Konu
:
Paul Ricoeur İle Söyleşi
Yalnız Mesajı Göster
Paul Ricoeur İle Söyleşi
09-06-2012
#
1
Prof. Dr. Sinsi
Paul Ricoeur İle Söyleşi
Not: Paul Ricoeur-1913 Fransa doğumlu
düşünür
tarihçi
İnsan isteminin özgürlüğün ve kötülüğün simgelerini tanımlamış
dilbilim ve psikanalizdeki çeşitli yorum kuramlarını fenomenoloji açısından incelemiştir
Önemli yapıtları arasında
İstem felsefesi
Tarih ve Doğruluk
Yorum farklılıkları
Zaman ve Anlatı bulunmaktadır
Zeynep Direk: Kimsiniz?
Paul Ricoeur: Bu soru belki de bana sorulabilecek en zor soru
çünkü felsefi çalışmalarımda kişisel özdeşlik biçimi altında bunu ele aldım
"Ne" sorusuna yanıt vermek zaten zordur ama "kim" sorusuna yanıt vermek çok daha zordur
Sorunun bu kadar doğrudan bir biçimde sorulacağını hiç tahmin etmemiştim
Hannah Arendt bir yerlerde anlatının
eylemi kimin yaptığını söylediğini belirtir
Elbette
sorunuzun talep ettiği yanıtın bir parçasını söylüyor bu
ama söz konusu olan önemsiz bir parça değil
Özellikle insan benim gibi hayatının sonunda olunca kendisiyle ilgili olarak kurduğu anlatı bir yanıtın taslağıdır
Eğer kişi kendi hayatından bir entrika
bir hikâye oluşturmayı birçok kez denemişse tipik bir anlatı kurup onu dondurma tehlikesine girer elbette
Sizinle olduğu gibi bir felsefi karşılaşmada daha önemli olan entelektüel hayatın anlatısıdır sanıyorum
Hayatımda yalnızca iki kez bunu yapmaya kalkıştım -ilki Amerikalı bir okur kitlesine hitap eden
Fransızca başlığı "Reflexions Faites" olan bir metinde- zira yirmibeş seneden fazla bir süre Amerika'da ders verdim
İkinci olarak ve daha geniş olarak arkadaşım François Azouvi ile yaptığım Eleştiri ve Kanı adlı söyleşilerde
Şimdi de eklemlendirmeyi deneyeceğim şey en temelinde eleştiri ve kanı olacak
çünkü entelektüel hayatımda her zaman iki cephe oldu: Bir yandan
belirli yönlerde ve büyük bir enerjiyle girilmiş
oldukça kesin bir angajman öğesi ama öte yandan da her zaman eleştirel bir mesafe
Bu kutupluluğun örneklerini
düşünümlerini ve yorumlarını etkisi altında kaldığım şeylere bağlayarak hemen verebilirim
Bir yandan Gabriel Marcel ve Karl Jaspers gibi Hıristiyan olan ve olmayan varoluşçu düşünürlerin etkisi altında kaldım; ama öte yandan problemlere Kantçı yaklaşımı korumaya da her zaman dikkat ettim
Kullandığım söylemlerde bilginin sınırları
doğrunun kıstasları nelerdir? Acaba bilimlerde
ahlâki problemlerde
hukuki problemlerde aynı kıstaslar kullanılabilir mi? Yani söylemler üstüne bir sorgulama -bir kıstas araştırması gerçekten- ama hiçbir zaman bunun angajmanın yerine geçtiğini düşünmedim
Örneğin Fransa'da Sartre'ın felsefesinin egemen olduğu dönemde çok güçlü bir angajman vardı
Sartre çok fazla angajman ve inançla
insanın olanların tümüne göre olumsuz bir varlık olduğunu söyler
Biz öncelikle hiçiz -kendi içi olanız- fikrini öne sürer
Benim her zaman çok güçlü olan hissim ise şuydu: Ben
olumlayan bir gücüm öncelikle
Descartes'ı izlersek -yalnızca cogito'yu değil
varım'ı (je suis) da izlersek- ortaya çıkar bu
