ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Tarih / Coğrafya (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=656)
-   -   Mersin'in Tarihçesi (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=885808)

Prof. Dr. Sinsi 10-09-2012 11:04 PM

Mersin'in Tarihçesi
 
GİRİŞ

1. MERSİN’İN TARİHÇESİ
İlk, orta ve yeni çağlarda Küçük Asya’nın en eski meskun bölgelerinden birisi KİLİKYA (Cilicie)dır. Aşağı yukarı bugünkü ÇUKUROVA da diyebileceğimiz Kilikya, coğrafi ve fiziki bakımından iki farklı kısma ayrılır.
Birisi DAĞLIK KİLİKYA’dır. (CİLİCIA TRAHEİA) Hududu Alanya’dan Limonlu (LAMUS) Çayı’na kadar uzanır.
İkincisi, OVALIK KİLİKYA (CILICIA PEDIAS)’dır ve Limonlu Çayı’ndan doğuya kadar kısmen İçel ve Adana İli’nin tamamı kaplayan bölgedir. Kilikya adı üzerinde değişik iddialar bulunmaktadır. Ancak en isabetli izahın büyük tarihçi Heredot tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Heredot’a göre bölgenin iskanını yapan Finikeli AGENOL’un oğlu CILIX’dır ve ona izafeten bölgeye CILICA adı verilmiştir.
Bölgede yaşayan kavimlere geçmeden önce Kilikya’da yaşanan olaylardan ve burada yaşayan önemli kişilerden kısaca bahsedelim.
Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük etken olan SAINT PAUL Tarsus’ta doğmuştur. İNCİL’de büyük yer tutan Resullerin İşleri ve birçok mektup Paul’e aittir. Hıristiyanlıkta Azize mertebesine ulaşmış olan THEAKLA Meryemlik denilen yerde yaşamış ve orada ölmüştür.
Anadolu kıtasının genel valisi olan ANTONIUS, Tarsus’u merkez yapmış ve KLEOPATRA ile burada evlenmiştir. Tarsus’ta bir mabedde yapılan düğün törenlerine Asya hükümdarlarından birçoğu davet edilmiştir.
Arap hükümdarlarından Harun Reşit’in oğlu Me’mun Tarsus’ta ölmüştür. Haçlı seferleri ile Silifke’ye gelen Alman İmparatoru FRIEDRICH BARBAROSSA Antakya’ya giderken Göksu Irmağı’nda boğulmuştur. İsrailoğullarına gönderilen Hz.DANYAL bir süre Tarsus'ta yaşamış ve orada ölmüştür.
Hz.Peygamberin müezzini BİLALI HABEŞİ’nin makamı da Tarsus’tadır. Hz.Ömer zamanında fethedilen yerleri ziyaret eden Bilalı Habeşi, Tarsus’a da gelmiş ve şimdi makamının bulunduğu yerde ezan okumuş ve namaz kılmıştır.
Bütün dinlerde yer alan ESHAB-I KEHF olayı da Tarsus’ta cereyan etmiştir.
Bölgemizde yapılan araştırmalar, bu yörede yerleşimin Taş Devri’ne kadar gittiğini göstermektedir.
Bölge ilk çağlardan yeni çağlara kadar çok değişik devletlerin ve beyliklerin yönetiminde olmuştur. Bunların sadece isimlerini zikredeceğiz. M.Ö. 1650 yıllarında KIZVATNA Krallığı’nın hükümranlığını görüyoruz. Tarsus’ta Gözkule’de yapılan kazılarda bulunan mühür damgasından bunların Tarsus yöresinde hüküm sürdükleri anlaşılmaktadır.
Mersin’de Yumuktepe’de yapılan kazılarda Hititlerin bu bölgedeki yaşamları açıklıkla belirlenmiştir.
M.Ö. 12’inci yılında Hitit Devleti’nin yok olduğu görülmektedir. Bölgede Kueliler, Asurlular, Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Kilikyalılar, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Selçuklular, Ermeniler, Karamanoğulları, Ramazanoğulları gibi devletler ve beylikler zaman zaman hükümran olmuşlardır.

2. MERSİN’İN ADI NEREDEN GELİYOR?
Aşiret Adı mı?
Evliya Çelebi 1670’li yıllarda bölgemizden geçmiştir. Seyahatnâmenin bu bölümünde aynen şöyle denmektedir: “Kırk evli Hacı Alaittinoğlu Köyü’nü geçerek Gerendür Nehri’nden sonra MERSİNOĞLU denilen 70 haneli bir Türkmen köyünde misafir olduk”
Sait Uğur da kitabında “Mersin’e Mersin denilmesinin sebebi şimdiki Mersin şehrinin yakınlarında eskiden MERSİNLİ adında bir aşiret varmış. Bu aşiret Türkistan’dan gelen bir aşiretmiş. Adı bu Türk Oymağı’ndan gelmiştir. Yoksa Mersin’deki Mersin ağacından dolayı bu ismi almış değildir” der. Sait Uğur bu düşüncesine, Mersin nebatının bulunmadığı yerlerde de Mersin adı taşıyan mahaller bulunduğunu destek yapmaktadır.
Mersin Bitkisinden mi?
Mersin adının Arapların HAMBELES dedikleri MYRTUS- MURT adı verilen MERSİN bitkisinden geldiği yolundaki iddialar daha yaygındır.
VİTAL CUINET, La Turquie D’Asi Nam eserinin 51’inci sahifesinde zamanında Mersin Zephırıum adını taşırdı “Bu günkü ismi, çevresinde bol miktarda bulunan Murt ağacından kaynaklanmaktadır” diyor ve ayrıca Mersin kelimesinin Yunanca’da da Murt anlamına geldiğini ilave ediyor.
VICTOR LANGLOİS de “Eski Kilikya” isimli eserinde, Yunanca olarak yazılan diğer bir eserde Mersin’in isminin “Mersin Ağaçlarından” aldığını yazmıştır.
Osmanlı Padişahı Abdülmecit’in annesi ve İkinci Mahmud’un kadınlarından Bezmi Alem Valide Sultan’ın da şehrin adının Mersin olmasının doğru olduğunu söylediğinden bahsedilir.
Mersin adı hakkında bir de efsane vardır:
Mersin adı Kıbrıs Kralı’nın kızı MYRNA’dan gelmiş. Tanrıça Afrodit’in lanetine uğrayan Myrna, babasına açık olmuş, onun yatağına girmiş. Kral yatağına girenin kızı olduğunu görünce kılıcını çekerek onu öldürmek istemiş ancak tanrılar kıza acımışlar ve onu Mersin kıyısına çıkarmışlardır.
Mersin’in adı bu genç hanım nedeni ile MERSİN olmuştur.

3. COĞRAFİ DURUMU
Mersin; doğusunda Deliçay, batısında Mezitli Deresi, kuzeyinde Yalınayak, Arpaç ve Dorukkent, güneyinde Akdeniz’le çevrili 34-38 doğu ve 34-47,50 kuzey enlemleri arasında bir kettir. İlin kuzeyi boydan boya uzanan TOROS silsilesi ile kaplıdır. Akdeniz, büyükçe bir kavis çizerek MERSİN körfezini vücuda getirir.
Sahil şeridinde arazi, birinci sınıf tarım arazisidir. Kuzey ve kuzeybatıya doğru hafif hafif yükselen arazi, ikinci, üçüncü ve daha düşük kalitede tarım arazisidir. Daha kuzeyde toprak, değişik yaşlı kireç taşlarından oluşmuştur. Torosların Bolkar dağlarından Akdeniz’e doğru 1500 metreden başlayan mevcut platolar üzerinde halkın yaz sıcaklarından kaçarak aşağıda açıklayacağımız yaylalara göçmesi zorunluluktur.
Sahilden 25 ile 50 km arasında MANİT, TOL, TURNAZ, SUNTRAS ŞAMLAR, BOZ TEPE, KIZILBAĞ, COCAKBAŞI ve MERSİN DAĞI gibi yükseklikleri 1500-150 metre olan tepeler mevcuttur. Evliya Çelebi her ne kadar seyhatnâmeside, Silifke’den Tırmıl Tepesi’ne kadar 70 su geçtiğini yazıyorsa da, Mersin akarsu yönünden zengin değildir. Esasen mevcut olan akarsular genelde yazın susuzdur.
Akarsular:
Deliçay: Değirmendere civarının sularını toplayarak bir süre Değirmendere adını alır ve Mersin’in doğusunda DELİÇAY ismi ile Karaduvar, Kazanlı arasında denize dökülür. Tarihte SERİNCE, SELİNTİ ve ANHİYALEOS adları ile alınmıştır.
Efenk Deresi: Beypınar ve Sadiye bölgesinde Efenk adı ile doğar. Sonra Kızıldere adını alır ve MÜFTÜ DERESİ olarak denize dökülür.
Tece Deresi: Fındıkpınarı civarının suyunu toplayarak Fındık Deresi olarak güneye iner. Sonradan Tece Deresi adı ile denize dökülür.
4. İKLİMİ
Mersin’de Akdeniz iklimi hakimdir, bu nedenle de kışları ılık, yaz ayları da sıcak geçer. 1308 (1892) tarihli bir belge, Mersin’in mevkiîni, arz ve tul derecelerini belirttikden sonra iklimini söyle tanımlamaktadır: “Füsulu erbaadan (Dört Mevsim) bahar ve sonbahar mevsimleri gayet latif ve mevsimi şita (Kış Mevsiminde) yaz günlerindeki haziran, temmuz, ağustos aylarında hükmünü icra eder.

5. İDARİ YAPI
Mersin, 1830’lu yıllarda küçük bir köydür. Bağlı olduğu nahiye (Bucak) Göğcelidir.
Bucak Merkezi: Mersin köyü 1852 yılında Bucak (Nahiye) olmuştur.
Mersin Kaza Oluyor: 1864 yıllında Mersin Nahiyelikten kurtulmuş ve Tarsus’tan ayrılarak kaza olmuştur.
Mersin Liva (Mutasarrıflık) oluyor: 1888 tarihinde Mersin Mutasarrıflık olmuştur. Mutasarrıflık, Vilayetle Kaza arasında eskiden mevcut bir idari kademe idi.
Mersin Vilayeti: 1924 yıllında Mersin, Cumhuriyetle birlikte livalıktan kurtulmuş vilayet olmuştur. Adı Mersin Vilayeti’dir.
Mersin ismi 9 yıl sürebilmiş 2197 sayılı kanunla Silifke Vilayeti ile Mersin vilayeti birleştirilmiş ve vilayetimizin adı (İÇEL) vilayeti olmuştur.

6. SOSYAL KÜLTÜREL HAYAT
Mersin Devlet Opera ve Balesi:
Türkiye’nin dördüncü yerleşik Opera ve Balesi’dir. Bakanlar Kurulu’nun 27.10.1990 tarihli ve 1098 sayılı kararı ile kurulmuştur.
4.01.1997 yılında Kültür Bakanlığı’na devredilen eski Halkevi binasında hizmet vermektedir.
İçel Sanat Kulübü
Mersin’de Camiî Şerif mahallesinde bir SANAT SOKAĞI vardır. Bu sokakta bulunan üç bina sanat severleri bir araya toplayarak kültür ve sanata ışık saçar. Bu üç bine Nevit Kodallı Salonu, Teoman Ünsan Sanat Galerisi ve Lokal Binası’dır.
Bu salonlarda sergiler, konserler, konferanslar, panelle, sempozyumlar anma törenleri tertiplenir.

Flormani Derneği
Mersin’de yurt çapında ulusal ve Evrensel Çok Sesli Sanat Müziği’ni yaymak gayesiyle faaliyet veren bir dernek vardır. Bu dernek “Mersin Flormani Derneği” dir.
Türk Musikî Derneği
Mersin’de aynı konuda faaliyet gösteren iki tane Türk Musiki Derneği de Sanat Müziği sevenleri bir araya toplanmıştır.
Kütüphaneler
İl Halk kütüphanesi ve merkez çocuk kütüphanesi olmak üzere iki tane kütüphane bulunmaktadır.
Mersin’de Basın
Mersin’de halen yayın hayatını sürdüren yerel gazete ve dergiler şunlardır:
Son Haber, Yüksel, Hakimiyet, Katılım, Mersin Olay, Bulvar, Havadis Mersin- Ekonomi Politika
Dergiler
İçel Sanat Kulübü Dergisi, Deniz Ticaret Odası Dergisi, Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Dergisi, Yurdakul Dergisi.
Giriş kısmındaki bilgiler,
Şinasi Develi,
Akdeniz’de bir inci kent Mersin, 1998 adlı kitaptan alınmıştır.

1. BÖLÜM

1.1. ANLATMAYA DAYALI TÜRLER

1.1.1. Masal
Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaysın olanlarından biri de masaldır. Bu mahsullere ad olarak verdiğimiz kelime Habeşçe “mesl”, Ârâmice “mesla” ve İbrânice’deki “masâl”dan, Araplara “mesel, mâsal” şekli ile mukayese ve karşılaştırma mânasıyla geçtikten sonra Türkçe’ye mal olmuştur.
Bir çok yazarlar tarafından “hikaye, efsane, menkabe, kısa, fabl, atalar sözü, tekerleme vb” karşılığında kullanılmış, düşünülmüş ve tespit edilmiş olan masal bazı Türk boylarındaki lehçe ve ağızlarda ayrı ayrı isimler almaktadır. Çuvaş Türkleri’nin “hallap”, Kazakların, Kırgızların, Kazanlıların “ertek, ertepi” Teleutların “çorçek” ve Doğu Türkistan Türkleri’nin aynı kökten “çoçek” deyimini kullandıklarını biliyoruz.
Masalları hakim vasıflarına göre “Bilinmeyen bir yerde bilinmeyen şahıslara ve varlıklara ait hadiselerin macerası, hikayesi” olarak tarif edebiliriz. Sözlü edebiyat ananesinin mahsulü bu hikayelerin bilinmeyen zamanı “vaktiyle”ye karşılık bir “evvel” zamanıdır. Türk masalcılarının gramer kategorisinden “mişli geçmiş” veya “geniş zaman” ile hikaye, roman üslubu yarattığı bu zaman, varlığı ile yokluğu tereddüde düşüren “bir varmış bir yokmuş” tekerlemesinde kendini gösteren bir geçmiş zamandır. Bu zaman masal kahramanına geniş hareket imkanı verdiği için hür zamandır. İşte böyle bir zaman içinde vakit geçirmek, insanları eğlendirirken terbiye etmek düşüncesinden hareketle, hususi bir üslupla anlatılır ve yazılır. Umumiyetle kadınlar tarafından anlatılan ve sonradan bir kısmı meraklılarınca yazıya geçirilen bu mahsullerin kahramanlarının yazdıkları veya bulundukları ülkeleri tespit ve tayine imkan yoktur.
Masalların kahramanları: İnsanlar (padişah, tüccar, oduncu, keloğlan, Arap vb.); hayvanlar (aralan, tilki, at, güvercin, papağan vb.); bitkiler (ağaç, çiçek vb.); maddi unsurlar, alet ve eşya (dağ, taş, mağara, kuyu, su, sofra, seccade, değirmen, ayna, çalgı vb.); hayalî yaratıklar (dev, cin, peri vb.) yalın fikirler (akıl, zeka, iyilik, kötülük, güzellik vb.) gibi akla gelen her şeydir.
Masalcı bu kahramanları, zaman-zaman eski inanç din, kültür ve medeniyet unsurlarından gelen malzemenin kompozisyonu içinde dinleyicisi ile okuyucusuna “hikaye, dram, fıkra” biçimlerinde anlatır. Menkabe gibi “inanma” hususiyeti taşımayan masallar, bizde bir başlangıç, bir asıl masal ve bir de sonuç olmak üzere üç kısımda toplanabilir. Başlangıç bir tekerlemedir. Dinleyicinin dikkat ve alakasını masal üzerine çekmekte kullanılan “seci”li bir nedir veya manzum-mensur bir formüldür. Asıl masalın muhtevası dışında, müstakil bir hüviyet gösteren bu formüller, hadiseleri birbirlerine bağlamak ve dağılan alakayı tazelemek maksadı ile hikayenin ortasında da kullanılabilir. Sonuç, kahramanların kaderlerini tayin eden bölüm olarak tiyatrodaki perde kapısına benzer şekilde, hafızalarda kalacak kısa bir tekerleme ile nihayet bulur.
Masalcı, masalını ona dili ile tabii Türkçe ile anlatır, o, dilin zevk ve şuuruna yükselmiş bir sanatçıdır.
Umumiyetle okumanın ve yazının gelişmediği devirlerde ve muhitlerde nesillerden nesillere intikal eden ve hususiyle geceleri söylenen masalların ilk yaratıcılarını bilemiyoruz. Sonraları hafızadan hafızaya geçen bu mahsullerin “musannif” adı verilen ikinci ve üçüncü elden anlatıcıları karşımıza çıkıyor. Biz Türkçe’de bu sanatçıya “masalcı”adını veriyoruz.
İnsanlığın hayat içinde ve tabiat karşısındaki ortak duygu ve düşüncelerinin temelini işleyen masallar, söyledikleri dile göre milli karakter kazanırlar.
Hint ve Türk masalı deyişimiz bundandır. Zamana, muhite ve inançlara göre değişikliklere uğrayan; bazen eski motiflerini kaybedip yeni motiflerle beslenen bu mahsuller meraklılar ve dilcilere muhtelif usullerle tespit edilmekte, yazarlar tarafından sanat eseri haline getirilmektedir.*

1.1.1.1. Kedi Prens
Bir varmış bir yokmuş. Bir köyde fakir bir kadın ile kızı varmış. Bu kız ile kadının evine her gün kara bir kedi gelirmiş. Bu kedi üstlerine yatarmış. Bunlar bu ağırlıktan usanmışlar. Günde böyle, günde böyle...
Kedi bir gün bir yere gider. Sırtını soyunur. Kedinin sırtını içinden insan çıkar. Cebinden de bir fındık çıkartır. Fındığın içinden de hanımı çıkar. Ondan sonra kedi tekrar sırtını giyerek eve gider ve kadın ile kızın üstüne yatar. Kız, bu olan biteni görür. Sabah olunca annesine:
“Bugün ben bir rüya gördüm. Böyle böyle. Bu kedimiz gidiyor, kedi sırtını soyuyor. Cebinde de bir fındık çıkartıyor. Bu fındık kabuğundan da karısı çıkıyor. Karısı da gidiyor bir altın dağına varıyor. Altın dağından bir parça kapıyor. Gümüş dağına varıyor. Gümüş dağından da bir parça kapıyor. Bakır dağına varıyor. Bakır dağından da bir parça kapıyor” der.
Kedi adamı uyutunca karısı gider bir çadıra varır. Bu çadırda bir zenci varmış. Bu zenci ile ilişki kurar. Tekrar eve gelir ve yatar. Kız sabah olunca kediye bunları anlatır. “Böyle böyle oluyor; Ama bunları rüyamda oluyor” der. Kedi sinirlenir, tüyleri diken diken olur. Ondan sonra sırtını soyar.
“Bunu aslı varsa benimsin, yoksa seni öldürürüm” der.
Kedi içkiyi içer ve yatar. Uyur numarası yapar. Karısı yine aynı şekilde kalkar yola koyulur. Kız ile kedi adam kadının peşine takılır. Altın dağına varırlar. Kız:
“İşte, altın dağını gördün mü?”
Bayağı bir yol aldıktan sonra bakır dağına da varırlar.
“İşte, bakır dağını da gördün mü?”
“Gördüm”
Bakır dağına ,gümüş dağına yani üç tane dağa varırlar. Çadıra gelirler. Zenci adam, kedinin karısına” neden geç kaldın?”diye bağırmaktadır. Kadın kedinin evinde de nazlar,cilveler yaparmış. Daha sonra kadın zenciyle ilişkiye girer. Geri döner ve eve gelir. Kedi gözleriyle olan biteni görür. Karısına:
“Kızgın katır mı istersin, kesin satır mı?”der.
Kadını katırın kuyruğuna bağlar. Katırı sürdürür. O kızla da evlenir ve ererler muratlarına.
EMİNE BULUT

1.1.1.2. Evi Ev Yapan Kadındır
Bir padişahın kızı, babasının yanında devamlı olarak evi ev yapan kadındır dermiş. Sürekli olarak bu kelimeyi kullanırmış. Babası yani padişah buna kızmaya başlamış.
“Kızım ben insan değil miyim? Evi ev yapan kadındır diyorsun erkek insan değil mi?”demiş
Padişah bir gün baş vezirine: “Git dolaş, benim ülkemdeki en tembel delikanlıyı bul getir” der. Baş vezir memleketi dolaşmaya başlar. Orada burada derken bir armut altında iki genç yatmıştır. Tam boş verir onlara yaklaşacağı sırada armut ağacından bir armut düşer. Yerde yatan gençlerden bir tanesi:
“Üşenmesem de şu düşeni alsam yesem” der.
Yatan öbür genç:
“Bu sözü üşenmeden nasıl söyledin?”der.
Baş vezir bu konuşmaları duyar. “Tamam bundan daha tembel olamaz. Konuşmaya bile tembellik yapıyor” der ve hemen adamı yakalar padişaha götürür.
“ Padişahım durum bundan ibaret”
Padişah:
“ Nasıl?”
Vezir:
“İki genç armut ağacının altında yatıyorlardı. Bir armut düştü. Gençlerden bir tanesi, üşenmesem de şu armudu alsam yesem dedi. Ama bu getirdiğim ona üşenmeden bu sözü nasıl söyledin? dedi. Ben de en tembel bu diye bunu alıp geldim.”
Padişah:
“Tam. Olsa olsa tembel bu kadar olur. Bundan tembel bulunmaz” der. Bu adamı giydirir kuşatır. Adama:
“Allah’ın emriyle kızımı sana verdim. Kızımla evleneceksin” der.
Adam tabii itiraz eder mi? Yiyeceği yok, giyeceği yok. Tarlası, takımı yok. Bir padişah kızıyla evlenmeyi derhal kabul eder. Padişah bu genç ile kızını tam kırk gün, kırk gece davullu zurnalı düğünle evlendirir. Birkaç gün bunları evde misafir ettikten sonra, bir kese altın vererek kızına:
“Kızım Evi ev yapan kadın mı, erkek mi? Sen bir kadınsın bir ev yap da göreyim. Ülkemi terk et” der.
Kız ile oğlan uzak bir ülkeye yerleşirler. Kız orada beyine ticaretle uğraşmaya başlar. Adam, birkaç sene içerisinde hayli zengin olur. Açları doyurur. Öksüzleri, yetimleri himayesi altına alır. Böylece kendisini herkese tanıtır ve sevdirir. Tembelliği kalmaz. Nihayet o ülkede bir krala ihtiyaç duyulur. Oranın halkı bu adamı kendilerine yönetici olarak seçerler. Ülkesini idare etmeye başlar.
Padişahın kızı, babasına bir mektup göndererek ülkesine davet eder. Fakat ordusuyla gelmesini söyler. Babası bu mektubu alınca “Komşu ülkenin padişahı beni davet ediyor” diyerek, memnuniyetle bu teklifi kabul eder. Uzun bir hazırlık yapar. Ordusunu da hazırlayarak komşu ülkeye sefere gitmeye karar verir. Tabii padişah, gelenin kayınpederi olduğunu bilmektedir. Hanımı da babası olduğunu bilir; Ama kendilerini belli etmezler. Babalarının kendilerini tanımamaları için kılık değiştirirler. Günlerce padişah ve ordusunu yedirir, içirir ve besler. Nihayet bir gün padişahın kızı babasına:
“Babacığım, sizin bir kızınız varmış. Sizin yanınızda her zaman, Evi ev yapan kadındır dermiş. Siz de ona kızarmışsınız. Kendi ülkemizden tembel bir gençle onu evlendirmişsiniz. Hududunuzun dışına çıkarmışsınız. Doğru mu?” der.
“Doğru olmaya doğru ama, siz bunu noksansız olarak kimden öğrendiniz? Nasıl biliyorsunuz böyle olduğunu?”
Bu arada padişahın kızı ve tembel damadı, tanımamak için giydikleri giysileri çıkarırlar. Kız:
“Baba benim. Ben senin kızınım. Evi ev yapan kadındır diyen kızın benim” der.
Padişah:
“Haklıymışsın kızım.”
Sarılır, öpüşürler ve mutlu olurlar. Onlar mutlu olur, bizim de masalımız burada son bulur.
ARİF ZEKİ DEMİRCİOĞLU

