|
Prof. Dr. Sinsi
|
Türk Havacılık Tarihi - Türk Havacılık Tarihinde Unutulmayanlar
ENVER AKOĞLU
(1898-1962)
Hava Pilot Korgeneral Enver AKOĞLU, Teğmenliğinden itibaren pilot ve havacı subay olarak, yurt içinde ve dışında sağladığı olağanüstü başarılarıyla, üstün yurt ve havacılık sevgisi, pilotluk yetenekleri, engin meslek bilgisi, geniş genel kültürü, aynı zamanda kendine özgü tutum ve davranışlarıyla, döneminde Türk Askeri Havacılığı’nın sembolü, övünç ve moral kaynağı haline gelen; bundan dolayıda, Türk Havacıları’nın kendilerine örnek ve ideal aldıkları bir pilot ve komutandır
EnverAKOĞLU, 1898 yılında Çengelköy – İSTANBUL’da doğmuştur Babası Ferik Ahmet Sırrı Paşa, annesi Ayşe Seniye Hanım’dır Akoğlu ilkokuldan sonra 5 yıl Galatasaray Lisesinde okumuş sonrada Kuleli Askeri Lisesi’ ne girmiştir
AKOĞLU’ nun Kuleli Askeri Lisesi’ne girdiği sıralarda Birinci Dünya Savaşı sona ermek üzereydi Mondros Mütarekesinin imzalanması ve arkasından 16 mart 1920 de İstanbul’ un işgali üzerine Kuleli Askeri Lisesi ‘nin binaları ingilizler tarafından Ermenilere verilmesi üzerine öğrenciler çadırlara taşınmıştır
AKOĞLU askeri lisede okurken düşman işgali altındaki İstanbul’dan ATATÜRK’ün başlattığı Kurtuluş Savaşına katılmak üzere 7 şubat 1921de gönüllü olarak gizlice Anadolu ya kaçmıştır
Zabit namzeti Enver Efendi Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonlarına katılmıştır 18 ekim 1921 de asteğmen olmuş ve bu rütbe ile kurtuluş savaşının tüm aşamalarında görev yapmış olup İstiklal Madalyası almaya hak kazanmıştır
Kurtuluş Savaşının sonunda piyade teğmen Enver (AKOĞLU) Efendi TAYYARECİ olmaya karar vermiş ve 30 kasım 1922 de KUVAYI HAVAİYE Müfettişliği ne katılmış, 26 kasım 1924 – 30 nisan 1926 tarihleri arasında Fransa da TAYYARECİLİK eğitimi almıştır
Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde görevleri takiben 30 agustos 1952 de tuğgeneral olarak 9 ncu ana üs komutanlığına devam etmiştir 1 nci hava kuvveti komutanı iken 30 ağustos 1955 de tüm generalliğe terfi etmiştir 30 ağustos 1957 de korgeneral olmuş 23 eylül 1957 de kendi isteği ile emekli olmuştur AKOĞLU 132 değişik tip uçak ile toplam 4541 saat uçmuştur
Emekli olduktan sonra Türk Hava Yolları genel müdürlüğü ve kontenjan senatörlüğü yapan AKOĞLU 23 haziran 1962 de vefat etmiştir Mezarı Çengelköy aile mezarlığındadır
( 1990 basımı Enver AKOĞLU kitabından  Yazar Dr Rifat UÇAROL
“Kızıltoprak Bucak Müdürlüğü'nün yanındaki dört katlı evin önünde durdu Derin bir nefes aldı kendini tekrar yokladı,istekliydi ama biraz da heyecan duyuyordu Kapının üstündeki tabelayı bir kez daha heyecanla okudu : VECİHİ SİVİL TAYYARE MEKTEBİ "Yaparım" diye içinden geçirdi , merdivenlerden çıktı içeriye girdi  ” Otuz yaşlarındaki ufak tefek çekingen kendi halindeki bu kızın adı Bedriye Tahir di Vecihi’nin Uçuş okuluna geldiğinde 1932’nin ağustosuydu Uçmak istiyordu ve bu heyecanla gelmişti Vecihi de bu durumdan heyecan duymuştu Okulda 12 erkek öğrenci bulunuyordu Bedriye diğer öğrencilerin garip karşılamalarına rağmen derslere başladı Brövesini alana kadar okula 1000 lira ödeyecekti Memurdu Sabahları 5 30 da okula gelir 8 30 da da işe yetişmek üzere yola koyulurdu Cumartesi pazarları ise bütün gününü okulda geçirirdi Bir yıl sonra Saadet’te okula gelince yalnızlığı bitmiş yeni bir arkadaş bulmuştu Vecihi dahil herkes Bedriye’yi “Bacı” diye çağırırdı Kendi iradesiyle göklere yükselen ilk Türk kadını olduğu için Abdurrahman (Türkkuşu) ona Gökmen adını takmıştı Bedriye Tahir’in adı Gökmen Bacı oldu İlk kadın pilotumuz 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca Gökmen soyadını aldı Bu arada çalıştığı sirkette yaptığı işten rahatsızlık duyanlar oldu “Katiplik edeceksen et, havacı olacaksan çık git” dediler Böyle bir imkanı yoktu Gökmen Bacı’nın Zaten aldığı maaşla anası ve kendisini geçindirir,dişinden tırnağından arttırdığı ile de okula devam ederdi Ayrıca uçma tutkusu yüzünden bugüne kadar işini de hiç aksatmamıştı Gökmen Bacı 1933 yılında yalnız uçuşlarını yaparak brövesini de ağustosta aldı Çalıştığı şirket durumdan giderek rahatsız olmuş aylığından ceza kesmeye kalkmıştı Hava Kurumu olayı öğrendi ; elçiler, aracılar yollandı kızcağız bu cezadan kurtuldu  Vecihi 1934 yılında Hava Kuvvetleri Müsteşarlığı’na