Bu yüzden çok sık olarak "ontolojik tutku" (vehemence ontologique) terimini kullandım
Bütünsel bir biçimde
ben bir olumlama ilkesi olduğum için değil yalnızca
Psikanalizle karşılaştığımda
bu olumlayıcı güç benim bir arzu olduğum fikrinde çok somut bir biçimde ortaya çıkmaktaydı
Bir eksiklikle tanımlanmış bir arzu değildi bu; bir olma istemi
bir olma arzusuydu
Bu
hocam Jean Nabert'in kullandığı bir formüldür
Öyleyse ben
kendim de bir olan
das Seiende olarak şeyle- rin içinde
gerçeklikteyim
Sartre'a göre çok metafizik kalır bu - ama olumlamanın bu öndegelirliğinin başka bir alanı
yapısalcılığın etkisi altında kaldığımda dil felsefesinde de kendisini gösterdi
Bu etki Saussure'cü bir tarzda gösterenin gösterilenle ilişkisini yalnızca dilin içinde kavrayan bir dilbilimin temel modelindeydi
Kendi üstüne işleyen bır dildi bu
Ben
hayır
bir gönderilen de vardır dedim
Tüm söylemlerim
olan bir şeye gönderme yaparlar
İşte burada olumlayıcı bir tutku (vehemence) vardır
Ve yakınlarda yayımladığım Hafıza
Tarih
Unutma (La Memoire
1'histoire
1'oublie) adlı kitapta bu şiddet'i Bergson'a bir dönüşle yeniden buluyorum
Kendi geçmişimle yalnızca olumsuz unutma ilişkisi değil
olumlu bir tanıma ilişkisi (reconnaissance) içinde bulunurum
Bu
sorunun yanıtlamaya çalıştığım kısmına bağlı olduğundan başlangıçtaki meseleye dönmüş oluyorum
Kendimi olduğum tarih olarak tanınırım
Z
D
: 1950'lerde bir istem felsefesi projesi üstüne çalıştınız
Bir dizi eser yayımladınız: Gabriel Marcel'e adadığınız İstemli ve İstemdışı (La Volonta ire et 1'involantaire)
ardından Sonluluk ve Suçluluk (Ftnitude et culpabilite)
Kötünün Semboliği (La Symbolique du mal)
Yanılabilir İnsan (L'Homme fa illible)
Bugün bu eserleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Temel meselesi neydi bu eserlerin?
P
R
: Ana problemim eylemdi kuşkusuz
Az önce dediğim gibi ben eylemimin öznesiyim; anlatı
eylemi kimin yaptığı sorusuna cevap verir
Sanırım benim ilk felsefi seçimim alanımla ilgili bir seçimdir
çünkü eğer Sartre'dan çok uzaktaysam Merleau-Ponty'ye çok yakındım
Merleau-Ponty Algının Fenomenolojisi'ni yayımlamıştı
Ona büyük bir hayranlık besliyordum
Ama o teorik alanla ilgileniyordu ve geriye pratik alan kalıyordu
"İstem" sorusu buradan kaynaklanıyordu
Yani ilk seçimim pratik alana yönelmekti
İlk soruya verdiğim yanıtı burada düzelteceğim -ki bu bütünsel bir yanıt olmak zorundaydı- eserlerimin her biri kısmi bir probleme verilmiş kısmi bir yanıttı
İşte burada kendim üstüne bir hikâye üretme riskine giriyorum: Bu kitaplarla sorunsalları birbirine bağladığımı düşünüyordum ama her birinde geriye bir şeyin kaldığı izlenimine sahiptim ve bir sonraki kitapta geriye kalana dönüyordum
Ama şimdi söylediğim şeyin bana sahip olmadığım bir saydamlık veren bir yeniden inşa (reconstruction) olmasından da çekiniyorum
Her neyse
eylem alanı engin bir alan olmasından dolayı sevilse bile
bu alan aynı zamanda sınırlıydı
çünkü ben onun yalnızca istem
proje
