|
Prof. Dr. Sinsi
|
Anadolu Selçuklu Beyliklerinin Anadolunun Türkleşmesinde Rolü Nedir?Tasavvufî Zümre
7 Sosyal Zümreler
Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu mesken tutan Türk boyları çeşitli gruplar ve müesseseler oluşturarak, Anadolu'da kökleşme imkanı buluyorlardı Bu tarihî misyonu, içtimaî, iktisadî, dinî, siyasî ve tasavvufî açıdan gerçekleştiren bu zümrelere Âşık Paşa, Horasan Erenleri adını vermektedir Dört grup hâlinde isimlendirilen bu zümreleri şu şekilde sıralayabiliriz:
a Gâziyân-ı Rûm
Gâziyân-ı Rûm’a, Alp’ler veya Alperenler adı da verilmektedir64 Geniş bir teşkilata mensup derviş-gâzilerdir İslâm öncesi Türk hayatındaki alplerin bir devamı olarak kabul edilmektedir Bektâşî tarikatının askerlik kolu olarak kurulan Yeniçeri ordusuna, “Gaziyân-ı Hacı Bektâş-ı Veli” ismi verilmiştir Anadolu’ya göç eden sûfîler, sadece şeyh veya postnişîn değil, aynı zamanda birer alperen, gazi, emir ve ahî idi Alplerin ölüme ve hayata, zamana ve tarihe yenilmedikleri bir gerçektir Büyük felaketlere yol açan Moğol istilasıyla birlikte Horasan ve Maverâunnehir’den şehitlik idealiyle Anadolu’ya koşan alperen ve Horasan erenleri birer kolonizatör Türk dervişleri olarak, nefislerini arındırıp tevazuları ile Anadolu halkını aydınlattılar65 Alperenler kimi zaman uçlarda ilim ve fikir ehli olarak yerlerini alırken, kimi zaman da İslâm orduları ile birlikte veya onlardan önce veya sonra hareket edip savaşlara katılmakta, fetihlerin kazanılmasında önemli roller üstlenmekteydiler66 Anadolu’ya gelen Türkmenlerin, buradaki gazalarını İ’lâ-yı Kelîmetullah uğruna yapmaları ve bu coğrafyayı İslâmlaştırmayı gaye edinmeleri, Tuğrul ve Alparslan devrinde bu fetihlere iştirak eden Selçuklu komutanlarına “Gazi” unvanının verilmesine sebep olmuştur Mengücek Gazi, Melik Ahmed Gazi, Ertuğrul Gazi, Osman Gazi ve Orhan Gazi bunlardan bazılarıdır Bu teşkilata mensup Turgut Alp, Akça Koca, Konur Alp gibi mücahidler, Osmanlı Beyliğinin kuruluş aşamasında, etraflarındaki müritleriyle birlikte, bir yandan orduların savaş ruhunu hızlandırırken, bir yandan da manevî kişilikleriyle içtimaî nizamı düzenlemeye çalışmaktaydılar67
b Abdalân-ı Rûm
Abdal kavramı, o devirlerde derviş kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılmaktaydı Bunlar dünyaya karşı ilgisiz tutumları ile sade bir yaşam sürerken, aynı zamanda manevî kişilikleriyle insanlığa faydalı olmanın çabasını gütmekteydiler68 Bu, Türkmen kabileleri arasında faaliyet gösteren dervişlerin oluşturduğu bir teşkilattır Abdal ve Baba ismini taşıyan bu dervişlere Horasan erenleri de denilmektedir69 Anadolu’nun fethi, halkların Müslümanlaşması ve fethedilen toprakların maddî-manevî açılardan ihya edilmesinde önemli rol oynayan bu Horasan erenleri, sadece Horasan’dan gelen dervişler anlamını taşımamakta, aynı zamanda melâmî meşrep sûfîler manasına da gelmektedir Dolayısıyla bu kavram bir coğrafi menşei değil, tasavvufî bir mesleği ifade etmektedir70
Bu zümre daha sonra, XIII asrın ikinci yarısında vefat etmiş olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye nisbet edilir olmuştur71 Hacı Bektâş-ı Veli’nin bizzat kendisi, Nevşehir ve Kırşehir havalisindeki Hıristiyanlarla temas hâlindeydi72 Hâlifesi Sarı Saltuk’u, henüz Türk ordularının ulaşamadığı bir dönemde, Rumeli topraklarına, İslâm’ın sesini duyurmak üzere göndermişti Gürcistan Beyini İslâmlaştırıp, ona elini öptüren Sarı Saltuk, Rumeli’de başarılı faaliyetlerin icracısı olmuştur73 İslâmlaştırma faaliyetini rasgele değil de belli bir plana göre gerçekleştiren Hacı Bektâş, bir kısım hâlifelerini Rumeli’ye gönderirken, Sarı Saltuk, Kara Donlu, Barak Baba, Hoy Ata ve Can Baba gibi hâlifelerini de Moğol zümrelerini İslâmlaştırmakla vazifelendirmişti Böylesi ciddî boyuttaki organizeli faaliyet neticesinde, çok sayıda putperest Moğol zümresi İslâm’a girmekteydi74 Orhan Bey, Bursa fethine katılan Abdal Musa, Geyikli Baba ve Abdal Murad gibi Horasan erenlerine Uludağ yamaçlarında birer zaviye yaptırmış ve vakıflarını da tayin etmişti Öyle ki, bunların hepsi XVII yüzyılda bile faal konumunu sürdürmüşlerdir75