başvurarak bröve alan öğrencilerinin sınavdan geçirilerek aldıkları brövelerin onaylanması için okula bir heyet gönderilmesini istedi Bu arada talihsiz bir kaza ile okulun o anda elindeki tek faal uçağı Kalamış Koyu’nda kırım yaparak hizmet dışı kaldı Heyet geldiğinde okulun faal uçağı yoktu Uçak olmayınca sınav da olmadı Vecihi nin bütün ısrarlarına rağmen heyet bir daha gelmedi Okul 1934 yılında kapandı  Saadet henüz "yalnıza" kalamamıştı Gökmen Bacı ise bütün çabalara rağmen işinden oldu Hayatını devam ettirmek için yeni ufuklara kanat çırpıp uçtu gitti Bedriye Gökmen Türk havacılık tarihinden bir sayfa   Ne oldu, nereye gitti bilinmez ama şundan eminiz ki havacılık ve uçma tutkusu asla sönmedi,yaşıyor
KIBRIS ŞEHİTİ İLKER KARTER
İlker KARTER, 1943 tarihinde Eskişehir'de doğmuştur İlk ve orta öğrenimini Eskişehirde, lise öğrenimini İzmir Askeri Hava Lisesinde tamamlamış ve 1962 yılında girdiği Hava Harp Okulundan 1964 yılında asteğmen olarak mezun olmuştur 01 09 1964-24 06 1966 tarihleri arasında uçuş okulu ve jet eğitimini tamamlayan İlker KARTER 28 02 1965 tarihinde teğmenliğe, 30 08 1965 tarihinde üsteğmenliğe yükselmiştir 24 08 1966-24 06 1967 tarihleri arasında 3 Ana Jet Üs Komutanlığı 193 Filoda, 24 06 1967-22 07 1973 tarihleri arasında 114 Filo Komutanlığında, 22 07 1973-01 09 1973 tarihleri arasında 184 Filo Komutanlığında, 01 09 1973-20 07 1974 tarihleri arasında 8 Ana Jet Üs Komutanlığında görevlendirilmiştir 20 07 1974 tarihinde 8 Ana Jet Üs Komutanlığında görevli iken, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle görev uçuşu yaparken, Kıbrıs'ın Deregeçit mevkiine düşerek şehit olmuştur
KORE'DE BİR TÜRK PİLOT MUZAFFER ERDÖNMEZ
1950-1951 yılının çetin kış aylarında Çin Konünist Güçleri şavaşa girdikten sonra, 452 nci filonun kayıpları artmaya başladı Havada ve yerde Çin Konünist Güçleri’nin tecrübeli silahçılarının vurduklarına ilave olarak hava şartları da kayıpları hızlandırıyordu
Benim filom olan 729 uncu “KURTLAR” filosunda Çin Konünist Güçleri’yle muharebeye girdikten sonra 5 şehit ve 7 uçak kaybetmiştik Bir keresinde uçuş ekibinden bir pilot uçuşta bilmeden Çin Konünist Güçleri’nin geliştirdiği birkaç tuzaktan biri olan kabloya çarpması sonucu şehit verdik Şimdiye kadar mevcut ekibimiz hiç değiştirilmemişti Bu konuda çok konuşulmasına rağmen özellikle uçuş ekibimize yansıyan bir rotasyon ne yazık ki gerçekleşmemişti
Uçuş ekibindekiler kendi adlarını hergün Uçuş Ekibi / Uçuş Saati / Uçak Durumu Tablosu’nda görürlerdi Ekibin uçuş saatleri ve sorti saatleri II Dünya Savaşı’ndaki uçuş saatleri ve sorti sayısını geçince ekipten ,rotasyon isteyen sesler daha fazla duyulmaya başlanmıştı Rotasyonu çağırıştıran hiçbir şey ortada yokken acaba rotasyon olacakmıydı?
Soğuk bir Şubat günü “Vic üs harekat odasına girdi Bu benim için tam bir sürprizdi Hem de ne sürpriz! Kısa, güçlü yapılı vücuda sahip genç adam benim masama kadar gelip selam verip şöyle tekmil verdi: “Kıdemli Üsteğmen Muzaffer Erdönmez, 1943-130, Pilot, Türk Hava Kuvvetleri, Emir ve Görüşlerinize Hazırım ”
O zaman elbette bunların hepsini anlayamadım İngilizcesi benim alışık olduğum bir aksan değildi Kelimeler dişlerinin arasından kırpılmış olarak çıkıyordu Üzerindeki giysileri de oldukça yıpranmış görünüyordu Daha sonra öğrendiğime göre bütün elbisesi üzerindekilerden ibaretti Türk Üsteğmen masamın iki adım önünde hazırol vaziyetinde beklerken Türk Birliği’nin Kore’de savaştığını hatırladım İstihbarat brifinginde Türk Tugayı’nda 5,000 kadar kişinin 1950 Kasım’ında nasıl savaştığından bahsedilmişti Kore’de Kunuri çarpışmalarında Amerikan 2 nci Tümeninden ayrılan Türk Birliği, Çin’lilerin beklenmeyen saldırısı karşısında geri çekilmeyi reddetmiş ve şiddetli kayıplar vermişti Üsteğmen Erdönmez’de şahsen “Geri Çekilmem” diyen Türk gururunu görüyordum
-“Üsteğmen, sen görev için geldiğini mi söylüyorsun?”
-“Evet efendim”
-“Ne çeşit görev Üsteğmen?”
-“Uçuş görevi efendim B-26’larınızla savaşmak için geldim ”
Gözlerinde farkettiğim o ışıltının dahada arttığını düşünüyordum Ayrıca bunu söylerken kendine güveninin daha da arttığını düşündüm
-“Yanında Form-5 ve emirlerini getirdin mi? Uçuş durumunu incelemek istiyorum ”
-“Hiç bir şey getirmedim efendim ”
-“Hiç uçuş tecrüben yok mu?”