dikkat tarafını inceliyordum
İstemin kötü olabileceğini bilmeyi sonradan araştırmak üzere bütünüyle paranaaae almıştım
Bunu takip eden Yanılabilir İnsan (L'Homme faillible) adlı kitapta ve özellikle de Kötünün Semboliği'nde (La Symbolique du mal) bu paranaaai kaldırıyordum bir biçimde
Paranaaai
suçluluk (culpabilite) problemini işin içine sokarak kaldırmıyordum yalnızca
aslında aynı zamanda yöntem değiştirmek zorunda kalmıştım
İlk yöntemim Husserl'e çok yakın
çok betimseldi; istemin özü
eidetik tarafıyla ilgiliydi
Oysa bütünselliğinde ve çeşitliliğinde kötülüğün deneyiminin açıklamasını yapmak için mitik ifadelere başvurmak gerekiyordu
İnsanlığın hiçbir zaman kötülük problemiyle cepheden yüzleşmemiş
kötüyü hiçbir zaman doğrudan ele almamış
hep büyük mitlerin parmaklığı arkasından kötülüğe bakmış olması enigmatik bir olgudur
Yunan trajedileri
İbrani düşüş miti
ruhun bedene düşüşünü anlatan orfik mit
tanrıların savaşı
büyük kozmogoniler
antropogoniler
Kısacası
problemim yorum olmuştu
Yorumlamak ne demektir? Freud'la karşılaştım
metaforla
anlatıyla karşılaştım
Z
D
: Hermenötik sorusuna gelmeden önce sizden fenomenoloji ile ilişkinizi biraz daha açımlamanızı isteyecektim
Felsefe kariyerinizin başından beri Husserlci teknikleri kullandınız
Yönelimsellik (intentiorınalite) kavramı sizin için çok önemliydi
Husserl'in felsefesine karşı eleştiriniz neydi? Bu eleştiri örneğin Merleau-Ponty'nin eleştirisine yakın bir biçimde
fenomenolojinin bir bilinç felsefesi olması mıydı?
P
R
: Evet
kesinlikle Merleau-Ponty gibi
Ne yazık bitiremediği son eseri Görünür ve Görünmez
Algınnı Fenomenolojisi'nin baştan sona yeniden elden geçirilmesiydi
Ben geç dönem Merleau-Ponty'ye bağlandım
Fenomenolojiden uzaklaştığım nokta onun her zaman engin bulduğum betimsel dehası değildi bilinç idealizmiydi
bilincin kendi üstüne düşünümle aynı şey olması olgusuydu
bilincin kendinden emin olma biçimiydi
Oysa ben istem- dışı olanda bilincin kendi üstündeki hakimiyeti konusunda şüphe uyandıracak bir şey bulmuştum çoktan
Benden kaçan bir şey vardır hep - doğma olgusu
bir bilinç edinme olgusu vs
Bilincin kendi üzerindeki hakimiyetinden
Freud'la ve psikanalizle karşılaştığım zaman
daha ciddi bir biçimde şüphe ettim
Bilinçdışına nasıl bir yer vermeliydi? Freud'u onun en büyük aciliyetiyle ele aldım; yani bilinçdışı yalnızca bir sıfat değildi
bir addı
Beni hep kendi üstüne yaptığım bir düşünüme geri döndüren bir idealizmde bilinçdışı fikrinin bir yeri yoktur
Sonuç olarak
Husserl'in bilincin kendini kurmasına (auto-constitution) ilişkin tüm problemleri bana bütünüyle yabancı hale geldi
Bunun hiç acı duymadan olmadığını belirtmek isterim
çünkü Husserl'le çok zaman geçirmiştim ben
İstemli ve İstemdışı ile aynı senede yayımlanan ilk çalışmam
Husserl'in en büyük eserlerinden biri olan Ideen'in Fransızcaya çevirisidir
1912 yılında tamamlanmış olan bu eser Husserl'in olgunluk çağından kalmadır ve ben de fenomenolojiye yakınlığımı ve uzaklığımı bu metne göre ölçmekteydim