1.1.1.3. Çöpten Kız
Evvel bir kadıncağızın hiç çocuğu olmazmış. Evleneli altı yedi sene olmuş. Kocası da zenginmiş, ama çocukları olmuyormuş. Kadın Allah’a yalvarmış:
“Ey Allah’ım bir çöp ver” demiş.
Aradan zaman geçer. Kadın hamile kalır. Yeşil çöpten bir kız dünyaya getirir. Kadın kocasına: ”Git biraz pamuk al çocuğun üzerini örtmek için yorgan yapalım” der.
Kadın kocasına çocuğun yüzünü göstermezmiş. Adam “Nasıl yapabilirim, çocuğun yüzünü nasıl görebilirim?” diyerek ilerler. Pamuğu alır getirir. Hanımına:
“Hanım git bunu bakkaldan tarttır gel. Ben bunu tarttırmadım. Parasını vermemiz lazım” der.
Kadıncağız saf bir kadın olduğu için buna kanar. Bakkala pamuğu tarttırmaya gider. Adam hele şu çocuğun yüzünü bir görelim diyerek beleği çözer. Bakar ki, bir gök çöp. Bu çöpü döndürür, döndürür dışarıya fırlatır. O çöp bir meydanlığa düşer ve orada yarı yeri gümüş bir ağaç olur. Kadın eve gelir. Bakar ki, çöp yok. Ağlar, sızlar. Kocası karısına kızar:
“Sen serseri misin? Beni de kandırdın. Bundan çocuk olur mu? Bir de bana pamuk aldırdın” der.
O sırada bir padişahın oğlu evleniyormuş. Kendisine eş olarak da amcasının kızını alıyormuş.” Gerdeğe girmeden önce herkesin ziyaret ettiği yarı yeri altın, yarı yeri gümüş ağacı ziyaret edelim, gerdeğe öyle girelim” der.
Ağacın dibine gelip bir çadır kurdurur. Çadırın yanına da iki tane muhafız verir. Bunlar padişahın oğlunu bekleyeceklerdir. Akşam olur. Yemeklerini yer ve yatarlar. Akşamdan artan yemekleri de tabaklara koyarlar. Padişahın oğlu muhafızlara:
“Dikkat edin” der.
Onlar yattıktan sonra ağaç yarılır. Ağaçtan dünya güzeli bir kız çıkar. Tabaklara konulan artık yemekleri yer. Padişahın oğlunun ayağının ucuna altın, başının ucuna gümüş koyar. Yerine girer ve ağaç kapanır. Padişahın oğlu sabah kalkar bakar ki, ayağının ucunda altın, başının ucunda gümüş var. Tabaktaki yemek de yenmiş. Muhafızları çağırır.
“Gelin bakalım. Yahu siz beni beklemediniz mi?”
“Evet.”
“Bunları kim koydu?”
“Ne bilelim”
“Allah Allah!”
“Gene aynı yerde bekleyin bakalım” Beklerler. Ertesi akşam yine yatarlar. Ama adam hiç uymaz. Gene kız yemeği yer. Bu sefer baş ucuna altın, ayak ucuna gümüş koyar. Tam gideceği sırada padişahın oğlu kızı tutar. Karyolaya atar. Ortaya da kılıcını koyar ve yatarlar. Sabah olur. Kız daha uyanmamıştır. Her ikisi de baygın yatmış. Vakit bayağı ilerlemiş. Adam o gece gerdeğe girecek. Oğlan etrafındakilere
“Hadi bakalım gidelim. Ama çadırı yıkmayın” der. Atlara biner ve giderler. Kız da kalkar bakar ki, gün öğlen olmuş. Ağacın yanına gider; ama ağaç açılmaz.
Padişahın oğlu saraya gelir. Devamlı olarak kızı düşünür. Padişah:
“Oğlum ne düşünüyorsun?”
“Hiç”
Adam vezirlerine sorar, “Bu oğlan neden böyle düşünüyor?” diye.
“Böyle böyle oldu.”
Padişah kızı bulmak amacıyla ne kadar insan varsa evin önünden geçsin emrini verir. Onlar gece dursunlar. Öteden bir çoban gelmekte. Oğlan çobana:
“Üstündeki giysilerini bana ver. Ben de kendi giysilerimi sana vereyim. Davarlarını da bana ver. İstediğin kadar altın ve gümüş vereyim” der.
Çoban kabul eder. Giysileri değiştirirler. Oğlan bu insanların arasına katılır. Her geçen” O kız bendim” ya da “O kızı ben gördüm” demektedir. Oğlan yalan söylediklerini anlar. O esnada bir çoban gitmektedir. Onu da çağırırlar. Oğlan çobana
“Yollarda ne gördün”der.
Çoban:
Meydanlıkta bir kız:
“Yeşil çadır kurulu gördüm
Altın maden yanılı gördüm
Ne ettim,ne ettim
Ben yarimi ne ettim”
diyerek ağlıyor der. Oğlan bu sırada tıraş olmaktadır. O akşam gerdeğe girecektir. Tıraş oluncaya kadar çobanı söyletir. Oğlanı akşam gerdeğe katarlar. Gelin oğlanın karşısında süzülür. Kendisini istemediğinin farkındadır. Oğlan kızla yatamaz. Kızdan dışarı çıkmak, yani helaya gitmek için izin ister. Kız aslında dünya güzeli kızdır. Oğlan kızın yüzü örtülü olduğu için tanımaz. Kız:
“ Kaçacaksın.”
Oğlan:
“Yok ya!”
Oğlan ibriğe bir ip bağlar. Kıza “Çektiğinde ses geliyorsa ben buradayım. Eğer gelmiyorsa ben kaçmışımdır” der. Oğlan dışarı çıkar. Kız ipi çeker. Tangır tungur ses gelir. Oğlan odaya döner. Kız oğlanın niyetini anlar.
“Beni bırakıp gidersen kendimi öldürürüm” der.
Oğlan bakar ki, kendini öldürecek. Bu esnada sabah olur. Oğlan kızın yüzünü açar. Bir de bakar ki, dünya güzel i kız karşısında. Tabiî çok sevinir. Annesiyle babasını çağırır.
“İşte benim alacağım kız” der.
Amcasının kızını da çeyiziyle birlikte evine gönderir. Kırk gün, kırk gece düğün yapılır. Oğlan kızı alır.
MEHMET AKDAĞ

1.1.1.4. Sıçan Adası
Bir kadının bir oğlu varmış. Babası ölünce oğul annesine demiş ki: “Anne babam ne iş yapardı? Bana o işi söyle de babamın işlerini ben yürüteyim”.
Annesi söylememiş. Babasının bakkal dükkânı varmış. Annesi bakkal dükkânını batırır diyerek söylemek istemez. Daha sonra dayanamaz ve söyler. Çocuk dükkânı açar. Bakar ki, dükkânda pirinç eksik. Bunun üzerine annesine:
“Bana yüz lira ver de pirinç alayım, geleyim” der.
Annesi de verir. Yola koyulur. Baksa ki yolda çocuklar bir köpek tutmuş dövüyor.
“Niye dövüyorsunuz?”
“Bizim yüz liralık etimizi yedi.”
“Alın size yüz lire” der ve köpeği alır, gelir. İkinci defa annesinden pirinç için yüz lira ister. Annesi daha önce verdiği parayı harcadığı için çıkışır. Dayanamaz sonunda verir. Gelse ki aynı çocuklar bir kedi tutmuş dövüyorlar. Elindeki yüz lirayı da vererek bu kediyi de alır. Eve gelir. Annesinden yine pirinç için yüz lira ister. Annesi çıkışarak da olsa parayı verir. Yola koyulur. Aynı yere geldiğinde bir de bakar ki, çocuklar bir yılan tutmuşlar. Ateşi de yakmışlar. Bu yılanı yakmak istiyorlar.
“Aman yakmayın, niye yakıyorsunuz?” Eline bir taş alır. “Zaten Beni kandırdınız” diyerek çocukları kovalar. Yılanı ateşten kurtarır. Yılan:
“Benim arkama düş insanoğlu. Ben gideceğim, sen arkadan geleceksin.” Bir taşın kovuğuna varır. Der ki:
“Şimdi ne kadar yılan varsa sana hücum eder. Babam padişah şöyle bir daire çizer. O dairenin dışına çıkma ve hiç korkma. Şimdi vardık mı, Babam:
“Altın vereyim, para vereyim” der. Sen de deki:
“Parmağındaki yüzüğünü dilerim. Başka bir şey almam.”
“Olur.”
Deliğe giderler. Ne kadar yılan varsa hücum eder. Tabii babası bir daire çizer.
“Oğlum kızımı kurtarmışsın. Ne istersin? Bir terkep altın mı, öteberi mi istersin? Sana vereyim” der.
Yok bir şey istemem. Parmağındaki yüzüğü versen tamam.”
“Oğlum parmağımdaki yüzüğü ne yapacaksın? Sana bir terkep altın vereyim götür evinde kullan”
“Yok”
Mecbur olur, yüzüğü verir. Oğlan “Allahaısmarladık” der ve oradan ayrılır. Kız da arkasında yürür. Yılan:
“Nereye gidiyorsun kızım?”
“Baba yolu tarif edeyim. Yolu bilmez.”Dışarı çıkarlar. Yılan kız:
“Bu yüzüğü yaladığın zaman bir Arap gelir. Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret” der.
“Sen ne emredersen getirir. Korkma. Oğlan eve varır. Annesi:
“Hani pirinç?”
“Gelecek anne. Şimdi yüklettik arabaya gelecek”. Akşam olur. Karanlık çökünce yüzüğü yalar. Bir Arap gelir.
“Emret Ağa!”
“Hiçbir şey emretmeyeceğim. Şimdi bana acele bir araba pirinç getir” Beş dakika içerisinde pirinç gelir. Dükkan, kiler her yer pirinç ile dolar. Oğlan daha sonra annesine:
“Anne padişahın üç tane kızı var. Küçük kızına bana dünür ol” der.
“Oğlum padişah bize kız verir mi? Bir kel ahırımızdan başka hiçbir varlığımız yok”
“ Ya! Sen git bir dünür ol” Annesi saraya verir. Merdivenden yukarı çıkar. Büyük kız kadına bir tepik atar. Kadın tangır tungur aşağı yuvarlanır. Ağlayaraktan eve gelir.
“Yavrum böyle böyle. Demedim mi sana?”
“Ana bir daha git”. Kadın gene gider. Merdivenden çıkar. Bu kez ortanca kız bir tepik atar. Kadın yuvarlanır. Ağlayarak eve gelir. Oğlan:
“Ana bir daha git. Varınca altın sandalyeye otur. Öyle yere mere oturma” diyerek tembih eder. Kadın tekrar saraya varır. Tam, küçük kız niye geldin? diyecekken; padişah kadını görür ve kızını durdurun. Kadın varır, altın sandalyeye oturur. Padişah içinden bak bak, yere oturmuyor altın sandalyeye oturuyor diye geçirir.
“Ne o, teyze. Hayrola, niye geldin?”
“Allah’ın emriyle, küçük kızına dünürüm padişahım”
“Olur olur. Yalnız benim sorayım gibi bir saray isterim. Kırk gün içinde yapılacak. Önünde bahçesi, havuzu her şeyi olan bir saray. Kırk gün sonra davullar başlayacak. Oğlun isteklerimi yerine getirirse, kızımı veririm”
Kadın, “Biz bunu nasıl yaparız?” diye ağlayarak ve söylenerek eve gelir. Oğlan:
“Ne dedi?”
“Böyle böyle”
“Hiç korkma.” Oğlan keyiflenir. Günler geçer. Otuz dokuzuncu gün gelir. Kırkıncı gün, istekleri yerine getirmezse oğlan idam edilecektir. Otuz dokuzuncu günün gecesi oğlan kalkar. Yüzüğü yalar. Arap gelir.
“Şu meydanlık yer var ya. Buraya padişahın sarayından güzel bir saray yap. Her tarafı pırıl pırıl, önü bahçeli ve havuzlu olsun” der.
“Tamam”
Padişah:
“Hanım, hanım! Kalk hele kalk”
“Ne var?”
“Yahu, namazı geçirdik. Gün ağarmış.”
Kalkar bakarlar ki, saat daha namaz zamanı değil. Saat on iki. Karşılarında her yanı pırıl pırıl bir saray var. Evin ışığı etrafa yayılıyor. Kendi saraylarında güzel. Ertesi gün padişah oğlanı çağırtır.
“Tamam oğlum. Kızımı verdim gitti.”
Oğlan, kırk gün kırk gece düğün yapar ve kızı alır. Bunu bir Yahudi oğlanı sezeri. Nasıl bir günde ev yapılır, padişah kızını nasıl verir?” diye düşünür. Gerdek gecesinin sabahı bir sepet incir getirir. Sarayın önünde bağırır.
“İncir alan, incir alan” kış günü incir olur mu? Bunu bir yerden bulmuş satacak. Taze gelin pencereden atılır.
“Kardeş, inciri koca veriyorsun?”
“Ya, kolay abla.”
Oğlan bakkal dükkanındadır. Yahudi bakkal dükkanına gitmiş, oğlanın elinde yüzük olmadığını görmüştür. Yahudi yukarı çıkar.
“Kolay, senden belki para bile almam.”
“Olur.”
Tabii kadın bunun kötü biri olduğunu bilmez.
“Ne vereceğiz incire?”
“Şu masanın üstünde yüzük var ya.”
“Evet.”
“O yüzüğü ver. İnciri sepet ile sana veririm.”
“Yahu, ne yapacaksın yüzüğü? Para iste para vereyim.”
“Yok. O yüzüğü ver bana.”
Kadın yüzüğü verir. Adam da gider. Bu arada yüzüğü masada unuttuğu kocasının aklına gelir. Kimsel almaz diye düşünür. Nasılsa evde hanımdan başkası yok” der.
Eve gelse baksa ki, masanın üstünde yüzük yok. Tekrar dükkana gider. Bu orada akşam olur. Yahudi yüzüğü yalar. Arap gelir.
Emret Ağa! Yakalım mı, yıkalım mı bu dünyayı? Sen emret.”
“Bak, sana bir şey diyeyim Arap. Dünkü evlenen aileyi sıçan Adası’na götüreceksin.”
Sıçan Adası da dünyanın bir ucuymuş.
“İçinde hanım ile beraber o evi öylece alacaksın, Sıçan Adası’na götüreceksin.”
Akşam adam eve gelir. Baksa ki, ne ev, ne bir şey var. Bunun üzerine annesinin yanına gider. Annesi:
“Oğlum sen daha dün evlendin. Niye geldin buraya?”
Oğlan hiç seslenmez. Annesi de önceden gidip bakmış, evin yerinde olmadığını görmüştür. Ne yapacağız, ne edeceğiz diye düşünmeye başlarlar. Aradan beş, on gün geçer. Bu sırada köpek ile kedi kendi aralarında konuşur. Köpek der ki:
“Yahu, kedi kardeş. Bu adam yüz lira verdi. Bizi kurtardı. Bu adamı arayalım on gündür yok adamcağız.”
Bu arada padişah, kızıyla sarayın gittiğini anlar ve damadını hapse atar. Kedi:
“Her tarafı arayalım. Daha sonra bir yerde buluşalım.”
“Olur.”
Köpek, kasabın önüne varır. Kasabın önüne atılan kemikleri yemeğe başlar. Arama işlemine katılmaz. Ama kedi her tarafı arar. Bunlar sözleştikleri yerde buluşurlar.
Kedi:
“Nereyi aradın?”
“Filan yeri aradım.”
“Nere kaldı?”
“Bir hapishane kaldı.”
“Orayı da arayalım.”
Kedi hapishanenin kapısına gelir ve miyavlamaya başlar. Tabii yirmi beş, otuz gün geçmiştir. Adam gardiyancıya:
“Arkadaş, şu miyavlayan kedi var ya.”
“Heye.”
“Onu getir buraya bir göreyim. Kediye bir laf söyleyeceğim. Daha sonra kedi çıkıp gidecek.”
“Olur.”
Kedi gelir.
“Ne oldu ağa. Nedir senin vaziyetin?”
“Böyle böyle.”
“Olur. Ben onu bulurum.”
O arada bir sıçan gidiyormuş. Kedi bu sıçanı tutar. Sıçan:
“Dur ağa dur. Beni yeme. Sana aradığını bulurum.” Kedi kabul eder.
“Senin aradığın Sıçan Adası’nda”
Kedi köpeğin yanına verir. “Köpek kardeş böyle böyle” der.
Sıçanı da olarak, denizin kenarına varırlar. Kedi köpeğin üstüne, sıçan da kedinin üstüne biner. Denizde yüzerler. Sıçan adasına varırlar. Sıçan kediye:
“Bana üç gün izin ver. Sana dördüncü gün o yüzüğü getireceğim” der.
“Olur. Sen yüzüğü getir. Bir hafta gene veririm.”
Sıçan yola koyulur. İki günde Yahudi’nin kapısına gelir. Daha sonra da pencereye varır. Adamın ağzında yüzüğü görür. Adam, yüzüğü kaybetmemek için dilinin altına koyar, öyle yatarmış. Sıçan bunu görür. Daha sonra kedinin yanına gelir.
“Ağabey, bana bir gün daha izin vereceksin. Yüzüğü buldum; Ama almaya imkân yok.”
Bir gün daha izin verirler. Sıçan tekrar Yahudi’nin evine gelir. Kuyruğunu ıslar ve birer çanağına sürer. Adamın burnuna kuyruğunu çeker. Adam “Tuh!” deyince yüzük de düşer. Sıçan yüzüğü aldığı gibi kaçar. Kediye getirir.
“Al kardeş. Beni gayri bırak.”
“Tamam ağa.”
Köpek:
“Ağayı sen buldun. Yüzüğü sen buldun. Ben seni tövbe karşıya geçirmem.”
“Yahu, senin ağzın, büyük bir balık, malık tutar. Onu yiyeceğim derken yüzük düşer. Sen bunu etme. Ben götüreyim.”
“Olmaz. Denizi geçirmem.”
Kedi kabul eder. Denizin ortasına varınca, balık köpeğin ayağını tutar. Köpek ayağını kurtarayım derken yüzük düşer. Öteki tarafa geçerler.
Kedi:
Köpek kardeş. Yüzüğü ver de, ağaya yetiştireyim.”
“Balık ayağım tuttu. Kurtarayım derken yüzük düştü.”
Orada dövüşür ve ayrılırlar. Kedi “Şimdi yüzüm yok. O tarafa gidemem” der ve bir balık tutup yemeğe başlar. Köpek de kasapların yanına gider. Balıkçılar balık tutar ve balığın içinden yüzük çıkar. Kedi bunu görür ve yüzüğü alır. Kedi köpeği bulur.
“Köpek kardeş, köpek kardeş. Yahu, ben yüzüğü buldum.”
“Aman, aman. Kedi kardeş sen götür.”
Hapishanenin oraya varırlar. Kedi miyavlar. Ağası duyar. İçeri girer ve yüzüğü ağasının dizinin yanına koyar. Adam:
“Hadi gidin. Allah’ın izniyle, akşam varırım ben.”
Adam, hapishanede altı sene yatmış, gülmemiş. Kedi gelince güler. Arkadaşları sorarlar.
“Yahu, niye güldün?. Sen beş, altı senedir gülmemiştin. Niye güldün?”Gırgır geçerler.
“Hadi. Sen de ya!”
Akşam olur. Adam yüzüğü yalar. Arap gelir.
“Emret ağa! Yakalım mı, yıkalım mı?”
“Beni buradan çıkarı ver. Bütün arkadaşları da evlerine dağıt.” Arap denilenleri yapar.
“Hapishaneyi yık. Taşını, toprağını denize dök bakayım.” Onu da yapar.
“Sıçan Adası’nda evi de getir bakalım.”
Arap evi de getirir. Adam, baksa ki, Yahudi oğlanla hanımı yatıyor. Bu arada padişah bunu görür.
“Hapishaneden nasıl çıktın? Tutun şunu öldürün”
“Gel, gel. Şu kızının yaptığını görüyor musun?”
Padişah baksa ki, Yahudi oğlanla kızı yatıyor.
“Senin kızın bana bunu yaptı.”
Adam onları kaldırır. Ellerini bağları “kırk satır mı istersiniz, kırk katır mı?”
“Kırk katır isteriz” derler. Katıra onları bağlar. Parça pinik olurlar. Oğlan padişaha ortanca kızını alacağım” der. Davullu zurnalı düğün yaparlar. Kızı alır. Gökten bir elma düştü. Onu da ortaya böldük. İşte böyle bitti.
MEHMET AKTAĞ
1.1.1.5. Çingene Kızı
Zamanın birinde bir padişahın oğlu, benim kısmetim kime çıkacak demiş ve oranın ileri gelen falcılarından birine kısmetini öğrenmek amacıyla fal baktırmış. Falcı buna demiş ki:
“Oğlum senin kısmetin, falan yerde bulunan çingene obasındaki yeni doğmuş bir kız çocuğu”
Padişahın oğlu buna çok içerler ve der ki:
“Nasıl bir çingene çocuğu benim kısmetim olur?”
Atına atlar. O yöredeki bütün çingene obalarını yoklar. En nihayet yeni doğmuş kız çocuğu bulunan çingene obasına misafir olur. O gece çingene obasının reisinin çadırında misafir kalır. Çocukla yalnız kalan padişahın oğlu kendinin kısmeti küçük yavruyu bıçak ile boğazından keser ve salıncağın içine bir kese altın bırakır. Oradan atına binerek süratlice ayrılır. Tabii yıllar yılları takip eder. Padişahın oğlu babasının yerine geçer. Bir gün sarayının yanında büyük bir saray yapıldığını görür. Saray bittikten sonra da balkonunda güzel bir kız görür ve kıza aşık olur. Etrafındakilere bu kızı kendisi için istemelerini söyler. “Olur” derler. Gidip isterler. Gerdek gecesi kızın yüzündeki tülü kaldırınca bir iz görür.
“Bu iz neden oldu?” der.
“Zamanın birinde bize bir misafir gelmiş. Ben o zaman küçükmüşüm. O kişi bıçak ile boğazımı kesmiş. Yalnız tam kesememiş. Beşiğime de bir kese altın atmış. Babam bu parayla beni iyi ettirmiş ve parayı değerlendirmiş. Şimdiki zengin hale gelmişiz.”
Padişahın oğlu demek ki, kısmetinden kaçamamış.
HAMZA UÇAR

1.1.1.6. Yüz Aklığı
Çoban, Ağanın koyunlarını sürekli otlatmaya götürürmüş. Bir gün şeytan aklına girmiş. Şehirde koyunları satıp, bir güzel harcamış. Köye döndüğü zaman ağa koyunlarını sormuş. Bunun üzerine çoban ağaya şu şekilde cevap vermiş.
“Yağmur yağdı gök çatladı
Yetmiş ikisinin ödü patladı
Onunu da koyma hesaba
Kurt kaptı birisini
Birinin aldım derisini”

Masada oturup yoğurt yiyen ağa çok sinirlenir. Çobanın yalan söylediğini anlar. Masadaki yoğurdu alıp çobanın yüzüne atar. Etrafındaki insanlara rezil olduğunu ve yalanının ortaya çıktığını anlayan çoban şu sözleri söyleyerek kendini aklamaya çalışır.
“Hesabı doğru verenin yüzü böyle ak çıkar” der.
YILMAZ GÖKSAL