-“Hayır efendim B-26’larda çok uçuşum var Ama hiçbir yazı ya da doküman yok ”
Bu kadarı benim için çok fazlaydı Ama yeni bir uçucu personele sahip olma düşüncesi fikirlerimin netleşmesine yardımcı oldu Bu gönüllü pilotun odamdan dışarı çıkıp gitmesine izin veremezdim
-“Lütfen otur Üsteğmen ”
-“Hayır efendim Teşekkür ederim ”
-“Madem oturmuyorsun , rahatta bekle Ben hemen döneceğim ”
-“Evet efendim ”
Erdönmez , rahat pozisyonuna geçmedi ama genede biraz rahatlamış görünüyordu
Ben hangarın öbür tarafındaki irtibat subayının yanına gittim Ama 452 nci filonun ne filo komutanı ne de yardımcısı Binbaşı Kamanski filodaydı İrtibat subaylarımızdan Yüzbaşı John Rumbaugh’a bize takviye gelen personel hakkında emir olup olmadığını sordum O da üzerinde çalıştığını, Grup’a sorduğunu konunun Tokyo’daki büyükelçiliğe kadar gittiğini ancak bir bilgi alamadığını söyledi Ben de ona sözlü emrin yeterli olacağını söyledim O da bunu onaylar anlamında ses çıkarmadı Yüzbaşı Rumbaugh birliğimizin en iyi irtibat subayıydı
Benim o sabah olanlardan haberim yoktu Türk pilot ile ilk karşılaşan Astsubay Del Hasting sabah olanlar hakkında şunları anlatmıştı:
“Ben hangarın sonundaki büromda dışarı bakarken alışılmadık bir şey gördüm Bizim arkadaşlarımızdan bir kaçı yer personeli gibi görünen birisiyle konuşuyorlardı En azından bana öyle geldi Bende merak ettim ve yanlarına gittim Yer personeli sandığım kişi kendini, Muzaffer Erdönmez, Kıdemli Üsteğmen, Türk Hava Kuvvetleri, Birleşmiş Milletler komutası, 8 inci Ordu Karargah çalışanı olarak tanıttı Hikayesini anlatırken eşyalarının yanında duruyordu Beş tane torbası vardı Orta seviyede İngilizce konuşuyordu Kore’den cepheden geldiğini ve oradaki Türk Tugayı’yla birlikte çarpıştığını anlatıyordu Türkler 25 inci Piyade Tümeni’ne bağlı olarak savaşıyorlardı Üsteğmen bize birlikte çalıştığı piyade subaylarıyla ilgili fikirlerini anlatıyordu Söylediğine göre “Kore’de ön saflarda çarpışan çılgın piyadeler hayatlarını her gün riske atıyorlardı ” Ben ona ne istediğini sordum O da “Ben pilotum, uçmak istiyorum” dedi “Ben küçük rütbeli bir astsubaydım ve ona elbette bir uçak tahsis edemezdim Ona Yarbayı beklememiz gerektiğini söyledim ”
“Yarbay Art Reaume bu aralar Kuzey Kore’de bir yerlerdeydi İrtibat Subayımız John Rumbaugh yerinde değildi Aslında her zaman yerinde olurdu Astsubaylar Jack Reynolds ve Gene Hoffman yemeğe gitmişlerdi Üstlerim geldiğinde hepsine teker teker problemi anlatacaktım ”
“Üstlerimin böyle bir problemi çözmede pek de maharetli olmadıklarını anlayacaktım Yarbay Reaume bombardıman görevinden döndükten sonra, biz problemi ona devrettik, yada devrettiğimizi sandık Herşeyden önce Yarbay komutanımızdı ve bütün problemleri çözerdi Doğru değil mi?”
Bakalım öyle mi oldu ?
“Yarbay, Türk üsteğmen ile görüştüğünde hiçbirimizin farkına varmadığı bazı şeyleri ortaya çıkardı; birincisi Üsteğmen’in hiç parası yoktu ve uzun zamandır yemek yememişti Yarbay bana dönüp “astsubay, Üsteğmen’i Maliye kısmına götürün ve yeterli miktarda para alın, bir şeyler alıp karnını doyurabilsin ” diye emir verdi Güya ben problemi komutana devretmiştim ama bu gene benim problemim olmuştu Yarbay’a usulca normal şartlarda uygun formlarla bile para almanın çok zor olduğunu hatırlattım Yarbay bizi, “yapabileceğiniz ne varsa yapın” diyerek Maliye’ye yolladı Komutanın Jeep’iyle Türk Üsteğmen ile birlikte Maliye’ye vardık
“Bu noktada 452 nci Bombardıman Filosun’un çok profesyonel olduğunu ve çalışanlarla çok iyi iş ilişkilerimin olduğunu belirtmeliyim Bu problemle ilgili olarak benim temas kuracağım kişi Başçavuş Bob Musk idi Sanırım herkes bu durumun nasıl gelişip bu noktaya geldiğini biliyordu Bana söylendiği gibi yapmam gerekeni yaptım ve problemi tekrar
Yarbay Reaume’ya iade ettim ”
“729 uncu Bombardıman Filosu’nda, Sam Amca’nın üniformasını sürekli giyen birçok subay vardı Bu Türk subayı da kendi Hava Kuvvetlerinde bu haklara sahipti O çok kişilikli ve bizim subay ve astsubaylarımız tarafından saygı gören biriydi Bizim subaylarımız Üsteğmen için yardım toplamaya başladılar Kırk yıl sonra hatırladığım kadarıyla bu 300 dolar civarında bir paraydı Üsteğmen Erdönmez, kendisi hakkında bir karar verilene kadar 729 uncu Filo’da çalışmaya başladı Amerikan Hava Kuvvetleri’nin uçuş tulumu giyiyordu ve Türk Hava Kuvvetlerine ait rütbe işaretlerini taşıyordu Rütbeleri altın yıldız şeklindeydi ”
Tekrar ofise dönersek, bizim yabancıya şüphe ve saygıyla karışık şöyle bir baktım Belki B-26 Invader’leri harpte uçurabilirdi ama bunu bana ispatlaması gerekirdi
Sonraki otuz dakikada Üsteğmen’in hikayesinin en azından bir kısmını öğrendim Bu hikayelerin çoğu oda arkadaşları ve diğer arkadaşları tarafından duyuldu Arkadaşlarından öğrendiğim kadarıyla Muzaffer “Vic” diye çağırılmak istiyordu Bu arada çok arkadaşı olduğunu da belirtmeliyim Beraberinde getirdiği eşyaları canvas bezden yapılma torbalar içinde 45 kalibre Thomson marka bir tabanca, 45 kalibre yarı otomatik makinalı ve birkaç yüz adet mermiden ibaretti Bizimle olduğu sürece torbasını daima ranzasının altında muhafaza etti
