Yalnız Mesajı Göster

Osmanlı Yükseliş Dönemi, Osmanlı Devletinin Doğuşu

Eski 09-10-2012   #5
Prof. Dr. Sinsi
Varsayılan

Osmanlı Yükseliş Dönemi, Osmanlı Devletinin Doğuşu



Devlet Teşkilatı, Kültür ve Medeniyet

Devlet teşkilatı, merkez ve eyalet olmak üzere ikiye ayrılırdı
Merkez Teşkilatı: Merkeziyetçi idareye sahip Osmanlı Devletinin başı; padişah, sultan, hünkâr, han, hakan da denilen hükümdardı Padişah, bütün ülkenin hakimi, idarecisiydi Görev ve yetkileri, devlet teşkilatında, müesseseler ve yüksek kademeli memurlar tarafından da paylaşılırdı Sadrazam ve Divan-ı Hümayun'un diğer üyeleri, padişahın en büyük yardımcılarıydı Divan, bakanlar kurulu; sadrazam da başbakan mahiyetindeydi Dîvanda, devletin birinci derecede önemli mülkî, idarî, malî, siyasî, askerî meseleleri görüşülüp karara bağlanırdı Divan, padişah adına sadrazam, kubbe vezirleri, kazaskerler, nişancı ve defterdarlardan oluşurdu 19 yüzyılda Osmanlı kabinesi; sadrazam (başbakan), sadaret kethüdalığı (İçişleri Bakanlığı), reisül-küttaplık (dışişleri bakanlığı), defterdarlık (maliye bakanlığı), çavuşbaşılık, yeniçeri ağalığı, 1826'da seraskerlik (millî savunma bakanlığı) kaptan-ı deryalık (deniz kuvvetleri komutanlığı) makamında bulunan kişilerden meydana gelirdi Dîvan kararlarını içeren defterler, Topkapı Sarayında arşiv mahiyetindeki Defterhanede muhafaza edilirdi
Eyalet Teşkilatı: Devlet teşkilatında en büyük idarî bölüm eyaletlerdi Eyaletler; sancak, kaza ve nahiyelere bölünmüştü Eyaleti beylerbeyi, sancağı sancakbeyi yönetirdi Eyaletler gelir bakımından salyaneli ve salyanesiz (yıllıklı ve yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılırdı Eyaletlerin merkez teşkilatına benzer bir idare tarzı vardı Şehirler, kadı tarafından idare edilir, emniyet, subaşı tarafından sağlanırdı
Siyasi ve Hukukî İdare: Osmanlı Devletinde esas itibariyle İslam Hukuku uygulanırdı İslâm hukukunda açıkça belli olmayan konular, bu hukukun ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla, şeyhülislâmların fetvaları ve kanun ve kanunnameler şeklinde düzenlenirdi Yasama yetkisi padişahındı ve padişah adına yapılırdı Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu Ceza hukuku ve diğer sahalarda sultanî hukuk da denilen örfî hukuk uygulanmaktaydı
Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idare, maliye, ceza ve benzeri konularla ilgili alanlarda padişahın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kanunnameler vardı Osmanlı Devletinde ilk kanunname, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481), ikinci kanunname ise Kanunî Sultan Süleyman tarafından çıkarıldı Bu kanunnamelerde, saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır
Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adaletle ayakta dururlar Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür Kendisine mahsus özellikleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı haklar, daha doğru bir ifadeyle, diğer dinlerin işlerine, ibadetlerine ve âdetlerine karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adaleti, dünya milletlerine örnek olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından halâ yakalanamamıştır Bu sebepledir ki, F Dowey'in dediği gibi "Onaltıncı yüzyılda bir çok Hristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkesine gelip yerleşiyorlardı" F Babinger ise "Osmanlı ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi Mutlak bir dinî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir
Osmanlılarda bir ücret karşılığı vazife gören devlet memurları vardı Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler verdı Bunlara reâya denirdi Vergi vermesi, nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebaanın esas kesimi sayılıyordu Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir
Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı Bunlardan zanaat sahibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip, kendileri için elverişli olan işlere girerlerdi Kabiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi
Osmanlı Devletinde kuruluşundan itibaren, devlet idaresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp uygulandı Eyalet yöneticileri padişahın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi Osmanlılar, bu iki kuvvet ayırımını, âdil bir devlet idaresi için esas kabul ederlerdi
Saray Teşkilatı: Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra, saray teşkilatı da diğer kurumlar gibi gelişme gösterdi Bursa ve Edirne saraylarından sonra, İstanbul'un fethi üzerine, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının olduğu yerde, Fatih Sultan Mehmed tarafından, Saray-ı Atîk denilen eski saray kuruldu Daha sonra yine Fatih tarafından, Saray-ı Cedid adı verilen Topkapı Sarayı yaptırıldı
Bu saraylar padişahların hem ikamet ettikleri yer ve hem de bütün devlet işlerinin görüşülüp karar verildiği en yüksek devlet dairesiydi
Osmanlı Devletinde saray teşkilatı üç kısımdan meydana gelmekteydi: 1)Bîrun denilen dış bölüm, 2)Enderûn denilen iç kısım, 3) Harem-i hümayun
Sarayın Bîrûn adı verilen kısmı sarayın dışı, yani Babüs'saâde haricindeki teşkilatıdır Bu bölümün işleri çeşitli olduğundan, her birinin memurları da ayrı ayrı sınıflardandı Burada görevli olan ilmiye sınıfı ile Birûn ağaları denilen kişiler, sarayın hem harem, hem de Enderun kısmının dışındaki yerlerde ve dairelerde bulunup, görevlerini yaparlar ve akşamları evlerine giderlerdi Birûn teşkilatına âit bütün tayinler, sadrazam tarafından yapılırdı
Enderûn: Sarayın bu bölümü, yüksek dereceli devlet memuru yetiştiren bir okul ve eğitim yeriydi Padişahlar bir kısmı sarayda ve bir kısmı da orduda olmak üzere Müslüman Türk terbiye ve kültürü ile yoğrulmuş, kendilerine sadık bir sınıf yetiştirdikten sonra, Osmanlı devlet idaresini bunların eline vermiştir
Küçük yaştaki devşirme denilen çocuklar, saraya alınmadan sivil Müslüman Türk ailelerin yanında büyük bir itina ile yetiştirilirlerdi Dinî bilgileri ve Türkçeyi öğrenirler, daha sonra saraya alınırlar, burada da mükemmel bir tahsil gördükten sonra, sıraları gelince liyakat ve yeteneklerine göre saray dışındaki çeşitli devlet işlerine tayin edilirlerdi Sarayda her koğuşun ve sınıfın fertlerinin kaydına mahsus defterler olup, bunların saray terbiyesi üzere yetişmeleri için, her koğuşta lala tabir edilen hocalar vardı
