan doğasının hayvani varoluşa, özerk iradenin de doğal determinizme olan aşkınlığından aldığı ilhamlara bakılırsa, onun kökleri bir yönüyle de geleneksel felsefededir

Toplum sözleşmesi: 1- Toplumu meydana getiren bireylerin yükümlülükleri ve haklarının kökenlerini açıklayan sözleşme; doğa durumundan, bireysel ve egoist alışkanlıklarından vazgeçen bireylerin, kendi çıkarları yanında, genelin çıkarı ve iyiliği adına, bir toplum oluşturmak üzere, aralarında yaptıkları, ve kendi kendilerini yönetme haklarını hepsinin üzerindeki ortak bir hakeme devrettiklerini ifade eden yazılı olmayan anlaşma
Politik yönetim istikrarlı bir işbölümü, partiler ve kurumlar olmadan yalnız başlarına varolan imgesel veya hipotetik bireylerin asgari düzeyde birtakım yükümlülükleri ve daha sonra da bu yükümlülükleri güçlendirip politik otoriteye bağlayan politik otoriteyi kabul ederek, bir toplum kurmak üzere yaptıkları düşünülen aynı ölçüde varsayımsal sözleşme
2- Toplum sözleşmesinin modern düşünürlerin politik otoritenin bireyin onayına bağlı olduğu göstermek amacıyla geliştirmiş oldukları bir kurgu olduğu, filozofların bu kurguyla politik toplumun insanın yarattığı ya da inşa ettiği bir şey olduğunu göstermeyi amaçladıkları dikkate alındığında, sözleşme fikrini temele alıp, toplumun ‘doğa durumu’ndan bilinçli olarak uzaklaşan, kendilerinin ve bu arada genelin iyiliği için, birtakım özgürlüklerinden vazgeçen bireylerden meydana geldiğini öne süren teori ya da anlayış; toplumun kökeniyle ilgili rasyonel bir kabulün sonucu olarak, bireyin topluluktan, gruptan önce geldiğini ifade eden öğreti; devletin ve hukukun kökenini, bireyler arasında bilinçli olarak akdedilmiş bir sözleşmede bulan anlayış; bir toplumun üyelerinin birbirleriyle olan ilişkilerinde, devletin yönetimi altında karşılıklı sorumluluk ilkesine göre davranmak için anlaşma yapmış olduklarını bildiren ilke
Toplum sözleşmesi düşüncesi Sofistlere ve Platona kadar geri gitmekle birlikte, o daha çok 17 yüzyılda bireyin toplumdan önce geldiğini göstermek, toplumun kökenini açıklamak ve ulus devletlerinin kuruluşu sırasında geleneksel otoriteyi mahkum etmek için kullanılmıştır Hobbes, Locke ve Rousseau tarafından savunulan toplumsal anlaşma anlayışı Hume, Burke ve, toplumun bir sözleşmeye dayandırılamayacağını, zira toplumların oluşumundan önce, sözleşme diye bir şeyin olamayacağını savunan Hegel tarafından eleştirilmiştir
Buna göre, toplum sözleşmesi teorisinin ilk savunucusu olan Hobbes, önce insanın doğa durumunu betimlemiş, tüm insanların söz konusu doğa hali içinde birbirlerine eşit olduklarını bu eşitliğin ise, herkesin kendi varlığını sürdürmek için istediğini yapmak durumunda olması anlamına geldiğini, özü itibariyle bencil olan insanda düzenli ve barışçıl bir toplum yaratma yeteneğinin bulunmadığını öne sürmüştür İnsanın insanın kurdu olduğunu söyleyen Hobbes, söz konusu doğa halinin mutlak bir anarşiye, herkesin herkesle savaş durumu içinde olmasına neden olacağını belirtmiştir İşte insanlar, varlıklarını sürdürebilmek için bu anarşi ve savaş durumundan sakınmanın kendi yararlarına olduğunu anlamışlar ve dolayısıyla bir toplum sözleşmesiyle, doğa durumundan uzaklaşıp, birtakım haklarından vazgeçerek ve özellikle de