Vic’in anlattığına göre, Amerika’da uçuş eğitimi aldıktan sonra Türkiye’de B-26’larda uçmuştu Miho’ya gelişinden altı ay evvel Kore’deki piyade birliğine katılmış ve cephede çarpışma hattında bilgilere ilk elden ulaşma imkanına sahip olmuştu Anlaşıldığına göre birliğine İleri Hava Kontrolörlüğü ve tercümanlık yapması amacıyla gönderilmişti
Netice olarak biz fazladan bir pilota sahip olmuştuk Bizim beklediğimiz bir pilot olmasa bile , Vic bizim Uzak Doğu’ya geldiğimizden bu yana etrafımızda gördüğümüz tek yeni yüzdü Vic’in kabiliyetinin ne olduğunu öğrenmek zamanıydı B-26 larda uçuş kontrollerine başlamadan önce yapmamız gereken bazı şeyler vardı 40 nolu emir gereği bizlere verilen Hava Kuvvetleri İkmal Birliği’nden tüm malzemeleri (uçuş tulumu, iç çamaşırı, çorap vs ) Vic için de aldık Vic’in tek ihtiyacı bir nolu üniformaydı
Birde maddi konuyu çözmeliydik Vic’i tanıyan herkesin söylediğine göre Vic, bırakın toplanan 300 doları almayı hiçbir şekilde bir dolar dahi almazdı Geçekten çok gururlu, mağrur bir kişiydi
Vic’e yardım işini organize eden Fisher ile birlikte çalışan Dick Leebrick’ti Yardım kampanyası sırasında çok hassas davranmıştı Paraları topladıktan sonra, Dick sahte bir maaş bordrosu hazırlayıp, Türk Devleti’nin gönderdiği maaş olduğunu söyleyerek Vic’e imzalattı Güya Tokyo’daki Türk elçiliği aylık 12 dolarlık maaşın yanında giysi vs ihtiyaçları için 300 dolarlık bir tahsisat göndermişti
Üsteğmen Erdönmez, boyu ortalamadan biraz kısa, sportif yapılı, kuvvetli bir vücut yapısına sahipti Hiç şüphe yok ki O, olimpiyat madalyalı şampiyon bir güreşçiydi Bütün bunlar O’nun mavi üniforma içine girmesini zorlaştırıyordu Dick Leebrick, Vic için para toplama ve maaş bordrosu düzenlemenin yanında, Tokyo’ya gidip üniforma ve ihtiyaçlarını karşılaması için seyahat emri düzenledi Geri döndüğünde Vic satın aldığı üniformayı giyiyordu Elbise üzerine tam oturmuştu Omuzlarındaki yıldızlar parlıyordu Hiç kimse Hava Kuvvetlerinin mavi elbisesini bu kadar gururla giymemişti
Vic’in daha önce B-26’larda Harbe Hazır bir uçucu olduğunu gösteren hiçbir uçuş kaydı olmadığından, dikkatli bir şekilde üst makamların izniyle hareket etmeye karar verdik Bu şampiyon güreşçinin agresif bir pilot olmasını umuyorduk Bizi hayal kırıklığına uğratmayacaktı O’nu bir dizi testleren geçirdik; stall ve tek motorlu egzersizler, bir dizi iniş kalkış çalışmaları, touch-and-go ,maksimum güç ile kalkış gibi Vic’i silahçı pozisyonunda da denedik
Harekat subayı yardımcılarından Russ Barnen, Vic’in silahçı pozisyonundaki performansını ölçmek için görevlendirilmişti Barnes, yetenekleri ve bilgisiyle herkeste saygı uyandıran bir pilottu Barnes sınava tabi tuttuğu pilotları O K yada uçamaz şeklinde değerlendirir fazla ayrıntıya girmeyi sevmezdi Vic ile uçuşundan sonra konuşmamız şu şekilde oldu:
-“Nasıl gidiyor Russ?”
-“O iyi bir pilot”
-“Nasıl yani? Ne yaptı uçuşta?”
-“Uçuşunu izledim ”
-“Nasıl?”
-“Bilmiyorum ama ben bu VIC'in uçuşuna hayran kaldım ”
Daha sonra da Vic hakkındaki düşüncelerini öğrenmek için seyrüsefer subayı olarak aynı uçuşta bulunan Bob Stonner’a sordum Bob’un değerlendirmesi şöyleydi:
-“Vic’i çok iyi tanımıyorum ama, sana şunu söyleyebilirim: O, bizim düşmanlarımıza şahsi kini olan çok kararlı bir asker Saldırılarına hedefini tamamen tahrip edene kadar devam ediyor O’nun sakin hali bu durumunu görmemizi engelliyor ”
-“Ben kariyerim boyunca birçok pilotla uçtum ve göğsünde böylesine ateş taşıyanı hiç görmedim ”
Bu kadar yıl sonra, hala O’nun kendine olan mutlak güvenini hatırlayabiliyorum
Harekat subayı olarak, Vic’i hedef bölgesine götürüp ilk olarak harekat usüllerini gösterip sonra da yanına oturup bana ne yapacağını göstermesini izlemek benim görevimdi Benim bilgilerimi de kontrol etmek bakımından, Vic başka pilotlarla da uçtu Ben onun bizim radyo konuşmalarını ve düşman bölgesi üzerindeyken uyguladığımız harekat usullerini anladığından emin olmalıydım
İlk olarak kol uçuşu ile ilgilendim Genellikle kol uçuşu başlarında yükselirken ve Japon Denizinde bulutlar üzerinden geçerken bir buçuk saat boyunca yapmamız gereken çok az şey vardı Bu noktada her zaman yaptığımız kuyruk sallama işaretini yaptım Bu, alçalma esnasında kol uçuşu yerinden açılıp, koldakilere biraz rahatlama ve çevreyi daha iyi görebilme imkanı verecekti Bu sinyale Türk güreşçi hariç herkes uydu Biraz öne eğilerek, Erdönmez’in çenesini ve ışıldayan gözlerini görebiliyordum; yüzünde gülümseme vardı, evet gülümsüyordu! Kimbilir kaç Çin’li yada Kuzey Kore’li asker süngünün yanlış tarafında onun yüzündeki bu gülüşü görmüştü?