Ama fenomenolojinin betimsel tarafını hiçbir zaman bırakmamış olduğum için
çalışmamın sonunda Hafıza
Tarih
Unutma'da hafızanın ve hatırlamanın ipuçlarını buldum
Husserliana adı verilen yayımlanmamış büyük koleksiyonun yirmi üçüncü cildi olan
çok dikkate değer
çok zor
çok ağır bir kitabı
Husserl bütünüyle Erirı nerurıg (arıı)
fanaaai
bild
hayal
tablo ve temsil dizisine ayırmıştır
İlginç olan şey bu kitabın hiç idealist olmamasıdır
Bunlar düşünme nesneleridir
Kanımca çok idealist bir tarzda yazılmış bir kitap olan Zamanın İçsel Bilincinin Fenomenolojisi'nde söz konusu olan zamanın kendisi üstüne dönmesidir
Oysa burada yönelinen
benden başka olan
irreel olan
irreel ve geçmiş olan bir nesnedir
Vurgulamak istediğim şey
betimsel damarı hiçbir zaman terk etmemiş olduğumdur
Fenomenolojiyle ilişkim hem bir mesafe koyma
hem de bir eklemeydi
Çünkü
eğer Kötünün Semboliği ile ilişkili olarak az önce kullandığım "yorum" sözcüğüne dönersek
burada dille başka bir ilişki vardır
Söz konusu olan
Husserl'in Mantıksal Araştırmalar'ında olduğu gibi
anlamın (signification)
Meinung'un yetkilendirmesine dayanan bir dil değildir artık
metinlerin çokanlamlılığı (pluızvocite) etrafındaki dildir
Hermenötiğin kaynağı farklı okunabilen metinlerin eleştirisidir
Z
D
: Heidegger Varlık ve Zaman'da fenomenolojik bir hermenötik'ten bahsediyor
Hermenötik dünyada olma ile bağlı
"anlama" ve "yorumlama" Dasein'ın dünya içreliğinin egzistansiyalleri ve Heidegger bunlar arasında döngüsel bir ilişki kuruyor
Kısacası
genel olarak fenomenoloji ile hermenötik arasında yeni bir ilişki kurabilir miyiz?
P
R
: Husserl'de bir geçiş metni bulabiliriz
Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Aşkın Fenomenoloji
Bu kitap
Hitlerizmin başlarında Orta Avrupa'da
Prag'da yapılmış konferansları içerir
Prag
henüz Hitler'in daha sonra da Stalin'in eline geçmemiştir ve Husserl orada bu konferansları yaptığında
şehir sanki bir hidâyet (grace) anını yaşamaktadır
Ve Husserl dünyada olma fikrini ilk kez sunmaktadır; ben bir varolanım ve bir dünyada otururum
Bu dünyada olma tarzı
hermenötiğe yöntemsel bir giriş olmadan önce
hermenötiğin (Husserl'in fenomenolojisinde) tematik bir biçimde belirlemesidir
Dünyada olma temasıyla birlikte hermenötiğe tematik bir biçimde girilmesi
anlamın tek anlamlı mantığına (la logique de l'univoque de la signification) dayanan metinlerden başka metinlerin de okunmasını gerektirmiştir
Tek anlamlı (univoque) anlamlardan başka anlamlar da vardır; yalnızca aydınlatmanın yetmeyeceği
içi doldurulması (Eıfüllung) gereken anlamlar
Bunlar
özel sözcükler içeren sözlüklerle sınırlı olan bir gösterge teriminin dışına çıkarsak ve hatta analitik felsefenin statement dediği cümlenin
önermenin de sınırları dışına çıkıp metne ulaşırsak ortaya çıkarlar
Metin
söylemin büyük bir birliğidir; onda bir okuma çoğulluğuna yol açacak bir biçimde sözcükler
cümleler
söylemler bir araya gelir
Bu noktada
o zamanlar Husserl'e bütünüyle yabancı olan bir problematik belirir