c Âhiyân-ı Rûm
Ahî Evran76 tarafından XIII asırda kurulan ve meslekî bir hüviyete sahip olan Ahîlik, Anadolu’da meslekî eğitimin, sanat eserlerinin ve kültürel hayatın gelişmesine önemli katkıları olmuş bir tasavvuf zümresidir On sekizinci yüzyıla kadar “Ahîlik”, XX asrın başlarına kadar ise “gedik ve lonca” adıyla faaliyet yürüten esnaf teşkilatları cemiyetin ekonomik hayatını tanzimde önemli roller üstlenmiştir Bu teşkilat adını, Arapça “kardeşim” mânâsına gelen “ahî” kelimesinden veya Türkçe’de “yiğit, eli açık ve cömert” mânâlarına gelen “akı” kavramından aldığı, tahmin edilmektedir77
O devirde "aki', "aka" veya "ahî" ismiyle anılan kişiler soylu zümrelerden sayılıp fütüvvet erbabının reisi konumundaydılar Fütüvvet mesleğine bağlı olan Ahilerin senetleri, Hz Ali aracılığıyla Hz Peygamber’e kadar ulaşmaktadır Diğer mutasavvıfların hırka giymelerine karşılık onlar, fütüvvet şalvarı giyerlerdi Aralarında birçok kadı, müderris ve bilgin vardı Sadece bir esnaf teşekkülünden ibaret sayılmayan Ahîlik Teşkilatı, aynı zamanda tasavvufî düşünce ve görüşleri ile bir tarikat özelliğine sahip bulunmaktaydı78 İbn Batuta, Antalya’dan başlayarak Burdur, Güllhisar, Ladik, Milas, Barçin, Konya, Niğde, Aksaray, Kayseri, Sivas, Gümüş, Erzincan, Erzurum, Birgi, Tire, Manisa, Balıkesir, Bursa, Görele, Geyve, Yenice, Mudurnu, Bolu, Kastamonu, Sinop gibi Anadolu şehir ve kasabalarında uğradığı ve ağırlandığı Ahi zaviyelerinden bahsetmektedir Dolayısıyla, çok yakından tanıdığı Ahi zümreleri hakkında seyahatnamesinde şu ifadeleri dile getirmektedir: “Ahiler Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadır Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarını giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple, bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda, bunların eş ve örneklerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir
Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir Bu topluluğa da ‘Fütüvve – gençlik’ adı verilir Önder olan kimse bir tekke yaptırarak burasının halı, kilim, kandil vb eşya ve gerekli araçlarla donatır Kardeşler, gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazancı elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip öndere verirler Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır Mesela, o sıralarda beldeye bir yolcu gelmişse, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider Bir misafir olmasa bile, yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yerler, rakslar ederler, türküler çağırırlar ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla önderlerinin yanına dönerler Bunlara ‘Fityan – gençler’, önderlerine ise ‘Ahi – kardeş’ adı verilir”79 İbn Batuta, Ladik, Dongozla veya Tonuzlu adını verdiği Denizli’ye geldiğinde, Ahi Sinan mensupları ile Ahi Duman mensupları arasında, onu önce hangi tarafın misafir edeceği hakkında epeyce gürültü koparıldığından, nihayet kur’a usulü ile Ahi Sinan mensuplarının kendilerini ağırladığından bahsetmektedir80
Yine İbn Batuta, Ladik Beyi Yenenç Beyin81 bir bayram alayını tasvir ederken, Ahilerin teşkilatı hakkında şu bilgiyi veriyor:
“Namazgaha gittiğimizde sultan da askerleriyle çıkmış, bütün sanatkârlar davul zurna ve boruları, bayrakları ile hazırlanmışlar, gösterişleri ve silahları ile de birbirleriyle yarışa girişmişlerdi
Her sanatçı kolu, yanlarında getirdikleri koyun, öküz ve ekmek yüklerini taşıyorlar, kabristanda kestikleri kurbanları, ekmeklerle birlikte fakir fukaraya dağıtıyorlardı Bayram alayı kabristandan başlamakta idi Oradan namazgaha geliniyordu Bayram namazını kıldıktan sonra, sultanla birlikte konağına gittik Yemek hazırlandı Fakihler, şeyhler ve ahiler için ayrı bir sofra, fakirler, düşkünler için de ayrı bir sofra kurulmuştu Bugün hükümdarın kapısından bey olsun, fakir olsun kimse çevrilemezdi”82