Her şartta ne olursa olsun Türk askerinin inatçılığını gösteriyordu; geri adım yok, geri çekilme yok Birkaç kere “uzaklaş” işareti vermeme rağmen bu Türk uzaklaşmıyordu Muhabere subayım da bunu farketmiş ve dahili hatta “Yüzbaşı, koldakinin kanatları benim gözüme girecek neredeyse “ diye beni uyarmıştı
Bu arada Joe Farber’den de bahsetmeliyim İtalyan asıllılar arasında Joe’nun yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı; Japoncayı İtalyan aksanıyla ve malum İtalyan mimik ve el kol hareketleri yaparak konuşurdu Filoda dörtlü koromuzda bas sesiyle şarkı söyler ve daha önemlisi armonika çalardı Filomuzda seyrüsefer subayı olarak görev yapardı ve bombardımanlara katılırdı
Bir güneşli öğleden sonra Kuzey Kore’den görev dönüşü Inchon’da Deniz Kuvvetleri gemilerinin üzerinden geçerken, armonikasıyla dahili hatta melodiler çalıyordu Ben onu emergency guard kanalına aldım Bu kurallara elbette aykırıydı Sanırım denizcilerde bunu sevmişlerdi Joe’nun bir sonraki parçası “California, Here I Come!” idi Buralarda kimlerin “Kaliforniya’lı” olduğunu herkes biliyordu
Miho kuleyi arayıp Batı-Doğu alçak geçişi için izin istedim Telsizde ben bunları söylerken, fonda armonikadan yayılan “California, Here I Come” şarkısının melodileri geliyordu Bu uçuştan sonra bu şarkı bizim filonun şarkısı oldu
Joe Farbe’nin seyrüsefer ve bombardımancı olarak görevinde çok iyi olduğunu biliyordum Ama bu son Norden bombardımanında 100 feetlik köprüyü üzerine çullanıp bombalayınca işinde eşsiz olduğunu kanıtlamıştı
Bizim bu uçuşumuzdan sonra General Sweetser bizim dördümüzün birlikte uçmamızı ve birlikte kalmamızı istedi Oda arkadaşlarım bu şekilde değişmiş oldu
Vic’in hikayesini anlatırken Joe Farbe’den bahsetmem alakasız görülebilir Bu iki kişiyi de tanıyanlar ilgiyi kolaylıkla kuracaklardır
Üsteğmen Muzaffer Erdönmez’in uçuş sırasında ve genel tavırlarında görülen hiddetli davranışları, kesinlikle onu spordaki hareketlerine de yansımıştı Biz Vic’in güreşte olimpiyat bornz madalya sahibi olduğunu öğrenmiştik
Vic’in nişancılığı hakkında söylediklerini dinleyen filonun en iyi üç nişancısı onu sportmence ördek vurma yarışmasına davet ettiler Ve bahisler başladı Vic’in parasal durumunu bildiklerinden başlangıçta miktarlar makul düzeydeyken sonlara doğru çılgınca yükseldi Aralarında Joe Farbe’nin de olduğu dört kişi, bir ördek sürüsüne rastladılar Bir an bu güzelliği seyretmek için duraksadılar İşte tam bu sırada herkes Vic’in tüfğinden çıkan iki el silah sesi ile irkildi Kimse buna hazır değildi
Şoktan kurtulan Bill Tonne ilk konuşan oldu
-“Allah aşkına Vic! Ne yaptın?” Senin bu yaptığın hiç de sportmence değil!
-“Sportmenlik mi? Boşver onu Ben öldürmek için ateş ederim ”
Spor yada her ne içinse beş tane ölü ördek suyun üstünde yüzüyordu Şaşkınlık içinde kalan üç kişi bahis parasını Vic’e ödediler O gün başka da atış olmadı Bu Vic’i filoda üstün duruma getirmişti
“Öldürmek için ateş etmek” Aslında savaşın temeli de buydu elbette “Sen onlara ateş etmezsen onlar sana ateş ederler ” Bu vecizeyi insanlar savaşarak, yaşayarak öğrendiler Aynı durumun en ilkel silahlardan günümüzün ileri teknoloji ve yıldız savaşları için de aynı olduğunu söyleyebiliriz
Bununla beraber Üsteğmen Erdönmez’in düşmana ateş etmesi filomuzda yerleşmiş bir usul değildi Belkide farkımız, Vic’in atalarının yüzyıllardır savaşcı bir ruha sahip olmalarıydı
Vic’in savaştaki düşünce tarzını uçtuğu B-26 yı uçuşundan sonra kontrol edince anlamıştım Kore’deki demiryollarını kullanılamaz ve kısa sürede tamir edilemez hale getirmek için 8 bin feetten süzülerek dalıp 1000 feetten bombalıyorduk Mesafemiz hafif silahların menzili dışındaydı ve etkili ve güvenli bir görevdi
Bir gün Vic B-26 sının burnunda çok sayıda 20 mm lik kurşunların hasarıyla döndü Buna rağmen uçağı çok iyi bir şekilde indirdi O akşam oda arkadaşı Bill Tonne ye vuruldukları görevle ilgili neler olduğunu sorduğumda, Bill, Vic'in “O  çocuklarının bana ateş ettiklerini gördüm Ben de onları haklayana kadar üzerlerine daldım ” dediğini, " ve gerçekten Vic'in çetin ceviz olduğunu" söylüyordu
Öğretmen pilot Virge KUNS uçuş sonrası ERDONMEZ' in sigarasını yakarken
Bu olaydan iki hafta kadar sonra Üsteğmen Erdönmez buna benzer bir görevde düştü Son görüldüğünde kendisine gelen uçaksavar ateşini takip ederek hedefe doğru ters uçuyordu Daha sonra kaza yeri incelendiğinde kurtulan olmadığı anlaşıldı Kazada kaybettiğimiz diğer kişiler şunlardı: Astsubay Robert L Allred (Silahçı), Yüzbaşı Joseph L Farbe (Seyrüsefer subayı), bas sesli ve armonika sahibi
Kaza haberi 729 uncu Filo hangarına ulaştığında ortalığı bir sesizlik kapladı “Artık armonika sesi yok” sesleri duyuldu Başka bir konuşma olmadı Sadece sesizlik
Üsteğmen Muzaffer Erdönmez Birleşmiş Millet’lerin Güney Kore, Pusan’daki anıt mezarlığında yatmaktadır Savaşa katılan ve Çin ve Kuzey Kore’lilerle çarpışan onaltı ülkenin bayrakları şehitlikte dalgalanmaktadır Üsteğmen Muzeffer Erdönmez 28 yaşındaydı Fotoğrafları Hava Kuvvetlerinde her tarafına aslıdı Milli kahraman ilan edildi
Ruhu şad olsun
e-tikvesli:
TAYYARECİ SABİHA GÖKÇEN
Ankara’da Kızılay’da Ziya Gökalp caddesindeki 9 numaralı üst katın zili yanında ki kartvizitte “Tayyareci Sabiha GÖKÇEN” yazıyor
1925 yılında Atatürk’ün Bursa gezisi sırasında vatanı kurtaran bu büyük insanı henüz 12 yaşında iken tanıma şansı bulan ve “Ama     bir leyli mektep olsa         ” sözü üzerine Gazi’nin kızı olan Sabiha    
“GÖKÇEN” SOYADINI NASIL ALDI ?