1.1.1.7. Süleyman Padişahın Mührü
Bir padişahın üç tane kız evladı varmış. Oğlan evladı yokmuş. Velhasılı gün gelmiş, kızlar yetişmiş ve buluğ çağına ermiş. Kızlar büyüyünce oradan, buradan kızları istemişler. Padişah vermemiş. Padişahın küçük kızı aleminde deniz padişahıyla izdivaç kuruyormuş. Deniz padişahı küçük kıza rüya aleminde demiş ki:
“ Baban bir tarafa gittiği zaman sizin dileklerinizi yerine getirmek isteyebilir. Babandan Süleyman Padişahın mührünü isteyeceksin, Süleyman Padişahın mührünü getirirse getirsin, getirmezse denizin ortasında gemisi batsın diye hitap et.”
Kız kafasında bunu tutar. Zaman gelir, babası hazırlıklara başlar. Gemiye binerek İstanbul’a giderler. Az giderler, uz giderler en sonunda gemi bir limana uğrar. Padişah orada arkadaşına rastlar ve ona sorar.
“ Yahu Ahmet Ağa. Nasıl malın bu sene iyi mi?”
“Padişahım hiç sorma. Dört günden beri piyasa canlandı. Mal çok yüksek bir fiyata gidiyor.”
Padişah buna çok sevinir. Limandan ihtiyacını alır ve gemi tekrar İstanbul’a koyulur. Az gider uz gider sabah erkenden İstanbul’a varırlar. Malı pazara çeker ki, ne görsün mal değerini üç katı. Piyasa canlı, malı satmaya başlar. Bütün kasaplar ve tüccarlar gelir. “Padişahım bu malı bize ver.” Diye yalvarmaya başlarlar. Üç, dört tane alıcıya malları taksim eder. Para çantasının biri yetmez, ikinci çantayı da doldurur. Birinci ve ikinci çanta da parayla doları. Padişah, “Şurada bir kebap yiyeyim daha sonra kızların isteklerini alayım” der. Yemeğini yedikten sonra kızların isteklerini almak için para çıkarır. Büyük kızın isteğini alır. Büyük kız babasında ceviz bir kutu istemiştir. Ortanca kız da babasından şallı şullu bir entari istemiş. Padişah bu istekleri not eder. Ortanca kızın isteğini de alır. Küçük kızın isteğini almaz. Küçük kız da tutturmuş Süleyman Mührü diye.
“Babam Süleyman Mührü’nü aldıysa aldı. Almadıysa denizin ortasında vapuru batsın” demektedir.
Babası bunu duyunca hüzünlenir ve üzülür. Ama yine de Süleyman Mührü’nü bulamaz. Önüne gelene sorar.
“Yahu bu Süleyman Mührü nereden bulunur?”
“Padişahım, senin bu dediğin deniz padişahı. Süleyman Mührü de Süleyman Padişahın yanındadır burada olur mu? Bu mührü bulunmaz.”
“Bunu biz kazdırsak olmaz mı?”
“Olmaz.”
Padişah dönüş yapar. Denizin derin bir mıntıkasına gelindiğinde bir zelzeledir başlar. Fırtına kopar. Gemi, bir sağa, bir sola sapar. O sırada gemide kiler:
“Bugün fırtına yoktur. Madem fırtına vardır. Ne diye bizi gemiye aldın.” Diye gemiciye kızarlar.
Padişah ile kaptan der ki:
“Meteorolojide böyle bir fırtına yoktu. Bu nasıl oldu? Bizim aklımız fikrimiz ermiyor.” Böyle deyince gemidekilerden biri:
“Burada bir elemirci kadın var. Ona bir elemir attıralım. O kadın bu fırtınanın sebebini bize izah eder.”
“Bu fırtınanın sebebini bize açıklayacaksın. Bugün fırtına yok. Gemici bizi aldı getirdi. Burada da fırtına oluyor. Ya öldü, ya öleceğiz bunun sebebini bize anlat.”
Önüne bir tas su koyar ve elemire bakar. Der ki:
“İçinizde büyük bir zat var. Bu zatın da üç tane kızı var. Bu zat, kızlarının isteklerini yerine getirmek için not etmiş. Küçük kızı Süleyman Padişahın mührünü istemiş. Padişah diğer iki kızının isteğini almış. Üçüncüsünü bulamamış. Kız da beddua etmiş. Babam, isteğimi yerine getirirse getirir. Getirmezse gemisi denizin ortasında batsın diye beddua etmiş. Kızın bedduası tutmuş.”
Gemidekiler, “Onun narına biz de gideceğiz” derler. Bunun üzerine padişah ortaya çıkar.
“Hiçbiriniz ölmesin. Ben kendimi denize atayım. Ben öleyim. Bu fırtına işi bitsin” der.
“Durma.”
Padişahı palas pandıras yukarı güverteye çıkarırlar. Atacaklarmış. Padişah:
“Atmayın ben kendim atlarım.”
Onlar gere dönerler ve güverteden aşağıya inerler. Tabii can kıymetli ya. Padişah “oof oof !” der. Oof derken, deniz yarılır ve bir Arap çıkar piyasaya. Arap der ki:
“Söyle Şevketlim. Senin başında bir hal mi var? Beni sıkkın olan insanlar arar. Sen sıkkın durumdasın. Beni aradın, ben de geldim. Söyle derdini”.
“Yok, yok. Dilinin altında senin bir şeyler var.”
Padişah anlatır der ki:
“Sayın Arap benim isteğim senden şu; Benim üç tane kız evladım var. Oğlan evladım yok. Ben İstanbul’a mal satmaya giderken,kızların bir istekleri var mı? diye aileme söylemiştim. Ailemde çocukların isteklerini not almış. Bana verdiler. Küçük kızın notunda: Babam Süleyman Mührü alsın. Süleyman Mührü bulamazsa denizin ortasında gemisi batsın diye hitabede bulunmuş. Beddua etmiş. Onun bedduası tuttu. Millet ölmesin tek ben öleyim diye denize atlamak için güverteye çıktım. Tabii can kıymetli oof oof ! deyince sen çıktın piyasaya”
“Padişahım, seninle bir pazarlığa girelim. Kızını bir hafta içerisinde hazırlayacaksın. Deniz sahiline getireceksin. Oof oof! diye çağır. Ben kızını alır götürürüm. Sen kızını verdin verdin, vermedin deniz padişahıyla sizin kara askeri harbe girecek.”
Padişah, kara askeri harbe girecek deyince kabullenir. Arap`tan mührü alır. Mührü aldıktan sonra vedalaşırlar. Arap gider ve deniz sakinleşir. Seyir halinde giderler. Artık denizde ne fırtına ne de hırçınlık vardır. Padişah, güverteden aşağıya halkın olduğu mıntıkaya iner. Halk:
“Ne oldu padişahım? Sen buraya geldin. Kendini atmamışsın.”
“Ben Allah’a dilek diledim. Allah benim dileğimi kabul etti. Fırtına durdu.”
“Oh! İyi” derler. Neşe ile herkes yoluna koyulur. Gemi az gider, uz gider. Bir iki gün sonra padişahın limanına varır. Limana gelince padişah, çantasını takımını tarağını alır ve eve gider.? Eve varınca kendisini karşılarlar. Kızlar der ki:
“Baba, bizim siparişlerimizi aldın mı?”
“Kızım, hepinizinki tamam.”
Üçü de güler, oynar ve sevinirler. Kızların hediyelerini verir. Padişahla ailesi arasında kucaklaşma olur. Vakit akşam olur, yatarlar. Bir iki gün geçtikten sonra padişahın karısı padişaha der ki:
“Herif, bugün seninle yatmayacağım.”
“Ne yapacaksın?”
“Küçük kızla yatacağım. Başındaki hali anlayacağım. Ne var, ne yok. Kendi kurduğu izdivaçtan memnun mu, memnun değil mi?”
Akşam olur. Küçük kıza annesi der ki:
“Kızım, bugün benle beraber yatacaksın. Senle dertleşeceğim biraz.”
“Olur anne.”
Yatarlar. Diğer kızlar uyur. Bunlar kendi aralarında ufak ufak konuşurlar.
“Kızım başından geçenleri bir bir anlat.”
“Anne benim başımdaki hal şu: Ben oraya gittim gideli ne koca, ne bey gördüm. Arap beni yediriyor, içiriyor. Bana bir kahve veriyor. Kahveyi içtikten sonra ben kendimden geçiyorum ve uyuyorum. En sonunda sabah oluyor ayıkıyorum.”
Allah Allah . Kızım sana verdiği kahve ilaçlı. O seni bayıltıyor. Belki seni başka odaya götürüyordun. Sen rol yap. Getirdiği kahveyi içme, Arap dışarı çıktığı an o kahveyi yok et. Hemen bayılmış süsü ver ve uzan. Arap senin başına ne felaket verecek gözünle görürsün.”
Kız not alır. Yatarlar. Sabah olur. Padişahın kızı izinli gelmiştir. Kızı götürme zamanı gelir. Padişah karısına:
“Sen kızı hazırla. Ben götüreyim.”
Saat on ile on buçuk arasında kızı deniz sahiline götürür. Oof oof! diye bağırınca Arap çıkar. Padişah:
“Arap, al emanetini götür.”
Arap bunu alır. Padişahın yanına götürür. Bir kahve içirir ve kadın bayılır. Ondan sonra padişahın odasına götürür. Kız odaya girince bakar ki, padişah dediği adam güzel mi, güzel. Kar gibi bembeyaz, babayiğit, bıyıklı birisi. Kız buna aşık olur. Padişahın hem ayak ucunda hem de baş ucunda renkli bir mum yanıyormuş. Kız bu mumların yerini değiştirirsem ne olur acaba diye düşünür. Padişah da atletle yatıyormuş. Mumlardan birinin de başı közleme yapmış. Kız mumları değiştirirken közleme yapan yer padişahın göbeğinin ortasına düşer cass diye yakar. O anda deniz padişahı feryat eder.
“Arap! Bu kız bana yaramaz. Benim karnımı yaktı. Sen bunu şark tarafına götüreceksin. Üç dağın ötesine bu kızı bırak gel.”
Arap kızı üç dağın arkasına götürür ve bırakır. Kız ile Arap vedalaşırlar.
“Arap, senden bir ricam var. Belki bir gün canım padişahı görmek ister. Beni buradan al, yüzünü bir kere daha göreyim.”
“Sen canını sıkma. Buralarda idare et bakalım.”
Kadın ordayken adamın göbeğindeki yaralar gittik sıra azar ve çok fena olur. Bu sırada kız, gittiği memlekette kendine yatmak için bir ağaç bulur. Ağacın kovuğunda yatar kalkar. Oradaki ağaçların meyvelerinde, yeşilliklerinden yiyerek karnını doyurur.
O ülkenin padişahının oğlu, bir gün adamlarına “Atları hazırlayın ava gidelim” der. Silahlanırlar. Dört tane atlı ava giderler. Tam böyle dağları aşarlarken ormanlık bir alana gelirler. Orada padişahın oğlunun gözünün önünden bir karaltı gelir, geçer. Padişahın oğlu der ki:
“Bu can ise benim, mal ise sizin. Bunu alın gelin.”
Kimisi korkarak yaklaşır. Kimisi gitmek istemez. İçlerinden birisi nihayet kızı kolundan tutup getirir. Bu arada sırtları eskimiş, ezik büzük olmuş, teni görünüyordur. Padişahın oğlu sırtındaki mantoyu çıkarır ve kızın sırtına geçirir.
“Bugünkü avımız yeter çocuklar. Hadi binin atınıza.”
Atlara binerler. Oğlan kızı terkisine alır. Padişahın oğlu kız ile konuşmak ister. Velhasılı kız ahraz olur. Hiç kimseyle konuşmaz. Bunlar saraya varırlar. Padişahın oğlunun kızı bulduğu duyulur.
“Padişahın oğlu dağda bir yabani dağ kızı bulmuş. Anam aydan ay güzel, günden gün güzel. Yani o kadar güzel. Tura tura bir saçları var” derler.
Artık millet kızı görmek için saraya akın etmeye başlar. “Kız çok güzel; ama konuşmuyor. Kekeme herhalde” derler.
En nihayet padişahın ailesi bunu bir hamama sokar. Sırtını, başını, giysisini değiştirirler. Tertemiz olur. Padişahın kızına da iyi benzerliği vardır. Padişahın kızı da ahraz, bu da ahrazdır. “Bir ahraz kızımız var iken, iki ahraz kızımız oldu” derler. Padişah:
“Aman avrat buna iyi bak. Bu da evladımız bunu incitmeyin ha!”
Bir cin padişahı, padişahın kızını istemiş. Vermemişler. Vermeyince de o cin padişahı kızı lâl etmiş. Ama cin padişahı kızla beraber olur geri gidermiş. Yine kızla beraber olup, gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Merdivenden üç basamak aşağıya inilen bir yere gelirler. Üç tane kazan kurulu altında da ateş yanıyor. Birisi bir kitap okuyor. Öbürü de suyu karıştırıyor. Kız:
“Ne bu hal?”
“Böyle böyle.”
“Vallahi padişahın kızını istedik vermedi. Kızını lâl ettik. Kızı konuşamıyor.”
“Yok, o kızı verdi. Söz verdi birisine yarın nikâhı olacak.”
Öyle deyince bunların sırları bozulur. Ortadan kaybolurlar. Sır bozulunca kızın dili açılır. Kız konuşmaya başlayınca oradaki kırk tane kadın padişahın huzuruna çıkar. Biri der ki:
“Benim duam kabul oldu.”
Öbürü:
“Benim duam kabul oldu.”
Padişah:
“Ne olursa olsun, kızımın dilini açın. Size birer kap dolusu altın veririm diye söz verdim” der.
Altınları verir. Kadınlar çekilip giderler. O anda, sıra dağda bulunan ahraz kıza gelir. O da konuşmaya başlar. Padişahın huzuruna varır. Olanı biteni anlatır. Kendi dilinin de formalite icabı kapalı olduğunu söyler. Padişah:
“Çok sağol. Allah senden razı olsun. Sen dile, dileğini vereceğim. Ne dilersen dile.”
“Şevketlim, ben sağlığını dilerim. Benim sizden bir dileğim var.”
“Söyle kızım. Başım ile gözüm üzerine.”
“Benim deniz sahiline bırakın. Ama adamların beni bırakıp dönsünler. Olur mu?”
“Olur.”
Padişah adamlarını çağırır. Emir verir:
“Bunu deniz sahiline bırakın gelin” der.
Dört atlı az gider, uz gider; dere tepe düz giderler. En nihayet bakarlar ki, deniz görünüyor. Deniz seviyesinden aşağıya doğru inerler. Burası da ağaçlık, ormanlık bir yermiş. Kız:
“Benim evim burası. Siz gidin. Allah sizden razı olsun” der.
Ayrılırlar. Onlar gözden ırak olunca kız deniz sahiline varır. Oof oof! diye bağırır. Arap çıkar.
“Arap, Süleyman padişah nasıl? Durumunu bana izah et:”
“Vallahi abla, durumunu hiç sorma. Günden güne kötüye gidiyor. Bir ilaç bulamıyoruz. Verdiğimiz ilaçlar da tesir etmiyor. Bunun ilacı vardır; ama kim bilir nerede?”
“Soğuk yüzünü bir göreyim, geleyim. Ne olur?”
Arap kızı alır, götürür. Padişah can çekişmektedir. Bakar ki, ay parçası gibi adam; ama ızdırap çekiyor. Kız bu yüzden eziklik doğar. Bu sırada Süleyman padişah ayıkır. Ayıkınca kızı yanında görür.
“Arap, bu kadın yanıma gene mi geldi? Bu kızı bu sefer de garba süreceksin. Garp da yedi dağın arkasına götür.”
“Olur şevketlim.”
Arap kıza:
“Hiç korkma. Bunun bir sınırı olur” der.
Kız:
“İnşallah ben bunun ilacını bulurum.”
Az giderler, uz giderler. Yedi dağın arkasına gelirler. Arap kızı bırakır ve vedalaşırlar. Kız acıkır. Acıkınca da otları, çöpleri yemeye başlar. Günler geçer, kızın sırtı başı yırtılır. Pejmürde bir hale dönüşür. Garbın padişahının oğlu da atları hazırlatır. Altı, yedi atlı ava çıkarlar. Nihayet kızın bulunduğu mahale varırlar. O anda padişahın oğlunun gözünün önünden şöyle bir karaltı gelip, geçer. Adamlarına:
“Eyvah! Şuradan bir şey geçti. Can ise benim, mal ise sizin. Hadi tutun” der.
Kimse yanaşamaz. Kız da ağaç kovuğu ile taş arasında yatıp, kalkmaktadır. Bir keloğlan varmış. O “ben giderim” der. Kızın kolundan tutup padişahın oğluna getirir. Kızın vücudu görünüyordur. Kız da ay parçası gibi bir kızmış. Padişahın oğlu:
“Bu günkü avımız da bu oldu. Haydi gidelim” der.
Sırtındaki kaputunu çıkarır ve kıza giydirir. Kızı atın terkisine alır yola revan olurlar. Az giderler, uz giderler ve saraya varırlar. Padişahın ailesi:
“Ne oğlum bu?”
“Ana bu kızı dağda buldum. Ne ev var, ne bucak var. Fena halde burada yaşamış. Bak sırtı pejmürde halde. Ben de aldım getirdim. Bunu hemen hamama sokun”
Kızı hamama sokarlar. Sırtını başını değiştirirler. Akşam olur. Kızı büyük bir salona sokarlar. Burada da bir ahraz kız yatmaktadır. Bu kız, padişahın kızıdır. Dağda bulunan kız; “Şansa bak, nereye gitsem padişahın kızları hep ahraz” diye içinden geçirir. Padişahın ailesi dağda bulunan kızı konuşturmak isterler. Kız konuşmaz. Padişah:
“Neyse hayırlısı olsun. Bir ahraz kızımız vardı. İki ahraz kızımız oldu. Allah’ım nedir bizim başımıza gelen? Avrat buna sahip ol. Bu da bizim evladımız sayılır. Allah buna da bir hayırlı kapı açar inşallah.”
“Olur herif”
Yirmi otuz tane kadın her gün o padişahın kızının dilini açmak için dua ediyorlarmış. Ne kadar dua ettilerse de kızın dili açılmamış. Bir gün dağda bulunan ahraz kız bu kadınların arasına karışır. Kadınlardan bir kısmı “Yahu bu ne arıyor burada? Yerine gitsin yatsın.” derlerse de bir kısmı da karşı çıkar. “Yok o da burada yatsın. Belki ona da Allah bir keramet verir” derler. O da onların yanında yatmaya başlar. Az sonra kadınlar kitap okur ve uyurlar. Bu sırada kapının deliğinden içeriye bir ateş süzülür. O da bir peri padişahı imiş. Kızla beraber olur ve kapı açılmadan anahtar deliğinden süzülür gider. Dağda bulunan ahraz kız bunu takip eder. Az giderler, uz giderler. Taşlı büyük bir dağa varırlar. Bu dağda bir mağara vardır. Mağaranın girişinde de kapı niyetine kullanılan büyük bir taş vardır. Bu taşı açıp içeri girerler. Peri padişahı kıza der ki:
“O padişah kızını bana vermezse. Ben de böyle gider kızının yanında yatar gelirim.”
Kız:
“Padişah kızını sana verecek” der. Peri padişahı sevinir. Peri padişahı kıza:
“Bizi dünyada yenecek bir devlet var. O da Deniz Padişahı’nın ülkesi. Hiçbir devlet bizi yenemez. Zorla da olsa, şerle de olsa ben kızı alacağım. O Deniz Padişahı bir kız ile evlendi. O kız mumların yerini değiştirirken padişahın karnında yara açtı. Padişah günden güne ölüyor. Son nefesini vermek üzere. Onun ilacı şu rafta. Bu rafta bulunan suyu dökecek ilaçlı pamukla yarayı silecek. Süleyman Padişahın yarasını iyileştirecek ilaç tek bu. Başka ilaç yok” der.
Onlar uyuyunca ahraz kız, elindeki kılıcı padişahın kafasına vurur. Gövde bir tarafa, baş bir tarafa gider. Hemen başı alır, entarisinin eteğine koyar. Padişahın huzuruna koşar. Bakar ki, onların sırrı da bozulmuş. Kız dile gelmiş, konuşmaya başlamış. İki kız kendi aralarında konuşmaya başlarlar. Sabah olur. Kadınlar padişahın huzuruna çıkarlar.
“Padişahım benim duam kabul oldu” derler ve tartışmaya başlarlar. Padişah:
“Hanginizin duasıyla oldu bilmiyorum ama Allah’a çok şükür benim kızım iyileşti. Size birer kese altın vereceğim” der.
Altınları kadınlara verir. Herkes güle oynaya evine gider. Bir tek dağda bulunan ahraz kız kalır ve padişahın huzuruna çıkar.
“Sayın padişahım geçmiş olsun. Kızınızın sırrını ben çözdüm.”
Padişah:
“Nasıl çözdün kızım?”
Kız entarisinin eteğinden peri padişahının kafasını çıkarır. Padişahın önüne koyar. Padişah o zaman ahraz kız sayesinde kızının iyi olduğunu anlar. Padişah:
“Kızım sen dile dileyeceğini. Sana ne istersen vereceğim. İster seni evlatlığa kabul edeyim. Burada kal seni evereyim, düğününü yapayım”der.
“Yok. Sayın şevketlim, hiç ısrar etme. Benim senden ufak bir dileğim var.”
“Ne olabilir kızım?”
“Beni deniz sahiline ulaştırın. Başka bir şey istemiyorum.”
“İsteğin buysa bir şey değil.”
Bu sırada sicim bir yağmur başlar. Padişah oğlunu çağırır.
“Oğlum, dört tane yamçı, dört tane at hazırlayın. Kızı da alın doğrudan doğruya dediği yere bırakın gelin” der.
Yağmurun altında atlara binerler. Kızın sırtında da keçeden bir yamçı vardır. Az giderler, uz giderler. Tam deniz sahiline inecekleri sırada ahraz kız padişahın oğluna:
“Sayın şevketlim, yeter artık bana yaptığınız iyilik” deyip onlarla vedalaşır. Onlar gözden kaybolduktan sonra kız denize döner, haykırır.
“Oof oof!”
Deniz yarılır ve Arap çıkar.
“Buyur abla. Ben de senden haber bekliyordum.”
“Durumu nasıl?”
“Vallahi abla durma gel. Seni götüreyim. Ölüm döşeğinde. Nefesini zor alıp veriyor.”
“Allah Allah”
Kız getirdiği ilacı da alır. Saraya varırlar. Kız ilacı masanın üstüne koyar. Kız bakar ki, padişah nefesini bir alıyor, bir veriyor. “Allah’ım gene kavuştum çok şükür” der.
İlacı kullanmaya başlar. Padişah, karnı açık yatmaktadır. Suyu döker ilaçlı pamukla yarayı siler. Bu işlemi tekrarlar. O yaranın olduğu yere yepyeni bir deri gelir. Yara tamamen kavuşur. Kız hemen karyolanın altına saklanır. Yara o zamana kadar iyi olur ve padişah ayıkır. “Arap” diye seslenir.
“Buyur şevketlim”
“*** oğlum, ben iyi oldum. Allah’a çok şükür.”
“Tabiî efendim.”
“Beni kim iyi etti?”
“Seni bu duruma sokan iyi etti.”
“Nerede O?”
“Gelir şimdi.”
Kız karyolanın altından çıkar. Kız ile padişah sarmaş, dolaş olurlar. Tekrar bir düğün kurarlar ve bütün padişahları davet ederler. Kırk gün, kırk gece düğün yaparlar. Onlar muradına erer biz de erelim muradımıza.
ARİF CERİT

1.1.2. Efsane
İnsanoğlunun tarih sahnesinde göründüğü ilk devirlerden itibaren ayrı coğrafya, muhit veya kavimler arasında doğup gelişen; zamanla inanç, âdet, anane ve merâsimlerin teşekkülünde az çok rolü olan bir çeşit masallar vardır. Sözlü gelenekte yaşayan bu anonim masallara dilimizde Arapça: “Ustûre”; Farsça: “Fesâne, efsâne”; Yunanca: “Mitos, mit” kelimeleri ad olarak verilmiştir.
İlk devir insanları -bugün okumamış zümrelerde görüleceği üzere- tabiat hadiselerinin sebeplerini bilmiyorlardı. İnsanın nereden gelip nereye gittiği, hayatla ölümün mâhiyeti, yıldızların hareketi, denizin yükselmesi, yağmurun yağması; hayvan, bitki, toprak, orman, dağ, ateş, mâden vb. Gibi hadise ve maddelerin teşekkül ve icâdı onları hayret, korku, heyecan veya memnunluk içinde birtakım hayaller kurmaya yöneltti. Bu hayaller, insanın kendi ruhunu, hayatını eşyaya, tabiata aksettirmesinden ibaret olan düşünce tarzını doğurdu.
İşte canlı-cansız varlıklarla tabiat hâdiseleri karşısında kurulan hayal, tasavvur ve düşünceler henüz müspet (pozitif) zihniyete ulaşmamış toplulukların doğru, yalan şeklinde kabul ettikleri iptidâî bilgileri teşkil etmiştir. Kuvvetli bir anane bağı içinde yaşayan ilk devir, mitas devri, hatta ortaçağ insanları inandıkları bu bilgilerle kâinatta Tanrı, iyi ve fena ruh, kıyâmet, melek, şeytan, cin, peki, gök, dağ, su, ya da (yağmur) taşı, büyücü vb. gibi üstün saydıkları maddî-mânevi kudretlere umumiyetle teşhis ve intak yolu ile (canlandırarak) veya konuşturarak) birtakım masallar uydurmuşlardır. Bugün masal sayılan mahsullerden ayrı olarak düşündüğümüz cemiyetin ortak malı bu eserler, sonraları yeni din, kültür ve ekonomi şartlarının ve alış verişinin hazırladığı muhit içinde az-çok târihi gerçeklerle beslenerek yazılı kaynaklara geçen efsâne ve menkıbelere örnek (model) olmuşlardır. Türklerin hayatında şaman, alperen, peygamber, halife, pâdişah şeyh, şeyhülislâm, asker vb. gibi otoriteler etrafında ve şehirler, saraylar, câmiler, mezarlar, türbeler, adaklar... üzerine doğmuş masallar ve menkıbeler bu mahsuller arasında yer alırlar.
Eski cemiyetlerde ve bugün bâzı kapalı, muhâfazakâr zümrelerde, mukaddes sayılan dağ, orman, mağara vb. gibi yerlerde belli zamanlarda, çocuk kadın ve yabancılar dışında anlatılan efsâneler 1. Teogoni (Tanrıların nereden geldikleri), 2. Kazmagoni (kâinâtın nasıl meydana geldiği) 3. Antrapogoni (insan teşekkülü), 4. Eskatoloji (insanla dünyanın geleceği) gibi dört ana kolda toplanmaktadır.
Bugün, ilk devirlerden zamanımıza kadar teşekkül etmiş efsânecileri araştıran disiplin veya ilme “esâtir-mitoloji” adı verilmektedir.*

1.1.2.1. Lokman Hekim
Lokman Hekim bir kitapta ölümün çaresini bulur. Ölümün çaresi dağda bir ottur. Gidip o otu toplayacak ve ölüme çare bulmuş olacaktır. Lokman Hekim, kitabı almış dağa giderken, Cenâb-ı Allah Cebrail’e buyurur:
“Lokman, ölüme çare buluyor; ama rızkını verebilecek mi?”
Cebrail Aleyhi selam ile Lokman Hekim köprü üzerinde karşılaşırlar. Cebrail Aleyhi selam, Lokman Hekime sorar:
“Ya Lokman! Nereye gidiyorsun?”
Lokman, Peygamber olduğu için yalan söyleyemez. Der ki:
“Dağda bir ot var. Ölüme çare, onu bulmaya gidiyorum.”
Cebrail:
“Pekâla, ölüme çare bulacaksın; ama rızkını nasıl vereceksin? Madem sen bu kadar bilgilisin, bak bakalım Cebrail şimdi nerede?”
Lokman Aleyhi selamın elinde ölüme çare olan kitap vardır. Cebrail Aleyhi selam kanadını çarpınca ölüme çare olan sayfalar suya düşer, gider bir arpa tarlasına gömülür. O yüzden de arpa yiyenin ömrü uzun olur derler.