Bu problematik
metinler kadar sınırsız olan söylemlerin birliğinde okuma ile yazma arasındaki ilişkiyle ilgilidir
Z
D
: Derrida aynı problematiği ele alıyor ilk eserlerinde
P
R
: Evet
özellikle de De la Grammatologie'de
Z
D
: Psikanalizle karşılaşmanızın entelektüel hayatınızdaki öneminden bahsettiniz
Size göre psikanaliz
modern felsefenin bilinç olan öznesinin azliydi ve siz bunu arzu olarak varoluşun restorasyonu olarak gördünüz
Eğer doğru anlıyorsam
psikanalizi arzuya dayanan bir özne ontolojisi yapmak için kullanabileceğimizi düşünüyorsunuz
Özne kavramının dilbilimsel eleştirisini de yaptığınızı unutmamak gerek
Ama bu iki önemli eleştiriyi hesaba katsak bile siz hâlâ bir özne felsefesinin mümkün olduğuna inanıyorsunuz değil mi?
P
R
: Freud'dan yola çıkalım
Bilincin eleştirisi
özne sorusunu eskitip ortadan kaldırmaz; çünkü özne bilinçten başka bir şeydir
Bilinç olmadan önce
başka bir şeydir
arzudur tam olarak
Freud'un büyük metafizik geleneğini özümsemiş olduğu söylenemez ama ben Freud'un kendisinin belli bir geleneğe ait olduğuna ilişkin keskin bir farkındalığı olduğu kanısındaydım
Bu geleneği
örneğin Spinoza'nın conatus kavramında
herbirimizin bir varolma çabası olduğu düşüncesinde
Leibniz'in appetitus
Nietzsche'nin güç istemi kavramlarında buluyordum
Bunlar
bilincin kendi bilincine sahip olmaya indirgenemeyeceğini gösteren olumlayıcı güçlerdir
Bu güçler bir yeniden ele almayı (reprise) gerektirirler ki
bu terimi
Hegel'in Aufhebung kavramını açıklamak için Heidegger'in kullandığı ortadan kaldırma (supprimer) ve "geri alma" (retirer) işlemlerinin birlikteliğine dayalı olarak yapılan bir özümseme olarak anlayabiliriz
Aslında ben
bilinç olarak özne felsefesini ortadan kaldırırken (suppression) daha uzun bir özne felsefesinin fiyongunu yapıyorum
Freud da "üstben" (sur-moi) kavramıyla yapmıştır bu fiyongu
Yalnıza üstben ile değil
"ben" ve "kendi" ile de
Freud'un
bilinç
bilinç-öncesi
bilinç-dışı üçlemesinden sonra yaptığı ikinci üçleme (bu
ben
üst-ben) özneye ilişkin bir üçlemedir
Görüyorsunuz ki
özne ile bilinç özdeşleştirilemez
Özne "o ki" (ce lui qui) dir
Burada ben anlatının dolayımını buluyorum
Bu söyleşinin başındaki gibi
hayatımın anlatısını kurarken kendimi
"tüm bu hayat macerası başına gelen" olarak tanımaktayım
Yalnızca yapan
eyleyen bir özne değildir bu
maruz kalan
acı çeken öznedir
Bu noktada
ilk soruya verdiğim yanıt taslağına geri dönerek şunu eklememe izin verin: Ben
kendi yaşamımın anlatısıyım; çünkü bu anlatıda kendisini sunan özne- ye uyarlıyorum kendimi
Bugünlerde Michel Foucault'nun College de France'da verdiği son dersler yayımlandı ve bu derslerin başlığı
inanılmaz bir biçimde
"Öznenin Hermenötiği" (L'hernıeneutique du sujet)dir
Foucault kullanıyor bu adı! Hermenötiğin ve fenomenolojinin şiddetli bir eleştirmeni olan Foucault
Onun büyük problemi cinsiyetli öznenin sorumluluğuydu; haz duyanın kendine ilişkin tasasında (souci de soi dans le plaisir) Foucault bir özneyi yeniden inşa etti