Hemen herkes Ata’nın kızı Sabiha “GÖKÇEN” soyadını almasının havacılığın doğal sonucu sanır Oysa hiçbir ilgisi yoktur Daha doğrusu öncesinden yoktur da sonrasında meslek soyadını izlemiştir
Sabiha GÖKÇEN “GÖKÇEN ‘liği şöyle anlatıyor “Benim soyadımın mesleğimle hiçbir ilgisi yoktur olamaz da Çünkü ben havacılığa 1935 yılında girdim Oysa Büyük Atatürk bu soyadını bana bir yıl önce verdi Soyadı kanunu, Ata’nın önem verdiği devrimlerdendi Bu bakımdan 1934 yılında Atatürk’ün sohbetli sofralarda baş konu “soyadı” idi İşte hiç unutmam, 19 Aralık 1934 akşamıydı Sıra bana gelmişti Atatürk “Sabiha’ya bir soyadı bulmamız gerektiğini “ söyledi Bir süre düşündükten sonra “GÖKÇEN olsun” dedi Oradaki bir kağıdın üstüne de yazdı Yazı aynen şöyleydi
“Sabiha GÖKÇEN
S GÖKÇEN’dir
K ATATÜRK
19 12 1934
HAVACILIĞA İLK ADIM
Rastlantını güzelliğine bakın ki, Atatürk’ün “GÖKÇEN” soyadını vermesinden sadece altı ay sonra Sabiha GÖKÇEN gerçekten “havacı” olacaktı
“O sırada bizde sivil havacılık fiilen yoktu Atatürk ise, geleceğin göklerde olduğunu çok önceden görmüş, bu yolda hamle yapılması gereğine inanmıştı Bu amaçla Hava Kurumu’nun ileri gelenleriyle görüşmüş ve bir okul açılmasına karar verilmişti
Gün 5 Mayıs 1935 ti İlk havacılık okulumuz, Ata’nın verdiği isimle “Türkkuşu” o gün açılacaktı Araya sıkıştırayım: Atatürk bana GÖKÇEN soyadını verdikten sonra artık Sabiha demiyor, GÖKÇEN diye sesleniyordu Açılışa giderken, ben sadece Büyük Ata ile birlikte olduğum için, bir de renkli bir olay da bulunacağım için mutluydum Ama bunun bir havacılık okulu olması, ne yalan söyleyeyim, hiç ilgimi çekmiyordu Tören gayet güzel oldu Yurtdışından gelen uzman uçucular planörlerle gösteri yapıyor, kimi de paraşütle atlıyordu Önceleri çok sakindim fakat ilerleyen dakikalarda, birden heyecanlandım, çok hoşuma gittiğini farkettim Atatürk ’de bu değişikliği fark etmiş, eğildi;
-Çok mu hoşuna gitti?
-Evet çok   Çok hoşuma gitti
-Peki, sen de atlayabilir misin?