Prof. Dr. Sinsi 10-09-2012 11:04 PM

Mersin'in Tarihçesi
 
SELÇUK KARAKAYA

1.1.2.2. Eshab-I Kehf
Tarsus’ta Dakyanus adında bir kral varmış. Bu kral tanrılık davası görüyormuş. Kur’an-ı Kerim’de Civan-ı Mert olarak geçen bu altı kişi, bakarlar ki, bu adam da kendileri gibi biri. Yiyor, içiyor zamanı geldiğinde her insan gibi ölecek. Öldüğü zaman bu alemi kim idare edecek. Bu kral sahtekâr derler. Dakyanus’un krallığını kabul etmezler. Zamanla bu Dakyanus’un kulağına gider.
Dakyanus’a derler ki:
“Burada birkaç tane genç var, seni tanrılığa kabul etmiyor.”
Dakyanus:
“Getirin bakalım onları” der.
Bu gençleri huzura getirirler ve Dakyanus sorar:
“Siz kimi tanrı bilirsiniz?”
Gençler derler ki:
“Biz Hûdaperestiz. Sen sahtekârsın. Bizim gibi yiyorsun, içiyorsun, hasta oluyorsun. Zaman gelip öldün müydü bu alemi kim idare edecek?”
Dakyanus bunları hapse atacak olur. Bu gençler Dakyanus’un vezirlerinin oğullarıymış. Vezirler Dakyanus’a derler ki:
“Sen hemen bunları zindana atma. Nasihat eyle, belki nasihatını tutarlar.”
“Öyleyse ben sınırı dolaşıp geleceğim. O vakte kadar eğer bu sözünüzden dönmezseniz sizi zindana atarım eğer sözünüzden dönerseniz o vakit yaşarsınız.”
Dakyanus sınırı dolaşmaya gider. Bu sırada gençler, kendi aralarında konuşup düşünürler. Derler ki:
“Bu geldiğinde biz bunu tanrılığa kabul etmeyiz.”
Dakyanus’un geldiğinde kendilerine kötülük yapacaklarını bildiklerinden bir gece şehirden kaçarlar. Dağ tarafına giderler. Sabah olunca koyun güden bir çobana rastlarlar. Ona sorarlar:
“Bura bir mağara yok mu?”
“Ne yapacaksınız?”
“Gizleneceğiz. Bu şehir halkı Dakyanus’u tanrı kabul ediyor. Biz kabul etmiyoruz. Bize kötülük etmemesi için kaçtık.”
“Eee, siz nesiniz?”
“Biz Hûdaperestiz” derler.
Böyle olunca çoban:
“Öyleyse ben de Hûdaperest olayım” der.
Çoban da katılır.
“Ben burada büyük bir mağara biliyorum. Kış olunca biz oraya sığınır, soğuktan ve yağmurdan korunuruz” der.
Kabul ederler. Çobanın köpeği de arkalarından gelir. Gençler, Çobana:
“Köpeği kov. Bizim yattığımız yerde bu olursa, mağaranın yakınından geçenlere burada olduğumuzu haber verir” derler.
Çoban köpeği ne kadar kovduysa gitmez. En sonunda iki ayağının üzerine dinelir ve der ki:
“Ben de sizin taptığınız Allah’a tapıyorum. Niye beni kovuyorsunuz? Ben sizi beklerim.”
Öyle olunca sıddıkları daha da artar. Gelsin derler. Mağaraya girer ve orada yatarlar. Köpek de mağaranın ağzına yatar. Cenab-ı Allah bunlara uyku verir. Üç yüz dokuz sene uyurlar. Bu arada Dakyanus seferden döner. Gelince bunları sorar. Gençlerin babaları derler ki:
“Bizim de paramızı alıp kaçtılar. Biz de nereye gittiklerini bilmiyoruz.”
“Hadi hazırlanın arayalım.”
Ata biner, dolanır ve gezerler. Gezerken Eshab-ı Kehf’lerin yattığı mağaranın yanına varırlar. Dakyanus:
“İnin bakalım burada ne var?” der.
Kimse inmeye cesaret edemez.
“Mağaranın kapısını örün. Nasılsa havasız kalır burada ölürler” der. Vezirin birini bu işle görevlendirir.
Dakyanus gidince vezir, mağaranın girişini yalancıktan kapatır. Çünkü kendi oğlu da içeridedir. Daha sonra bulundukları yerden ayrılırlar. Oradan geçen bir çoban bu taşları davar ağılı yapmak için alır. Böylelikle havasız kalıp boğulmaktan kurtulurlar. Aradan zaman geçer. Hz. İsa dini yani Hıristiyanlık yayılır. Tarsus halkı Hıristiyan olur.
Üç yüz dokuz seneden sonra bunlar uyanırlar. Eshab-ı Kehf’leri oluşturan gençlerin adeti çobanla birlikte yedi olur. İsimleri: Yemliha, Mislina, Mernuş, Tebernuş, Sazenuş, Kefeştatayuş, köpeğin adı da Kıtmir. Evvela Yemliha kalkar, ötekileri de uyandırır. Derler ki:
“Acıktık. Bir kişi gitsin de şehirden ekmek, yemek getirsin; Ama öyle bir şekilde gitsin getirsin ki, kimse bizim burada olduğumuzu anlamasın.”
Kimse çobanı tanımıyor diye çobanı gönderirler. Yahut ta içlerinden birisi tanınmamak amacıyla çobanın elbisesini giyer. Şehre gelir ve şaşırır. Şehrin kapısına bakar aynı ama adamlar değişmiş. Adamlar küçülmüş. Fırından ekmek alır, parayı uzatır. Fırıncı:
“Yahu sen bu parayı nereden aldın, yoksa define mi buldun?”
“Yok yahu. Biz buradan dün sabah gittik. Şimdi geldim, her şey değişmiş.”
“Bu para nereden geldi?”
“Bu para Dakyanus zamanından.”
“Oo Dakyanus geçeli çok oldu. Bizim beyimiz filanca. Tarsus Hz. İsa dinine girdi. Biz sizi bekliyoruz. Cenab-ı Allah, Eshab-ı Kehf’leri İncil’de bildirdi. Hangi mağaradan hangi dağdan çıkacaksınız? Sizi bekliyoruz.”
Fırıncı bunu beylerinin yanına götürür. İncil’i okuyanların hepsi Eshab-ı Kehf’leri görmek için toplanır.
“Haydi gidelim. Eshab-ı Kehf’leri görelim” derler.
Mağaranın yanına varınca Yemliha yahut çoban der ki:
“Siz birden bire mağaraya girecek olursanız arkadaşlar Okyanus geldi sanır, korkarlar. Siz bumda durun. Ben söyleyeyim çıksınlar görüşün.”
Kabul ederler, mağaraya girmezler. Yemliha yahut çoban arkadaşlarının yanına gider der ki:
“arkadaşlar, çok vakit geçmiş, biz çok büyük kalmışız; insanlar küçülmüş. Biz şimdi dışarı çıkacak olursak aleme seyir olacağız.”
Cenab-ı Allah’a kendilerini kurtarması için yalvarırlar. Allah yalvarmalarını kabul eder. Yerin altından yol açar. Şam’a Kırklar Dağı’na giderler. Bir rivayete göre orada uyurlar. Mağaranın dışındakiler, mağaraya girer; fakat onları bulamaz. Hâlâ o mağarada uyudukları sanılmaktadır.
SELİM KARAKAYA

1.1.2.3. Şahmeran
Sultan Süleyman, her hayvana kendi cinsinden bir baş dikmiş. Yılanlara da Şahmeran’ı baş dikmiştir. Yani Şahmeran yılanların başı olmaktadır.
Tarsus’ta bir kadın ile oğlu varmış. Bunların da ihtiyar bir komşusu varmış. İhtiyar komşu, dağdan merkeple odun yapar, getirir satarmış. Kadının oğlu delikanlılık çağına gelir. Kadın komşusuna der ki:
“Ey komşu! Bizim oğlan da seninle gitsin, dağdan odun getirsin, satsın geçimimize faydası olsun.”
Komşu kabul eder. Annesi oğluna merkep, ip, balta alır; komşusunun yanına katar. Bu oğlanın adı Camesab’dır. O da komşusuyla gider, dağdan odun kesip getirir ve evin geçimine fayda sağlar. Bir gün dağda odun keserken yağmur yağar.
Yağmur yağınca ihtiyar der ki:
“Ben şurada bir mağara biliyorum oraya kaçalım.”
Mağaraya sığınırlar. İhtiyar oturur ama Camesab durmaz elindeki balta ile orayı burayı kazar. Bir de bakar ki, mağaranın tabanında işlenmiş bir taş zuhur etmekte. Camesab adamı çağırır:
“Amca, gel hele bak.”
İhtiyar adam, gelir bakar ki, hakikatten işlenmiş bir taş. İhtiyar Camesab’a “taşın kenarını aç” der. Taşı çıkarırlar. Taşın altı bal kuyusudur. İhtiyar Camesab’a der ki:
“Camesab sen bekle. Ben gideyim. Tarsus’tan tuluk getireyim, bu balı satalım.”
Tarsus’a gelir. Tarsus’tan dört tane tuluk ve helke alır. Bal kuyusunun yanına varır. Balı çeker, tuluklara doldururlar. İhtiyar balı Tarsus’a getirip satar. Camesab orada bekler. Komşu böyle böyle balı taşır. En sonunda kuyunun dibinde azıcık bir şey kalınca komşu der ki:
“Camesab ben seni indireyim. Geri kalanını temizle ondan sonra çıkarayım.”
Camesab’ı kuyunun içine indirir, helkeyi de sarkıtır. Camesab geri kalan balı helkeye doldurur, tamam bitti deyince ihtiyar helkeyi çeker ve kuyunun ağzını kapatır. Camesab’ı kuyunun içinde bırakır. Camesab ne kadar bağırdı, çağırdıysa da hiç dinlemez. Camesab’ın baldan kazanılan paraya ortak olmasını istememektedir. Eve gelir. Camesab’ın annesi:
“Yahu, ne oldu bizim oğlan?”
“Ne bileyim. Öteye, beriye vardı gitti. Ben senin oğlunu nasıl bulup getireyim?”
Camesab, kuyunun içinde kalır. Öteye, beriye bakınırken bir taşın arasından bir akrebin çıktığını görür. Akrep çıkıp geri girmektedir. Bu durumu görünce orada bir alem var diye düşünür. Üzerinde bulunan bir bıçakla o taşın kenarını açar. Taşı düşürür bir de bakar ki, öte tarafta bir alem var. O tarafa geçer. İlerlerken etrafta pek çok yılanın olduğunu görür. Yılanlar bunu tutar padişahlarının yanına götürürler. Yani Şahmeran’ın yanına götürürler. Camesab Şahmeran’a der ki:
“Aman padişahım beni yeryüzüne çıkartıver.”
“Seni yeryüzüne çıkartırsam, benim yerimi söylersin. Benim düşmanım çok seni yeryüzüne çıkartamam.”
Camesab Şahmeran’a beni yeryüzüne çıkartıver diye her gün yalvarırmış. Şahmeran’da ona evvelden böyle olduğunu ve çok pişman olduğunu anlatırmış. En sonunda Şahmeran Camesab’ı çıkartmaya söz verir.
“Bak seni çıkarırım ama beni gördüğünü söylemeyeceksin; Beni görenin vücudu ala olur. Hiç kimsenin yanında da hamama gitme” der.
Şahmeran, bunu yeryüzüne çıkartır. Camesab evine gider. Bu arada Tarsus’ta kral hastalanır. Pek çok doktora baktırırlar. Doktorlar bu hastalığın çaresi olmadığını söyler. Bir Yahudi doktor der ki:
“Bunun çaresi Şahmeran’dır. Şahmeran ele geçerse ve padişahımız onu suyundan içerse iyi olur.”
“Şahmeran’ı nasıl bulacağız?”
“Şahmeran’ı görenin vücudu ala olur. Padişahım sen bir hamam yaptır. Ben o hamamda durayım. Herkes beleşe gelsin, yıkansın. Kimin vücudu alaysa o kişi Şahmeran’ı görmüştür. Ben o kişiyi bulurum.”
Kral bir hamam yaptırır. Doktor da o hamamda durur. Herkes gidip hamamda yıkanmaktadır. Fakat Camesab vücudunu görürler diye gitmez. En sonunda Camesab’ı müzevirler, hiç hamama gitmediği duyulur. Jandarmalar Camesab’ı zorla hamama götürürler. Camesab hamama varınca soyunur. Doktor bunun Şahmeran’ı gördüğünü anlar. Doktor:
“Haydi bakalım neredeyse bize göster.”
Camesab:
“Ben görmedim.”
Doktor:
“Yok görmüşsün”
Kral:
“Eğer söylemezsen seni öldürürüm.”
“Söylerim ama, Şahmeran’a zarar vermeyeceksiniz.”
“Peki vermeyiz.”
Camesab’ı da alır, beraber Şahmeran’ın olduğu yere giderler. Camesab yılanlara Şahmeran’ı emaneten istediklerini sonra geri getireceklerini söyler. Böyle olunca yılanlar Şahmeran’ı verirler.
Şahmeran Camesab’a der ki:
“Camesab beni sen götür, başkası götürmesin.
Kabul ederler. Şehre doğru giderken Şahmeran Camesab’a:
“Bu doktor beni kesecek, sana kes derlerse sakın kesme. Benim başımın suyunu içenler Lokman Hekim olur, belimin suyunu içenler derdinden kurtulur, kuyruğumun suyunu içenler de ölür. Sen nasıl edersen et. Doktor beni kaynatırken tencereleri değiştir.”
“Peki.”
Şahmeran’ı getirirler. Doktor, Camesab’a “İlk sen kes” der.
“Ben kesmem”
Doktor keser. Bir tencereye başını, bir tencereye belini, bir tencereye de kuyruğunu koyar ve bunları kaynatır. Ocaktan indirdikten sonra doktor helaya gider. Bunu fırsat bilen Camesab tencereleri değiştirir. Soğuyunca doktor yanlışlıkla kuyruğun suyunu içer ve ölür. Krala belinin suyunu içirirler kral iyileşir. Camesab’da başının suyun içer Lokman Hekim olur.
Ancak efsaneye göre Şahmeran’ın öldüğünden yılanların hâlâ haberleri yoktur. Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen yılanlar “Kralımız bir gün gelecek” diye beklemektedir. Krallarının öldüğünü duydukları anda yeryüzüne çıkıp, tüm insanları sokup öldürecekleri söylentisi Tarsus ve çevresinde hâlâ anlatılmaktadır.
SELİM KARAKAYA

1.1.2.4. Ağlayan Köprü
Silifke’nin meşhur Taş köprüsü hakkında şöyle bir efsane dolaşmaktadır.
Eski zamanlarda büyük bir köprü yapılacağı zaman köprünün temeline muhakkak bir adam gömerlermiş. Köprünün temelinin atılacağı gün, kim erken su doldurmaya gelirse kurban edelim demişler. Şafak yeri ağarırken köprüyü kuracak olan ustanın karısı gelir. Kadının etrafını hemen sararlar. Fakat ustanın karısı böyle olacak şeyi bilirmiş, işin nereye varacağını anlar. Bu adamlardan nasıl kurtulurum diye başlar yalvarmaya:
“Evde yavrularım kaldı. Biri beşikte, biri eşikte. Anamız gelsin diye bekleşiyorlar. Bir kere öpeyim gene geleyim.” der.
“Olmaz” derler.
“Ağılda kuzularım kaldı. Mengir mengir meleşiyorlar. Sularını içereyim de geleyim” der.
“Olmaz” derler.
“Ocakta aşım, gergefte işim kaldı” der.
“Olmaz” derler.
“Dünyada gözüm kaldı. Güneş doğsun, cihanı doya doya bir kere seyredeyim de ondan sonra geleyim” der.
“Olmaz” derler.
Bu kadar yalvarmasına karşın kadını kurban ederler. Onun için bu köprü bazı günler inler, ustanın karısı ağlar, kurban ister denilmektedir.
ŞERİFE DEMİR

1.1.2.5. Kız Kalesi
Bir padişahın çocuğu olmuyormuş. Bu duruma padişah çok üzülüyormuş. Yaşlı bir ermişe çocuğunun olup olmayacağını sormuş. Yaşlı ermiş de zamanla bir kızının olacağını, ancak kızının gelinlik çağına gelince yılan tarafından sokularak öldürüleceğini söyler. Bu habere padişah çok üzülür ve çareler aramaya başlar. Yaşlı bir zat, denizin içinde bir kale yaptırırsa yılanın buraya gelmeyeceğini anlatır. Padişah buna çok sevinir ve yaşlı kişiyi sevindirir. Zaman gelir padişahın bir kızı olur. Kızını yaptırdığı kalenin içine yerleştirir. Kızının yanına her türlü ihtiyacını veren padişah üzüntüsünden kurtulur. Bu sırada kız büyük ve talepleri çoğalır. Padişah kış mevsiminde kim üzüm yetiştirip getirirse kızını ona vereceğini söyler.
Gençlerden biri padişahın buyruğunu yerine getirip üzümü yetiştirir. Sepet içine üzümleri yerleştirip padişaha götürür. Padişah da üzümleri kızına gönderir. Üzümün güzelliğine dayanamayan kız, elini sepete uzatınca daha evvelden sepetin içine yerleşen yılan kızı sokar. Kızının yılan tarafından sokulması padişahı çok üzer. Kaderin değişemeyeceğini anlar. Böylelikle padişah ve halkı ne şartlar altında olursa olsun kadere inanılması gerektiğini öğrenirler.
SAMİ KÜÇÜK

1.1.2.6. Kuzuyu Öldürün
Geçmiş yıllarda Mersin’in Evcili köyünde toprak damlı mütevazi bir evde sade, sakin yaşayan bir aile varmış. Bu ailenin bir çocuğu olmuş. Kadının sağlığı yerindeymiş, çocuğunu da kendi sütüyle emzirirmiş.
Kısa bir müddet sonra sahibi bulundukları koyun kuzular yani doğurur. Koyun doğum sırasında ölür. Kuzu sağlıklıdır, ama anasız kalır. Analık duygusuyla kadıncağız düşünür ne yapsın, ne etsin? Kuzuyu alır, sarar sarmalar bir güzel temizler; Ama kuzu huzursuzdur. Çünkü karnı açtır. Onu doyuracak bir anası da yoktur. Kadın ne yapsın? Düşünür, taşınır kendi sütünden bir kaba sağar kuzuya bunu içirir. Bir iki gün böyle devam ettikten sonra köyde kadının kuzuya süt verdiği duyulur. Duyulur, duyulmaz Kur’an kursu hocaları tarafından bir tartışma başlar. “Bu kuzu kesilir mi, kesilmez mi?, Eti yenir mi, yenmez mi?, Helâl mi, haram mı?” Bu tartışmalar devam ede dursun, kafası çalışan birisi o zamanların alim hocası Nuri Hocaya doğru gelir:
“Hocam, böyle böyle. Bir derdimiz var. Ne yapalım?”
Nuri hoca bir taraftan dinler, bir taraftan der ki:
“Okumazlar ki, bilsinler.”
Hayvanın bir yıl diğer hayvanlar gibi besleneceğini, bu bir yıl süresince alınan gıdaların vücuttan insan sütü ile birlikte atılacağını, bu hayvana şu anda kıymanın öldürmenin herhangi bir anlamı olmadığını söyler. Ayrıca, bu hayvanın normal bir hayvan gibi beslenebileceğini, yaşını doldurduktan sonra da, kurban edilebileceğini güzelce anlatır. Nuri Hoca, her zaman yaptığı gibi güzel söyler, iyi söyler; Ama bu “Kuzuyu Öldürün” fetvası da yöre halkı arasında hiç unutulmaz.
RÜŞTÜ ATA
1.1.2.7. Şifa Taşı
Değirmendere köyünün köy içi mevkiînde şu anda bir taş var. Bu taşla ilgili anlatılan bir de rivayet vardır.
Bir çarşamba günü kadının birine bu taşın etrafında bir ermiş görünmüş. Kadına çarşamba yün eğirme demiş, sonra da kaybolmuş. Kadın bu alışkanlığına devam eder. Yine Çarşamba günü kadın yün eğirirken bu ermiş kadının karşısına çıkar.
“Sana Çarşamba günü yün eğirme demedim mi?” der.
Sonra küser ve ortadan kaybolur .O günden beri bu taşın etrafında Çarşamba günleri hasta çocuklar üç defa dolaştırılır ve bundan da şifa bulunduğuna inanılır.
RÜŞTÜ ATA
1.1.2.8. Febişahnî
Değirmendere köyünün şimdi Ören diye bilinen mevkiînde bin yıllık bir dut ağacı var. Bu ağacın karşısında da mezarlık, mezarda da orada yaşam sürdüğüne inandığımız Febişahnî diye anılan iyi bir kimse yatmaktadır. Bu iyi kimse üç yüz, dört yüz kişilik bir medresenin hocasıdır. Daha sonra aynı yere gömülür. Mezarıyla ilgili şöyle bir rivayet bırakmıştır.
“Benim mezarımın gerçek yerini bulmak istiyorsanız; mezarımın toprağından alın süte yoğurda çalın. Tutarsa bilin ki orası benim mezarımdır.”
Şimdi Değirmendere köyünde bu mezardan alınan toprakla çingillerle yoğurt çalınır, yoğurt tutturulur. Bunun gerçek olduğuna inanılır.
RÜŞTÜ ATA

1.1.2.9. Bulduklar
Şimdi Arslanköy’de yaşam sürdüren “Bulduklar” adlı bir aile vardır. Bu ailenin evveliyatı beş yüz yıl öncesine dayanır.
Tepe köy civarında o tarihte kıran adı verilen hastalık sonucu bir çok insan ölür. Bu sırada insanların yaklaşmaya korktuğu o sokaklarda bir çocuk görülür. Bu çocuk zaman zaman görülür, zaman zaman kaybolur. En son hangi evden çıktığı tespit edilir. Annesinin ölü olduğu, annesini emdiği daha sonra çıkıp dışarıda oynadığı gözlenir. Bu çocuğu bulup oradan götürür ve beslerler. Bu çocuğun soyundan gelen kabileye şu anda “Bulduklar” kabilesi denilmektedir.
RÜŞTÜ ATA