kendi kendilerini yönetme haklarını bir hakeme, yönetici bir güce devrederek, toplum kurmuşlardır Hobbes’a göre zorunlu olan bu sözleşmenin, o bir şekilde güçlendirilmediği sürece, hiçbir değeri olamaz Bu nedenle, haklarını bir sözleşmeyle egemen bir güce devreden akıllı insan varlıkları, egemen gücün bu ister bir kişi ya da ister bir meclis olsun en yüksek otoriteye sahip olmasına özen göstereceklerdir Çünkü toplum ancak ve ancak sözleşmenin ürünü olduğu için, sözleşmeye taraf olmayan ve dolayısıyla sözleşmenin üzerinde olan yöneticinin gücü ve otoritesiyle anlam ve değer kazanır
Doğa halindeki insanların Tanrı’nın yasasını tanıyıp, bu yasaya hürmet ve itaat ettiklerini savunan Locke ise, insanların bir toplum sözleşmesi yaparlarken, savaştan kurtulmak için barış ortamına yönelmiş olmadıklarını fakat daha çok uygar yaşamın avantajlarından yararlanmak için, doğal özgürlüklerinden vazgeçtiklerini söylemiştir Bundan dolayı toplumsal sözleşmenin sonucu olan sivil toplum John Locke’a göre, insanların doğal haklarına kesinlikle saygı göstermelidir
Aynı sözleşme görüşünü, ve insanın doğa halindeyken iyi özgür ve mutlu olduğunu, mutlak bir bağımsızlık hali içinde bulunduğunu, doğa insanının kimsenin kötülüğünü istemediğini kimseye fenalık yapmadığını, ihtiyacı olmayan hiçbir şeye göz dikmediğini insanda kendi türüne karşı bir sempati ve merhamet içgüdüsü bulunduğunu savunan Rousseau, biz insanların tümüyle özgür ve iyi bireyler olarak, toplumu meydana getiren bir toplum sözleşmesine girebildiğimizi belirtir Rousseau geçmişte daha mutlu olan insanları doğa durumundan toplum haline gelmeye zorlayan nedenin zorunluluk ile özgürlük olduğuna, bunların ise, kendilerini içgüdü ve ihtiyaç şeklinde gösterdiğine inanıyordu Bir insan bir toplum içine girdiği zaman bir dönüşüme uğrar; onun beni, doğa durumunda olduğu gibi mutlak bir özgürlükle değil de, paylaşmayla belirlenir; işte o, bu sayede bir yurttaş olup çıkar
Bu bağlamda, sivil toplumu temellendirmek, devlet otoritesini meşrulaştırmak için, tarih öncesine dair bir hipotez olarak toplum sözleşmesinden yararlanan politik Öğretiye ise toplum sözleşmesi teorisi adı verilir Toplum sözleşmesi öğretisi, 20 yüzyılda John Rawls tarafından yeniden canlandırılmıştır Rawls’a göre adil bir toplum, insani öznelerin, rasyonel failleri uymaya hazır oldukları bir sözleşmenin tüm hükümlerini yerine getiren bir toplum olmak durumundadır

Bürokrasi: Bir toplumda tabandan yukarıya doğru çıktıkça daralan bir yapı içinde örgütlenmiş olan, kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan profesyonel gönüllüler grubu
Siyasi iktidarı ellerinde tutan kişilerin seçilmiş olmalarına karşın, bürokratlar, seçilmiş değil de, bir işi yapmaya memur edilmiş, bir göreve atanmış profesyonel görevlilerdir Bürokrasiyi belirleyen iki temel özellik, oldukça gelişmiş bir işbölümü ve görevlerde uzmanlaşmadır