Ben çok problematik bir biçimde iki özne arasında bir ayrım yapmayı önerdim
2 Tekrarın özdeşliği (idem)
aynı ile ipse anlamındaki özdeşlik arasında yapılan bir ayrımdır bu
Heidegger'den pek de uzak değildim
Şimdi görüyorum ki pek çok yazar -benim etkimle mi bilmiyorum ama- ipseite sözcüğünü kullanıyorlar
Böyle bir ayrıma gerek vardı
çünkü kendi kendisini zamanda anlatı yoluyla kuran özne
bir tekrarın öznesi değildir
Hâlâ sürmekte olan bir maceranın öznesidir
bitmeyen bir anlatı gibi
Öyleyse
kendi anlatısında kendini entrikanın içindeki kişi olarak tanıma
başına bir şey gelenin kendisi de entrikanın içinde bulunur demektir
Olaylar
yönelimler
rastlantılar da bir entrikanın içine dahilmişler gibi ele alınabilirler
Entrika içindeki kişi üstüne düşünmem
"kendi" problemine (le probleme de soi) girmemi sağladı ve bu benim ahlâki problemlerle yeniden buluşmama yol açtı
Z
D
: Anlatısal özdeşliğin doğasının aynının bir tekrarına (idem) dayanmadığını söylediniz
ama hangi anlamda bir "özdeşlikten" söz edebiliriz ipseite söz konusu ise? Özgürlük sorununu da bu anlamda bir özdeşliğin olanaklı olabilmesine bağlamak gerekecektir sanıyorum
P
R
: Ben bir model öne sürdüm; idem anlamındaki özdeşlikte bir modelimiz vardır
Bu model
genetik bir koddur
DNA'dır
doğumumuzdan ölümümüze kadar genetik formülümüzün sürekliliğidir
Karakter bunun psikolojik bir yansımasıdır; örneğin yapınız gereği çabuk sinirlenen biriyseniz doğumunuzdan ölümünüze kadar öylesinizdir
Ipseitenin modeli ise "söz verme"de bulunabilir
Bana güvenilebilir
çünkü söz verdiğini yapacak olanla sözü vermiş olan aynıdır
Sözümü tutacağım demek
yarın da bu sözü veren olacağım demektir
Zaman içinde arzularım değişebilir
hatta bu sözü verdiğime pişman bile olabilirim
ama sözümü tutacağım demek
size bugün söz veren kişi olacağım demektir
Bununla birlikte
bu iki zaman arasında bir tarihim
bir hikâyem (histoire) olur
Öyleyse (ipseite söz konusu olduğunda) özdeşlik bir hikâyeyi içeren bir özdeşliktir
Buna karşın
herkesin genetik kodunun özdeşliği bütünsel bir tekilliktir
İki tane birbirine benzer kod yoktur ve kod hiç değişmez
süreklidir
İnsanın kaderine bir bakışa yol açar bu durum
İnsanın kaderi bir istikrarlılık kaidesinde (sur un scole de stabilite) bir hikâyeyi eklemlendirmektir
Özgürlük sorunları da
karakterin sürekli temeliyle angaje olabilecek
söz verebilecek ve sözünü tutabilecek bir kişiliğin hareketliliği arasındaki bu aralıkta yer alırlar
Nietzsche "insan söz vermek için yetiştirilmiş bir hayvandır" der Ahlâkın Soykütüğü'nde
Z
D
: Sizin hafıza fenomenolojiniz üstüne konuşmak istiyorum biraz da
Nereden başlıyor bu fenomenoloji? Hafıza
Tarih
Unutma da bir "olay bedeninden (un corps evenementiel) söz ediyorsunuz
tarihle hafızanın ilişkisini tartışmaya geçmeden önce hafızanın yerlerinden (les lieux de la memo- ire) söz ediyorsunuz
İkinci olarak şunu sormak istiyorum: Hatırlama ile hayalgücü arasındaki iç içe geçme ilişkisini nasıl ele almak gerek?