Osmanlı sarayı, hem devletin en yüksek idare organı, hem de en yüksek yöneticilerini yetiştiren bir müessese idi Sarayın kendine mahsus usül ve erkânı vardı
Harem-i hümayun: Padişahın aile efradının; padişah kadınlarının, padişahın kız ve erkek çocukları ile harem ağalarının ve muhasiplerinin oturduğu yerdi Yerleşim olarak valide sultanın dairesi, şehzadeler mektebi, padişahların yatak odaları, cariyelerin yetiştiği yerler gibi bölümleri vardı Haremde; valide sultan, başkadın efendi, padişah kızları, gedikli kadın ve hizmetçi (cariye)ler bulunurdu
Osmanlı sarayının harem bölümü, hanedan mensuplarının özel aile hayatlarını yaşadıkları yerdi Devletin bütün kurumları ve cemiyet hayatında olduğu gibi, buradaki günlük hayat da, İslâmî esaslara, Türk örf ve an'anesine titizlikle riayet edilerek yürütülürdü Haremde bulunanlar, küçük yaştan itibaren çok titiz ve ciddî bir eğitimden geçirilerek yetiştirilir, saraya has âdab ve terbiyeye uymalarına özen gösterilirdi Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20 yüzyılın başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri, 1912'de de Osmanlı Devletinde kuruldu
Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten, 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimî ordu teşkilatı kuruldu Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu Piyadeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı Süvariler de; sipahi, silahtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar, gönüllü ve beşlilerden oluşurdu Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir
Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit'teki gemi inşa tezgâhları, Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç, Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu Buharlı gemilerin keşfiyle 1827'de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı Donanmanın başı, 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı ünvanını taşıdı Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır
Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir Başdefterdarın, şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle birlikte arttı
İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve cizyedir Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir nisbatindeki zekâttı Uşr, dört çeşit zekât malından, toprak ürünleri zekâtı ilehayvan zekâtına ve "âşir" denilen zekât memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekâta denirdi Emval-i batına denilen diğer zekât mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir
Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir Cizye ise, ehl-i kitap (Hristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden alınırdı
Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi Bunlar tekâlif-i divaniye ile ihtisap, ağnam, yâva, madenler, otlak ve kışlak resimleridir Tekâlif-i divaniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para olarak; avârız akçesi, nüzül bedeli,sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok azı haraçlı idi Memleket topraklarının çoğu mîrî idi Önceleri kiraya verilen mîrî toprakların çoğu, sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir Vakıf topraklarından da uşur alınırdı Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu Bunlara dirlik denirdi Askerin toprağına timar, subayın toprağına zeâmet, general düzeyindeki kişilerin toprağına has denirdi Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık şöyleydi: Timar, 3000-20000 akçe arası; zeâmet, 20000-100000 akçe arası; has, 100000 akçeden fazla Osmanlı parasına akçe denirdi Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para gibi para birimleri kullanılmıştır Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri kullanılmıştır Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler, eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir Devlet, aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan hürriyetini, ticaret hürriyetini korumakta, millîsavunma ve asâyişi sağlamaktaydı Pek çok dinî, sosyal, byındırlık ve eserleri çok iyi işleyen vakıf kurumunca yapılıp, bu husularda devlet bütçesine çok büyük katkıda bulunuyorlardı
İktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret: Bunlar, devlet ve özel sektörce yapılırdı Genellikle, önemli ve büyük işletmeler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce yürütülürdü Devlet sektörü; millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe yapılırdı Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen, özel sektörce işletilen tersaneler de vardı İhracat malları, özel sektörce üretilirdi Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen, ihracatı yasaktı Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen Osmanlı silahlarına sahip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli yollardan sağlananlar da, çok fahiş fiyatlarla alınırdı Ticaret; kara ve deniz yoluyla yapılırdı Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi Osmanlı karayolları, dünyanın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi Granit yollar, ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi Sürüler, granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı 19 yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu döşendi Tüccar, devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet içerisinde hareket ederdi Türk armatörlere ait ticaret filoları olup, bu armatörlerin gemileri, ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı Bunların en iyi bilineni, halen kullanılan İstanbul kapalıçarşısıdır