Çağdaş siyaset felsefesinin bürokrasiyle ilgili en temel sorusu, bürokrasiden vazgeçilip vazgeçilemeyeceği sorusudur Çünkü, günümüz toplumlarında faaliyet alanları, kurumlar ve iş bölümü çok fazla arttığı için, modern toplumlar giderek artan ölçülerde bürokratlaşan toplumlar haline gelmişlerdir Bundan dolayı, bazı düşününler bürokrasinin işte bu durumun sonucunda, siyasi bir egemenlik sistemi olarak ortaya çıktığını iddia etmişlerdir Buna göre, bürokrasi artık devletin işleyişindeki vazgeçilmez bir araç olmaktan çıkıp, egemenliği elinde tutan grup haline gelir Yine, bu durum, halk egemenliğinin temsilcileri olan seçilmiş milletvekilleri ile atanmış bürokratlar arasında bir karşıtlık doğurur Bundan başka, bürokrasinin kırtasiyeciliğine, yetersizliğine ve araçlarla amaçları birbirine karıştıran yaklaşımına işaret edilmiştir
Bireycilik: Genel olarak, bireylere bireysel insan varlıklarına ontolojik, mantıksal, metodolojik ve aksiyolojik bir öncelik veren, somut olan gerçekliğini vurgulayan görüş ya da anlayış
Siyaset felsefesinde, devletin birey için varolduğunu iddia eden, bireyin özgürlüğüne büyük önem veren ve kendisine yeten, kendi kendisini yönlendirebilen bireyi, toplum ve devlet karşısında ön plana çıkartan akım; tüm siyasi örgüt ve toplumsal oluşumların temel ve en yüksek amacının bireyin, kişinin haklarını korumak, bağımsızlığını güvence altına almak ve gelişimini hızlandırmak olduğunu savunan anlayış
Esasen 18 yüzyılda, klasik ekonomi politiğin yükselişiyle anlam ve önem kazanan bir öğreti olarak bireycilik, bireylerinin dışındaki bir gerçeklik olarak toplumun varoluşunu yadsıyan, Özgür bireylerin ekonomik alandaki rekabetlerinin yararlı sonuçlarını vurgulayan, işbölümünün gelişimiyle birlikte, rollerde söz konusu olan çeşitlenmeyle, bireysel farklılıklara özel bir önem atfeden görüştür Bireyciliğe göre devlet, bireylerin kendi amaçlarına ulaşmak için kullanmak durumunda oldukları bir araçtır ve hiçbir zaman kendi içinde bir amaç olamaz Toplum bireysel üyeleri için var olur
Ekonomi alanında, serbest rekabeti, teşebbüs özgürlüğünü temel alan liberal anlayış
Sivil toplum: Siyasi otoritenin baskısından nispeten uzak olan toplum modeli; toplumda varolan ve kuruluşu birtakım haklar elde etme çabasına bağlı olan demokratik yapı; toplumun kendi kendisini, devletin kurumlarından bağımsız olarak, yönlendirmesi durumu
Başlangıçta uygarlığın sonucu olan bir nezaket ve uygarlaşma halini tanımlayan sivil toplum terimi, 18 yüzyılda Batı yönetim tarzı Doğu despotizmiyle karşı karşıya getirilirken, onun ayrımını belirtmek üzere politik bir terim olarak kullanılmıştır Bununla birlikte, sivil toplum terimi esas Hobbes ve Locke tarafından kullanılmış ve söz konusu toplum sözleşmesi teorisyenlerinde önem kazanmıştır Hobbes ve Locke gibi düşünürler politik otoritenin en azından varsayımsal olarak onsuz olunabilir bir kavram ya da şey olduğunu belirtirken, devlet olmadan da yaşamak mümkünmüş gibi akıl yürütmelerine bağlı olarak, devlet olmadığında geride kalan kurumları betimlemek için bir kavrama ihtiyaç duymuşlardır Bu kavram da sivil toplum kavramıdır Buna göre, sivil toplum, ekonomik ilişkilerin, ailesel yapıların, dini kurumların, vb, politik otorite olmadan varlığını sürdürdükleri genel çerçeveyi tanımlar Bununla birlikte, sivil toplum kavramının, sivil toplum politik otorite olmadan varolmadığı için, analitik bir kavram olduğu unutulmamalıdır