XIII asrın ikinci yarısı ile XIV asrın başlarında Anadolu’nun önde gelen bir takım devlet erkânı, kadı, müderris ve tacirlerin, değişik tarikatlara mensup şeyhlerin bir ahî kuruluşu olan “fütüvvet teşkilatı”na girdikleri görülmektedir83 O dönemde bu teşkilatın ne derece yaygın olduğu, İbn Batuta’nın “Ahiler Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadır ”84 ifadesinden anlaşılmaktadır İbn Batuta’ya, “Anadolu’nun şeffaf diyar” olduğu hükmünü verdiren ahîler, belli başlı merkezlerde, bir nevî özerk idare ile, bölge halklarını dağılmaktan, cemiyet hayatını parçalanmaktan kurtarmışlar ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna kadar bu coğrafyayı korumuşlardır Böylece tekke mensupları, yıkılan bir devletin yerine, kurulacak yeni bir düzen ve yeni bir devletin de ilk hazırlayıcısı olmuştur Halkı, kol ve kanatları altına alan ve onları her türlü tehlikeye karşı koruyup kollayan bu teşkilatlar, devlet kurma fikrinde olan Beyler için, yegane güç ve kuvvet kaynağı durumunda idi İbn Batuta, Aksaray’daki Şerif Hüseyin, Niğde’deki Ahi Çaruk, Kayseri’deki Ahi Emir Ali ve Sivas’taki Ahi Bıçakçı Ahmed ve Ahi Çelebi zaviyeleri ile Emir Alaaddin Eretna’yı85 tanıtırken, Ahilerin siyasî konumlarına şu şekilde vurgu yapmaktadır:: “Bu ülke törelerinden biri de, bir şehirde hükümdar bulunmadığı takdirde ahilerin hükümeti yönetmeleridir Ahi, kudreti ölçüsünde geleni gideni ağırlar, giydirir, altına binek çeker, davranışları, buyrukları, binişleri ile aynen bir hükümdarı andırır”86
Bünyelerinde alp ve alperenleri barındıran ahî teşkilatları aynı zamanda, fetih ve gaza hamlelerini kolaylaştıran, ordunun ikmâl ve lojistik ihtiyaçlarını imkânları ölçüsünde karşılayan askerî birer teşekküldü87 II Gıyaseddin Keyhüsrev’in zaafından ve kötü yönetiminden yararlanan Moğollar Anadolu’yu işgal edip, Sultanın ordusu Kösedağ’da Moğol ordusu karşısında ağır bir yenilgiye uğrayınca, Kayseri Ahileri Moğollara karşı şehri müdafaa etmişlerdir Moğollar karşısında on beş gün süreyle şehri savunan Ahilerin gerçekleştirdikleri en şiddetli çarpışmalar, Debbağlar Çarşısı tarafındaki surlar önünde gerçekleşmiş ve Moğol ordusuna ağır kayıplar verdirmişlerdi Moğol ordusu komutanı Baycu Noyan’ın muhasarayı kaldıracağı bir sırada Selçukluların Kayseri Subaşıcısı Hacok oğlu Hüsameddin, Baycu ile anlaşarak Moğolların şehre girmelerini sağladı88 Bu acı mağlubiyetten sonra Kayseri Ahilerinin topluca imha edildikleri ve teşkilatlarının dağıldığı anlaşılmaktadır
Meslekî hayatın temel prensiplerine sadık kalan Ahilerle, bugünün esnaf dernekleri diyebileceğimiz Ahi zaviyeleri içerisinde her sanat dalından insanlar bulunmaktaydı Aynı zamanda onlar, manevî mertebesi yüksek bir “pîr”in gözetiminde tasavvufî eğitim de almaktaydılar Aldıkları terbiye gereğince, herkesin kendi mesleğinin gereklerini yerine getirmesi, işinin ehli olması ve ürettiklerinin kalitesine dikkat etmesi istenmekteydi Çalışma hayatı ve hizmet sahalarında gösterecekleri en küçük bir ihmal ve kusurla, pîrin sevgi ve himmetinden mahrûm kalacakları telkin edilmekteydi Böylesi bir terbiye ocağında ve kültür ve sanat okulunda eğitim gören değişik meslek zümreleri, çalışma hayatlarını ve meslekî faaliyetlerini ibadet coşkusu içerisinde yerine getirmişlerdir Bunun sonucu olarak, ok atıcılar –toz koparanlar-, değil müsabakalarda, günlük idmanlarında bile abdest alıp iki rekat namaz kılmadan, herhangi bir sebeple de olsa ok ve yaylarını ellerine almaz ve el sürmezlerdi Tûfanda inananları kurtardığı için gemilerini mukaddes sayan gemiciler, gemilerinin üzerinde abdestsiz dolaşmamışlar, manasız ve gereksiz iş yapmayı hatalı saymışlar, insanlık hâli olarak bilmeden gemilerine çer-çöp atmayı bile günah telâkki etmişlerdir Geçimini zırh yaparak kazandığı için Davud (a )’ı pir ittihaz edinen demirciler, örslerinde demir döverken onunla bütünleşmişler, bu duygu ve heyecan içinde çeliğe su vermişlerdir Pehlivanlar, abdest alıp iki rekat namaz kılmadan ve kendilerine cazgır tarafından pîrleri Hz Hamza’nın ruhaniyeti hatırlatılmadan güreşe başlamamışlardır89
|