![]() |
Nefsin Ruhla İlişkisi
NEFSİN RUHLA İLİŞKİSİ Biliyoruz ki bir insan üç vücuttan oluşur: Ruh, fizik vücut ve nefs. Fizik vücut bir mekândır. Nefsin de mekânıdır, ruhun da mekânıdır. Ruh, muhtevasında sadece 19 tane haslet taşıyan, tekâmülün son aşamasında bir varlıktır. Allahû Tealâ nefsi, ruhu öyle bir statüde yaratmış ki bütün güzellikler hasletler olarak ruhta toplanmıştır. Nefsinizde nefret mi var? Sevgi ruhunuzdadır. Nefsinizde isyan mı var? İtaat ruhunuzdadır. Nefsinizde cehalet mi var? İlim sahibi olmak, ilim ruhunuzun kalbindedir. Nefsinizde pintilik mi var? Cömertlik ruhunuzun hasretidir. Öyleyse bütün güzellikler ruhunuzda toplanmıştır. Ruhunuz yapı itibariyle Allah’ın bütün emirlerine mutlak olarak itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özellik taşır. Ruhunuz Allah hangi emri vermişse mutlaka onları yerine getirmeyi ister. Sadece hasletlerden oluşmuştur. Allah neyi yasak etmişse hasletlerin hepsi asla o yasağı işlemek istemez. Ruhunuz özel bir yapının sahibidir. Ruhunuzun özelliği; Allah’tan size bir emanet olarak verilmesidir. Allah’tan gelen bu varlık, mutlaka Allah’a geri dönmek mecburiyetindedir. Ölümden evvel veya ölümden sonra ama mutlak Allah’a dönecektir. Başka bir alternatif mevcut değildir. Allah’tan gelen ruh bir emanettir, emaneti sahibine iade etmekle mükellefiz. Bir de ruhun ilişkisi olan bir varlıktan daha bahsetmek mecburiyetindeyiz, bunun adı nefstir. Ruhumuz doğuşumuzdan sonra bize üfürülmüştür, ruhumuz bir emanettir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz emaneti yerlere, dağlara ve göklere teklif ettik ama onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar. Ve insan emaneti yüklendi. O insan ki cahil ve zalimdir.” 33/AHZAB-72: İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen). Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Çünkü o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir. Allahû Tealâ ruh adı verilen bu nesneyi yüklenenin, sadece fizik vücut olmadığını ortaya koymak için nefsin iki afetini oraya koymuştur: “Cahil ve zalim.” Emanet olarak verilen ruhumuzu emanet olarak alan, nefsimiz ve fizik vücudumuzdur. Bu dizayna dikkatle bakın. İnsan için vücutları itibariyle 3 ayrı teslim söz konusudur. Önce ruh teslim olur, sonra fizik vücut teslim olur, en sonra nefs teslim olur. Ve vücutların tesliminden sonra en son teslim olacak olan iradedir. Ama irade bir fizik vücut değildir. Aklın kumandasında pozitif istikamette kullanılacak olan bir vasıtadır. Nefsin afetlerine karşı direnme gücüdür. Ve onları alt edebilecek gücün sahibi olan iradedir. Nefste de bunun karşılığı olan inat afeti söz konusudur. İkisi de direnmeyi ifade eder. Allahû Tealâ nefsimiz için şöyle buyurmaktadır: 91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede). 91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ. Ona (o nefse), (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) füccuru ilham edilir. 91/ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ. Andolsun ki; nefsini tezkiye eden, felâha erer (cennete girer). Nefsimiz bir vücudumuzu oluşturmaktadır. Aranızda nefsini görmeyen hiç kimse yoktur. Hepiniz rüya görmüşsünüzdür. İşte o rüyayı gördüğünüz vücudunuz nefsinizdir. Nefsiniz vücudunuzdan her gece ayrılır ve gider. Dilediği yere kadar sonsuz hızla hareket etmek imkânın sahibidir. Vücudunuzdan ayrıldığı zaman ışık duvarını aşıp, “0” hızdan ışık hızına ulaşır. Işık duvarını aşıp onun ötesine geçer. Bu geçişte bu dünyaya ait şeyler genel olarak unutulur. Gideceği âleme ait olan şeyler orada hatırına gelecektir. Ve orada kendisine ait olan bir hayatı yaşayacaktır. Dönerken o anılarla gelen nefsiniz, ışık duvarını yeniden aşacaktır. Sonsuz hızla ışık duvarına ışık hızına indiği zaman. Işık duvarından sonra da “0” hıza ulaşacak vücudunuzun içine