P
R
: ilk soruya cevap vereyim önce
Nasıl başlıyor? Başlama her zaman problemlidir
Eğer olumsuzdan ele alırsanız unutmaktan başlamak gerek
Antik Yunancada lethe unutmak demektir
işe unutmaya karşı savaştan başlanabilir
Bu giriş
bir kapı
bir anıt
bir zafer anıtıdır adeta
çünkü hafızaya olduğu kadar tarihe de dokunur
Ben tanıma (reconnaissance) problemiyle karşılaştım
Eğer bana hayalgücü ile hafıza arasındaki farkı sorarsanız şunu söyleyeceğim: Ben kendimi şunu
bunu yapmış ya da algılamış
acı çekmiş
öğrenmiş olan olarak tanırım
Bir eylemin
bir maruz kalmanın bir artakalışı (survivance) vardır - ki bu kendi üstüne geri döner
Buradan moderniteye açılmak da mümkündür ama ben Antik Yunan'dan
Theaitetos diyaloğundan başladım
Artakalan kanı (la conviction survivante) tanımadır
Kitabımın yazım sürecinde çekirdeğin
anahtarın bu olduğundan gitgide daha çok emin oluyordum
ama bu yavaş yavaş ve geç ortaya çıkıyordu
çünkü hafızayı karşısına çıkardığım tarihte tanıma hakkında böyle bir kesinlik yoktu
O tarih bu yüzden hep kendi nesnesinin katibiydi ve bu nesne hep elden kaçan bir nesneydi
Ne oldu bitti? Artakalışın
olmuş olanla şimdi olmayan arasındaki aralıkta bulunan temeli bana bütünüyle dışsaldır; bu temeli
belgeler ve izler oluşturur
Hafızayı bir iz olarak ele almaya dönebiliriz
ama bu iz kendisini bir iz olarak tanımaz
Belgelenmiş izlerin bulunması
ortaya çıkarılması
okuyucuların incelemesine sunulmak için arşivlerde korunmuş olması gerekir
Öyleyse bir arşive koyma fenomeni vardır ki hafızanın düzleminde bununla paralellik gösteren bir şey kesinlikle yoktur
Hafıza doğrudan bir biçimde kendi arşivleridir; tanıdığım şey
hafızanın arşivlerinde artakalan hakkında bir kanı biçiminde olarak bulunur ve burada bir kısa devre (un circuit court) vardır
Belgelerin toplanması
yorumlanması
neden sorularının yanıtlanması
açıklama denemeleri düzleminde
artakalış ve tanıma hep belirsiz bir süre için ertelenecektir
Öyleyse geçmişin anlamının yeniden ele alınmasının
sonu gelmez bir uzunluğu vardır ve bu konjektürleştirme (yeniden ele alma) ile tarih haline getirilir (corıjecturee en histoire)
Buna karşın
haklı olsun veya olmasın hafıza kendinde emindir
Hafıza haksız olabilir ama yalanlanamaz
Onu yalnızca karşısına belgeleri çıkartarak yalanlayabilirsiniz
"Şöyle olup bittiğini söylemiştiniz
ama bakın böyle yazmışsınız" diyebilirsiniz örneğin
Böylece hafıza tarihsel bir duruma koyulmuş olur: Ne var ki bana bir şeyin olduğunun kesinliğinin kanısını yalnızca hafıza verir; elimde ondan daha kesin bir araç yoktur
Ama benden kaçan bir geçmişi bana yakınlaştırmak için de belgesel tarihten daha iyi bir araca sahip değilim
Z
D
: Peki
Tarih ile hafıza arasında nasıl bir ilişki var? Bu ilişkiye sizin felsefenizin getirdiği yenilik tam olarak nedir?
