|
Prof. Dr. Sinsi
|
Bizi Bilimde Geri Bırakan Sebepler Nelerdir?
Bu sebepledir ki, Osmanlı Devletinin sonlarına doğru ve Cumhuriyet döneminde çoğunlukla ilim rütbeleri ve ünvanlar ehil olmayanların eline geçti ve bu yüzden, dünya bilim ve teknoloji sıralamasında, Türkiye, Yunanistan’ın dahi gerisinde kaldı Kendisi 6 senede doktorasını tamamlayabildiği için talebesini de en az o kadar bekletmeyi gaye edinen proflar, üniversitede bilimsel araştırma yapmak yerine sokak kabadayılğı yapan ve jandarmalığa soyunan rektörler, bu dediklerimizin canlı şahididirler Bunların ilmin izzetini korumaları ve gerçek bilimi teşvik etmeleri de mümkün değildir 1960’da da 12 Eylül sonrası da, bir kısım sözde bilim adamlarının, ilmin izzetini kaybederek sokak kabadayılığına soyunmaları, Türkiye’de ilmi engeleyen en büyük manilerden biridir Bu sebepledir ki, 1979 Nobel Fizik Ödülü sahibi Prof Dr Muhammed Abdüsselam, “İslam ülkeleri, planlamacıların ve bürokratların cennetidir” demiş ve yeniliği ortaya koyan gerçek bilim adamlarından mahrum olduğumuzu acı acı ifade etmiştir[6]
Kendi alanında doğru dürüst bir kitap okumadan hatırla prof olanların sayısı, Türkiye’deki ilim adamlarının önemli bir nisbetini teşkil etmektedir Hiç unutmuyorum Ben asistanken, üniversitemde doçent olan 10’dan fazla bilim adamı vardı Bir türlü doçentlik dil sınavını veremiyorlardı Mastırımı bitirdim, doktoramı tamamladım Onlarla birlikte ben de doçentlik dil sınavına girdim Ben kazandım Doçent oldum Onlar hala doçentlikde devam ediyorlardı Daha sonra bir kanun çıktı Bir gecede 2000’e yakın prof doğdu ve bunlardan 10 tanesi benimle birlikte bu serüveni yaşayanlardı Şu anda önemli bir kısmının rektör veya dekan olduğunu söylersem, meslektaşlarım incinmesin ve milletim de ümidini kesmesin
Yine unutmuyorum, Sulhi Dönmezer ve Fevzi Fevzioğlu gibi ehil hukuk hocalarının dersi, bir masal gibi lezzetle dinlenirken, mesleğinin rütbesine torpil ile gelmiş hocalar, kullandıkları bütün zorbalık metodlarına rağmen, kendilerini talebelere dinletemiyorlardı Bunları benim gibi yaşayanlar Türkiye’de çokça vardır
İşte bu hali gören gerçek kabiliyetliler, ilimden uzaklaşmakta ve ilim makamları da ehil olmayan ağalara, zorbalara ve hatta eşkıyalara kalmaktadır Hz Peygamber’in ulemâ-i sû’ dediği bilim adamları herhalde bunlar olsa gerektir
İşte bunu önlemek içindir ki, Osmanlı Devleti, yükselme döneminde mülâzemet usûlünü koymuş, ilmî ehliyeti esas almıştır Şu anda Amerika’da da tatbik edilen sistem, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerde uyguladığı sistemdir
3) İlmin Siyasete Âlet Edilmesi Ve İlmin İzzetinin Korunamaması
Bir memlekette, huzur, âsâyiş ve refahın te'mini için, hakka ve hakikata âşık ilim adamlarıyla devlet adamları arasında ciddî bir münâsebet ve muvâzene bulunması zaruridir Bu münâsebet kesildiği veya herhangi bir tarafın lehine yahut aleyhine bu muvâzene bozulduğu zaman, o memlekette maddî ve manevî huzur ve refah beklenemez
Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve ma'rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir Bu iki unsur arasında muvâzenenin te'min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet, terakki ve refah görülmüştür Abbasî Devleti'nin ilk halifeleri, Endülüs Emevilerinin başlanğıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misallerdir Fâtih Sultan Mehmed'in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih'i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir Bir Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir: “Kadılar, şer'î hükümleri icra edeceklerdir Ancak memleketin nizamı, korunması ve vatandaşın idaresi ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”[7] Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı seyf, ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir
Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına düşmektedir İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe ve şeref, ilmin rütbesi ve şerefidir Hakk'a ve hakikata âşık bir ilim adamı, hakk'dan başkasına tâbi olmaz Zira hakk'ı tanıyan, hakk'ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez Hakk'ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder[8]
Önemle ifade edelim ki, hakk'ın hatırını ve ilmin şerefini, cam parçaları hükmündeki dünyevî makam ve menfaatlere feda edenler, hem dünyada istedikleri makam ve menfaatlere ulaşamamışlar ve hem de bugün “nesyen mensiyyâ” yani nisyan derelerinde unutulup gitmişlerdir
Onlar hakkında unutulmayan tek şey, tarih boyu insanların kendilerini nefretle anmaları ve âhirette ise yaptıklarının cezasının verilmesidir Bizans İmparatoru'nun kendilerine her yıl verdiği altın ve gümüşleri hatırlayarak, Hz Muhammed'in hak peygamber olduğunu bile bile, inkâr ve hakk'ı ketmetme yolunu tutan papazlar, acaba Kur'ân'ın şu zemmi dışında ellerinde neyi muhafaza edebilmişlerdir?
__________________
|