Sivil toplum kavramının anlamına katkıda bulunan düşünürler arasında, her şeyden önce Hegel ve Marx bulunmaktadır Buna göre, Hegel ‘de, sivil toplum, aile ile devletin siyasi ilişkileri arasında yer alan bir ara kurum olarak tanımlanır Karl Marx’ta ise, sivil toplum sosyo-ekonomik ilişkilerle üretim güçlerinin bütününü gösterir Onun gözünde temel karşıtlık bu şekilde tanımlanan sivil toplumla sivil toplum içindeki sınıf ilişkilerinin üstyapısal tezahürü olan devlet arasındadır Alman ideolojisi adlı eserinde, sivil toplumun bütün bir tarihin kaynağı ve oynandığı tiyatro olduğunu savunan Marx’a göre, siyasi olaylara, hukuki değişimlere ve kültürel değişmeye ilişkin açıklamanın sivil toplumun yapısındaki gelişmelerde aranması gerekmektedir
Bu Marksist sivil toplum anlayışını aynen benimseyen çağdaş düşünür A Gramscv’ye göre, sivil toplum devletin cebri hareket ve müdahaleleriyle üretimden meydana gelen ekonomik alan arasında bulunur Buna göre, sivil toplum, özel yurttaş ve bireysel tasdik alanı olarak ortaya çıkan toplumsal yaşam alanıdır

Siyaset felsefesi: Siyasetin problemlerini siyasi sistemleri, siyasal hayvanlar olarak tanımlanan insanların belli bir siyasi sistem içindeki davranışlarını felsefeye özgü yöntemlerle ele alan felsefe dalı, daha çok normatif bir nitelik arzeden kavramsal araştırma türü; felsefenin, siyasi yaşamı konu alan, özellikle de devletin özü, kaynağı ve değerini araştıran dalı
Siyaset felsefesinin ele aldığı belli başlı konular şunlardır: 1- İnsanın gelişme süreci içinde, yönetimin ya da devletin kaynağı, doğası, amacı ve önemi 2- Varolan, varolmuş olan devletlerin sınıflanması ve bu devletlerin oluşumunda etkili olan felsefe ya da görüşlerin incelenmesi 3- İdeal düzen arayışları 4- Ütopyaların yapısı ve bunların gerçekleşme şansları 5- Bireyle devlet, itaat etmeyle özgürlük arasındaki ilişki, baskı, sansür ve yönetimin gücü 6- Adalet, eşitlik, özgürlük, haklat ve mülkiyet gibi temel kavramların analizi
Eski Yunan’da doğmuş olan siyaset felsefesi, günümüzde siyasi otoritenin gücünü, doğasını ve kaynağını, siyasi otoriteyle birey arasındaki ilişkileri ele alır Siyasi kurumların ve bu arada devletle birey arasındaki ilişkilerin nasıl geliştirilebileceği konusunu inceleyen siyaset felsefesi günümüzde daha çok ‘demokrasi’ kavramı üzerinde durur Başka bir deyişle, demokrasi problemini sivil toplum-devlet kavram çiftiyle, özgürlük ve eşitlik ideallerinin oluşturduğu temel üzerinde ele alan siyaset felsefesinin temel problemi, kamusal gücün, siyasal iktidarın, insan yaşamının niteliğini korumak ve geliştirmek için nasıl kullanılması ve ne ölçüde sınırlanması gerektiği problemidir
Siyaset felsefesinin uzun tarihi içinde, Platon, Aristoteles, Cicero, Aziz Augustinus, Aquinalı Thomas, Dante, Machiavelli, Spinoza, Locke, Burke, Rousseau, Mill, Bentham,Tocquevil le, Saint-Simon, Comte, Hegel, Marx ve Engels gibi düşünürlerin önemli katkılarından söz edilebilir Buna karşın, 20 yüzyılda siyaset felsefesi alanındaki katkılar, sırasıyla siyasi pragmatizm, dini ve varoluşçu yaklaşım ve nihayet devrimci yaklaşım diye, kabaca üç başlık ya da yaklaşım altında toplanabilir Dewey, Russell ve Popper gibi düşünürler tarafından temsil edilen 1- Siyasi pragmatizm, toplumun halihazırdaki yapısını ve kapitalizmi eleştirmekle birlikte, düşüncelerini söz konusu yapının oluşturduğu genel çerçeve içinde ifade eder ve siyaset alanındaki amacın, insan kişiliğinin geliştirilmesiyle yaşam düzeyinin en yüksek noktaya çıkartılması olduğunu savunur Örneğin, siyaset felsefesinde aristokratik bir bireyciliğin savunuculuğunu yapan Russell, hoşgörü, cinsel özgürlük ve sağduyunun yanında olurken, materyalizme, bürokrasi ve savaşa şiddetle karşı çıkmıştır