1.1.2.10. Yarık Taş
Çaparla Ayva gediği arasında “Dölek taş” denilen bir taş varmış. Bu taşın üstü harman genişliğinde ve düzmüş. Taşın ortasında da dübek varmış. Köylüler bu taşın üstünde buğday, dövme döğerlermiş. Civar köylerden de gelenler olurmuş.
Bir gün dölek taş bulgur dövmeye yabancı bir adam gelir. Adam taşın düzgünlüğü ve güzelliği karşısında hayran kalır. Taşa bakar da, bakar. Yabancı bulgurunu dövüp gittikten sonra dölek taş kırk gün inler. Köylüler taşa nazar değdi derler. Kırk gün sonra taş ortasından ikiye ayrılır. Taşın üzerindeki dübek de yana düşer. O günden sonra taşa dölek taş yerine yarık taş denir. Taşın dibinden de bir pınar çıkar. Köylüler ise o günden sonra taşa hayvan sulamaya giderler ve buraları kutsal bilirler.
RÜŞTÜ ATA

1.1.2.11. Arıklı
Binlerce yıl önceleri Rumeli olarak adlandırılan ve Hıristiyanların yaşadığı yer olan Çukurova’ya İslâm orduları Müslümanlığı yaymak için çeşitli seferler düzenlemişlerdir. Bu orduların içinde Muhittin adında bir nefer günlerce, aylarca, savaşmış ve savaşın sonunda şimdiki Arıklı köyünde şahadet mertebesine erişmiştir. Zaman geçtikçe, Muhittin Dedenin şehit düştüğü yerden geceleri göğe bir nur yükseldiğinin farkına varırlar. Şehit düştüğü yerdeki otları yiyen hayvanların hemen hemen hepsinin öldüğü köylüler tarafından gözlenir. Hayvanlarının öldüğünü gören köylüler buranın etrafını tellerle ve duvarlarla çevirerek buradaki Muhittin Dedenin türbesini koruma altına alırlar. Bu civarlara otlamak için gelen hayvanların bu otları yemediği zaman ölmediği görülür. Muhittin Dedenin türbesinin etrafını ve türbesini yaparak muhafaza altına alırlar. Zamanla köyün yerleşim alanı bu türbenin etrafında kurulunca Muhittin Dedenin türbesi köyün ortasında kalmıştır.
Muhittin Dedenin kerametlerini köy halkı şöyle anlatır:
Bir gün köyümüze dört beş kişinin zapt edemediği bir deliyi getirirler. Dört beş kişi olduğu halde bu delikanlıyı zapt edemezler. Kendini yerlere vurur ağaçlara, taşlara çarpar. Muhittin Dedenin kabrine getirdiklerinde sandukasını gördükten sonra delide bir yumuşama ve sakinleşme gözlenir. Zapt edilemeyen deli de hafif bir titreme olur ve deli kendi kendine yumuşayarak, beni bırakın der gibi kafa hareketleriyle etrafındakilere sesini duyurmak ister. Bunun üzerine deliyi tutanlar bırakırlar ve deli derin bir nefes alarak “Çok şükür, içimdeki sıkıntıyı atlattım. İçimden bir şey çıktı, gitti.” der. Kendi kendine sakinleştiğinin farkına varır. Kalkar ilerdeki çeşmeden abdest alır ve Muhittin Dedenin sandukasının başında iki rekat namaz kıldıktan sonra kendisini getirenlerle beraber huzur ve sükût içinde memleketine döner.
Diğer bir olay ise şöyledir. Bu olay da köylüler tarafından bizzat gözlenmiştir.
Yaşlı bir kadını Muhittin Dedenin huzuruna getirirler. Köylüler bu kadının kör olduğunu fark eder ve Muhittin Dedenin huzurunda kalmasını, burada yatmasını önerirler. Yaşlı kadın iki gece, iki gündüz kalır. Kör kadının gözlerinin üzerine bir tane sinek konar. Kör kadın sineği öldürmek maksadıyla gözünün üstüne kuvvetli bir şekilde vurunca gözleri açılır. O anda gözleri açılan kadın “Gözlerim görüyor, gözlerim görüyor” diye feryat eder. Daha sonra Muhittin Dedenin sandukası başında şükür duaları ederek oradan ayrılır. Muhittin Dedeye gelenler onun yüzü, suyu hürmetine Yüce Allah’tan çareler, şifalar beklerler.
DURMUŞ ER

1.1.2.12. Gülnar Hatun
Mersin’in Gülnar ilçesinin adı neden Gülnar olmuştur? Bu adı nasıl almıştır? Bununla ilgili bir efsane anlatılmaktadır.
Gülnar bir Yörük kızıymış. Dünya güzeli, gülünce yüzünde güller açılır, ağlarken gözlerinden inciler saçılırmış. Gülnar Yörük beyinin biricik oğluyla nişanlıymış. Ama Gülnar’ın gönlü bu nişanlıyı pek tanımazmış. Gülnar’a sorsalar: “Nişan ne zaman?” diye iki omzunu çekerek, belik belik saçlarını sallaya sallaya “kısmet” der, güler gidermiş. Gülnar öyle kolay kolay yakayı ele vermeyen cesur, yiğit, serden geçti bir kızmış. Yörenin Yörük beyleri:
“Bu kızın keşfi açık. Allah’ın eli onun üzerinde” derlermiş.
Günün birinde obaya genç, yağız bir misafir gelir. Bilgili, erdemli olduğu her halinden bellidir. Gelen yiğidi Yörük çadırına misafir ederler. Üç gün üç gece kalır. Yiğit konuşur, Yörük gençleri can kulağıyla dinlerler. Gülnar’ın ise yiğidi ilk görmede içinde ona karşı bir sevgi belirir. Zaten o yiğit gelmeden üç gün önce Gülnar obalarına böyle bir yiğidin geleceğini bilir.

“Zaten benim rüyalarıma girmişti.” demektedir.
Ziyaretini tamamlayan yiğit oba beyinden izin isteyip yola koyulur. Obanın ileri gelenleri yiğidi yolcu ederler. Yoluna devam eden yiğidin yolu ileride Gülnar tarafından kesilir.
“Ağam, beni yanına al, beni götür” der.
Yiğit başını iki tarafa sallayıp
“Gülnar, çadırlarınızda yattım, ekmeklerinizi yedim, ikramlarınızı gördüm. Ben bu adamlara kötülük edemem.”
“Sen bilirsin ağam, ama ben bu dünyaya senin için geldim. Sen daha gelmeden ben seni rüyamda gördüm. Benim yiğidim sensin. Senden başkası bana haram olur” der.
Yiğit söyler, Gülnar dinler; Gülnar söyler, yiğit dinler. Ama yiğit olmaz der ve reddeder. Çünkü törelerinde iyilik gördüğü yere nankörlük etmek yoktur. Gülnar’ın nişanlısı, Gülnar’ı bütün gece çadırda göremeyince aramaya başlar. Gülnar’la yiğidin yemyeşil çayırların üzerinde oturup, dertleştiğini, ağlaştığını gören nişanlısı, aldatıldığını sanarak Gülnar’ı başından tek kurşunla vurur. Gülnar pek sevinçlidir. “Madem ki kavuşmak yoktu. Yaşamak bana haramdı. Her gün bir türlü öleceğime bu gün bu türlü ölüm bana lütuftur” der. Yörük beyinin oğlu:
“Ah! Ben ne yaptım, sana nasıl kıydım?” diye feryat etmeye başlar.
Misafir yiğit, elindeki asayı yere vurup “Bu kanı yıka, bu toprağı ak et.” diye haykırınca yerden buz gibi bir pınar çıkar ve ortalık tertemiz olur. O esnada dağlar, taşlar dile gelir. “Gülnar temiz Gülnar” diye seslenirler.
Gülnar’ın öldüğü yere mezarı yapılır. Geceleri mezarın üzerine nur yağar, geceleri miski amber kokusu sarar. Gülnar’ın hikâyesi böyle devam ettiği gibi, bazı söylentilere göre güllerin en güzeli, en kokulusu, en gösterişlisi buradadır. O civarlara ait narın da en güzelinin burada olmasından dolayı gülü çok güzel, narı çok tatlı anlamında Gülnar sözcüğünün ortaya çıktığı söylenir. Ama rivayetlere göre Gülnar bir Yörük kızının adıdır. Yanakları gül gibi, dudakları da nar gibi kırmızı olduğundan dolayı Yörük beyi kızına Gülnar ismini koymuştur. İçel’in batısındaki yerleşim alanında bulunan Gülnar kazasının isminin buradan geldiği rivayet edilmektedir.
DURMUŞ ER

1.1.2.13. Muğdat Dede
Muğdat Dede, bir semtte, bir camiîye adını veren evliyamızdır. Mersin’in, Yenişehir Beldesinin, Pozcu semtinde adına layık olan Muğdat Camiîsi`nin avlusunda, türbesinde sonsuz uykusuna yatmakta olan Muğdat Dedenin Hz. Muhammed’in sancaktarı olduğu söylenir. Asıl ismi Mithat Bin Yesvet olan yüce evliyamız, Peygamber efendimizin emri ile İslam dinini Çukurova’ya yaymakla görevlendirilmiştir.
Muğdat Dedenin adı yıllarca Eğlence Dede olarak da bilinirdi. Bu isim onun eğlenceyi çok sevmesinden kaynaklanır. O tarihte kadınlar Muğdat Dedenin türbesi etrafında toplanır, semah gösterileri yaparlarmış. Muğdat Dede bir gün semah gösterisi yapan kadının rüyasına girerek:
“Yanlış yapıyorsunuz. Bana şükür edin, dua edin. Benim etrafımda oyun oynamayın” der ve kaybolur.
Kadın rüyasında gördüğünü diğer kişilere de anlatır ve ondan sonra Muğdat Dede türbesinin etrafında oyunlar oynanmaz olur.
Muğdat Dedenin kerametlerini bir kadın şöyle anlatır:
Buraya çocuğu olmayanlar, mutluluğu bulup onu korumak ya da arttırmak isteyenler evliyamızın türbesine gelip. Allah’a yalvarır, dilekte bulunurlar. Burada kesilecek adakların türü de önemli değildir.
Bu evliyamızın Kıbrıs Barış Harekatı Sırasında mezarından gökyüzüne yükseldiği, Akdeniz’e yöneldiği ve Kıbrıs’ta savaşan askerlere yardımcı olduğu dilden dile anlatılmaktadır. Hatta Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra bir Yunanlı subay:
“Kardeşim biz Türk askerlerinden çok, o yeşil cübbeli, beyaz sarıklı ak sakallı yaşlılardan oluşan dev bir orduyla savaştık. Onların kim olduğunu hâlâ anlayabilmiş değilim. Eğer o yeşil cübbeli, beyaz sarıklılar olmasaydı Kıbrıs’ın bir kum tanesini Türkler alamazdı” demiştir.
DURMUŞ ER

1.1.2.14. Gelinli Kaya
Çukurova’yı İç Anadolu bölgesine bağlayan sarp kayaların geçit verdiği bir yerde yani Gülek Boğazı’nda geçmiş şöyle bir efsane vardır.
Gülek Boğazı’na gelindiğinde boğazın Adana tarafındaki yolun kenarındaki lokantalardan karşı kayalara baktığımızda gelin elbisesi giymiş, insan şekline benzeyen bir taş görürüz. Bunun hikayesi o yörelerce şöyle anlatılır.
Ağanın çok güzel olan kızı ağanın çobanına aşık olur. Çobanla ağanın kızı birbirlerini çok severler ve evlenmek için sözleşirler. Civardaki başka bir ağanın oğlu da bu kızı görür ve çok sevdiğini anlar. Babasına bu kızla evlenmek istediğini anlatır. Babası da bu kıza dünürcü gider ve kızı ister. Kızın babası da “Benim kızım senin gibi bir ağanın oğluna layıktır.”diyerek kızını verir. Söz keserler. Söz kesildikten sona ağa kızına: “Bak kızım, seni falan ağanın oğluna verdim. Artık bundan sonra onların helalisin”der. Kız babasına karşı gelmez. Örf ve âdetlerinden dolayı karşı gelse bile affedilmeyeceğini bilir ve sesini çıkaramaz. Sabahleyin sevgilisine haber gönderir. Kendisini kaçırmasını, buradan götürmesini ister. Çoban ile kız buluşurlar. El ele tutuşarak o obadan kaçarlar. Kızının kaçtığını duyan köyün ağası etrafındaki adamlarını toplar, silahlandırır ve onların peşlerine gönderir. “Bulduğunuz yerde vurun, öldürün” talimatını verir. Ağanın adamları bunları takip etmeye başlar. Çobanla kız kaçarlarken karşılarına sarp bir kayalık, bir dağ çıkar. İşte bu dağın olduğu yer şimdiki Gülek Boğazı’nın olduğu yerdir. Arkadan da ağanın adamları onları yani kız ile oğlanı öldürmek için yaklaşmaktadırlar. Arkada ağanın adamları, önünde sarp kayalık ne kaçacak ne de saklanacak bir yerleri vardır. En sonunda ağanın adamları tarafından öldürülmektense intihar etmeyi düşünürler. Ağanın kızı Allah’a yalvarır:
“Allah’ım, bizi ya bir taş et, ya bir kuş et! Taş olalım donalım, kuş olalım uçalım” der.
Demek ki, Cenâb-ı Allah’ın kabul saatiymiş ki, gelinin bu isteği yerine gelir. Allah, ağanın adamları tarafından vurulmadan gelini bir taş eder. Sevdiği oğlanı ise bir kuş eder. O da uçup gider. Gülek Boğazı’nın Adana tarafına gelindiğinde, gelinliğini giymiş bir kız şeklinde duran kayayı herkes görebilir.
DURMUŞ ER

1.1.2.15. Ulaş
Ulaş köyü hakkında dilden dile dolaşan birçok efsane vardır. Bunlardan bir tanesi de şöyledir:
Köyümüz Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nde de geçmektedir. Tarihi eski bir köydür. Hatta bazı kayıtlarda kaza olduğu söylenir. Ulaş ismini nasıl aldığını anlatalım:
Beylik zamanında burada bulunan bey, evine gelen misafirine izzet-i ikram yapmış. Bu misafirin üzeri tamamıyla silahla donanmış bir şekildeymiş. Bey, misafiri yolcu ettikten sonra kendi hizmetçisine “kısa yoldan git. Misafirin önünü kes. Onu geri getir gel” der. Ulaş yetiş anlamında bir tâbir kullanır. Yani “misafire ulaş, misafire yetiş” demiştir. Bu sözden dolayı köye “Ulaş” köyü denilir olmuştur.
Hizmetçi kısa yoldan giderek misafirin önünü keser. Hizmetçinin elinde kırbaç vardır. Halbuki misafirin üzeri çeşitli silahlarla doludur. Hizmetçi kırbaçla misafirin kafasına vurur ve elinden silahlarını alarak geri getirir. “İşte beyim, istediğin misafiri getirdim. Hani ulaş geri getir demiştin.” der. O günden sonra köyümüzün ismi “Ulaş” olarak kalır.
ARİF ZEKİ DEMİRCİOĞLU

2. BÖLÜM

2.1. MANZUM TÜRLER

2.1.1. Türkü
Sözlü ve yazılı edebiyatımızda duyulan, söylenen veya görülen türküler, atalar sözü, masallar, bilmeceler ve mâniler gibi yaygın mahsüllerdir. Bu mahsüllere Doğu ve Kuzey Türküleri aynı kökten gelen “yır” veya “cır” adını vermişlerdir. Batı Türkleri, Türk kelimesinden doğan ve Türkler’e mahsus ezgi (melodi) mânâsına gelen “türkü”yü kullanmaktadırlar. Bu kelimeden icâdetmek mânâsına gelen “türkü yakmak” deyimi türemiştir.
Türküler, umumiyetle herkesin anlayabileceği ortak, sâde ve tabiî bir dilde, hece vezni ile söylenmekte ve yazılmaktadır; aruzla meydana getirilmiş örnekleri vardır. Bâzı ilim adamlarının hece vezni olarak da düşündükleri aruz vezni ve Divan edebiyatı nazım şekilleri ile ortaya konulan bu türkülere: “Divan, Selîs, Semâi, Kalenderî, Satranç ve Vezniâhır” adları verilmektedir.
Hece vezni ile yaygın türküler ise mâni ve koşma tiplerine bağlı, muhtelif şekil hususiyetleri gösteren nakaratlı, nakaratsız lirik manzumeler olarak başlangıçta ferdî bir er yaratma eseridir; zamana ve muhite bağlı olarak anonimleşirler
Türklerin özünü musiki teşkil eder. Musikisiz güfte düşünülemez. Bununla beraber hece ve aruz vezinleri ile söylenmiş veya yazılmış “türkü” başlıklı bestelenmemiş şiirlere de cönklerle mecmualarda rastlanmaktadır.
Halk edebiyatımızın bu zengin mahsullerini konularına, şekillerine ve ezgilerine göre üç şekilde tasnif etmek mümkündür. Oldukça itibari ve izafi karakter taşıyan bu tasnifler arasında beste esasına göre yapılanı daha dayanıklı görünmektedir. Buna göre türkülerimiz “uzun hava” ve “kırık hava” olmak üzere iki kolda toplanmaktadır. Usul ile çalınmayan, her sanatkarın isteğine bağlı, tam bir şekil göstermeyen ve Batı musikisinde mevcut resitatif karşılığı ezgiler “uzun hava” adını almaktadır. Bozlak, Maya, Divan, Egin, Hoyrat, Çukurova, Türkmani, vb. ezgiler bu guruptandır. Ölçüsü ve ritmi belli ezgiler ise “kırık hava” içinde düşünülmektedir. Karadeniz Horonları, Kuzey Doğu Bur’ları ve Batı Anadolu zeybekleri gibi oyunlarda kırık havanın sürekliliği göze çarpar.
Türküler,dar bir çevrede, tarikat-tekke mensupları arasında veya bütün millet hayatındaki yayılışı ile geçmişte olduğu gibi bugün ve yarında milli ve beşeri canlılığını devam ettirecek mahsullerdir.*

2.1.1.1. Kına Türküleri
İndir kavak, indir kavak
Kavaktan dökülür uvak
Eli kına başı duvak
Hoş geldin gelin, hoş geldin
Benim oğlana eş geldin
Aldım geçtim eşiği
Sofrada buldum kaşığı
Büyük evin yakışığı
Hoş geldin gelin. Hoş geldin
Benim oğluma eş geldin
İndim kavak yarısına
Balta vurdum kurusuna
Doğan ayın birisine
Hoş geldin gelin, hoş geldin
Benim oğluma eş geldin
Sılaya bostan ekerler
Vakti gelmeden sökerler
Gurbete giden kızın
Gözüne sürme çekerler
Hoş geldin gelin, hoş geldin
Benim oğluma eş geldin
SALİME TAŞKIN

Kız anası, kız babası
Yok mu bunun öz anası?
Atlar gelir gemini dever
Develer gelir camını dever
Kız anam kınan kuru muydu?
Kızlara emir böyle buyrulmuş.
Nar ağacı dagım dagım7
Gül ağacı dogum dogum
Gelin arkadaşlar ayrılalım
Alışalım ayrılık var bugün
Kız anam kınan kuru muydu?
Kızlara emir böyle buyrulmuş.
ELİFE DEMİRCİOĞLU

Baba kızın çok muyudu?
Bir kız sana yük müyüdü?
Körolası emmilerim,
Hiç oğlunuz yok muyudu?
Kız anası, kız anası
Hani bunun öz anası
Yazıya bostan ekerler
Kökünü deste çekerler
Gurbet ele giden kızın
Gözüne sürme çekerler
Kız anası, kız anası
Çağır gelsin öz anası
Elimi yuduğum arklar
Belimi verdiğim dutlar
Aha bindim gidiyorum
Silip süpürdüğüm otlar
Kız anası, kız anası
Elinde mumlar yanası
Gelinci geldi kapıya
Dam başıma zindan oldu
Gurbet ele varanaça
Asbabım üzerimde soldu
HATİCE KÜÇÜK

2.1.1.2. Ham Çökelek
Amman ammaaan
Yoğurt gibi ela gözlüm
Ayran gibi şirin sözlüm yar yar...
Gel sarılıp yatalım
Çökelek derisine benzer yüzlüm
Sensiz yerde ben bizim evde
Oda yan yana
Ger Alim heey hey

Amman Ammaan
Acımdan ölsem yemem yayık ayranı
Acımdan ölsem yemem yayık ayranı yar yar...
İlle Eşmeli ilen bal olsun
Koca keçi kavurması
Hiç olmazsa üstünde dört parmacık yağ olsun
Anadan bellim heey hey.

Geli geliver ah sekerek
Boğazına dursun ham çökelek
Geli geliver ah sekerek
Boğazına dursun ham çökelek

Amman Ammaaan
Bre eşeğime biner şamlıbeli aşarım
Bre eşeğime biner şamlıbeli aşarım
Canımı sıkmayın hanımlar
İkinizi birden boşarım
Yandım Allah’ım yandım iki avradın elinden
Küçüğü küçük hele kara domuzun dilinden
Ger Alim heey hey.