girecektir. Vücudunuz nefsinizi de ruhunuzu da şiddetli bir çekim kuvvetiyle çekmek yetkisinin sahibidir. Nefsinizin kalbine bakıyoruz. Bütün negatif faktörler nefsinizin kalbindedir. Öfke, kin, intikam, kıskançlık, düşmanlık, pintilik, cehalet hepsi nefsinizin afetleri arasındadır. Öyleyse nefsinizin afetinin özelliği nedir? Nefsinizin afetlerinin özelliği; Allah’ın bütün emirlerine mutlaka karşı çıkmak, asla onları yapmak istememektir. Allah’ın yasak ettiği fiilleri de mutlaka gerçekleştirmek ister. Nefsiniz böyle bir talebin sahibidir. Allah neyi yasak etmişse ona el atmak ister, onu gerçekleştirmek ister, onu yapmak ister. Allahû Tealâ neyi emretmişse onu da asla yapmak istemez. Ruhunuzla nefsiniz yapı itibariyle birbirine tamamen ters düşen iki faktörü ifade eder. Birtakım insanlar Kur’ân-ı Kerim’i hiç dikkate almayarak, kendi kafalarından bir şeyler uydurmuşlardır. Ve asırlar boyunca bunları insanlara kabul ettirmişlerdir. Birtakım dîn âlimlerinin yazdığı kitaplar. Bu kitaplar Kur’ân-ı Kerim’de “emaniyye kitaplar” olarak ifade edilmektedir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 2/BAKARA-78: Ve minhum ummiyyûne lâ ya’lemûnel kitâbe illâ emâniyye ve in hum illâ yezunnûn(yezunnûne). Onlardan bir kısmı ümmîlerdir. Onlar (Allah’ın) Kitabı’nı bilmezler, sadece emaniyyeyi (kişilerin yazdığı kitapları) bilirler. Ve onlar sadece zannediyorlar. İnsanlar şöyle bir emaniyye iddianın sahibidirler. Derler ki: “Bir insan iki vücuttan oluşur. Birisi fizik vücuttur. İkincisi eğer kötü olursa nefstir, iyi olursa ruhtur.” Sevgili kardeşlerim, ruh Allah’tan bize verilen bir emanettir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: 32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun nefsinin kalbine) sem’î (kalbin işitme hassası), basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz. Allahû Tealâ burada: “Biz ona ruhumuzdan üfürdük. Ve ona fuad verdik, idrak etmek yetkisi verdik.” diyor. İşte bu ruhun Allahû Tealâ’ya geri döndürülmesi lâzımdır. Bu üzerimize farzdır. Farz mı? Bakalım. Hem Allah’a ulaşmayı dilemek üzerimize farzdır hem de ruhumuzu ölmeden evvel önce Allah’a ulaştırmayı dilememiz farzdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne). Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). Sonra yardım olunmazsınız. Ne oldu? Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah’a ulaşmayı dile.” Ondan sonra da dilemen yetmez: “Allah’a ulaş. Teslim ol. Ruhunu teslim et, fizik vücudunu teslim et, nefsini teslim et ve iradeni Allah’a teslim et. Allah’a teslim ol.” Âyet-i kerime bu teslimlerin hepsini birden içermektedir. Yani 3. basamaktan 28. basamağın 4. kademesine kadar herşey bu âyet-i kerimenin içindedir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne). O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın. 51/ZARİYAT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun). Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a ulaş, Allah'a sığın). Muhakkak ki ben, sizin için (ondan), apaçık bir uyarıcıyım. Firar, kaçmakla bir yere sığınmak anlamını taşır. Ruhun Rabbin’e geri dönüşü söz konusudur. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu). Ey mutmain olan nefs! 89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten). Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş. 89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî. (Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman), (Bana kul olursun) kullarımın arasına gir. 89/FECR-30: Vedhulî cennetî. Ve cennetime gir. “Allah’a geri dön.” emri ruha verilmiş emirdir. Nefsin tezkiye olmasını gerektirir. Mutmain olmak, Mutmainne’den sonra Allah’tan razı olmak, ondan sonra da Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhumuzun Allah’a dönüşü için temel şartlar Fecr-27, 28, 29 ve 30’da ifade edilmektedir. 