P
R
: Eğer
bu kitaptaki girişiminizde yeni olan nedir
diye soracak olur- sanız şunu söylemeliyim ki ben yeniliği hedeflemedim
Bana ait olan şey
tarihle hafızayı birlikte ele almamdır; çünkü hafıza ile ilgilenenler tarihle ilgilenmiyorlar
tarihle ilgilenenler de hafızayla ilgilenmiyorlar
Ama yakın zamanlarda
tarihle ilgilenenler iki sebepten dolayı hafızayı hesaba katmak zorunda kaldılar; ilk sebeb
tarihe girmek istemeyen ya da belgesel tarzda girmeyi reddeden
tanıklık aşamasında kalmak isteyen hafızaların ortaya çıkması
Arşive koymaya karşı bir direniştir bu
İkinci sebep de yeni bir tarihin ortaya çıkması: Hafızanın tarihi
On beş gün önce Viyana'da büyük bir kolokyumdaydım
Kolokyum
20
yüzyılın hafızasının nasıl oluşturulacağı sorusuyla ilgiliydi
Gulag'dan bahseden Çekler
Polonyalılar vardı
Shoah'dan bahseden Yahudiler
Batılılar vardı
Orada
Standford Üniversite- si'nden Amerikalı mükemmel bir tarihçiyi dinledim
Gulag ve Slzoalı gibi iki olayı karşılaştırmayı bırakın diyordu
aslında yapılması gereken şey iki anıyı
iki hafızayı karşılaştırmaktır
çünkü bunlar aynı biçimde oluşturulmadılar
Shoah'ın hafızası hedefli bir hafıza (une memoire ciblee)
onda kendini tanıyan ve başkaları tarafından da tanınmayı isteyen kurbanlar var
Hem minnet (gratitude) anlamında
hem de anlatı kurmaya ve oluşturmaya devam etme anlamında bir tanınma istiyorlar
Ama Auschwitz'liler olduğu gibi Gulag'lılar yok
Sokakta birisine sorsanız Soljenitsin hangi kamptaydı diye
kimse bilmez; zira bununla kimse ilgilenmiyor
Gulag'ın hafızası tarihçilerin "stokastik hafıza" adını verdiği
dağılmış bir hafızadır
çünkü öncelikle olayın kendisi rastlantısaldır
Yani şunun ya da bunun başına geliyor ama Yahudi
Çingene
eşcinsel
ya da komünist olduğu için değil
Rastlantıya
şansa dayalı (aleatoire) bir hafıza
Shoah'ın hafızasının tersine
büyük bir kamusal hak (une revendication publique) iddia etmeye muktedir değildir
Hannah Arendt ve başkaları gibi totalitarizm kuramlarına dayanarak bu olayları karşılaştırmaya eğilimliyiz
"Acaba bunlar bir cinsin türleri mi?"
"Pedagojik bir sınıflandırma yapabilir miyiz?"
"Ortak bir yapıları var mı?" vs
gibi sorular soruyoruz
Bunlara yanıt bulmaya çalışırken yaptığımız şey olay üstüne bir düşünmedir
Şimdi ise şu soruyu soruyoruz: İnsanlar bunu nasıl anımsıyorlar? Bu noktada hafızanın tarihi yapılmaya başlanır
Hafıza tarihinin doğuşu ilginç bir fenomendir
çünkü bunu tasavvurların tarihinin bir bölümü gibi ele alabiliriz
Tasavvurlar nelerdir? Kolektif dünyada olma biçimleri
Prof. Dr. Sinsi
Kullanıcının Profilini Göster
Prof. Dr. Sinsi Kullanıcısının Web Sitesi
Prof. Dr. Sinsi tarafından gönderilmiş daha fazla mesaj bul