-Evet paşam, atlayabilirim Hemen tayyareye bindirseler ve “atla” deseler koşup atlayabilirim Gibime geliyor
Ata, Hava Kurumu Başkanı Fuat BULCA’ya döndü:
-Bak Bulca, GÖKÇEN de atlamak istiyor
Hemen yabancı uzman çağrılmıştı Kendisine bir genç kızın atlamaya heveslendiğini söyleyince, kaşları kaldırdı:
-Şimdi olmaz Elbette o da atlar fakat bir süre teknik bilgileri öğrenmesi lazım Okula yazılsın, öğretelim
İşte bu andan itibaren Sabiha GÖKÇEN, “Türkkuşu’ nun ilk kız öğrencisi” oluyor, soyadına tam uyan mesleğe ilk adımını atıyordu
Okula Paraşüt için gitmişti ama    
Sabiha Türkkuşu’na paraşüt için gitmişti ama, okula yazıldıktan ve eğitime başladıktan sonra hevesi başka yöne sapmıştı Uçaklar paraşütlerden daha cazip gelmeye başlamıştı Çok sevinmişti uçmayı   Hem de daha uçmadan   İçindeki bir his, ona yıllardır bomboş geçen yılların artık bittiğini, aradığı uğraşıyı bulduğunu bildiriyordu sanki   Havacılıktan başka şey düşünmez olmuştu Sabahları saat beşte kalkıyor, çalışıyor, çalışıyordu Hocalarla birlikte planörde uçtuktan sonra, uçmanın en büyük sevgilisi olduğunu anlamıştı Atatürk de genç kızı teşvik ediyordu
Nihayet uçuş günü gelmişti Sabiha sevinçten ve heyecandan yerinde duramıyordu
Bakın bakın, o günü nasıl hatırlıyor GÖKÇEN:
Her gün gittiğimde ne gün uçacağımı sorar, fakat her seferinde uçuş günümün daha gelmediği cevabını alırdım Havacılıkta önce çift komuta denen usulle, hocayla birlikte uçulur Sonra tek başına uçuş izni verilir Bir sabah yine erkenden kalktım Derse gidecektim ki Atatürk’ü her zamandan daha erken kalkmış buldum Hem de önemli bir yere gidecekmiş gibi giyinmişti Elini öptüm, derse gittiğimi söyledim Kendisinin niye bu kadar erken kalktığını merak etmekle birlikte soramadım Ama o ben sormadan konuştu, benimle beraber geleceğini söyledi”
- Sabiha GÖKÇEN, bu söz üzerine Gazi’nin belki uykusu kaçtığı için hava almak üzere kendisiyle birlikte yürüyeceğini sanmıştı Ama o da ne? Atatürk GÖKÇEN’le birlikte Türkkuşu’na geliyordu Hocası karşılıyor ve “GÖKÇEN , bu gün yalnız başına uçacaksın” diyordu
Sabiha sonrada öğrenmişti ki, havacılar ilk tek başına uçuş günün öğrencilere söylemezlermiş; ama yaverleri vasıtasıyla Ata’ya haber vermişlerdi O da erken kalkıp GÖKÇEN’le birlikte gelmişti: “İlk uçuşunda kızını yalnız bırakmamak için "
GÖKÇEN TÜRKKUŞU'NDAN HAVA OKULUNA NASIL GİRDİ ?
Türkkuşu gittikçe gelişiyordu Bu arada Ata’dan duyduğu bir söz, GÖKÇEN’in hayatının daha da değişeceğini müjdesini verir gibiydi: “ Bu kadarla kalmayacaksın, GÖKÇEN bunu ilerleteceksin! İlerleyecek de nasıl? Yanıt açık :Hava Okuluna gidecekti  
Ve işte bu aşamada Çankaya’daki “ hocanım” hatırlanmıştı Ata, Nüveyre Uyguç öğretmeni de Sabiha ile birlikte yolluyordu sonrasını şöyle anlatıyor
“ Hava Okuluna girerken Büyük Atatürk’üm de hazırdı, bana burada muvaffak olacağımı söyleyerek moral veriyordu
1936 yılının başlarındaydık
Bu arada önemle belirtmek istediğim bir nokta var Atatürk, kadının asker olması, havacı olması gibi önemli hamlede beni de bir öncü olarak görevlendiriyordu Düşündüklerinin bazısını ben de deniyordu önce Kıyafet konusu gibi   Üniformayla gezmemi arzuluyordu Şapkama bir defne dalı koydurtmuştu Sonradan bu defne dalı, yüksek rütbeli subaylar için kabul edilen şekil olacaktı Yani Ata, kadın asker fikrini kafasında geliştirirken, ilk olarak beni gözlem konusu yapmıştı Benden aldığı izlenimleri, düşünceleriyle birleştiriyordu”
O dönemde kadının asker olması için koşulların henüz tam olmadığını söyleyen Mareşal Fevzi Çakmak bile, GÖKÇEN’i çok takdir ettiğini her karşılaşmasında söyledi Hatta bir geçit döneminde GÖKÇEN’in filonun önünde uçuşundan duyduğu mutluluğu Atatürk’e iletmişti
Sabiha GÖKÇEN, Hava Okulu’nda başarılarını birbirine ekliyor, Ata’yı çok mutlu ediyordu Atatürk de, sık sık ona moral vermekten geri durmuyordu Örneğin 1937 yılında bir gün, Ata’dan hem de el yazısıyla, şu mektubu almış, çok mutlu olmuştu
Kızım Uçman GÖKMEN’e
Muaffakiyetle Ankara’dan Eskişehir’e geldiğini memnuniyetle öğrendim Eskişehir’deki uçuş vazifelerini yaptıktan sonra, İstanbul’a da muaffakiyetle gelmene intizar ederek gözlerinden öperim
K ATATÜRK
1936 Trakya Manevraları, Sabiha GÖKÇEN’in ilk askeri tatbikatıydı O güne kadar bilgisi bir ölçüde teoride kalmıştı, pratiği fazla olmamıştı Trakya Manevralarında havacı kızımız pratik yönden iyi deneyim sahibi oldu
AKROBASİ AŞKI
Florya daydı GÖKÇEN'in canı öylesine uçmak istemişti ki  Aslında genç kız ne zaman bir uçak sesi duysa, hemen heyecanlanıyor içindeki “ uçma arzusu’nu kolay kolay bastıramıyordu Yeşilköy’e geçti Meydanda iki uçak duruyordu Uçaklardan biri akrobasiye çok elverişli idi Sabiha GÖKÇEN müfreze kumandanından uçma izni isteyince, kumandan “ kendi tayyarenle uçabilirsin “ dedi Doğrusu bu, heyecanlı pilotumuzun hiç işine gelmemişti Havalara çıkıp şöyle takla atmak, pazarın zevkini öylesine çıkarmak istiyordu Öteki uçağı rica ettiğini söyleyince kumandan “peki” derken hemen ekledi: Akrobasi yapmayacaksın ama! O şartla uçabilirsin”
Genç havacımız uçağa bindi, motoru çalıştırdı Bu yandan da düşünüyordu Canı akrobasi yapmak istiyordu Şu anda bindiği uçak buna çok uyuyordu İyi ama, kumandana söz vermişti akrobasi yapmayacaktı İçindeki akrobasi yapma arzusunu bastırıyordu bir yandan; öte yanda sözü tutmak gereğini   Hemen not defterini açtı, bir şeyler yazdıktan sonra, o sayfayı koparıp yerdeki makiniste verdi:
“Bunu müfreze kumandanımıza götürün”
Ve uçağı havalandırdı Müfreze kumandanı az sonra, GÖKÇEN’in yolladığı şu satırları okuyordu” Tayyareyi aldım Teşekkür ederim, fakat akrobasi yapacağım Hürmetler”
Bu bir hataydı Sabiha GÖKÇEN, yıllar sonra bunun hem de büyük hata olduğunu itiraf ediyordu: “Havacılığı çok seviyordum O yaşın etkisiyle, evet, bir gençlik hatası yaptı işte!”