Geli geliver ah sekerek
Boğazına dursun ham çökelek
Geli geliver ah sekerek
Boğazına dursun ham çökelek
BÜLENT KİLİT
2.1.1.3. Silifke’nin Yoğurdu
A’hey
Silifke’nin yoğurdu
Ah seni kimler doğurdu
Seni doğuran ana bal ile mi doğurdu?
Beşiği çamdan
Yuvarlanıverdi damdan
Keşke sevmez olaydım
Usandırdı bu candan

A’hey
Bağa vardım üzüme
Ah çubuk battı gözüme
Çubuk seni keserim
Yar göründü gözüme
Beşiği çamdan
Yuvarlanıverdi damdan
Keşke sevmez olaydım
Usandırdı bu candan
BÜLENT KİLİT

2.1.1.4. Keklik
Yar yar yar...
Nereden gelirsin, Silifke kalesinden
Ne gezersin açlık belasından
Nerede yattın beyin konağında
Hey kekliğim hey
Kekliği düz ovada avlarım
Kanadını şamdanına bağlarım
Şıkıdık mıkıdık şıkıdık mıkıdık oynarım
Yar yar yar...
Buyurun arkadaşlar davetim var benim
Herkes kesesinden yesin içsin
Aslı yok yaylasında bin beş yüz koyunum var benim
Hey kekliğim hey.
Kekliği düz ovada avlarım
Kanadını şamdanına bağlarım
Şıkıdık mıkıdık şıkıdık mıkıdık oynarım
BÜLENT KİLİT

2.1.1.5. Türkmen Kızı
Türkmen kızı Türkmen kızı
İnek sağar Türkmen kızı
Sen allar giy, ben kırmızı
Çıkalım dağlar başına
Sen gül topla ben nergizi
Aman Ayşem yaman Ayşem
Dağlar başı duman Ayşem

Türkmen kızı Türkmen kızı
Yayık yayar Türkmen kızı
Sen allar giy, ben kırmızı
Çıkalım dağlar başına
Sen gül topla, ben nergizi
Türkmen kızı Türkmen kızı
Hamur yoğurur Türkmen kızı
Sen allar giy, ben kırmızı
Çıkalım dağlar başına
Sen gül topla, ben nergizi
Aman Ayşem yaman Ayşem
Dağlar başı duman Ayşem
BÜLENT KİLİT
2.1.2. Ağıt
İnsanoğlunun ölüm karşısında veya canlı-cansız bir varlığını kaybetme, korku, telaş ve heyecan anındaki üzüntülerini, feryatlarını, isyanlarını, tâlihsizliklerini düzenli düzensiz söz ve ezgilerle ifade eden türkülere Batı Türkçesi’nde umumiyetle “ağıt” adı verilir. Ağıt söyleyen kişi için “ağıtçı” sözü yaygınlaşmış ve “ağıt yaymak” deyimi türemiştir.
İslamiyet’ten önceki devirlerde “sagu” deyimi ile karşılanan ve hiç şüphesiz “sığıtmak: ağlamak” fiilinden türemiş ağıta bugün Azerbaycan’da “ağı”, Kerkük Türklerinde “sazlamağ” ve Türkmence’de “ağı” yanında “tavs”, “tavşa” adları verilmektedir.
En az Hun Türkleri’nden itibaren ölü gömme ve yug törenlerine bağlı olarak ananesi zamanımıza kadar gelen ağıtlar bir bakıma ölen için söylenmiş medhiye demektir. Ancak zamanla cihânın fâniliği, ömrün kısalığı, ihânet, sadâkatsizlik, gençliğin geçişi, feleğin sitemleri, ayrılık gibi hâl, durum ve tasavvurlar ağıtın mânâ ve mâhiyetini genişletmiş oldu. Bu bakımdan “ağıt”ı Fransızların “elegie” deyiminin hudutları içinde şekilden ziyade mûhteva olarak düşünmek lâzımdır.
Ağıtlar, bâzı muhitlerde belli âdet, anane şekil ve usuller içinde söylenmektedir. Meselâ Kazak Türklerinde baş sağlığına gelenlere evin sâhibesi kızı veya gelini “Köris” adı verilen ağıtı hususi bir makamla okurlar. Adana’da ağıtçı, “ölü dehşeti” adı verilen evvelce söylenmiş ağıtların hâfızasında kalan bazı parçalarını söylemekle ağıtına başlar. Bu sözler ölünün niteliklerini belirleyici duygu ve düşünceye girebilmek için bir bakıma prolog olarak kullanılmaktadır.
Binboğa Dağları’ndaki Türkmen aşiretlerinde ise ağıtçı, ölünün ortaya konulmuş çamaşırlarını birer birer eline almak suretiyle ağıtını terennüm eder ve çevresine toplanmış kadınların ağlamasını temin eder.
Umumiyetle “mâni” ve “koşma” tipi şekiller içinde uzun ve kırık hava adı verilen ezgilerle hece vezni ile söylenen ağıtlarda ölenin ailede ve cemiyette bıraktığı boşluk, birlikte geçen günlerin hatıraları dostluk, iyilik, fazilet, cesâret, düşmanlık, merhamet vb. Temler ifâde edilir. Saz şâirlerinin zaman zaman aruz vezni ile de söyledikleri ve bir kısmı bestesiz olan ağıtlarda türkülerde olduğu gibi müzik birinci planda yer almaktadır. Kadınlar tarafından ücretle veya ücretsiz, irticâlen söylenen ağıtlar, ölenin ruhuna hakaret etmemek, onu methetmek esâsına dayanan lirik eserlerdir.*

2.1.2.1. Ömer’in Ağıdı
Özlüce köyünden Durmuş Ağa adında biri oğlu Ömer’le Çukurova’ya çalışmaya giderler. Pamuk tarlasında çapa yapar, pamuk toplar ve evin istihkâkını temine çalışırlar.
Ömer nişanlı imiş. Çukurova’da sıtmaya yakalanıp ölür. Ağıt onun içindir.
Yoruldum yola oturdum
Felek vurdu ben götürdüm
Soyka pantol, soyka ceket
Hatçeye hediye getirdim
Geriye dönüşünde çocuğun elbiselerini de beraberinde getiriyor.
Bizim yayla toplak toplak
Kaş kara da gözler aplak
Ömer Beyimi aldı da
Gönendi mi kara toprak

Şıvara oldum şıvara
İçmezdim içtim sigara
Ömer oğlum can verirken
Kolunu vurmuş duvara

Er yürüyen göç evleri
Aştı tepeyi Kiraz’ı
Ne ben aldım ne de kendi
Elin aldığı murazı

Kuru çayın seli çöker
O da boz bulanık akar
Kalma orda Ömer oğlum
Gözlerine mucuk çöker
YILMAZ GÖKSAL

2.1.2.2. Ergen’in Ağıdı
Adamın biri dağa ot biçmeye gider. Akşamdan sigarasını, çakmağını, ekmeğini, suyunu alır. Akşama kadar çalıştıktan sonra bir dalın altına yatar.
Gece üç kişi gelir. Düşmanları olacak ki adamın başına taşla vururlar. Sürükleyerek bir odun yığınının üzerine korlar. Tam yakacaklarken yaralı adam kendisine vuranın birinin soyadını haykırır. O sırada Aydınlı Oymağı’nın evleri göçermiş. Tabiî duyarlar.
Aydınlılar köye haber verir. Köylüler ekin biçmektedir. Orağı desteye koyan herkes gidip günlerce yaralıyı ararlar. Adamın da kimsesi yoktur. Köyün bekçiliğini yapmaktadır. Nihayet ölüyü bulurlar. Köye haber getireni de bulurlar. Bekçi Ergen’i (ismi Ergen’dir) kimin öldürdüğü sorulur ama Aydınlı söylemez.
“Benim bir oğlum var. Düşman sahibi olamam” der. Hakimlerin hakimine havale eder.
Hanımı ağlar:
Yandım kavruldum kül oldum
Dumanım göğe savruldu
Bekçi elden gitmiş diye
Köyde bir dellâl çağrıldı

Doktor tepemi açtı da
Yakamdan döküldü kurtlar
Bibi sen beni görmedin
Üleşimi buldu itler

Uşaklar dala yükletti
Çektiler engin aşağı
Yedi gün dağlarda yattım
Gelmedi bibim uşağı

Ardımda bir oğlum olsa
Kısmet kız yalnız ağlar
Düşman başına vurdu da
Zelzele ediyor dağlar

Yaslan babam oğlu yaslan
Karanlık derede seslen
Anamın nazlı torunu
Ergen değil adı Aslan

Veli babam oğlu Veli
Bir arşın gelirdi kolu
Vallaha sıtkınan diyom
Ölsün bu dünyanın eli
YILMAZ GÖKSAL

2.1.2.3. Hasta Kadının Ağıdı
Hastane içinde uzandım yattım
Yavrumu beyimi evde bıraktım
Ayrılık şerbetini akşamdan tattım
Onun için kapanmıyor gözlerim

Hastanenin ışıkları parlıyor
Doktor gelmiş yaralarım bağlıyor
Beyim gelmiş yanı başımda ağlıyor
Onun için kapanmıyor gözlerim

Yeşil idi tabutumun tahtası
Ömrümün son günü bayram haftası
Beyime söyleyin her gün ağlasın
Onun için kapanmıyor gözlerim
ZEYNEP KÖSE

2.1.2.4. Yiğidin Ağıdı
Ankara’yla Silifke’nin arası
Her tarafı benim yarimin trafik yarası
Nasıl dayansın buna annesiyle babası

Ev yaptırdım oturmadan
İçine gelin getirmeden
Cevabını bitirmeden
Nasıl dayansın buna anne baba

Ev yaptırdım dört köşeli
Önünde güller döşeli
Bir yiğit öldü burada
Kolları serum şişeli
ZEYNEP KÖSE

2.1.2.5. Ali’nin Ağıdı
Erdemli şehrinden okuntu geldi
Alim erdeğine buyursun diye
Küçük alim geldi büyük gelmedi
Ne oldu pehlivanım da diyemiyorum

Çalgıcılar ah arkanda geziyor
Güreşçiyi bir tarafa diziyor
Alim durmuş kuşağını çözüyor
Sen soyunma oğlum da diyemiyorum

Yedi kişi yıkmış çıkmış geliyor
Nazar olmuş kel keli soluyor
Bu dert benim yüreğimi deliyor
Ne oldu pehlivanım da diyemiyorum

İncedir uzundur a beyaz taşı
Tabuda sığmıyor o beyaz başı
Kınamayın komşular Allah’ın işi
Yitirdim oğlumu da bulamıyorum
ARİF CERİT

2.1.2.6. Kardeşe Ağıt
Sabahınan sabahınan, kahve gelir tabağınan
Ömer bacıların kurban kucağında bebeğinen
Oy oy babam olur, bacıların öle Ömer kardeş

Yolcuların cılga yolu gide gide kavuşuyor
Ömer’i vuran Jandarmalar elvanına kavuşuyor
Oy oy babam olur, bacıların öle Ömer kardeş

Yoncaların boz dumanı
Hükümet bilmez amanı
Ben kardeşim yolcu ettim
Ot biçimi orak zamanı

Oy oy babam olur bacıların öle kardeş
Oy oy babam olur bacıların öle kardeş

Martininin ucu gümüş bacısının adı Emiş
Martinin ucu gümüş bacısının adı Emiş
Ankara’dan İsmet Paşa ille Ömer’i vurun demiş
Ankara’dan İsmet Paşa ille Ömer’i vurun demiş
ARİF CERİT

2.1.3. Mâni
Anonim Halk Edebiyatı mahsullerinin en yaygın olanlarından biri de ‘Mâni’dir. Düğünlerde, kadın topluluklarında, iş yerlerinde, tarlalarda vb. söylenen mâni umumiyetle hece vezninin 7 veya 8’lisi ile meydana getirilen 4 mısralık manzumelerdir. 4 mısradan az veya çok mısralarla ve hecelerle söylenen mâniler de vardır. Bunlar karşılıklı mâni atışmalarında, “karşı-beri” adı verilen türkülerde, Kuzey Bulgaristan’la Romanya’da yaşayan Gagauz Türkleri’nin eserlerinde dikkati çekmektedir.
Mânilerde birinci, ikinci ve dördüncü mısralar kafiyelenir: (a a b a) Bâzı saz ve tekke şairlerinin eserlerinde, meselâ ilâhi, destan ve koşmaların ilk dörtlüklerinde görüldüğü gibi (a b c d), (a a a b) şeklinde kafiyelendirilen mânilere rastlanır. Bu mânilere ‘düz mâni’ adı verilir.
Her türlü hayat hâdiseleri arasında, aşk, gurbet, kıskançlık, hasret, kırgınlık, tabiat vb. temleri işleyen mânilerde ilk iki mısra bir bakıma duygu, düşünce ve hayâlin girişini teşkil eder. Dinleyenin veya okuyanın dikkat ve ilgisini çekmeye yarayan bu iki mısrâdan sonra üçüncü ve hususiyle dördüncü mısrâ asıl konuyu vermeye çalışır; nâdir olarak dört mısraın bütün bir duygu, fikir ve hayâlin işlediği görülür.
Mânilerin ikinci bir şekli ‘kesik mâni’ veya ‘cinaslı mâni’ adını almaktadır. Mısrâ sayısı ile kafiye düzeni az-çok değişiklik gösteren cinaslı mâniler, umumiyetle ses, tekerleme, mânâ ve cinas hususiyeti gösteren bir kelime grubu halindeki eksik mısra ile başlar; daha çok bu biçimdeki mânilere Azerbaycan Türkleri Bayati, Güney ve Doğu Anadolu bölgelerimizi de Irak Türkleri (Kerkük) ‘hoyrat’ adını vermektedir.
Kültür ve medeniyet tabakalarımızın maddi ve mânevî malzemesini aksettiren mâniler tabiî olarak bestesiz veya âşıklar tarafından hususî makamlarla söylenmektedirler.
Ferdî eser olarak da bilhassa Irak Türkleri arasında görülen ve konularına göre araştırıcılar tarafından muhtelif şekillerde tasnif edilen mânilerin ilk kaynağı hiç şüphesiz halkın hâfızasıdır. Cönkler, mecmûalar, sözlükler, divânlar, halk hikâyeleri, ramazan nâmeler, mektuplar, bekçi destanları vb. eserler mânilerin yazılı kaynağını teşkil ederler.*
(1) Ateş yanar olur kor
Düş görünce hayra yor
Sevda çekmek nasılmış
Sen onu çekene sor

(2) Çukurova uşağı
İpek bağlar kuşağı
Onu bunu dinlemez
Çeker vurur bıçağı

(3) Dere dere giderim
Mor koyun güderim
Sultan benim olursa
Yaylalara giderim

(4) İndim nane biçmeye
Eğildim su içmeye
Ben de senden öğrendim
Böyle dalga geçmeyi

(5) Karınca toplar darı
Bal yapar durmaz arı
Sen de bunlara bakıp
İbret alsana bari

(6) Karyolada yatıyor
Yorgan göbek atıyor
Çok yaklaşma sevgilim
Bıyıkların batıyor

(7) Kızın adı Melek’tir
Elbisesi yelektir
Yakası açık gezmek
Sevdalıyım demektir

(8) Maydanoz demet demet
Yarimin adı Memet
Memet benim olursa
Ne karışır hükümet

(9) Mektup yazdım karadan
Dağlar kalksın aradan
Şu benim sevdiğimi
Kavuştursun Yaradan

(10) Yayla gülü nedendir
Çiçeği kendindendir
Hep benim çektiklerim
Yârimin derdindendir

2.1.4. Ninni
Ninniler, annelerin süt emen çocuklarını uyutmak için ezgi ile söyledikleri manzum veya mensur sözlerdir. Batı Türkçe’sinde bu kelimeye bağlı olarak ‘Neni çalmak, ninni söylemek’ ve ‘uyku getirmek’ deyimleri doğmuştur. Ninniye Kâşgarlı Mahmud ‘balu-balu’, Azeri Türkleri ‘laylay’, Kerküklüler ‘leyley’, Türkmenler ‘hûdi: Allah de’, Özbekler ‘elle’, Kazanlılar ise ‘bişik cırı: beşik türküsü’ adını vermektedirler.
Umumiyetle ilk söyleyicilerini tespit edemediğimiz ninnileri, anneden sonra, büyük anne, hala, teyze, abla gibi ailenin diğer şahısları da zaruret hâsıl oldukça terennüm ederler.
Ninni, çocuk emzirilip kundaklandıktan sonra, salıncakta, beşikte veya kucakta sallanıp uyutulmaya çalışılırken tizden pese doğru söyleyen bir ezgidir; çocuğun ağlamasının durması veya uyuması ile nihayet bulur. Muhtelif türkü, mâni, ilâhi, destan ezgilerinin yardımı veya irticâlen meydana getirilen ölçücü, ölçüsüz söz ve tekerlemelerle çocuğu oyalayan ninniler, hece vezni ve sâde bir dille söylenirler. Umumiyetle dört mısralık bir bütün teşkil eden ninnilerin sonu bir bakıma nakarat gösteren ‘ninni yavrum ninni’, ‘uyusunda büyüsün ninni’, ‘e, e, e, ey’ vb. sözlerle biter.
Ninnilerin konusunu çocuk teşkil eder. Sağlıklı doğmadan gelen sevinç, fizik güzellik, soy-sop, iyi huy, sünnet, öğrenim, nişan, gelin olma, evlenme gibi geleceğe ait dilekler; yalnızlık, gurbette kalan baba, koruyucu melekler, velîler, Hızır vb. madde, tem, motif ve merâsimler ninnilerin muhtevâsında belli başlı unsurlardır.
Köy ve şehir hayatımızda canlı olarak yaşayan -arada bir erkeklerin de söylediği- ninniler maddî ve mânevî kültür mirasımızı sinesinde muhâfaza eden lirik mahsullerdir.*
Evlerinin önü arpa
Kırat gelir dırpa dırpa
Benim yavrum hastalanmış
Kuru yerde yata yata

Yavrum ninni, gülüm ninni
Yavrum ninni, gülüm ninni

Evlerine varayım mı
Kimi gördüm sorayım mı
Benim yavrum hastalanmış
Nereden hekim bulayım
Gülüm ninni, yavrum ninni
Gülüm ninni, yavrum ninni
HATİCE KÜÇÜK

3. BÖLÜM

3.1. KALIPLAŞMIŞ SÖZLER

3.1.1. Bilmece
Bilmeceler, tabiat unsurları ile bu unsurlara bağlı hâdiseleri; insan, hayvan ve bitki gibi canlıları; eşyayı, akıl, zekâ veya güzellik Nevi’nden mücerret kavramlarla dinî konu ve motifleri vb. kapalı bir şekilde yakın-uzak münâsebetler ve çağrışımlarla düşünce, muhâkeme ve dikkatimize aksettirerek bulmayı hedef tutan kalıplaşmış sözlerdir. Bu sözler bir takım eğlence, lügaz, muammâ ve bulmacalarda da görülen ve dinleyiciye sorulunca ondan halli istenen ‘bil bakalım’ veya ‘ol nedir ki’ ifadelerinin bir bakıma geniş târifidir.
İlk çağlardan zamanımıza kadar bir çok milletlerin halk ve aydın çevreleri ile çocuk topluluklarında vakit geçirmek, eğlenmek, devlet adamları arasında gizli haber ulaştırmak; bir bakıma bilgide, zekâda, muhâkemede, hâfızada, dikkatte, sür’at-i intikâlde üstünlük yarışması olarak söylenen bilmeceleri anonim ve ferdi eser olmak üzere iki kolda incelemek mümkündür.
Anonim mahsuller şekil bakımından nazım ve nesir olmak üzere iki ifade tarzı gösterirler. Manzum bilmeceler, vezin, kafiye ve nazım hususiyeti gösteren eserlerdir. Bunlarda kullanılan vezin, Türk dilinin bünyesinden çıkan ananevî hece veznidir. Bu vezin, bilmecelerde ve onların mısrâlarında tam kat’i bir intizam göstermez; türlü sebeplerle vezin aksaklıkları görülür. Duraklı, duraksız; az veya çok heceli muntazam veya gayri muntazam mısralarla örülen bilmecelerde kafiyeler, Türk halk nazmında görülen ‘aliterasyon, redif, yarım, tam, cinaslı ve zengin’ gibi kafiyelerdir. Bazen kafiyesiz bilmecelere de rastlanır.
Mensur bilemeceler, düz cümle halinde konuştuğumuz şekilde olan ve çoğu zaman ‘seci’ karakteri gösteren mahsullerdir. Bu mahsulleri bâzı durumlarda manzum bilmecelerden ayırmak mümkün olmaz. Tekerlemeleri andıran ve az da olsa atalar sözü ile duygu ve fikir alış-verişinde bulunan eserleri de bu grupta toplayabiliriz. Mensur bilmecelerin vezin ve kafiye unsurlarından mahrum bulunuşu hâfızalarda yaşamasını zorlaştırdığından manzum olanlara nispetle sayıları azdır.*

(1) Bu derenin akıntısı
Kenarının yıkıntısı
Kulağıma gelmez oldu
Değneğinin tıkırtısı
(AĞIT)

(2) Mini mini kuşlar camiyi taşlar
Kendi yapar ele bağışlar
(ARI)

(3) Ben giderim o gider
Para para iz eder
(ASA)

(4) İki tarla öbek
Çalmadan oynar bu köpek
(AYI)

(5) Sandalı biçtim
Daracık yerden geçtim
(AZRAİL)

(6) Dilim dilim nar
Dizime çıktı kar
Uçtu gitti keklik
Yerinde kaldı dilber
(BUĞDAY)

(7) Adın Abbası
Yeşildir cübbesi
Bunu bilmeyen
Eşek sıpası
(CAMİÎ)
(8) Ağaç üstünde kilitli sandık
(CEVİZ)

(9) Yeraltında ak düğme
(ÇİĞDEM)

(10) Çıktım gittim tepeye
Bir yular kattım sıpaya
(ÇUVALDIZ)

(11) Gece gider Leyla
Gündüz gider Leyla
Çalı çeker Leyla
Dolu döker Leyla
(DAVAR)

(12) Dağdan gelir tekerek
Kara üzüm dökerek
(DAVAR-KEÇİ)

(13) Değneğinin ucu yemiş
Bunu yiyen ölmemiş
Ramazan’da yemiş de
Orucu bozulmamış
(DAYAK)

(14) Taştandır demirdendir
Yediği hamurdandır
(DEĞİRMEN)

(15) Kale kapısından küçük
Eşek sıpasından büyük
Kan kırmızı tuz acı
Bunu bilmeyen gunnacı
(DEVE)

(16) Uzun uzun uzlama
Ucunda bir bazlama
(DEVE TABANI)

(17) Pata küten ağacı
Kırmızı leylek
Güle biten ağacı
(DİKİŞ MAKİNASI)

(18) Yeşil ile başladım
Beyaz ile işledim
Kırmızı ile bitirdim
(ELMA)

Prof. Dr. Sinsi 10-09-2012 11:04 PM

Mersin'in Tarihçesi
 
(19) Evimizin önünde bir ağaç var
Dalsız budaksız
Bir kuş kondu elsiz ayaksız
O kuşu vursam topsuz tüfeksiz
O kuşu pişirsem odsuz ocaksız
O kuşu yesem dilsiz damaksız
(GÖNÜL)

(20) Alaca yılan dünyaya dolan
Vallahi de yalan Billahi de yalan
(GÖZ)

(21) Bir dedem var metten
Sakalları etten
Şimdi gelir görürsün
Güle güle ölürsün
(HİNDİ)
(22) Ak katır ağzını açar
Kara katır gelir geçer
(ISTAR TEZGÂHI)

(23) Gağal gağal gaz geçer
Gağaltısı tez geçer
Bir yumurtanın içinde
Elli bin cülle geçer
(KARGI MAKARNASI)

(24) Geriden baktım yamur yumur
Yanına vardım gökçe demir
(KARINCA)

(25) Dışı kazan karası
İçi peynir mayası
(KESTANE)

(26) Dökülür kavak yaprağı
Dökülür Hz. Adem toprağı
(KINA)
(27) Ektim nohut bitti
Söğüt dalları dut
Başı armut
(KOZA)
(28) Karşıdan baktım ıldır ışık
Yanına vardım yüzü kırışık
(LAHANA)
(29) İstanbul’da süt pişti
Kokusu bura düştü
(MEKTUP)
(30) Bir karıştan boyu var
Hem inekten hem öküzden soyu var
Kendini yer bitirir
Böyle kötü huyu var
(MUM)

(31) Sarp yerde sandal asılı
İçinde mercan basılı
(NAR)

(32) Sarı ineğim sarkıp durur
Düşeceğim diye korkup durur
(PORTAKAL)

(33) Küçücük kutu
Dünyayı yuttu
(RADYO)

(34) Yol kıyısına sac koydum
Geleni gideni aç koydum
(RAMAZAN AYI)

(35) Herkes uyur, İlyas baba oturur
(SAAT)

(36) Yeraltında sakallı hoca
(SOĞAN)
(37) Tid dedim tid dedim
Var kapıya yat dedim
(SÜPÜRGE)
(38) Yoğurdun öz annesi
Ayranın halasıyım
Tereyağın nenesi
Besinlerin hasıyım
(SÜT)

(39) Yapılmadık duvar üstünde
Doğmadık çocuk oturur
(ŞEYTAN)

(40) Altı tahta üstü tahta
İçinde bir ahraz softa
(TOSBAĞA)

(41) Sındı sındı sıra vardı
Ayağını kıra vardı
(TUZAK)

(42) Anası yaman kadın
Babası süklüm büklüm
Kızı güzellerden güzel
Oğlu gurbetlerde gezer
(ÜZÜM)

(43) Melemez melemez
Ocak başına gelemez
(YAĞ DERİSİ)

(44) Benim bir guyum var
İki türlü suyum var
(YUMURTA)

3.1.2. Atasözleri
Eski Türkçe’de Göktürk âbidelerinde, Uygurlardan kalma eserlerde, XI. asırda Karahanlılar devrinde Doğu Türk dilinde ‘söz, haber, mesaj, nutuk, şöhret, şey’ mânâlarına gelen ve ‘sa-‘ fiilinden türemiş, ‘sab-sav’ kelimesi XIV. asırda da İslâm tesirindeki Kıpçak sâhasında görülüyor.
Bu gün yalnız Çuvaşça’da ‘çap’ şekli ve sesi ile ‘şân, şöhret’ mefhumlarına ad olan kelime, Göktürkçe’de ‘öğüt’ fikri ile genişlemiş Turfan metinlerinde açıkça ‘atalar sözü’ için kullanılmıştır. Göktürkler’de ve hattâ daha önceki devirlerde aynı mânâya geldiği muhakkak olan ‘sav’ı Kâşgarlı Mahmud’un ‘mektup’, ‘hikâye’, ‘tarihî hâdise’ yanında atalardan kalma öğütleri ifade maksadıyla tesbit ettiğini biliyoruz.
Yukarıda Türk dilinde kullanılan karşılıklarını verdiğimiz ‘atalar sözü’ Arapça ‘nush, nasihat, meviza’, Farsça ‘pend’ ve Moğolca ‘erdeni üge: cevherli söz’ün ifade ettiği fikri zamanımıza kadar getiren sözlerdir; mânâsından da anlaşılacağı üzere atalardan intikâl etmiştir. Buna göre târihî hayatı olan sözlerdir. Zamanın seyri ve sosyal çevrenin coğrafyası içinde şekil ve muhtevasını kazanarak bugüne kadar gelen bu sözlere hususiyle Irak Türkleri’nin ‘eskiler sözü’ demeleri bundandır.
Maddî şekli bir hareket noktası yapan ve ilk söyleyicilerini tespit edemediğimiz bu dil mahsulleri, hayat prensibi olacak fikir ve düşünceleri, din, ahlâk, hukuk, iktisad, terbiye, gelenek-görenek ile tabiat hât hâdiselerinden teknikten vb. çıkacak kaideleri müşahhasdan mücerrede giden bir yola, bâzen bir fıkra kılığında söz ve yazı ile nesillerden nesillere intikâl ettiren hikmetli cümlelerdir.*

 Aman ağlar diyeceğime aman dağlar derim.
 Benim derdim inek ile danada, karımın derdi sürme ile kınada.
 Erim el olsun, yerim çalı dibi olsun.
 Fukaranın ahı, tahtından indirir şahı.
 Genç avrat alma el için, yüksek yere harman kurma yel için.
 Göç geri dönerse topal deve öne düşer.
 Göçün geri döndüğü topal ite yarar.
 Gurbete kız verme yiter gider, denize taş atma batar gider.
 İnsanı el azdırır, yağmuru yel azdırır.
 Koca ekmeği meydan ekmeği, evlat ekmeği zindan ekmeği
 Ölümden öte yol gitmez, mezardan öte sel gitmez.
 Sekinin taşlısı, öküzün inek başlısı, kızın sarı saçlısı.
 Senin yüzünün aklığı, benim ağzımın pekliğindendir.
 Tarlayı taşlı yerden, kızı kardeşli yerden.
 Ürmesini bilmeyen it, sürüye getirir kurt.