Buna karşın, 2- Dini ve varoluşçu yaklaşım, insanlığın topyekün bir yıkıma doğru gittiğini savunurken, zaman zaman dini ya da yarı dini değerleri, zaman zaman da bireyin bizzat kendisini ön plana çıkartmıştır Başta Lenin olmak üzere, 3- Gramsci, Marcuse, Lukacs gibi düşünürlerin temsil ettiği yaklaşım ise, bireyin nihai bir özgürlük ve mutluluk haline ulaşabilmesi için, kapitalizmin ve burjuva devletinin, şiddet veya demokratik yollarla yıkılmasını öngörür

Siyaset sosyo1ojisi: Toplumsal yapı ve kültürü etkileyen somut politik fenomenlere ilişkin sosyolojik araştırma Öncelikle ve temelde devlet konusunu, sosyolojik bir bakış açısı ve yöntemlerle ele alan siyaset sosyolojisi, politikayla toplumsal yapılar, ideolojiler ve kültür arasındaki ilişkiler üzerinde durur Özgül politik rejimlerin ve kurumsal yapıların kökenlerini ve gelişimini açıklamak amacıyla parlamenter demokrasilere olduğu kadar, despotik ve totaliter rejimlere de yönelen politik fenomenlere dair sosyolojik analiz, birer toplumsal kurum olarak siyasi partileri ve parti liderleriyle üyeleri arasındaki ilişkileri inceler

SİYASET VE YABANCILAŞMA
Siyaset başlığı, bütün toplumsal yaşamı kapsamaktadır Siyaseti tanımlamaya kalkmak demek onu sınırlamak, hayatın bütünlüğü içinden koparmak ve sınırların dışındaki konularda insanların siyaset yapmasını kısıtlamak anlamına gelecektir Bu engellemeleri koymamak için şöyle bir tanım bizim açımızdan verimli olacaktır: Siyaset, insanın toplumsal yaşamında karşılaştığı ve toplumsal hayatı bir şekilde etkileyen her konuda müdahale etmesidir
Bu geniş çerçeve içinde siyaset hakkında bir yazı yazmak mümkün olmadığı için siyasete müdahale araçları üzerinden siyaseti tartışmayı tercih ettik Daha çok bugünden bahsetmeyi düşündük fakat bugüne gelmenin merkez taşlarınıda yerine koymaya dikkat edeceğiz
Siyaset ve yabancılaşma başlıklı bu yazıda yabancılaşma noktaları göstermek istemiyoruz Bu yazının bütününde yabancılaşmanın siyasette karşılığı anlatılacak "Yabancılaşma, toplumsal pratiğin gerçek bilincinden şu ya da bu ölçüde uzaklaşılmasını anlatır" (1)
Siyasetin en gelişmiş aracı olan partiler en genel anlamıyla Fransız İhtilali’nde ortaya çıkmıştır İktidara gelen yeni sınıf kendi ideolojisini üretecek, meşrulaştıracak ve bunu toplumsallaştıracak araçlardan biri olarak siyasi temsili ve partileri hayata geçirmiştir Kapitalizmin ortaya çıkmasıyla birlikte üretim tarzı değişmiş ve bununla birlikte üstyapılar yeniden biçimlenmiştir Siyaset, üretim tarzından yani en genel anlamıyla ekonomiden (altyapı) bağımsız tartışılamaz
" Siyaset ekonomiden farklılaşır da ve bu nedenledir ki ekonomi ve siyasetten ayrı ayrı söz edilebilir; [gene bu nedenledir ki] ekonomik yaşamın "kalıcı ve örgütlenmiş" alanından doğarak harekete geçen ve [kişiyi] dolayımsız olarak eyleme iten, ama [sonra] bireysel insan yaşamının hesaplarının, bireysel çıkarlar, vb'dan farklı yasalara uyduğu, akkor halindeki atmosferinde duygu ve emelleri gündeme getirerek, [ekonomik alanı da] aşan "siyasal tutku"dan bahsedilebilir!" (1931-32)" (2)