Müfreze kumandanı derhal Florya köşkünde bulunan Ata’ya durumu yaverleri kanalıyla bildiriyordu Bu sırada GÖKÇEN köşkün üzerinde uçuyor, akrobasi yapıyordu Kızının hünerini görmek isteyen Atatürk, yaverlerin verdiği haberle suratını asıp “Çok çabuk  Müfreze kumandanına telefon et! Bu hareketi bir başka subay veya gedikli yapsaydı, ne ceza verecek idiyse, o cezayı aynen Sabiha GÖKÇEN’e versin 
Yere sevinçle inen Sabiha GÖKÇEN müfreze kumandanının kendisini beklediğini bildiriyor, o da soluğu kumandanın karşısında alıyordu Kumandan söze çok sert giriyor “ Sen asker olmak istiyorsun Ama askerliğin ilk şartı disiplindir Sana çok ağır ceza verecektim Fakat Atatürk’ün büyük davranışından ötürü seni bir defalık affediyorum
GÖKÇEN çok mahcup olmuştu ve havacılık yaşamında da özel yaşamında da bu tür bir hatayı tekrar etmedi
BİR TABANCA OLAYI
“ Eskişehir’de Tayyare Alayı’nda staj gördüğüm günlerden birinde uçuştan indiğimde bölükteki fevkaladelik dikkatimi çekti Hemen sordum Bizim bölüğün Dersim Harekatı’na katılma emrinin geldiğini söylediler Kalbim küt küt atmaya başlamıştı Derhal bölük kumandanımıza koştum o bölükte olduğuna göre, elbette ben de gidecektim Ancak kumandan hiç de beklediğim cevabı vermedi Alay kumandanına başvurmamı söyledi sadece   
Bu sefer alay kumandanına koştum Evet, gidebilirdim Ama özel müsaade lazımdı Bir kadın pilotun askeri harekata katılmasına tek başına karar veremiyordu Bunun içinde vakit yoktu Çünkü bölük ertesi gün gidecekti O zamanın tayyareleri bir kalkışta çok uzun mesafeyi katedemedikleri için orada inecek, yeniden havalanacaklardı Bunu bir fırsat saydım ve benimde Ankara’ya kadar arkadaşlarımla uçabilmem için izin istedim Bu masum isteğim kabul edilince bende bölükle birlikte yola çıktım
Ankara’ya vardığımda hava kararıyordu Hemen Çankaya’ya koştum Atatürk beni karşısında görünce, önce hayret etti Arzumu anlamıştı Daha doğrusu kendisine isteğim iletilmişti Bu bakımdan ben daha birşey söylemeden Atatürk konuşmaya başladı Benim böyle bir harekata katılmamın güçlüğünü dile getiriyordu
Sabiha GÖKÇEN, sakin görünüşlü bir insandı Heyecanını fazla belli etmeyen, tatlı bir konuşma üslubu vardı O günde öyle yapmış olmalıki, Atatürk onun dileğine hayır diyememiş, fakat şu uyarıda da bulunmayı ihmal etmemişti : “ Bak GÖKÇEN, seni çok takdir ederim Orada da görevini başaracağına inancım tam Ancak çarpışacağın insanların eline düşersen, sana fena muamele etmelerinden korkarım Buna çok üzüleceğimi bilirsin ”
Sabiha GÖKÇEN birden gürlemiş, “ emin olunuz” demiş, “ kendimi onlara diri diri teslim etmem ”
İşte bu anda Atatürk birden tabancasını uzatmış, hiç birşey söylemeden  
Genç havacı kızımız gerçekten Dersim Harekatı’na katılarak, erkek pilot arkadaşları gibi görevini başarıyla yerine getirmişti
HAVACILAR GECESİ
Ankara Palas’ta bir Cumhuriyet Balosu veriliyordu nce ziyafet, ardından suare  Suare kısmına sadece general rütbesindeki askerler davet edilecekti Atatürk buna müdehale etmiş, “ bu gece havacıların gecesi ise rütbe – kıdem olmaz, bütün havacılar davet edilecek” demişti Gerçekten hepsi davet edildi ve en önemliside, Atatürk o gecenin adeta tamamına yakın kısmını genç havacılarla , genç teğmenlerle geçirdi İstikbalin göklerde olmasını söylemesi bir yana Ata’nın havacılığa ne derece önem verdiğinin açık ispatı idi
Bir Türk kızının “DÜNYANIN İLK KADIN SAVAŞ PİLOTU” yaparak onurlandıran Atatürk, acaba bu günleri görse  Türk kadınını eskisinden de geriye götürmeye kalkanların varlığını görürse  “ EY TÜRK GENÇLİĞİ !  ” diye seslenmez miydi yeniden ?
SABİHA GÖKÇEN ( 21 MART 1913 BURSA - 22 MART 2001 ANKARA )
HAVACILIK ŞARKISI
Topraklar dar gelen çelik kanatlarımla
Şimşeklerin yoldaşı, boraların malıyım
Yelesinden fışkıran atlarımla,
Ben hayat vermek için, uçmalı, uçmalıyım
Ümidin gözlerimde bir kar olup yansa da
İmanım düşmanımın kalbini delecektir
Vücudum parça parça yere kapaklansa da,
Ruhum kanatlanarak göğe yükselecektir
FERİT RAGIP TUNCER
VATAN MARŞI
Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpan kalbimiz
Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik artık biz
Gül ki neş’enle gülsün ay, güneş, toprak, deniz
Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik artık biz
CEMAL YEŞİL
|