3.3.3. Tekerlemeler
Tekerlemeler, masal, hikâye, bilmece ve halk tiyatrosu gibi bâzı türler içinde veya müstakil olarak ortaya çıkan mahsullerdir. Masalcı, meddâh, karagözcü, hoş-sohbet insan vb. masallarını anlatmaya başlarken dinleyicilerle seyirci topluluğunun dikkatlerini bir noktada birleştirmek ihtiyacını duyarlar.
İşte bu tiyatrodaki gonga benzer. İhtiyaçtan doğan tekerleme, ‘yuvarlak bir şeyi hareket ettirip yürütmek’ mânâsındaki maddi karşılığı ile de uygunluk göstermektedir.
Tekerleme söyleyicisi, vezin, kafiye, aliterasyon ve seciden faydalanarak hisleri, fikirleri, hayalleri, ‘tezâda, ‘mübalağaya, ‘güldürmeye, ‘tuhaflığa, ‘şaşırtmaya dayalı bir takım söz kalıpları içinde, ard-arda, ister açık ister kapalı şekilde ustalıkla sıralar ve yuvarlar. Dinleyici bu renkli prolog veya tasvirin kapısından asıl konuya girmiş olur. Kısa tekerlemeler bunun en tipik misâlini teşkil eder.
Tekerlemeler umumiyetle içinde bulundukları türlere göre masal ve oyun tekerlemesi gibi adlar alırlar. En bol tekerlemeye masalların başında, ortasında veya sonlarında rastlanır. Bu halk edebiyatı mahsulleri muhtelif muhitlere göre isimler almaktadırlar. Doğu Anadolu’da ‘döşeme’ ve Güney Anadolu’da ‘sayıştırma’ bilinen tâbirler arasındadır.
Hususiyetleri üzerinde kısaca durduğumuz tekerlemelerin kaynağını ise aklın kanunları dışında hayâlî, uydurma söz ve vakalarla gerçek mâcerâlarla teşkil eder.*

3.1.3.1. Mensur Tekerlemeler
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Zaman o zaman idi ki bitten binek, pireden yedek, çavdardan kalkan, çöpten kargı; bu hal ile düştüm yola. Vara vara vardım bir Çamlıbel’e. Çamlıbel’de çamur dizde. Yetmiş karga beni görünce, hepsi bir yerde, hep bir ağızdan ‘gelen ağamız, giden paşamız’ demezler mi.
Armudu taşlayalım. Dibinde kışlayalım. Uzun sözün berisi, ala tavşan derisi, müsade ederseniz masala başlayalım...

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellâl iken, pireler berber iken, aslan yatağından kalktı bir tilki, tüfeğim olsaydı vururdum belki. Anaypazarı’nda satıldı kürkü. Param olsaydı alırdım belki.
Güle çıktım gülmedim, gülden düştüm ölmedim...

Bir varmış bir yokmuş. Tanrı’nın kulu çokmuş. Evvel zamanın içinde develer gölde uçarken, balıklar çölden geçerken. Sırtında kamburu, elinde kalburu, deve gibi yumru yumru. Geliyor çalım sata sata. Bindim bir yağız ata, dorudur diye. Minareyi beline sokmuş borudur diye. Keloğlan yatmış kalkmıyor, ayaklarım yorulur diye. Keloğlan yatar ama uyumaz. Kel kafası kızınca develer gelse korkmaz.

Vakti zamanında, zaman zaman içinde, kalbur saman içinde. Deve tellâllık ederken, eşek hamallık ederken, Şam’dan vurdum kılıcı, şarktan çıktı bir ucu. Yetmiş kazan kaygana pirinci yedik karnımız doymadı, yüzümüz gülmedi, dişimiz ışımadı. Ha şurada, ha burada, altmış tarla firik buğday. Onu da yedik karnımız doymadı, yüzümüz gülmedi, dişimiz ışımadı. İçi dolu boş ambar, minareden büyük bumbar. Onu da yedik karnımız doymadı, yüzümüz gülmedi, dişimiz ışımadı. O yalan bu yalan, eşeğe binip deveyi kucağına alan, fili yuttu bir yılan bu da mı yalan!..

Ne tarlamız vardı, ne darımız. Ne kovanımız vardı, ne arımız. “Kim demiş ki bal demekle ağız bal olmaz” diye, “Böyle çingenece fal olmaz” diye.
Bir gün arı gelip kondu başımıza, görünce girdim yeni bir yaşıma. Bir gözünden bal akıyor, bir gözünden kaymak. Dünyalar değer bir kere tatmak. Gayri ne kirmen eğirdim, ne davar çevirdim. Her işi bir yana serip bir arıyı güttüm. Bağ bağ gezdirip, bahçe bahçe büyüttüm. Her çiçekten bal aldı, yaprak aldı, dal aldı. Velâkin yumurcağın biri bir taş attı, ayakları kırıldı. Bağlandım olmadı, yağlandım olmadı, bir türlü bir şifa bulmadı. Nihayet dolandım bayırı dağı, getirdim bir ceviz yaprağı. Sardım sarmaladım inceden ince; ne ağrı kaldı, ne sızı bence...

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik. Arkamıza baktık ki bir örme uzunluğu yol gittik. Harda hurda altmış iki firik buğday yedik, karnımız doymadı. Kulağımızın dibi vız bile demedi.
O yalan bu yalan. Karıncaya vurduk palan. Yedi yerden çektik kalan. Karıncaya bindik, fili kucağımıza aldık bu da mı yalan.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, biz hayladık hoyladık cümle alemi topladık. Allah’ın karışı, tandırın başı olur da kim gelmez. Haylayan da geldi, hoylayan da geldi. Hele büyük başı büyük ayak kara kadı geldi Kadıyı duyunca yabanın kazı, ördeği geldi. Ördeği, kazı görünce bir de çulsuz tazı geldi. Tazının peşinden de görmemişin oğlu, Kôr Memiş’in kızı geldi. Ne etti etti, arkası sökün etti. Kambur Ese, Sarı Köse geldi. Biri saltanata, biri süse geldi...

Çatalca’da Topal Nacar, Topal Nacar çatal saban yapar çatar satar. Topal Nacar ölürse, çatal saban kim yapar, çatar satar.

3.1.3.2. Manzum Tekerlemeler
Tuz taşı tuz taşı
Altın bilezik kaşı
Senin baban değilse
Benim babam da su başı

Su başının kulusun
Altının çulusun
Ağanın atı kişniyor
Arpa için kişniyor

Arpayı nereden bulayım
Satıcısını alayım
Satıcısında yok derler
Akarcada çok çerler

Akarcanın kinidi
Ebize suyunu kinidi
Geceki gelen kim idi
Emmioğlu Musacık
Elleri kolları kısacık

Çık çıkalım çardağa
Ok atalım ördeğe
Ördek başını kaldırmış
Ak yelesini aldırmış

Ak yelesi başında
İki bülbül bir torbada beslenir
Birin kessen boğazlasan
Elim kana bulaşır

Elimi nerede yuyayım
Akarcada yuyayım
Akarcanın kinidi
Ebize suyunu kinidi
Geceki gelen kim idi
Emmioğlu Musacık
Elleri kolları kısacık

Dinleyin tilkinin hikâyatını
Tilkiden hocanın şikâyatını
Dinleyin tilkinin destanını
Tilki girdiği hocanın bostanını

Hoca tutdu kuşağı ile bağladı
Çakal gördü zari zari ağladı
Arkadaş nedir senin bu işlerin
Yarın ölüm sırtaracak dişlerin

Ben ölürsem pekmez ile yusunlar
Baklavayı sabun diye sürsünler
Hemencecik mezarımı kazsınlar
Kuru üzüm toprak diye atsınlar
Bandırmayı hece taşı diye diksinler
Tavuk bacım gelip baş ucumda ağlasın
Hindi kardeş gelip telkin verip bağlasın

4. BÖLÜM

4.1. FOLKLOR
4.1.1. Geçiş Dönemi Folkloru

4.1.1. Ad Verme
Bebeğe isim ailenin en yaşlı erkek üyesi tarafından konur. Ama böyle biri yoksa bebeğe isim oğlanın babası tarafından konur.
Bebeğe isim koyacak olan kişi önce abdest alır. Bebeği kucağa alırken besmele çeker. Bebeğin önce sağ daha sonra da sol kulağı üçer defa ismini söyler. Böylece bebeğin adı konmuş olur. Bebeğe kim isim veriyorsa âdet olarak o kişiye bir çorap ve bir mendi hediye edilir.

4.1.2. Sünnet
Sünnetten bir gün önce sünnet kınası yapılır. Kına kadınlar arasında olur. Sünnet olacak çocuğun kına eline yakılır. Çocuğun mutlaka bir kirvesinin olması şarttır. Bu kirve yakın bir aile dostu olabileceği gibi herhangi biri de olabilir. Ancak akraba olmaz.
Sünnet günü çocuğun kıyafetlerini kirvesi giydirir. Babasının yaptığı katkı kadar kirve de sünnete katkıda bulunur. Sünnetten önce yemek yenir. Mevlid okutulur. Mevlidde kirvenin hanımına iğne oyalı örtülüdür. Kirveye ailenin maddi gücü ölçüsünde hanımıyla birlikte bohça hazırlanıp hediye edilir.
Kirve çocukla ilgilenir. Çocuğa sünnet yatağı hazırlanır. Bu yatağa yeni dantelli çarşaf, karyola takımı serilir. Yatağın etrafı süslenir. Sünnet saati geldiği zaman kadınlar odadan ayrılırlar. Odada sadece erkekler kalır. Kirvesi çocuğu kucağına alır. Sünnet sırasında çocuk bağırmasın diye ağzına sürekli lokum verilir.
Sünnet bittikten sonra çocuk yatağa yatırılır ve kirvesi çocuğu hiç yalnız bırakmaz. Âdet olarak kirve çocuğa bir saat alır.
Sünnetten bir gün sonra kirve yemeğe çağırılır. Böylece kirve akraba derecesine yükselmiş olur. Kirvenin çocukları aileye kardeş sayılacağı için kız alınmaz veya kız verilmez. Bunun sebebi sünnet olan çocuğun kanının kirvenin herhangi bir yerine değmiş olmasındandır.
Çocuk büyüdükten sonra bile kirve çocuğun her şeyiyle ilgilenmek zorundadır.
Çocuk sünnet olduktan sonra davul, zurna çalınır. Kadınlar erkekler kendi aralarında eğlenirler.

4.1.3. Askere Yolcu Etme
Gençleri askere uğurlamak önemli bir olaydır. Askere gidecek olan genç, askere gitmeden önce bütün akrabalarını ve yakın dostlarını ziyarete gider. Ziyarete çıkmasa bile akraba ve yakın dostlar, genci yemeğe davet ederler. Bu yemeği veda yemeği şeklinde düzenlerler. Ziyaret ettiği akrabalar askere, uğurlama sırasında belli bir miktar para verirler. Bu paranın miktarı hiç önemli değildir. Önemli olan verilmesidir. Bu bir gelenektir. Askerin gideceği yeri öğrenmesi için gittiği jandarma komutanlığına bile köydeki bütün gençler, toplanıp giderler, askere gidecek genci yalnız bırakmazlar.
Askere gidecek olan gencin ailesinin durumu uygunsa mevlid okutulur. Mevlid gencin askerliğini kazasız, belasız bitirmesi içindir. Âdete göre bir tane kurban kesilir. Kesilen kurbandan yemekler yapılır ve gelen misafirlere ikram edilir. Misafirlerle en fazla askere gidecek olan genç ilgilenir.
Askerin bir de kınası vardır. Askere gitmesine bir gün kala kına yakılır kınada davulla, zurnayla köy ve akraba yakın dostlar eğlenirler. Kınaya gelenler asker gence hediyeler getirirler.
Kınadan sonra askere gidecek genç ve arkadaşları köyde erkeklerin toplu olarak bulunduğu yerlere gider ve herkesle tek tek vedalaşıp helâllik ister.
Askere genci genellikle akşam gönderirler. Otogarda herkes toplanır. Gencin akrabaları, yakın arkadaşları, yakın dostları ve ailesi vardır. Asker davullar, zurnalar eşliğinde uğurlanır. Genç, davul, zurnayla gönlünce oynar. Toplu halde erkekler halay çeker.
Askerin uzun süre ait olduğu yerden ve ailesinden ayrı kalacağı düşünüldüğü için asker gencin o gün için dediği yapılır.
Otobüse binmeden önce herkesle vedalaşır. Annesiyle vedalaşırken annesi oğluna simitten bir parça ısırtır. Gerisini saklar. Simidin gerisi bir odaya asılır. Geri dönene kadar bu simit saklanır.
Asker genç, eğer sözlüyse, sözlüsü ona bir mendi hediye eder. Bu dantelli mendili genç kız eliyle işler. Bu mendili askerde kesinlikle kullanmaz. Askerden döndükten sonra ve hatta evlendikten sonra saklar. Bu bir gelenektir.

4.1.4. Düğün

4.1.4.1. Kız İsteme
Evvelâ oğlan tarafının kendi arasında konuşmalar olur. Anne baba oğluna kimi istediğini; kimi arzu ettiğini sorar. Bu konuşmalar olduktan sonra kız isteme işlemine geçilir. Oğlanın karar kıldığı kızı istemek için köyün ileri gelen yaşlılarından, hacısından, hocasından iki, üç kişi kız evine yatsı namazından sonra, geç vakit gönderilir. Geç vakit gönderilmesinin nedeni hiç kimsenin görmemesi içindir.
Giden kişiler, selâm, hoş beşten sonra niçin geldiklerini ev sahibine sezdirmeye çalışırlar. Daha sonra:
“Ahmet Ağanın oğlu Mustafa’ya kızınız Emine Hatunu, Allah’ın emri peygamberin kavli üzere istemeye geldik. Allah yazdıysa siz de münasip görürseniz vereceğiniz kararı, diyeceğiniz sözlü bekliyoruz” denilerek kız istenir. Kız taraf, “Biraz düşünelim, kendi aramızda konuşalım. Başka bir gün tekrar buyurun gelin” der.
Kızı istemeye giden kişiler gelip durumu oğlan tarafına anlatırlar. Kendi aramızda konuşalım, düşünelim sözü bir yumuşatma işareti olarak kabul edilir. Oğlan tarafı, bu işte bir yumuşaklık var herhalde diyerek sevinir. İkinci defa gidiş yani tekrar istemek için gidişte kız tarafı: “Allah yazdıysa ne diyelim.” diyerek önceden hazırladıkları bir listeyi dünürcülere sunar. Liste yazılmıştır. Bir beşi birlik, on sarı lira ve belli bir miktar başlık parası, iki top bez, şu kadar yorgan yüzü, bu kadar döşek yüzü gibi istekler listeye yazılmıştır. Liste istekçilere yani dünürcülere sunulur. Dünürcüler bu listeyi oğlan evine ulaştırır. Oğlan tarafı da bu listeyi makul görüp kabul ederse dünürcülere bildirir. Dünürcüler kız tarafına “Bu iş kabul olundu. Bundan sonra yapılacak işleri konuşalım” derler.

4.1.4.2. Nişan
Bir gün alınır. Eski zamanlarda nişan takma işi gündüz değil, mutlaka gece olur. Nişan, çok kalabalık olmaz. Oğlan tarafından üç, beş kişiyle birlikte dünürcüler kız evine hazırlanmış tahin helvası götürürler. Bu işler yatsı namazından sonra yani geç vakit olur. Getirilen helva yenir. Nişana gelen kişiler arasında Kur’an okumayı ve dua etmeyi bilen varsa, Kur’an okunur ve dua edilir. Kızın parmağına yüzük takılır ama oğlan ortada yoktur. Oğlan kendi evindedir. Dünürcüler, kız evinin takacağı yüzüğü alır oğlan evine gelir. Oğlana yüzük kendi evinde takılır. Daha sonra ne zaman düğün yapılacak karara bağlanır.

4.1.4.3. Düğün Hazırlıkları
Yöremizde gelirimiz ağustos, eylül, ekim bu üç aylar arasında olduğu için, üzümden sonra, pamuktan sonra denilerek eylül, ekim ve kasım aylarına düğün günü ayarlanır. Gün yaklaştığı zaman listedeki istekler, pamuklar bezler, astarlar oğlan evinden kız evine gönderilir. Kız evine oğlan tarafından giden bayanlardan, kız evinin yakını olan bayanlar bir araya toplanıp getirilen pamuktan belli bir miktar ister derler. Gelen pamuktan, pamuğa göre, iki, üç tane döşek, yastık, dört beş tane yorgan yapılarak yatak hazırlanır. Oğlan tarafında da köy davet edilerek düğün ekmeği yani yufka ekmek yapımı başlar. Oğlan evinde yapılmış yufka ekmeklerden beş altı kilosu ufalanır içine leblebi, kuru üzüm konulmuş şekilde becerikli bir kişi tarafından köye dağıtılır. Bu yapılan işleme okuntu, davetiye adı verilir. Bizim düğümüz var anlamına gelir.
Oğlan evinde tekrardan düğün ekmeği yani yufka ekmek yapımı başlar. Köyden isteyenler, oğlan tarafını seven kişiler bir tabak içerisine un, buğday doldurur. Bulabildiği çiçeklerden unun içerisine koyar. Oğlan evine yani ekmek yapılan yere gelir. İçerisine çiçek koyduğu un tabağını da getirir. Ekmek yapımına yardım eder. Düğün ekmeği yani yufka ekmek yapımı iki, üç gün devam eder.

4.1.4.4. Bayrak Dikimi
Düğün, gelenek gereği cuma günü olur. Gelin perşembe günü gelir. Gerdek perşembeyi cumaya bağlayan gece olur. Onun için gelinin geleceği haftanın başında yani pazartesi günü bayrak dikimi olur. Oğlan evinde davar kesilir, kavurmalar, çorbalar, yemekler yapılır. Köylüye ‘yarın bayrak dikimi var.’ diye ilân edilir. Köy halkı oğlan evine toplanır. Yemek yenilir, Kur’an okunur, dua edilir. Silahlar sıkılır ve oğlan evinin damına küçük bir Türk bayrağı dikilir. Bayrağın değneğinin başına ayna bağlanır, turunç veya portakal takılır. Bu, düğün olacak evin işaretidir. Dışarıdan gelen davetliler bu bayrak sayesinde evi sormadan bulabilirler.

4.1.4.5. Düğün Alayı
Düğün alayı, yani yengeler, gençler, yakınlar, davetliler atlarla çalgı eşliğinde kız evine varırlar. Kız evi bunları karşılar. Kız evine salı günü varılır. Perşembeye hazırlık olsun diye çarşamba gününden yemekler yapılır. Kazanlarla pilav pişer, topalak çorbası, mantı yapılır. Hazırlanan yemekler perşembe günü, davetlilere yedirilir.

4.1.4.6. Kına Gecesi
Çarşambayı perşembeye bağlayan gece kız evinde kına gecesi yapılır. Kız evinde davul, saz çalmaz. Davul, çalgı ne ise kahvelerde köy meydanında çalar. Kız evinde ise kadınlar toplanarak kendi getirdikleri dümbelek ya da deblek denilen çalgı aletini çalarak kendi aralarında eğlenirler. O akşam gelin kızın eline kına yakalar.

4.1.4.7. Gelinin Oğlan Evine Gönderilmesi
Perşembe sabahı gideceği yerin uzaklığına göre gelinin bindirilmesi ayarlanır. Gelinin bineceği atın üzerine süslü, nakışlı terki atılır. Atın gemine ve başındaki yularına ise mendiller, gelinlik kız tarafından işlenmiş süslü çevreler bağlanır. Kız, evinin önündeki merdivenin dibine getirilir. Kız, yukarıda annesi, babası ve kardeşlerinin yanında, giyinmiş, kuşanmış bir vaziyettedir. Gelin kuşağı denilen kırmızı bir kuşak kızın kardeşi tarafından dua ile beline bağlanır. Yüzünü görülmemesi için de başına kırmızı bir örtü örtülür. Bir koluna erkek kardeşi, bir koluna da babası girerek, gelin kızı merdivenden indirir ve ata bindirirler. Atın başını bir kişi çeker. Gençler yol boyunca oynarlar, haya çekerler ve oğlan evine varılır. Oğlan evinin önünde pişmiş yemeklerin bulunduğu kazanlar vardır. Gelin at üzerinde, kazanın etrafında üç defa kıvrandırılır. Daha sonra merdiven dibine getirilir. Gelin burada bekler. Kaynanası ve kayınbabası tarafından geline hediyeler verilir. Kayınbabası der ki: “Ben falan bağı verdim.” Kaynanası: “Ben aşağıdaki ineği deveyi verdim.” Bu bağışlar da yapıldıktan sonra gelin attan indirilir. Sonraları güvey gelin kızın koluna girerek yukarı çıkar. Gelini odasına yerleştirir. Üç, beş dakikadan fazla olmamak şartıyla ufak bir konuşma yaparlar.

4.1.4.8. Gerdek
Gençler, dışarıda güveyi bekler. Güvey çıkar ve gençler onu alıp götürür. Bir odada sohbet ederler. Güvey bu sırada tıraş olur. Gelin tarafından alınmış, hazırlanmış giysiler güveye giydirilir. Yatsı ezanı okununca iki sağdıç güveyin koluna girer. Diğer gençler de arkasından giderler. Önce camiye gidilir. Camiî’de yatsı namazı kılınır. Namazdan sonra köyün imamı nikah duası yapar. Daha sonra güvey sağdıçlar ve diğer gençler eşliğinde şarkılar, türküler, biliniyorsa ilâhiler söylenerek evin önüne yani merdivenin dibine getirilir. O arada oğlanın babası, yoksa yakını merdivenin başında bekler. Gençler: “Ey! Ev sahibi, size bir tosun getirdik. Boğa getirdik biz bunu satmak istiyoruz, alır mısınız?” Oğlan tarafı: “Alırım ne istiyorsunuz?” O zamanın parasına göre on lira, yirmi lira para isterler. Oğlanın babası veya yakını o parayı verir. Oğlanın yanındaki sağdıçları arkasına ufak bir yumruk vurarak serbest bırakırlar. Oğlan gerdeğe girer. Gençler de oğlanın babasından ya da yakınlarından aldıkları parayla kahveye giderler. Lokum, çerez, bandırma alarak yer, içer ve eğlenirler.