Ticaret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhane, hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı İstanbul, dünyanın en büyük iş ve ticaret merkeziydi Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı Esnafın iş kolları çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı İpek, pamuk, kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî, nefs-i halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem, menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşırlık astar, kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu Şap, demir, kurşun, gümüş madenleri işletilirdi Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı, şaptı idi İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silah, barut, kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı Çuha, sülyen,zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırça, boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithal edilirdi Osmanlı ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden, İstanbul, İzmir, Selanik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne, Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam, Kahire, Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi Yabancıların haberleşmesini sağlayan sâi enilen posta teşkilatı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı İhracat ve ithalat, zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı Bunlar; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan (Polonya), Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avurturya, Almanya, İran ve Mısır memlûkleri idi Devlet, tüccara ve üreticiye her bakımdan destek olurdu Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu
Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, çoğu öşürlü idi Mülk plan toprak dört türlüydü Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen yerlerdir Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle, millete satılmış yerlerdi İkincisi, devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardı Buraların mahsulünden uşr verilirdi Üçüncüsü uşrlu, dördüncüsü haraçlı topraklardı Bu dört çeşit toprağı, sahibi, satabilir, vasiyet edebilir, varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirebilirdi Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi Kiracı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma, vb dikemezdi İzinsiz bina yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi Kiralayan kişi ölünce, toprağın, varisine verilmesi âdet haline gelmişti 2) Mîrî topraklar Ülkenin çoğu böyle olup kiraya verilirdi Sonraları çoğu, millete satıldı, öşürlü oldu 3) Vakıf toprakları olup, öşürlü idi 4) Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzeri yerlerdir 5) Beyt-ül-malın (hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip ürün alan Müslüman ahali , öşür verirdi Öşürlü veya haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak hazinenin olurdu
Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı Tahrir, nüfus ve arazinin genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi Bir yerin tahriri yapılacağı zaman, 'muharrir-i memleket' veye kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları görevlendirilirdi Arazi; padişahlara mahsus hâslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar, zeâmet ve timarlar, padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak, buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi Ayrıca topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları tespit ederdi Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylağı, korusu, ormanı, çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla, buğday, arpa, mısır, nohut, ceviz, üzüm,bal, sebze, meyve, ğirinç gibi ürünlerin yıılık miktarlarıyla, verilmesi gereken vergi belirlenirdi Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere 'mufassal' denirdi Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri çıkarılırdı Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu hükmündeydi Bu tahrirler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için değerini korumakta, hudut ve arazi meselelerinin halline yaramaktadır Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin uygulamasını, devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir
Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum hayatı vardı Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı Kölelik devamlı değildi, âzad edilip hürriyete kavuşarak, devlet kademelerinde görev alabilirdi Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet adamı, yüksek memuriyetlerde bulunurdu Kölelikten yetişme sadrazamlar da vardı Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Reşid Mehmet Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şahin Ali Paşa, Silahtar Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar, kölelikten yetişerek, devlet kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir Köylü hür olup, sefrlik yoktu Köylüler ve kasabada oturan halk, üretici durumundaydı Şehirlerde esnaf, imalatçı, sanatkâr, idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı Askerliği Müslüman halk yapardıBütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır, milliyet ayrımı yapılmazdı Gayrimüslimler askerlik yapmayıp, erkekleri cizye verirlerdi Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır Hristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul'dadır Ermeni patrikliği de İstanbul'da olup, merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan) idi Osmanlı topraklarında katolikler de bulunmakla birlikte, merkezleri Vatikan'dı Museviliğin doğuş yeri ve merkezi, Osmanlı toprağı idi Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum, Ermeni, Yahudi, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, vs) kendi din ve dillerinde mabed, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler Türk olmayan Müslümanlar, devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı, fakat gayrimüslimler, Tanzimatın ilanına kadar bu hakka sahip değildi Bu tarihten (1838) sonra, devlet memuru olma ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silah altına alınmamışlardır Serbest meslekle uğraşırlardı Gayrimüslimler tarafından işlenen hırsızlık, yol kesme, gap, soygun, adam öldürme, devlet makamına zarar verme, İslam dinine karşı hareketler, devlet tarafından konulan yasaklara uymama, casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe, bunun dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı

Alıntı Yaparak Cevapla