Konu
:
Hanefi Ve Şafiler - Hanefi Ve Şafi Mezhepleri Arasındaki Fark Nedir?
Yalnız Mesajı Göster
Hanefi Ve Şafiler - Hanefi Ve Şafi Mezhepleri Arasındaki Fark Nedir?
09-11-2012
#
2
Prof. Dr. Sinsi
Hanefi Ve Şafiler - Hanefi Ve Şafi Mezhepleri Arasındaki Fark Nedir?
Şafiî' Mezhebi
İmam Şafiî (ö
204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü
Şafiî'nin künyesi
Ebû Abdullah Muhammed b
İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b
Abbas b
Osman b
Şâfi' olup H
150'de Gazze'de doğmuştur
Hz
Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur
İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö
150/767) vefat yılına rastlar
Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti
Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi
Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti
Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi
Sonra Mekke müftîsi Müslim b
Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak onun yanında fetva verecek duruma geldi
O zaman on beş yaşlarında idi
Bundan sonra Medine'ye gitti
Orada müctehid İmam Mâlik b
Enes (ö
179/795) fıkıhta üstad idi
Mâlik kendi eseri olan el-Muvatta'ı İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti
İmam Şafiî Süfyan b
Uyeyne Fudayl b
Iyâz'dan amcası Muhammed b
Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti
Muhammed b
el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı
Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu
187 H
'de Mekke'de 195 H
de Bağdâd'ta Ahmed b
Hanbel (ö
241/855) ile görüştü
Böylece Hanbelî fıkhına usûlüne nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu
Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu
200 H
de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini tasnif etti
Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi
İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır
el-Hucce isimli eseri Irak'taki "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar
İmam Şafiî mutlak bağımsız bir müctehid olup fıkıh hadis ve usûlde imamdı
O Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi
Ahmed b
Hanbel onun hakkında; "Şafiî Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir
(Vehbe ez-Zühaylı el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh Dimask 1405/1985 I 3637)
Şafiî Mezhebinin Usûlü
Delil olarak Kitap Sünnet İcmâ ve Kıyas'a dayanır
Şafiî Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi
Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi
Bağdad'lılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi
İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir
Bunlar Ahmed b
Hanbel Ebû Sevr Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir
el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî el-Buveytî er-Rabîu'l-Ceyzî er-Rabî' b
Süleymân ve başkaları
Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir
Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir
Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır
Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca benim mezhebim odur
Böyle bir durumda hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî a
g
e
1 37; Muhammed Ebû Zehra Kitabü'ş- Şafiî 149 vd
) dediği bildirilir
Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini
Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu
İlk müctehid imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri mutlak mukayyed umum husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu
Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti
İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi
Çünkü Şafiî sahabe tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir
Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir
Mezheplerde fıkhın usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur
Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır
Usûl ise bir metot ilmi olup mantık gibi aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır
Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca sonra inenin öncekini neshetmesi genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi
Şafiî dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b
Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir
Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir
Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir
Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir
Meselâ; Şafiî sükûtî icmaı kabul etmez
el-Âmidî (ö
631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm Kahire (t
y) I 265)
Bu usûl kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir
Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır
Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır
1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b
Alî el-Basrî'nin (ö
463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i" 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö
487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı 3) İmam el-Gazzalî'nin (ö
505/1111) "el-Mustasfâ"sı
Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö
606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir
Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö
631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir
Daha sonra el-Mahsûl'ü Siracüddin el-Urmevî (ö
682/1283) "et-Tahsîl" Tâcüddîn el-Urmevî (ö
656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler
Sihâbuddîn el-Karafi (ö
684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı
Abdullah b
Ömer el-Beyzâvî (ö
685/1286) de bunun bir benzerini yaptı
el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö
846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi
Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi
Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar
İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır
Birincisi Kitap ve sabit olan Sünnettir
İkincisi Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır
Üçüncüsü bazı sahabîlerin sözleridir
Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır
Dördüncüsü ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir
Beşincisi Kıyas'tır
Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır
İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî elÜmm Kahire 1321-1325 VII 246)
Buna göre Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir
Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz
Şafiî Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder
Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar
Buna göre Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir
Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu
Ancak bu durum İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez
Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı Sünnet Hz
Peygamber'in söz fiil ve takrirleridir
Kur'an ibadet amacıyla okunur Sünnet bu maksatla okunmaz
Kur'an tevatür yoluyla sabittir
Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz
İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir
Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır onu destekler ve tamamlar
Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır
Ancak bunun için Sünnet sağlam olmalıdır
Bu yüzden Ahâd ve Mürsel hadisler birinciler kadar kuvvetli değildir
Diğer yandan Şafiî inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir (M
Ebû Zehra İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi Terc
Abdülkadir Şener İstanbul 1978 s
336 337)
Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması
Bir iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir
Hanefiler senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar
Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise Sünnet mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir
Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir
Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır
Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır
Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir
Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir
Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir
İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür
O Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez
İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:
1
Hz
Peygamber İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir
Bu elçilere sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır
2
Mal can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (bk
el-Bakara2/282)
Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir
3
Hz
Peygamber kendisinden hadis işitenlere bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş hatta buna özendirmiştir
Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi İlim 7; Ebû Dâvûd İlim 10; İbn Mâce Mukaddime 18; Menâsik 46; Ahmed b
Hanbel I 437V183)
Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesi kendisine tebliğ ulaşanların hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî Alim 9 10 37; Hacc 132 Sayd 8; Edâhî 5; Megâzî 51; Fiten 8; Tevhid 24; Müslim Hacc 446; Kasâme 2930; Ebû Dâvud Tatavvu' 10; Tirmizî Hacc 1; Nesâî Hacc 111)
4
Sahabîler Hz
Peygamber'in hadislerini birbirinden tek tek rivayet etmişler birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra a
g
e
339 340)
İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı
Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir
Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz
Peygamber'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur
Ebû Hanife ve İmam Mâlik bu çeşit hadisleri rivayet eden râvi güvenilir olursa başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler
İmam Şafiî ise mürsel hadisi bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b
el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder
Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:
1
Mürsel hadisi senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir
2
Mürseli ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir
3
Mürsel hadis bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir
4
İlim ehli mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır
Ancak mürsel hadisle senedi tam olan hadis çakışırsa bu sonuncusu tercih edilir (M
Ebû Zehra Usûlü'lFıkh Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958 ts
111112)
Uygulamadan örnek: Hz
Âişe (ö
58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi
O sırada ikimiz de oruçlu idik
Bu yiyecekle orucumuzu bozduk
Sonra Rasûlüllah (s
a
s) yanımıza girdi
Ona durumu anlattık
Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok onun yerine başka bir gün oruç tutun"
Bu hadis mürseldir
Çünkü ez-Zuhrî (ö
124/741) bunu Hz
Âişe'den rivayet etmiş halbuki onu bizzat Hz
Âişe'den duymamış Urve b
ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-Sevkânî Neylü'l-Evtâr IV 319)
İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin orucu bozması hâlinde başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler
Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz
Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce Rûhûn 3; Zeylaî Nasbu'r-Râye IV 319-321) hadisini ise ravisi Said b
el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder
Buna göre rehin rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir
Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban Usûlü'l-Fıkh Terc
İbrahim Kâfi Dönmez Ankara 1990 8081)
Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı
İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır
Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur
Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş belirttikten sonra bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır
Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz
Çünkü müctehidlerin bir konuda susması onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi başka bir nedene de dayanabilir
Henüz o mesele ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir
Kısaca ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez
Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M
Ebû Zehra eş-Şafiî Terc
Osman Keskioğlu Ankara 1969 s
252 vd
)
Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması
İstihsan; müctehidin bir meselede kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass icmâ zarûret gizli kıyas örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir
İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır
Bu eserde şöyle der: "Allah'ın Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur
Bu da Kitap Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur
İstihsan ile fetva verilmez
İstihsan bağlayıcı olmaz o bu anlamlardan birisini de taşımaz"
Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür
Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir
İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:
1
Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır
İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz
Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?" (el-Kıyâme 75/36) âyeti ile çelişir
2
Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ 4/59)
3
Hz
Peygamber istihsan ile fetva vermez hevasından konuşmazdı
Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş "Zıhâr" âyeti (el-Mücâdele 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir
4
Hz
Peygamber kendi kanaatlerine göre bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabîleri yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (r
a)'ın bu davranışını uygun görmemiştir
5
İstihsanın bir kuralı hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur
Serbest bırakılırsa aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar
6
Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî el-Ümm VI 303 VII 271 vd
; Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh 271 vd
)
Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir
Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir
Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:
1
Nass'a dayalı istihsan
Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde (Ebû Davud Büyü' 70) para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir (Ebû Dâvud Büyü' 57)
İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir
2
İcma'ya dayalı istihsan
Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâa dayanır
Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır
3
Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan
Pislenen kuyunun bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm Fethu'lKadîr I 67 vd
; İbn Âbidîn Reddü'lMuhtâr I 147 vd)
4
Gizli kıyasa dayalı istihsan
Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez
Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas kiraya kıyası ise gizli kıyastır
Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek irtifak (su içme su alma geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban Usûlü'l-Fıkh 168)
5
Örfe dayalı istihsan
Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir
Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir
Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir
Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir
6
Maslahata dayalı istihsan
Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer
Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır (Zekiyüddin Şa'ban a
g
e
171)
Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür
Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur
Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur
Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum" "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî el-İhkâm III 138)
Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı
Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir
Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b
Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle Halebî baskısı ve Ahmet M
Sakir nesri Kahire 1940 s
597)
Yine Şâfiî yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp gereğine uymak şarttır
Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz
Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr Ömer ve Osman (r
anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur
Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa o söze uyarız" (Şâfiî el-Ümm VII 246)
Şeriat İlminin Kısımları
İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır
1
Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim
2
Galip zanna dayanan zannî ilim
İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer
Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir
Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir
Şâfiî'nin eski kitaplarında yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır
Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır fakat tercih okuyucuya bırakılır
Buna zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini örnek verebiliriz
Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa sonra alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa şu durumlar söz konusu olur:
a
Alıcı malın tamamı için mi yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi satım aktini feshetme hakkına sahiptir?
b
Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir âletle sulanmışsa yirmide birdir
Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?
c
Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır yoksa satışı fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir
Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilir
Çünkü bu mezhebte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır (Ebû Zehra İslâm'daFıkhî Mezhepler Tarihi 354 355)
Şâfiî Mezhebinin Yayılması
Şâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır
Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir
Bu mezhep Irak'ta da yayılmıştır
Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır
Irak yoluyla Horasan ve Mâveraü'n-Nehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır
Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi
Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş hem halk hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur
Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır
Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir
Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi
Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı
Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir
Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir
Günümüzde Şiî ekolü ile yanyana bulunmaktadır
Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde Kafkasya Azerbaycan Hindistan Filistin Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır
Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir (Ebû Zehra a
g
e 358 vd
)
Hanefî Mezhebi
İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı
Ebû Hanife'nin asıl adı Numân babasının adı Sâbit dedesinin adı ise Zûta'dır
Zûta Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir
O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz
Ali ile görüşmüştür
Ebû Hanîfe H
80 yılında Kûfe'de doğdu varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti
Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi
Çünkü Hz
Ömer (ö
23/643) devrinde Fustat (eski Mısır) Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti
Hz
Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b
Mes'ûd (ö
32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim İ'lâmü'l-Muvakkin I 16 17 20)
İbn Mes'ûd Kûfe'nin kuruluşundan Hz
Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir
Bu sayede orası pekçok kurrâ fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur
Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir
Ayrıca Kûfe'de Sa'd b
Ebî Vakkas (ö
55/675) Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö
36/656) Selmân-ı Fârisî (ö
36/656) Ammâr b
Yâsir (ö
34/657) Muğîre b
Şu'be (ö
50/670) Ebû Mûsa-Eş'ar (ö
44/664) gibi
seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs nşr
es-Seyyid Muazzam Kahire 1937 s
191 192)
Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı
Hz
Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş
"Allah İbn Mes'ûd'a rahmet etsin bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum Nasbü'r-Râye mukaddimesi I 29 30)
Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler
Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö
62/681) el-Esved b
Yezîd (ö
75/694) Şurayh b
e1-Hâris (ö
78/697) Mesrûk b
el-Ecda' (ö
63/683) Abdurrahmân b
Ebî Leylâ (ö
148/765) İbrahim en-Nehâî (ö
96/714) Âmiru'ş-Şa'bi (ö
103/721) Said b
Cübeyr (ö
95/714) Hammâd b
Ebî Süleyman (ö
120/738)
İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö
150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti
Ebû Hanife'nin fıkhı kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b
Ebî Süleyman vâsıtasıyla İbrahim en-Nehâî Alkame ve Esved yoluyla Abdullah b
Mes'ûd Hz
Ali ve Hz
Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır
Hz
Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur
Hz
Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır
Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi
Müctehidlerin kullandığı ibâdet muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu
Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı
Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı
Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti
İmam Buhârî'nin (ö
256/869) hocalarında Affân b
Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö
220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk
İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık
Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık
Çok hadis yazmamıza Şerîk b
Abdillâh (ö
177/793) engel oldu
Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî a
g
e
I 35 36)
Affân hakkında İbnü'l Medinî;
"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır sikâdır
" demiştir
Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b
Hanbel'in (ö
241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir
Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti
Sarf nahiv şür ve edebiyat öğrendi
Kûfe Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi
Doğuştan mantık zekâ hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti
Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur
Numân hacc seyahati sırasında bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b
Ebî Rabah (ö
115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö
117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir
Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi
Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı
Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır
Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri
b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ)
Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır
Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar öğrencilerini dinler kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi
Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi
O meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi
Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb Tarihu Bağdâd XI 307 vd
; el-Kevserî a
g
e
I 36 vd
)
Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir
Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b
Hasen eş-Şeybânî'dir
(ö
189/805)
eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır
Ebû Hanife öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var onlardan yirmisekizi kadılık altısı müftîlik ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî Menâkıb II 125)
Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"
Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir
Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)" "el-Câmiu's-Sağîr" " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr" "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar
Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir
Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır
Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır
Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur
Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir
Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö
334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır
Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür
el-Kâfı bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö
490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır
Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir
el-Fıkhu'l-Ekber Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim Kitâbü'r-Risâle beş tane el-Haşiyye kitabı el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye Ma'rifetü'l-Mezâhib Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet nüsha ve şerhleri için bk
Brockelmann Galş Fuad Sezgin Gas; Halim Sâbit Şibay " Ebû Hanife " İA IV 26 27)
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir
Ebû Yûsuf mal vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur
Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır
es-Serahsî'nin el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir
el-Kâsânî'nin (ö
587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir
Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı
el-Merginânî'nin (ö
593/1197) el-Hidvye adlı eseri
Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö
861/1457) Fethu'l-Kadîr es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye el-Bâbertî'nin (ö
786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö
VIII/XIV
asır) el-Kifâye adlı eserleridir
en-Nesefi'nin (ö
710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup yine aynı müelif tarafından el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir
Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö
743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö
970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir
Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö
885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö
1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler el-Halebî'nin (ö
956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö
1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi
Timurtâşî'nin (ö
1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö
1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö
1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir
Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır
Mecelle şahıs aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır
Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö
1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö
1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir
1875 M
tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir
Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim
Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm meşhur sünnetiyle amel ederim
Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım
Fakat iş İbrahim en-Nehaî eş-Şa'bî el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî Menâkıb I 74-78; ez-Zehebî Menâkıb s
20-21)
Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap sünnet icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar
Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır
Âyetin İbâre işâre iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü
Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa sünnete başvurulur
Ancak Hanefilerin sünnetin Hz
Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır
Bu usûle göre her an'ane bir sünnet olmayabilir
Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur
Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis) râvînin güvenilir (sika) fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder
Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö
58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa birisi temiz toprakla olmak üzere onu yedi defa yıkasın" (Buhârî Vüdû' 33; Müslim Tahâret 89 91 92 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez
Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi
Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta hattâ Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır
Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:
a) Ahâd haber İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir
Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır
b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse haber terkedilerek Kitap'la amel edilir
Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır
Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir
Ebû Hanîfe'ye göre delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir
Haber Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın onun mücmel'ini beyan ederse bu haber kabul edilir
Bu âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez
c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır
d) Âhâd haber kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir
d) İki haberden birisinde senet veya metin bakımından fazlalık varsa ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez
e) Âhâd haberle kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ" yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez
Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir
f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M
Zahid el-Kevserî a
g
e
I 27 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb1361 Kahire s
152-154)
Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür
Senedi Hz
Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir
Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder
Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler
Diğer yandan mürsel hadis kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır
İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir
Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö
310/922) "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir
Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî Ezân 95; Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s
111)
Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir
Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde Hz
Peygamber şöyle buyurdu diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar
Halbuki onlar kitap sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır
Tarafsız âlimlerin incelemesini göre Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır
Onun bazı hadisleri reddetmesi hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir
Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm Nşr
A
M
Şakir Mısır (t
y
) s
929; el-Kevserî Te'nîb s
152; Mekkî Menâkıb II 96)
Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir
Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü aralarındaki ortak illet dolayısıyla hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir
Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu
Ebû Hanife'nin yaptığı kıyası kaideleştirmek çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim İ'lâmü'l-Muvakkıîn l 77 227)
Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı
Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö
340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra a
g
e
s
262)
İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir
Hattâ o el-Ümm adlı eserinde "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak istihsâna hücum etmiştir (bk
el-Ümm VII267-277)
İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm s
22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs s
5-6)
Ancak hiçbir İslâm hukukçusu bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır
Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır
Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur
Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller doğru bulunursa bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M
Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s
270 vd
)
el-Kevserî'nin Ebû Bekir er-Râzi'den (ö
370/980) nakline göre istihsan iki alanda cereyan eder
a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak
Mehir nafaka tazminat bedeli yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi
b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek
es-Serahsî (ö
490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır
Buna "kıyas" adı verilir
Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir
Buna da "İstihsân" adı verilir yani "kıyas-ı müstahsen" denilir
Bunlarda tercih tesire göre olup açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî el-Mebsût X 145; el-Kevserî a
g
e
I 24-27)
Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb
yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi içtikleri suyun artığı da haramdır
Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri hem de artıkları haramdır
Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur
İstihsana göre ise hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek başka bir sonuca ulaşılır
Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir
Yırtıcı kuşlar ise suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez
Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz
Buna göre istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir
Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir
Kıyasa göre unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz
Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî Savm 26; Müslim Sıyam171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir
Yine namazda kahkaha ile gülenin kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir
(Zeylaî Nasbu'r-Raye I 47)
İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde akde konu olan şey akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir
Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır
Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir
Fakat hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur
Burada "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır
Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a ya kıyasa ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır
Bu temele dayanan istihsânı başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir
Şâfiî'nin itirazları belki sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir
Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk
eş-Şâfiî el-Ümm VII 267 vd
; el-Kevserî a
g
e
I 23-27; es-Serahsî el-Mebsût X 145; es-Serahsî el-Usûl II 201; Ebû Zehra Usûlü'l-Fıkh s
263-273)
Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur
Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir
Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur
Mağrib'te Hanefîler V
yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı
Sicilya'da ise hâkim durumda idiler
Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi)
Günümüzde Afganistan Pakistan Türkistan Buhara Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir
Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri" Arnavutluk Bosna-Hersek Yunanistan Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler
Hicaz Suriye Yemen'in Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra Ebû Hanife terc
O Keskioğlu İst
1966 s
473 vd
)
Prof. Dr. Sinsi
Kullanıcının Profilini Göster
Prof. Dr. Sinsi Kullanıcısının Web Sitesi
Prof. Dr. Sinsi tarafından gönderilmiş daha fazla mesaj bul