4.1.5. Ölüm Âdetleri
Hıçkırık tutması, burnun dikilmesi, çenenin sarkması, gözlerin sabitleşmesi ölüm belirtileridir.
Eğer hastanın öleceğine kanaat getirilirse başında Kur’an okunmaya başlanır. Hastaya zem zem suyu verilir. Eğer uzakta yakınları varsa hastanın yanına uzaktaki kişinin çamaşırları konur. Bu şekilde ona hasret gitmeyeceğine inanılır.
Öldükten sonra kişi gömülene kadar serin bir yerde bekletilir. Sabah öldüyse, öğlen, öğlen öldüyse ikindi, akşam öldüyse, sabah namazının ardından cenaze namazı kılınıp gömülür.
Gözleri açık öldüyse, birine hasret gittiği inancı vardır. Ölmeden önce, görmek istediği kişiyi görmemiştir. Arkasında sahipsiz kalacak birileri varsa da hasta gözleri açık ölür.
Ölen kişinin önce yakınlarına haber verilir. Ölü, evinde yıkanır. Yıkandığı kazan ters çevrilerek üstüne üç tane küçük taş konur. Bu taşlardan her gün bir tanesi atılır. Bu üç gün sürecinde odasında ışık yanar. Ruhun geleceğine inanılır. Ölen kişinin yıkandığı suyun artanı ayak değmeyen bir yere dökülür.
Ölen kişinin eşi nikah düştüğü için kendisine haramdır. Bu nedenle eşi ölüyü göremez. Ama çocukları ellerini öper.
Tabutun üzerine yeşil bir örtü ve namazlık örterler. Mezarlığa tabut dualarla götürülür. Ölü, gömülürken mezarının başında dualar ve Kur’an okunur.
Kişi vasiyetinde nereye gömülmek istediyse oraya gömülür. Ölü gömüldükten sonra halktan biri beyaz bir beze zift sürerek bu bezi mezarın başına bağlar. Sırtlan taze ölü etini sevdiği için gece gelip mezarı kazar ve ölünün kefenini yırtarak etini yer. Buna engel olmak için bu işleme başvurulur. Kötü bir koku oluştuğu ve sırtlan bu kokuyu sevmediği için yeni gömülen kişinin mezarına yaklaşamaz.
Cenazenin ilk günü ölü evinde yemek pişmez. Komşular ya da akrabalar tarafından yemek yapılır. Yakın akrabalar yemek yaparak ve hoca getirerek evi yas evi yaparlar. Cenazenin üçüncü günü ölünün helvası pişirilir. Bu helva herkese dağıtılır. Ölünün yedisinde kış ayı ise kuru fasulye, yaz ayı ise taze fasulye pişirilir. Ölünün mutlaka kırkında ve elli ikisinde de Kur’an okutulur.

4.1.2. Beslenme

4.1.2.1. Yöreye Ait Yemek Tarifleri
Topalak Çorbası
Malzemeler:
Dört çay bardağı ince bulgur, iki çay bardağı un
Bir çay kaşığı kimyon, bir çay kaşığı tuz
İki yemek kaşığı sıvı yağ veya katı yağ
Bir büyük soğan, bir kaşık biber salçası
Bir kaşık domates salçası, bir su bardağı nohut
Yarım kilo kemikli et, nane, limon
Yapılışı:
Bulgur sıcak su ile ıslatılır. İçine tuz, kimyon konulup yoğrulur. Biraz yumuşayınca bulgurun içine un katılıp yumuşayıncaya kadar yoğrulur. Yoğrulan hamurdan nohut büyüklüğünde parçalar alınıp avuç içinde yuvarlanır.
Diğer taraftan kemikli et haşlanır. Nohut pişirilir. Tencere içine soğan rendelenir. Yağ konulur, soğanlar sararıncaya kadar pişirilir. Haşlanmış et parçaları ve doğranmış domatesler konulup pişirilir. Bir kaşık domates ile biber salçası da içine katılır. Haşlanmış et suyu ilave edilir, kaynamaya bırakılır. Su iyice kaynadıktan sonra içine yuvarlanmış bulgur hamuru atılır. Bir iki taşım iyice kaynatılır. Üstüne limon suyu ve nane atılır, servis yapılır.

Sarımsaklı Köfte
Malzemeler:
Dört çay bardağı ince bulgur, iki çay bardağı un
Bir yumurta, bir çay kaşığı kimyon
Bir çay kaşığı tuz, bir büyük baş sarımsak
Bir su bardağı zeytinyağı, iki yemek kaşığı biber salçası
Üç büyük domates, bir demet maydanoz, bir adet limon
Yapılışı:
Tepsi içinde bulgur ıslatılır. İçine bir kaşık salça, kimyon, tuz, yumurta ve un konulup yumuşayıncaya kadar yoğurulur. Yoğrulan hamurdan nohuttan büyükçe parçalar alınır. Avuç içinde yuvarlandıktan sonra baş parmakla ortası delinmeyecek şekilde basılır. Diğer taraftan tencere içine dövülmüş sarımsak, iki kaşık biber salçası küçük doğranmış domatesler konulup kaynatılır. Bir tutam tuz yapılan hamura atılır, kaynatılır. Kaynayınca süzülür. Tepsi içine dökülür. Yapılan sarımsaklı sos, doğranmış maydanoz ve limon suyu konulup iyice karıştırılır. Servis yapılırken yanına turşu, domates dilimleri, turp konulur.

İçli Köfte
Malzemeler:
Dört su bardağı bulgur, iki su bardağı un
Bir çay kaşığı irmik, iki yüz elli gram siyah et
Biber salçası, kimyon, tuz
Yarım kilo kıyma, iki kaşık katı yağ
Karabiber, yüz gram ceviz, maydanoz
Yapılışı:
Tepsi içine bulgur konulup ıslatılır. İçine, un, irmik, dövülmüş et, kimyon, tuz, salça konulup iyice yoğrulur. Hamur yumuşayınca ceviz büyüklüğünde parçalar alınır avuç içinde baş parmak yardımıyla içi açılarak bardak şekli verilir. İçine kıyma harcı konulup, ağzı kapatılır ve yumurta şekli verilir. Diğer taraftan tencere içinde su kaynatılır. Hazırlanan köfteler içine atılıp haşlanır. Haşlandıktan sonra köfteler kepçe ile servis tabağına alınır. Üzerine sarımsaklı sos yapılıp dökülür.
Kıymanın Hazırlanışı:
Yarım kilo kıyma, tencere içinde soldurulur. İçine yağ, doğranmış soğanlar konulup kavrulur. İçine dövülmüş ceviz, karabiber, tuz kıyılmış maydanoz konulur. Soğuduktan sonra köfte içinde kullanılır.
Sosun Hazırlanışı:
Dört, beş sarımsak dövülür. İçine sıvı yağ, bir kaşık salça, kırmızı biber konulup hazırlanır. Yapılan köftelerin üzerine dökülür.

Humus
Malzemeler:
Yarım kilo nohut, dört kaşık tahin
İki limonun suyu, beş diş sarımsak
Sıvı yağ, tuz, kimyon
Maydanoz, kırmızı biber
Bir fincan sıvı yağ, bir çay kaşığı sumak
Yapılışı:
Nohut akşamdan ıslatılır. Islatılan nohut yumuşayıncaya kadar pişirilir. İyice pişen nohut süzgeçten geçirilir. Macun haline gelen nohudun içine dövülmüş sarımsak, tahin, kimyon, tuz, limon suyu, bir fincan su konulup bir taşım pişirilir. Karışım servis tabağına konulur. Üzerine yağ biber karışımı kızdırılarak dökülür. Maydanoz ve sumakla süslenerek servis yapılır.

Baba Gannuş
Malzemeler:
Dört adet iri topak patlıcan, iki kaşık tahin
Beş diş sarımsak, karabiber, tuz
Limon, kırmızı biber
Bir çay fincanı sıvı yağ, yarım demet maydanoz
Yapılışı:
Patlıcanlar kabuklu olarak közde veya fırında pişirilir. Pişen patlıcanların kabukları soyulur. Çatalla tabak içinde iyice ezilir. İçine dövülmüş sarımsak, limon suyu, tuz, karabiber, tahin konulup iyice karıştırılır. Karışım macun şeklini alıncaya kadar iyice karıştırılır. Servis tabağına konulup üzerine kırmızı biberle yağ karışımı dökülür. Maydanoz ile süslenerek servis yapılır.

Tutmaç Çorbası
Malzemeler:
Yarım kilo un, bir yumurta
Bir su bardağı yeşil mercimek, iki kaşık katı yağ
Tuz, üç diş sarımsak, bir kase yoğurt, nohut
Kırmızı biber, nane, bir çay bardağı un, bir kaşık sıvı yağ
Yapılışı:
Tepsi içinde unun ortası açılır. İçine tuz, yumurta konulup, normal bir hamur yapılır. Hamurlardan da bezeler yapılır. Merdane yardımıyla çok ince olmayacak şekilde hamur açılır. Yağsız tavada tam pişmeyecek şekilde pişirilir. Çok az pişen bazlamalar kibrit çubuğu kalınlığında ince ince kesilir.
Diğer taraftan tencere içinde mercimek haşlanır. İçine haşlanmış nohut ve tuz atılır. Kaynayan suyun içine hazırlanan hamurlar atılıp, çok su kalacak şekilde pişirilir. Başka bir tarafta bir çay bardağı un, bir kaşık sıvı yağ, tuz konulur, yoğrulur. Yoğrulan hamurdan ufak parçalar kesilir. Tavada sıvı yağ kızıncaya kadar pişirilir. Kıkırdak haline gelen hamurlar pişen çorbanın içine dökülür.
Tabaklara çorbalar konulur. Üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Yoğurdun üzerine kızdırılmış yağ, biber, nane karışımı dökülüp servis yapılır.

4.1.3. İNANMALAR
Çocuğu doğup yaşamayan birisi eğer çocuğu yaşarsa adı Mehmet olan yedi aileden bir parça bez alarak bu bezleri birleştirip elbise diker ve çocuğuna giydirir.
Doğum yapan kadının evine un getirmezler. Un getirileceği zaman bebeği dışarı çıkarırlar. Unu eve öyle koyarlar. Gelen undan alıp bebeğin anlına, yanaklarına sürerler. Büyüsün, saçı, sakalı ağarana kadar yaşasın anlamındadır.
Doğum yapan kadının yanına al basmasın diye kırmızı bir şey giyinip gelinmez.
Hamile kadının saçını kestirmezler. Eline ve saçına kına yaktırmazlar. Doğacak bebeğin ömrünün kısa olacağına inanılır.
Cuma akşamları çocuklara sakız çiğnetmezler. Ölü eti çiğnenmiş gibi olacağına inanılır.
Örümceğin yuvası cuma günü bozulmaz.
Saçın uzunu iyidir. Kadın öldüğü zaman göğsünü kapatması gereklidir. Bu nedenle saç kestirmek istemezler.
Leylekler geldiğinde ayaktaysan işinin iyi olacağına, o yıl her işin yolunda gideceğine inanılır.
Akşamları süt verilmez. İneğin hastalanacağına inanılır. Eğer mutlaka verilmesi gerekiyorsa süt verilen tasın üstüne yeşil bir yaprak konulur.
Yumurta kabuğunu çiçeğe takarlar. Nazara uğrayıp solmasın anlamındadır.
Dolu yağarken evin ilk ve tek kızı doluyu bıçakla keser. Kesilen dolu parçasıyla bıçağı evin önüne koyar. Bu şekilde dolunun kesileceğine inanılır.
Eşiğe düşmeyi iyi saymazlar. Eşiğe düşen kişi cinlerin çocuklarının üzerine düşmüş olur.
Gökkuşağının altından geçmeyi başaran kişinin kızsa erkek, erkekse kız olacağına inanılır.
Hava karardıktan sonra acı soğan, kazan ve leğen istemeyi iyi saymazlar.
Hızlı yağan yağmurda evin en büyük çocuğu ocağın altına konulan mangal demirini sırasıyla sayarak atar. Atarken dua okur. Demiri attıktan kısa bir süre sonra yağmurun duracağına inanılır.
Namaz kıldıktan sonra, edilen duanın bitiminde Âyete’l Kürsî okunur. Bir sağına, bir soluna, bir yere bir göğe ayrı okunup üflenir. En son okunan Âyete’l Kürsî yutulur. Namazdan bu şekilde kalkan kişinin evine hırsız girmeyeceğine, hırsız gelse bile evin kapısını bulamayacağına inanılır.
Nazar değmesin diye üzerlik adı verilen bir tohumu yağda kavurup kişiye koklatırlar.
Nazar değmesin diye yanmış kömürü yani közü bir kap suya yedi defa her seferinde dua okuyarak atarlar. Köz suyun içinde parça parça olur. Bu dualı ve kömürlü suyu nazar değen çocuğa içirirler. Elini yüzünü bu suyla yıkarlar. Kalan suyu ayakla basılmayan bir yere dökerler. Bu şekilde çocuğun nazardan kurtulacağına inanılır.
Suyu eşiğe dökmezler. Sıcak suyu serpmeyi tercih ederler. Çünkü eşiğe dökülen su ya da serpilen sıcak suyun cinlerin üzerine döküldüğüne inanılır.
Suyun içine (dere, çay, su birikintisi) tuvalet yapılmaz. Öbür dünyada kirpiklerle bu pisliğin ayıklanacağına inanılır.
Sünnet olan çocuğun sünnet sırasında annesinin ağlamasını iyi saymazlar. Ağlayan annenin gelinini kıskanacağına inanılır.
Süpürgeye oturmayı uğursuzluk sayarlar.
Tırnağı akşam kesmezler. Tırnağını akşam kesen birinin iftiraya uğrayacağına inanılır. Perşembe günü cumaya hazırlık olsun diyerek tırnak keserler.

Kaynakça

DEVELİ Şinasi, Akdenizde Bir İnci Kent Mersin, Mersin 1998
ELÇİN Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Akçay Yayınları, Ankara 1993
Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, Tok Yayınları Sayı: 211
Türkçe Sözlük, Tok Yayınları

Sözlük
-A-
Al: Düğünde güveyin boynuna atılan mendil büyüklüğünde kırmızı bez. 2. Kadınların alınlarına bağladıkları yeşilli kırmızılı ipek örtü.
Ala: Karışık renkli, alaca. 2. Açık kestane renginde olan.
Alaca: Siyahla beyaz karışık renk, siyahlı beyazlı.
Âlem: 1. Dünya, acun, cihan. 2. Çevre. 3. Durum ve koşullar. 4. El gün, herkes. 5. Eğlence.
Anadan belli: Doğuştan işareti, nişanı olan.
Anay: Ara bozucu, müzevir.
Anay pazarı: Ara bozuculuğun çok olduğu yer.
Aplak: 1. Tembel. 2. Budala, şaşkın.
Arşın: Eskiden kullanılan ve aşağı yukarı metrenin üçte ikisine eşit olan uzunluk ölçüsü.
Asbab: Çamaşır.

-B-
Bandırma: 1. İri taneli, beyaz üzüm, razak. 2. Kuru üzüm. 3. Ceviz içi, badem, ipliğe dizildikten sonra pekmezli veya şekerli nişastaya batırılarak yapılan sucuk, şeker sucuğu, pekmez sucuğu.
Bazlama: Mısır, arpa, darı ve buğday unlarından yapılan mayalı, mayasız, yağlı, yağsız, şekerli, şekersiz, ince ve kalın pişirilen sac ekmeği.
Belek: Kundak, çocuk bezi.
Belik: Saç örgüsü.
Bibi: 1. Hala. 2. Amca karısı, yenge. 3. Abla. 4. Nine, büyükanne. 5. Teyze.
Bostan: 1. Sebze bahçesi. 2. Kavun, karpuz tarlası. 3. Kavun ve karpuza verilen ortak ad.
Boz: 1. Açık toprak rengi, 2. Açılmamış, sürülmemiş.
Bucak: 1. Memleket. 2. Semt, mahalle. 3. Taraf, öte, uzak. 4. Dağ eteği. 5. Dağ tepesi doruğu.

-C-Ç-
Cılga: 1. Harmanda saman ile taneyi ayırmak için her ikisi arasına uzatılan ağaç. 2. Kağnı veya araba izi. 3. Su yolu.
Cihan: Dünya, âlem.
Civan: Yakışıklı genç.
Civan-ı Mert: Mert yaradılışlı, yüce gönüllü yiğit.
Cübbe: Din adamlarının elbise üstüne giydikleri uzun, yenleri geniş, düğmesiz giysi.
Cülle: 1. Kafa. 2. Küçük kefal balığı. 3. Yaramaz kötü.
Çevre: 1. Bir şeyin kenarlarının meydana getirdiği kapalı çizgi. 2. Bir şeyi kuşatan yakın yerler. 3. Bir kimse ile ilişkisi bulunanlar. 4. Sırma işlemeli mendil.
Çökelek: Ayrandan yapılan yağsız peynir.

-D-
Dağım: Çitlembik ağacı ve üzümü.
Deste: 1. Demet bağlam. 2. Darıya benzeyen ak darı da denilen bir çeşit tahıl. 3. Mısıra benzeyen tohumundan un yapılan bitki.
Devmek: 1. Kımıldamak hareket etmek. 2. Çırpınmak, kıvranmak, tepinmek. 3. Çabalamak, uğraşmak, didinmek.
Dırpa: Tepe, en yüksek yer, uç.
Doğum: Frenk üzümü.
Dübek: 1. İçinde kahve ya da bulgur dövülen oyuk taş, taş havan. 2. Tahta havan. 3. Yayık.

-E-
Elemir: Fal
Elemirci: Falcı.
Elvan: Renkler demek olup dilimizde “çeşit çeşit renkli” anlamında sıfat olarak kullanılır.
Engin: 1. Alçak yer. 2. Geniş alan.3. Ucu bucağı görünmeyecek kadar geniş.
Er: 1. Erkek. 2. Koca. 3. Aşamasız asker. 4. Kahraman yiğit.
Eşmeli: Kaymak.

-F-
Felek: 1. Gök. 2. Acun. 3. Talihleri çizdiği sanılan doğaüstü güç.
Fetva: Dini ilgilendiren sorular üzerine müftünün verdiği genel yargı.
Firik: Olgunlaşmaya başlayan tahıl. 2. Çerez olarak yenilen tahıl kavurması.

-G-
Gagalı: Yeşil kabuğundan çıkarılmış ceviz.
Garb: Batı.
Gem: Atı kontrol altında tutabilmek için, ağzına takılan demir araç.
Gökçe: 1. Gökle ilgili sema. 2. Gök rengi. 3. Yormayan, batıcı olmayan, güzel, latif.
Gönenmek: 1. Mutlu rahat bir hayat yaşamak. 2. Birlikte yaşamayı dilmek. 3. Bir işten hayır görmek. 4. Bir yere yerleşmek, oturmak. 5. Sahip olmak. 6. Mirasa konmak. 7. Geçinmek.
Gunnacı: Gebe hayvan.
Gurbet: Yurt, dışı, yad el.
Guyu: Kuyu.
Güvey: 1. Evlenmekte olan bir erkeğe, evlenme töreni sırasında verilen adı. 2. Bir kızın ailesinden olan büyüklere göre o kızın kocası.
Güz: Sonbahar.

-H-
Harda: Kıldan yapılan yaygı ya da hayvan örtüsü.
Harman: 1. Bahçe, sebze ya da meyve bahçesi. 2. İncir bahçesi. 3. Kolay sulanan tarla.
Haylamak: 1. Koşmak, kovalamak. 2. Seğirtmek. 3. Bağırıp, çağırmak. 4. Dövmek.
Hoylamak: 1. Kovalamak. 2.Koşmak, kaçmak.
Hûda: Tanrı.
Hûdaperest: Tanrıya tapan.
Hurda: 1. Çapa ile eşilen toprağın ince kısmı. 2. Topraktan yapılan küçük su testisi.

-I-
Istar Tezgâhı: Halı, kilim vb. şeyler dokunan tezgâh.
Işımak: Aydınlanmak.

-İ-
İstihkâk: Hak, hak etme.
İzdivaç: Evlenme.
İzzet-i İkrâm: Ağırlama.

-K-
Kabile: 1. Boy. 2. Oymak.
Kalbur: Tahıl ve başka iri taneli maddeleri elemek için kullanılan büyük delikli ya da seyrek telli elek.
Kaygana: Omlet.
Keramet: Kimi ermiş insanların doğaüstü birtakım yetenekleri bulunduğuna inanılan şaşkınlık uyandırıcı durum.
Kıvranmak: Döndürmek.
Kirmen: Elde yün eğirmeye yarayan araç.
Kirve: Sünnet olan çocuğun elini kolunu tutan ve çocuk üzerinde babalık hakkı olan kimse.
Kolan: 1. Yünden ya da ipekten yapılmış üzeri işli ince kuşak. 2. Kuşakların üstüne getirilen üç santimetre eninde kayış.

-L-
Lâl: Dilsiz.

-M-
Martin: Eskiden kullanılan ve tek kurşun atan bir çeşit tüfek.
Met: Kabarma.
Mıntıka: Bölge.
Mucuk: Bir çeşit küçük sinek.
Murad: İstek, arzu.
Münasip: Uygun, yerinde, yakışıklı.
Mütevazi: 1. Alçak gönüllü., kurumsuz. 2. Gösterişsiz.
Müzevir: Söz götürüp getiren, ara bozan.

-N-
Nefer: 1. Kimse kişi, 2. Er.
Noksansız: Eksiksiz.

-O-
Oba: 1. Bölmeli büyük göçebe çadırı. 2. Çadır halkı, göçebe ailesi. 3. Göçebelerin bir zaman için konaklamış oldukları yer.
Od: Ateş.
Okuntu: Çağrı kağıdı, davetiye.
Orak: 1. Ekin biçmekte kullanılan, yarım çember biçiminde, bir ucu tutmaklı, öbür ucu sivri kılıç. 2. Ekin biçme, deyirgi, hasat.
Oymak: 1. Boy denilen topluluğun ayrıldığı kol, işaret. 2. İzcilikte küçük birlik.

-Ö-
Öbek: 1. Maddeleri ya da nitelikleri bakımından birbirine yakın olan şeylerin topu, takım, grup. 2. Genel olarak yaş, yapı, uzay dağılımları ve hızları bakımından benzer özellikler gösteren dizgelere ilişkin yıldızlar kümesi.
Ören: Eski yapı ya da şehir kalıntısı, harabe.

-P-
Palan: Kaşsız, enli ve yumuşak bir çeşit eyer.
Palas pandıras: Çok çabuk.
Parça pinik: Paramparça.
Pejmürde: 1. Eski püskü, yırtık. 2. Dağınık.

-R-
Revan: Akıcı, akan.

-S-
Sac: Demir levha.
Sancaktar: Sancağı taşıyan kimse.
Sarp: 1. Dik, geçilmesi ve çıkılması güç, yalman. 2. Sert.
Sefer: 1. Yolculuk, 2. Savaşa gidiş, savaş.
Seki: Kaldırım.
Serden geçti: Fedaî.
Sıddık: 1. Doğruluk, gerçeklilik. 2. İçten bağlılık.
Sındı: Makas.
Softa: 1. Eskiden medrese öğrencisi. 2. İlmiyeden olanlara aşağılama amacıyla verilen ad. 3. Körü körüne bir davaya bağlanıp ayak direyen kimse.
Soyka: Ölünün üstünden çıkan giysi.
Sumak: Antepfıstığıgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, kabuğu hekimlikte ve yaprakları dericilikte kullanılan, mercimeğe benzeyen, taneleri dövülerek ekşilik vermek için yemeğe katılan ve yüz türü bilinmekte olan bir ağaç.
Sürme: Kirpik diplerine sürülen siyah boya.

-Ş-
Şah: İran ya da Afgan hükümdarı.
Şark: Doğu.

-T-
Tandır: 1. Su çevresi burgaç. 2. Fırında pişirilen ekmek.
Telkin: 1. Aşılama, kulağına koyma. 2. Ölü gömüldükten sonra mezar başında imamın söylediği dinsel sözler.
Tellâl: 1. Bir şeyin satılacağını ya da herhangi bir şeyi halka bildirmek için çarşıda pazarda yüksek sesle bağıran kimse. 2. Satışlarda aracılık eden kimse.
Terki: Eyerin arka bölümü.
Toplak: Camiî.
Tuluk: Tulum.
Tura: Kadınların başlarına taktıkları küçük altın dizisi.
Turunç: Turunçgillerden bir ağaç ve bunun portakalı andıran, suyu acımtırak meyvesi.
-U-
Uvak: Ufak.
Uzalam: 1. Masal. 2. Ahmak.

-Ü-
Üleş: Hayvan ölüsü, leş.
Ür-: Havlamak.
Üzengi: Ayak altı çukuru.
Üzerlik: Tütsü, nazara iyi geldiğine inanılan kokulu bir ot.

-Y-
Yağız: 1. Karaya çalan buğday rengi, esmer. 2. Yiğit, yavuz.
Yar: Sevilen kimse, sevgili.
Yayık: Tereyağı elde etmek için sütün içinde dövüldüğü ya da çalkalandığı kap.
Yörük: Hayvancılıkla geçinen, göçebe Türkmen boyu. 2. Bu boydan olan kimse.
Yular: Hayvanın başlığına ya da tasmasına takılan ve onu bir yere bağlamaya ya da çekerek götürmeye yarayan ip.
Yu-: Yıkamak.

-Z-
Zari zari: Zırlamak, ağlamak.
Zindan: Hapis yeri.


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.