Kapitalist üretim tarzı, üreticinin üretim araçlarından kopmasını öngörür Bu, üreticinin özel mülkiyet kurumu aracılığıyla mülksüzleştirilmesi anlamına gelir Kapitalizm, bunları merkeze alan çeşitli görüngülere bürünebilmiştir ve bu görünümler temel olarak demokrasi olarak adlandırılır Demokrasiyi kısaca özgür, genel ve eşit oy mekanizmasıyla halkın temsilinin sağlanması olarak tanımlayabiliriz Halkın temsilinin aracı olarak partiler devreye girmiş ve kitleyle siyaset arasında mesafe daha da netleşmiştir Daha önceki üretim tarzlarında örneğin feodal beyliklerde siyasetin halkla ilişkisi daha çok güç odakları üzerinden oluyordu
Temsili sisteme gelinceye kadar siyaset alanında yoğun mücadeleler yaşanmıştır Bu daha çok gelişmekte olan burjuva sınıfının iktidardan, yükünün azaltılmasını talep etmesi ya da daha sonraki süreçte iktidardan pay istemesi şeklinde gerçekleşen bir mücadele olmuştur Örneğin "Magna Carta Libertatum ile kralın yetkileri sınırlandırılmıştır (1215)" (3) ya da "XIVüncü yüzyılın ilk yarısında parlamentoda Feodal beyler ve din adamları birlikte hareket ederek" (4) Lordlar Kamarasının nüvesini oluşturacaktır Şövalyeler de çıkarlarını kendilerininkine daha yakın gördükleri şehir temsilcileri ile birlikte hareket etmeye başlarlar, bu birleşme Avam Kamarasını oluşturacaktır Birbirinden farklı sosyal sınıfları temsil eden Lordlar ve Avam Kamaraları böylece ortaya çıkar
Fakat yeni sistem bir gerçeği değiştirmedi: "İlk esas şudur: gerçekten hükmedilenler ve hükmedenler, yönetenler ve yönetilenler vardır Tüm siyaset bilimi ve sanatı bu ilksel, (bazı genel koşullarda, yani sınıflı toplum koşullarında) indirgenemez olguya dayanmaktadır" (5)
" Her ne kadar son çözümlemede toplumsal grupların bölünmesi olgusuna varılsa bile, görünenler ve bilinenler böyleyken, toplumsal olarak homojen olsa bile aynı grubun içinde hükmedilenler ve hükmedenler bölünmesi vardır; bir bakıma bu işbölümünün bir ürünü, teknik bir olgu olduğu söylenebilir Bu beraber görünen nedenler üzerine spekülasyon yapanlar, temel sorunla karşılaşmamak için, bunda yalnız "tekniği", "teknik" gerekliliği, vb görmektedirler" (5)
Bugün artık temsili sistem oturmuştur Temsili sistemin başlangıcı çok eskilere dayanmasına rağmen tüm dünyada yaygınlaşması ve demokrasinin bir gereği olarak temel öğelerden biri olarak tanımlanması kapitalizmle olmuştur Temsili sistemde siyasetin taşıyıcısının temel aracının parti olduğunu ifade etmiştik Max Weber partiyi şu şekilde tanımlar:
" ‘Parti’ terimi, resmen özgür başvuruya dayalı yazılmayla üye olunan dernekleri anlatmak üzere kullanılacaktır Etkinliklerinin adadığı amaç, bir örgüt içinde etkin üyelerine ülküsel ya da maddi yararlar sağlamak üzere erki elde etmektir Bu yararlar, belli bir nesnel siyasanın gerçekleştirilmesi ya da kişisel çıkarlar elde edilmesi ya da her ikisi birden olabilir" (6)