10/YUNUS-25: Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin). Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm’e ulaştırır. Burada ifade edilen Sıratı Mustakîm’e ulaştırmak Allah’ın Kendi Zat’ına ulaştırmasıdır. Bu konuda Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır. 4/NİSA-175: Fe emmellezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen). Allah’a âmenû olanları ve O’na sarılanları (sarılmayı dileyenleri), Allah kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet edecektir, ulaştıracaktır. Selâm yurdu teslim yurdu anlamına gelmektedir. İkisi de aynı köktendir. Her ikisi de Allah’ın Zat’ını ifade eder. 4/NİSA-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli), innallâhe niımmâ yeızukum bih(bihî), innallâhe kâne semîan basîrâ(basîran). Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi emreder. İnsanlar arasında hakemlik ettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, işiten ve görendir. Allahû Tealâ burada, emanetlerin sahibini tek olarak ifade etmektedir. Ama emanetler çoğul olarak ifade edilmiştir. Emanetlerin hepsini onların o tek sahibi olan Allah’a iade etmemiz emredilmektedir. Bu üzerimize farz kılınmıştır. Peki bunun farz olduğu belli mi, emir olarak verilmiş mi? Evet. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu açık bir şekilde emretmektedir. Buyuruyor ki: 13/RAD-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka). Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar. 13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi). Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar. Allahû Tealâ bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyurmaktadır: 73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen). Rabbinin (Allah’ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na (Allah’a) dön (ulaş, vasıl ol). Burada ruhun Allah’a ulaşmasının sadece zikirle olacağı açık bir şekilde ifade edilmektedir. Allahû Tealâ Kendisine dönüşü farz kılmaktadır: 31/LOKMAN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy (ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn (ta’melûne). Bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Bana ulaştırmak üzere yola çıkaranların) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim. Demek ki ruhumuzun Allah’a ulaşması, Allah’a ulaşmayı dilemesi farzdır. Bu 1. davettir. Ruhun Allah’a ulaşması da farzdır. Bu da 2. davettir. 3.’sü fizik vücudumuzun Allah’a teslimi, 4.’sü nefsimizin Allah’a teslimi, 5. de irademizin de Allah’a teslimidir. Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, ruhumuzu ölmeden evvel Allahû Tealâ’ya mutlaka teslim etmek mecburiyetinde olduğumuzu görüyoruz. Nefsimizi de teslim etmek mecburiyetindeyiz. Ama teslimlerde çok büyük bir farklılık vardır. Nefsimizi Allah’a teslim etmemiz, hiçbir zaman nefsimizin vücudumuzdan ayrılıp Allah’a ulaşması demek değildir. Nefsimiz gene aynı özelliklerle yaşamaya devam eder. Yalnız muhtevasındaki bütün afetler yok olmuştur. Sonraki safhada fizik vücudumuzun, nefsimizin ve irademizin Allah’a teslimi vardır. İslâm merdiveni 28 basamaktan oluşur. 3. basamak Allah’a ulaşmayı dilemektir. 4. basamakta Allahû Tealâ Rahmân esmasıyla tecelli eder. 5., 6., 7. basamaklarda gözlerimizi görür hale getirir, kulaklarımızı işitir hale getirir, kalbimizi idrak eder hale getirir. Ve bize 7 tane furkan verir. Böylece her furkanda sevap hanemize rakamlar yazarak günahlarımızı tamamen örter. 7 tane furkanla günahlarımız tamamen örtülür. Görmeyen gözler görmeye, işitmeyen kulaklar işitmeye, idrak etmeyen kalpler idrak etmeye başlar. Çünkü kalbimize Allahû Tealâ ihbat koyar. Biz muhbit oluruz. Yani idrak edebilen bir hüviyete gireriz. Bu muhtevaya dikkatle bakalım. Ruhumuz Allah’a geri dönüp ulaşmak mecburiyetindedir. Nefsimiz de tezkiye olmaya mecburdur. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: 35/FATIR-18: Ve lâ tezirû vâziretun vizre uhrâ, ve in ted’u muskaletun ilâ himlihâ lâ yuhmel minhu şey’un ve lev kâne zâ kurbâ, innemâ tunzirullezîne yahşevne rabbehum bil gaybi ve ekâmûs salâh(salâte), ve men tezekkâ fe innemâ yetezekkâ li nefsih(nefsihî), ve ilâllâhil masîr(masîru). Yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner ulaşır). Ruhumuzun da nefsimizin de fizik vücudumuzun da ezelde Allah’a verdiği yeminler vardır. Yemin, misak ve ahd. Daha sonra irademizin teslim olayı ile karşılaşacağız. Ama şu anda bizi alâkadar eden, ruhumuzla nefsimiz arasındaki ilişkidir. Ruhumuzla nefsimiz arasındaki ilişkiye dikkatle baktığımız zaman şunu görürüz. Ruhumuz Allah’a ulaşmak mecburiyetindedir. Bu üzerimize 12 defa farz kılınmıştır. Allah’a ulaşmayı dilemek, Allah’a yönelmek ve Allah’a ulaşmak… Peki nefsimiz neyle emrolunmuştur? Tezkiye olmakla. Nefsimiz tezkiye olacaktır. Yani afetlerinden temizlenecektir. Tasfiye olacaktır, hiç afet kalmayacaktır. Tezkiye, nefsimizin kalbinin yarı yarıya afetlerden kurtulmasıdır. Ruhumuzla alâkalı olan kesim de buraya kadardır. Baştan başlayarak nefsimizle ruhumuz arasındaki ilişkileri irdeleyelim ve sona gidelim. 1. basamakta olayları yaşarız, herkes yaşar. 2. basamakta olayları değerlendiririz, herkes değerlendirir. Bu değerlendirme sırasında yaşantımızı Allahû Tealâ devamlı kontrol altında tutar. Her sene bizi birkaç defa musîbetlerle imtihan eder. Bu musîbetlere karşı nasıl davranıyoruz? Ve de bundan daha önemlisi Allahû Tealâ’nın bizi dikkatle izlemesidir. Acaba biz kendimiz Allah’ın yoluna ulaşmayıp da, Allah’a ulaşmayı dilemeyip de başka insanları da Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çalışıyor muyuz? Eğer böyle bir olay varsa, Allahû Tealâ o kişiyi asla seçmez. Seçilmeyenler bunlardır. Kendileri Allah’a ulaşmayı dilemeyen, ama başka insanların da Allah’a ulaşmasına mani olanlar. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: 4/NİSA-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden). Muhakkak ki onlar kâfirdirler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar (men ederler) (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir). Andolsun ki onlar, uzak bir dalâlet içindedirler. İşte bu insanları Allahû Tealâ seçmez. Allahû Tealâ bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyuruyor: 2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne). İndirdiğimiz o beyyinelerden olan şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) Kitap’ta Allah insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler (var ya), onlara, hem Allah lânet eder hem de lânet ediciler lânet eder. Birtakım insanlar vardır ki bunlar seçilmezler. Seçilmeyenler Allah’ın lânet ettiği insanlardır. Onlar, başka insanları da Allah’ın yolundan men ederler. Geri kalanların hepsi seçilir. Çok sayıda insan seçilir. Ama bu seçilenlerin %10’undan daha azı Allah’a ulaşmayı diler. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o 3. basamaktadır. 2. basamakta seçilir. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemezse 3. basamağa hiçbir zaman ulaşamaz. 3. basamağa ulaştı. Allah’a ulaşmayı diledi. Allah anında onu işitir, bilir ve görür. Ve Râhmân esmasıyla tecelliye başlar, 4. basamak. Ve bu tecelli o kişide 7 tane sonuç oluşturur. Ona 7 tane furkan verilir. Allahû Tealâ o kişinin görme hassasının üzerindeki gışaveti, perdeyi kaldırır. Gözlerinin üzerindeki hicab-ı mestureyi alır. Kulaklarındaki vakrayı alır. İşitme hassasının mührünü açar. Kalpteki mührü açar. Kalbin içindeki ekinneti ve küfrü alır. Ekinnet ile beraber küfür de kalpten alınır. Allahû Tealâ o kişinin kalbine ihbat koyar. İşte bunlar 7 tane furkan oluşturur. Ne oldu? Kişi bu herbir furkan alışında günahların 7 de 1’i örtülür. Ve 7 furkan birkaç dakika