Max Weber sosyolojik bir tanımlama yapmış, partinin işlevinden çok partidekilerin etkinlikleri üzerinden partiyi tanımlamıştır Partinin temel öğelerini sayarsak; ideoloji-politika ve örgüttür ve bunlardan biri olmadan bir partiden bahsetmek mümkün değildir İdeoloji ve politika programla birlikte ortaya dökülebilir ya da politika güncel ihtiyaçlar çerçevesinde üretilebilir Örgütsel ayak ise partinin hedefleri doğrultusunda hareket etmesinin ve varlığının zorunlu koşuludur
Partinin işlevi onu hareket ettiren kişilerin tekil çıkarlarından öte sunduğu bütünlüklü bir program doğrultusunda hareket ederek toplumu yönetmeye aday olmak ve iktidara gelince toplumu yönetmektir Yönetme işi, toplumu programının anlamlı ve toplumun çıkarına olduğunu kabul ettiren parti tarafından yapılır Bugün artık toplumun çıkarı kavramı, ideolojinin çok çeşitli dolayımlarla üretilmesi sonucu topluma yabancılaşmış bir kavramdır
Toplumun çıkarları kavramı partilerin varoldukları sistemi reddederek yeni bir sistem koymadıkları noktada devletin çıkarları noktasında tanımlanmaya başlamıştır Devletin çıkarları ise kapitalizmin çıkarları yani burjuvazinin çıkarlarından bağımsız tanımlanamaz "Çağdaş devlette asıl olarak kayırmacılığa dayalı olarak örgütlenen partilerin en bilinen örneği, son kuşak Amerikalıların iki büyük partisidir Asıl olarak belli sorunlara ve düşünyapılara yönelik partiler, eski tür tutuculuk ve liberalizm, kentsoylu demokrasisi, daha sonra Toplumcu Demokratlar ve (Katolik) Merkez Partisi'dir Sonuncusu dışında, hepsindeki çok belirgin öge sınıfsal çıkar ögesidir Merkez Parti başlangıçtaki izlencesinin başlıca noktalarını elde ettikten sonra, çok geniş ölçüde arı bir kayırmacılık partisine dönüştü Bütün bu parti türlerinde, en arı biçimde sınıfsal çıkarların anlatımı olanlarda bile, parti önderlerinin ve kurmaylarının erk, konum ve ücret gibi (düşünsel ve maddi) çıkarları her zaman önemli bir yer tutar Seçmenlerin çıkarları ise, ancak savsaklanmaları seçimleri kazanamama tehlikesini birlikte getirdiği ölçüde göz önüne alınır Kamuoyunda siyasal partilere karşı olumsuz tutumun kaynaklarından biri de bu olgudur" (7)
Artık partiler, kişisel (sınıfsal) çıkarları merkeze almış durumdadırlar ve bu kitlelerin siyasetten uzaklaşması ve bir partiyi seçerken programları değil kişileri merkeze almalarını getirmiştir Yönetmeye aday kişilerse ne kadar caf caflı propaganda yaparsa o kadar tutulur hale gelmiştir Partilerin kimliksizleşmesi, belli grupların çıkarlarını temsil eder hale gelmesi sonucu ve bunun bu şekilde kabul edilebilir olması anlık bir olay değil, kitlelerin politikadan uzaklaş(tırıl)masıyla birlikte olmuştur "İnsanların temel çelişkilerin bilincine ideoloji alanında vardıklarına ilişkin tezin, psikolojik ve ahlaksal nitelikli değil de tersine organik ve epistemolojik nitelikli olduğu unutulduğundan, siyaseti ve dolayısıyla tarihi sürekli bir marche de dupes, hokkabazlık ve el çabukluğu oyunu olarak ele almaya eğilimli bir algılama biçimi yaratılmış bulunmaktadır "Eleştirel" etkinlik dolandırıcılıkların keşfedilmesine, skandalların yaratılmasına ve önemli şahsiyetlerin cebindeki paraların hesabının yapılmasına indirgenmiş olmaktadır" (8)
Taraf olmayı dayatan partililik artık bugün bunu ifade etmemektedir Örneğin Amerika'da başkanlık seçimlerinde gözlemlenen olgu en çok para harcayarak propaganda yapan adayın seçilme şansının artmasıdır Bu aday depolitizasyonun politikasını yapar: yakışıklı veya olgun, çekici, iyi aile babası (anası) olmak, müzik aleti çalmak, çok ünlü bir sevgilisi olmak gibi Bu adayların seçim masrafları bağış olarak belirli sermaye gruplarınca karşılanır ve bu o adayın ancak bu gruplara karşılık olarak bir şeyler vermesiyle mümkündür
Bugün siyasette Can Kozanoğlu'nun dediği gibi "cilalı imaj devri" yaşanmaktadır Türkiye siyasetçileri özel fotoğrafçılarda güleryüz göstermekte, kilolarını vermek ve halkın karşısına "iyi bir temsilci" olarak çıkmak için yurtdışında zayıflamakta, genç, dinamik ve aktifliğinin göstergesi olarak spor yaparken demeç vermektedir
Yukarda tanımlananlar kapitalizm içindeki ve onun sürdürücüsü partilerdir Komünistlerin ve faşistlerin parti anlayışları farklıdır Komünistler partiyi iki ayrı dönemde ve iki ayrı işlevde tarif ederler:
1)Kapitalizm koşullarında, sistemi değiştirmeyi hedefleyen, mücadele eden parti, 2)Sosyalizmde kitlelerin partisi Komünizm ise sınıfların ortadan kalkacağı bir dönem olacağı için partiye de (en azından iki maddede sayılan anlamda) gerek yoktur
Faşizm ise aslında kapitalizmin diktatoryan bir versiyonudur Bunun en somut örneği Hitler faşizminin destekleyicilerinin Siemens gibi sermaye grupları olmasıdır Parti faşizmde Führer demektir Korporatist sistem meslek örgütlenmesine dayanır ve bu örgütlenme tarzında sonuç olarak tek söz söyleyen Führer'dir Milyonlarca insanı peşinden sürükleyebilen Hitler faşizmi, bize çoğunluğun her zaman haklı olmadığını göstermektedir
Partiler ve partililer üzerine bu kadar yazdıktan sonra biraz da seçim sistemi üzerine değinmek gerekir Gramsci seçimleri şöyle tanımlamaktadır: "Devlet organlarını oluşturucu seçim sistemine karşı tekrar tekrar yöneltilen en bayağı basma kalıp sözlerden biri de şudur: [seçimde] "sayı en yüksek yasadır" Ama gerçekte ne sayının "en yüksek yasa" ne de her seçmenin görüşlerinin ağırlığının "tastamam" birbirine eşit olmasının hiç bir biçimde doğru olmadığı ortadadır Bu durumda da sayılar basit tarafından araçsal birer değerdir: bir ölçü ve bir oran sağlarlar, o kadar Öyleyse ne ölçülmektedir? Ölçülen bütünüyle, az sayıda bireyin, aktif azınlıkların, seçkinlerin, öncülerin, vb düşüncelerinin yayılma ve inandırma yetenek ve etkinliği, bir başka deyişle adı geçenlerin ussallığı, tarihselliği ve somut işlevselliğidir" (9)
Yayıncılık, 1984, s67 Gramsci'nin söyledikleri olması gerekendir, olan değil
Yukarıda partilerin sunduğu programlar üzerinden değil, adayların kişilikleri, harcanan para miktarıyla orantılı halkın hayatına renk katmasıyla ve ayrıca sermaye gruplarının desteğinin sadece para üzerinden değil tüm iletişim araçlarının kullanılmasını sağlamasıyla seçimlerde "yayılma, inandırma yetenek ve etkinliğin" ortaya çıktığı görülmektedir
Temsili sistem, birilerinin başkaları adına konuşmasını yasallaştırmış ve bu, zamanla kişileri dinleyici daha sonra ise sadece oy atıcı konuma getirmiştir İnsanlar kendi hayatlarını yönlendirmede söz sahibi olmaktan uzak düştükçe sürüleşmiş ve tepkisizleşmişlerdir Kendine yapılan haksızlıklara karşı refleks üretemeyen insan, siyaset gibi bir aracı hiç kullanamaz hale gelmiştir
Son söz olarak bize de şöyle seslenmek düşüyor: Size dair verilen kararlarda sessiz çoğunluk olmayın!

Alıntı Yaparak Cevapla