içinde bu kişiye teslim edilir. Görmeyen gözleri görmeye, işitmeyen kulakları işitmeye ve idrak etmeyen kalbi idrak etmeye başlar. Kişi 7. basamaktadır. Sonra Allah o kişinin fizik vücudunun kalbine ulaşır. Kalbinin mührünü Allah’a çevirir, göğsünden kalbine bir nur yolu açar ve kişi zikretmeye başlar. Zikrettiği zaman Allahû Tealâ’dan gelen rahmetle fazl kişinin göğsüne gelir. O yarılmış olan göğüsten içeri girerek kalbine ulaşır. Rahmetle fazl isimli 2 tane nur. Bu nurlar Allah’ın zikri ile gelir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen). Rabbinin (Allah’ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O’na (Allah’a) dön (ulaş, vasıl ol). Bu ruha hitaptır, farzdır. Ama görülüyor ki; ruhu Allah’a ulaştırabilecek olan şey, Allah’ı zikretmektir. Öyleyse Allah’ın zikri asıldır. Böyle bir dizaynda Allah’ın zikri neyi sağlar? Kişinin nefsinin kalbine rahmetle fazlın ulaşmasını sağlar. Kalbe henüz îmân yazılmadığı için fazl kalbin içine çekilemez. Kalpte çekim kuvveti yoktur. Ama rahmet nurları kalbe sızarlar, kalbe girerler. Ve kalbe giren rahmet nurları %2 nispetinde orada yerleşirler. Bu nokta o kişinin huşûya ulaştığı noktadır. Nefsin kalbinde %2 rahmet partikülü, rahmet nuru oluşmuştur. Kişi huşûya ulaşmıştır. Huşûya ulaşınca Allahû Tealâ o kişiye bir yetki verir. O kişinin hacet namazı kılması halinde mürşidi Allahû Tealâ tarafından kendisine mutlaka gösterilir. Allahû Tealâ irşad makamını hacet namazıyla Allah’tan istememizi emretmektedir. Ve o emrin yerine getirilmesi için, kişinin hacet namazını kılması lâzımdır. Ama hacet namazını kılıp da onu görebilenler huşûya ulaşanlardır. Huşûya da burada ulaşılır. Nefsin kalbinde %2 rahmet birikimi gerçekleştiği zaman. Ve kişi hacet namazını kılar, mürşidini görür. Ona ulaşıp tâbî olduğu taktirde Allahû Tealâ’dan tam 7 tane ni’met alır. Bu noktaya kadar Allahû Tealâ’dan 12 tane yardım almıştır, bunların herbirinin adı ihsandır. Bu 12 tane ihsanla irşad makamına ulaşan kişi sevgiyle mürşidine ulaşır. Bu sevgiyi onun kalbine koyan Allah’tır. Yeter mi? Yetmez. Allahû Tealâ ona başka yetenekler de mutlaka kazandıracaktır. Kişiye namazı sevdirecektir, bu kişiye orucu sevdirecektir. Bunların ötesinde asıl önemli olan zikirdir. Allahû Tealâ kişiye zikri sevdirecektir. Allah’ın sevgisiyle hareket eden bu kişi, irşad makamına ulaşıp tâbî oluncaya kadar bu ibadetlerini en güzel şekilde yapan birisidir. Ve dizaynı gerçekleştirdiği zaman, ulaştığı noktada irşad makamı vardır. İrşad makamı onu beklemektedir, tâbiiyet gerçekleşir. Ve Allah’ın arşı tutan melekleri ile devrin imamı bu tövbe sırasında mutlaka oradadırlar. Yere inmişlerdir. Tövbe merasimini saf halinde seyretmektedirler. Bu tövbe merasimi ihsanla tövbe ise, kişi Allah’tan 12 tane ihsan almışsa yani Allah’a ulaşmayı dileyen birisinin 12 tane ihsanla oluşan tövbesi ise, derhal bu tövbenin neticesinde, devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir yerleşir. Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelince ilk iş, kişinin kalbine îmânın yazılmasıdır. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 58/MUCADELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhîri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne). Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşma gününe) îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki Allah taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir. Kişinin kalbine îmân yazılması 2. ni’mettir. 1. ni’met devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip yerleşmesidir. Gelince ne yapar? Allahû Tealâ buyuruyor ki: 40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı). Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır. Devrin imamının ruhu, o kişinin başının üzerine gelir ve der ki: “Senin Allah’a mülâki olma günün, yevm’et talâkın geldi. Vücudu terk et Allah’a geri dön. Sana devrin imamı olarak, Allah’ın emrinden bu emri tebliğ ediyorum.” Sadece bu emirdir ki Allah’a mutlaka ulaşmak mecburiyetinde olan ruhu Allah’a doğru yola çıkarabilir. Böyle bir emir yoksa ruh vücudu hemen terk etmesine rağmen, hiçbir zaman uzun süre vücuttan ayrı kalamaz. Allah’a doğru da asla kendi başına yola çıkamaz. Yola çıkabilmesi için mutlaka böyle bir olgu söz konusudur. Kişi tâbiiyetini gerçekleştirince, ruhu vücudundan ayrılarak o kişinin dergâhına ulaşır. Oradan da ana dergâha ulaşır. Böylece ruh seyr-i sülûk isimli yolculuğunu yapmaya başlayacaktır. Bu yolculuğun başlayabilmesi yani ruhun vücuttan ayrılıp ana dergâha, devrin imamının dergâhına ulaşabilmesi için, mutlaka kişide %2 rahmet birikimi oluşması şarttır. %2 rahmet birikimi olmadan hiç kimse irşad makamına ulaşamaz ve ruhu da vücudunu terk edemez. Öyleyse nefsin kalbinde %2 nur birikimi olmadıkça, ruhun vücuttan ayrılıp, Sıratı Mustakîm’e ulaşması, Allah’a doğru yola çıkması söz konusu değildir. Öyleyse nefs ile ruh arasında kesin bir ilişki vardır. Nefs kendine düşenleri yapmadıkça, ruh hiçbir zaman Allah’a ulaşamaz. İşte bu suretle Allahû Tealâ ruha, nefse huzursuzluk vermek yetkisi vermiştir, cezalandırmak yetkisi vermiştir. Ruh her yaptığı yanlışta nefse ceza uygular. Allahû Tealâ o kişiye azap ederken, ruh da o kişiye sıkıntı verir, onu cezalandırır. Allah fizik vücuda azap verirken, ruh da nefsi cezalandırır. Neden bu yetki ruha verilmiştir? Çünkü ruhun Allah’a ulaşması nefsin mutlaka tezkiye olmasına bağlıdır. Tezkiye olmak için de Allahû Tealâ mutlaka bir ceza sistemi oluşturmuştur. Nefs sadece afetlerden oluşmuştur. Nefsin kalbinde hiçbir zaman haslet, fazilet olmadığı için, nefsin kalbi şeytanın bütün emirlerine yeşil ışık yakar. Şeytan Allah’ın yasak ettiklerini emreder. Allah’ın emrettiklerini yasak eder. Öyleyse nefsle ruhun başlangıç durumlarında ruh Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliktedir. Nefs ise Allah’ın bütün emirlerini asla yerine getirmeyen, yasak ettiği her fiili işlemek isteyen bir özelliktedir. Yani birinin evet dediği şeye, diğeri hayır der. Bu sebeple aralarında devamlı bir kavga, devamlı bir çekişme söz konusudur. Her an ikisi de kendi dediğinin olmasını ister, akla müracaat eder. Akıl bunlardan sadece bir tanesini kabul edecektir. Ve bu iki varlık iç dünyada devamlı bir huzursuzluk kaynağını oluşturur. Devamlı kavga olan her yerde huzursuzluk vardır. Uyuşma yoktur, uyum hali yoktur, sıkıntı vardır. İşte nefsle ruh arasındaki kavganın devamlılığı bu sebepledir. Ve nefsin kalbinde %2 rahmet birikimiyle kişi mürşidine ulaştı, tâbiiyetini gerçekleştirdi. Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerinde ruha emir verdi. Ruh Sıratı Mustakîm’e ulaştı vücuttan ayrıldı. Ve kişinin nefsinin kalbinin içine îmân yazıldı. Ne oldu? 3 tane olay tahakkuk etti. Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine geldi. Kalbine îmân yazıldı. Ve kişinin ruhu aldığı emir üzerine vücuttan ayrıldı, Sıratı Mustakîm’e ulaştı. Kişi mürşidine ulaştıktan sonra, kalbine îmân yazıldığı için nefs tezkiyesi başlar. Zikir yaptığı zaman Allah’ın katından gelen, artık sadece rahmetle fazl değildir, rahmetle salâvât da gelir. Ve kişinin kalbinde îmân kelimesi vardır. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât kişinin göğsündeki Allah’ın yardığı yarıktan geçerek kalbe ulaşır. Kalbin içinde artık îmân kelimesi olduğu için, fazlı kendisine doğru çeker. Ve kalbe giren fazıllar îmân kelimesinin etrafında yapışıp birikmeye başlarlar. Îmân kelimesinin manyetik alanı, bu nurların fazılların manyetik alanı ile terstir. Bu sebeple karşı kutuplar birbirini çekeceği içini kalbin duvarına yazılan îmân kelimesi fazl birikimine sebebiyet verir. Ve kalbimizde fazıllar, bizleri fazilet sahibi yapacak olan birikim başlar. Kişinin zikri arttıkça bu faziletlerin kalbe girişi ve yerleşmesi de artacaktır. Burada başlayan bir olgu vardır: Nefs tezkiyesi. Kişinin Allahû Tealâ’dan aldığı 4. ni’met nefs tezkiyesine başlamaktır. Nefs tezkiyesine paralel olarak ruh vücudu terk edecektir ve Allah’a doğru yola çıkacaktır. Evvelâ ruh Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Ve nefs tezkiyesine paralel olarak fizik vücutta aklanmaya başlayacaktır. Allah’ın emirlerini yerine getirmek istikametinde %7 %7 adım adım yaşayacaktır. Ve Allahû Tealâ’nın bir başka bir ni’meti, o kişinin günahlarını sevaba çevirmektir. Ne yapmıştı? Günahları zaten örtmüştü. Örtmekle yetinmez, bir de sevaba çevirir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen). Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet gönderendir). Yeter mi? Hayır yetmez. Başka ne yapar? O kişiye o güne kadar her 1 derecelik sevabına 1’e 10 verirken, o günden itibaren 1’e 100 vermeye başlar. Ruh, nefsin tezkiyesine paralel olarak, Allah’a doğru yolculuğuna devam ettikçe, adım adım bir rehine olan nefs, gök katlarının kapılarını açmaya başlar. İlk %7 nur birikiminde ruh 1. gök katına ulaşır. 2. defa %7 nur birikiminde 2. gök katına ulaşır. Böyle bir yolculuk söz konusu olur. Bu yolculuğun başlangıç noktasına baktığımız zaman, burada 7 tane ni’met görmekteyiz. 1. ni’met, devrin imamının ruhunun Allahû Tealâ tarafından o kişinin başının üzerine gönderilmesidir. 2. ni’met, kalbe îmân yazılmasıdır. 3. nimet, bütün günahların sevaba çevrilmesi ve sevapların 1’e 10’ dan 100’e çıkarılarak derecat sisteminin değişmesidir 4. ni’met, ruhun Sıratı Mustakîm üzerine çıkmasıdır. 5. ni’met, nefs tezkiyesinin başlamasıdır. 6. ni’met, iradenin güçlenmeye başlamasıdır. 7. ni’met, fizik vücudun Allahû Tealâ’ya kul olmaya başlamasıdır. Böyle bir dizaynda ne görüyoruz? 7 tane ni’meti alan bu kişinin ruhu vücudundan ayrılmıştır. Allah’a ulaşabilmesi için rehine olan nefsin gök katlarındaki kapılarını açması lâzımdır. Böyle bir yetki ile mücehhezdir. Ve bunu yapmak mecburiyetindedir. Ama fizik vücut nefs tezkiyesine başlarsa bu mümkündür. Fizik vücut nefsi infâk etmeye başlar. Zikir yapar. Allah’ın katından gelen rahmetle fazl, rahmetle salâvât kişinin göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır. Kalbe rahmetle fazl, rahmetle salâvât nurları dolar. Zülmanî kapının üzerindeki mührü Rabbanî kapının üzerindeki mührü aşağıya kadar indiren bu rahmetle fazl, rahmetle salâvâtın baskıları mührü zülmanî kapıda tutar. Ve şeytanın karanlıkları kilitlenen bu kapı dolayısıyla zikir boyunca kalbe giremez. Kalbe giren fazıllar, îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlar. Ve o işgal ettikleri yerden katiyyen ayrılmazlar. Çünkü manyetik alan, güçlü bir alandır. Ve başka bir kuvvetin oraya girip de onu açması mümkün değildir. Bu sebeple nefs tezkiyesi başlar. Nefsin kalbinde %2 rahmet zaten gelip yerleşmişti. Şimdi 7 defa %7 fazl birikimi gerçekleşecektir. %1, 2 derken ilk %7 nur birikimi gerçekleşir. Burası Nefs-i Emmare kademesidir. 12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun). Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye edendir). İşte sadece Râhim esmasıyla tecelli edilen bir nefste nefs tezkiyesi oluşabilir, burası Nefs-i Emmare’dir. Nefsin 1. kademesi. Ve %7 nur birikimi, fazl birikimi tamamlandığı zaman, nefs vücuttaki rehine 1. gök katının kapısını uzaktan kumanda ile açacaktır. Nefsin statüsüne bakalım. Allahû Tealâ buyuruyor ki: 74/MUDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun). Bütün nefsler, iktisap ettikleri dereceler itibariyle rehinedirler. 74/MUDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni). Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç. 74/MUDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne). Onlar cennette olacaklar. Birbirlerine sorarlar. Bütün nefsler fizik vücudun içinde rehinedir. İktisap ettikleri dereceler sebebiyle. Kişi negatif dereceleri, pozitif derecelerden fazla olduğu bir noktadadır. Bu sebeple nefs esirdir, rehinedir. Ve nefsin kalbinde %7 ilk fazl birikiminde ruhun 1. kat kapısı açıldığı için ulaşabileceği yer 1. gök katıdır. Orada sadece secde edilir. Sonra ne olur? Sonra kişi daha fazla zikir yapar. 2. defa %7 nur birikimi Nefs-i Levvame. Allahû Tealâ diyor ki: 75/KIYAME-2: Ve lâ uksimu bin nefsil levvâmeh(levvâmeti). Ve hayır, o levvame (kınanan, suçlanan) nefse yemin ederim. Nefs-i Levvame’de kişi, 2. defa %7 fazilet birikimine ulaşmıştır. Ruhu 2. gök katına yükselir. Rehine 2. gök katının kapısını açmıştır. 3. defa %7 nur birikimi Nefs-i Mülhime. 91/ŞEMS-8: Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ. Ona (o nefse), (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) füccuru ilham edilir. Burada kişi Allah’tan da ilham almaya başlar. Çünkü şeytanın füccuru her zaman şeytan tarafından ilham edilir. Ve 4. defa %7 nur birikimi. Nefs-i Mutmainne. Kişi doyuma ulaşır. Allah’ın verdiklerinin kendisine yeterli olduğunu kesin olarak farkına varır. Ve bu artık onu mutluluğa ulaştırır. Allah’ın verdikleri ile doymuş durumdadır. 89/FECR-27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu). Ey mutmain olan nefs! 89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten). Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah’a (Rabbine) geri dönerek ulaş. Ve kişi 5. defa nur birikimine ulaşır. Nefsi Radiye. Kişi Allah’tan razıdır. Rehine 5. gök katını açar. Daha sonra 6. defa %7 nur birikimi gerçekleşir. Nefsi Mardiyye. Allah da kulundan razı olur. 7. defa %7 nur birikimi. Ne olur o zaman? Kişi 6. gök katına ruhen ulaşmıştır, ruh 6. gök katındadır. 2. gök katında suvarılma havuzlarına gitmişti. 3. gök katında 2 katlı bir meccitte secde etmişti. 3. gök katında bunu yapan ruh, 3. kattan 4. gök katına mihenk menfezinden çıkmıştı. 4. gök katında Beyt-ül Makdes’in arkasında namaz kılmıştı. 5. katta da Beyt-ül Haram’ın arkasında namaz kılar. Ondan sonra 6. gök katına ulaşır. Nefs-i Mardiyye’de Allah da ondan razı olmuştur. Burası Allah’ın boyası ile boyanma noktasıdır. Buz kalıbı gibi, çok açık bir yeşil beyaz nur saçan bir nurla, ruhların hepsi o renge bürünürler, çatlarlar. Ve tekrar çatlakları geçirerek aşağıya inerler. Bir gün bunlardan birisinin derileri çatlamaz. Çatlamayana da savaş elbisesi giydirilir. Cebrail (A.S) tarafından kılıç verilir. Ve ruh yukarıya doğru yükselir. O 7. katın çıkışıdır. Ruh bir altın kapıdan içeriye girecektir. Ve bu noktadan sonra ruhun ilk âlemi; kader hücreleridir. Sonra ümmülkitap, sonra kudret denizi, sonra Makam-ı Mahmud, sonra Divan-ı Salihîn, sonra zikir hücreleri, en sonunda da İndi İlâhi. İndi İlâhi’deki Sitretül Münteha’ya ulaşan ruh, oradan Allah’ın katına yükselir. Ve Allah’ın katına yükseldikten sonra, Allah’ın Zat’ına ulaşır. Allah’ın Zat’ında yok olur. Nefsin kalbinde Allah’ın Zat’ında yok olmadan evvelki noktada, %51 nur birikimi tamamlanmıştır. Ruh da Allah’a ulaşmıştır. Allah da o kişiye verdiği: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.” sözünü tutmuştur. Görülüyor ki nefsle ruh arasında çok kesin bir ilişki vardır. Nefs görevlerini yapmadıkça, ruhun Allah’a ulaşması mümkün değildir. Bu sebeple Allahû Tealâ ruha, nefse sıkıntı vermek yetkisini tevdi etmiştir. Ruh bunu sık sık kullanır. Hiçbir günahta fizik vücudun içinde bulunmaz, mutlaka dışarı çıkar, elindeki mizanla ölçer. Hangi ölçüde bir günah işlenmiştir? Arkadan nefse o kadar azap eder, sıkıntı verir, huzursuzluk verir. Ruh onu yaparken, Allahû Tealâ da fizik vücuda azap eder. Öyleyse her yapılan suçun, günahın arkasından mutlaka bir azap müessesesi Allahû Tealâ tarafından o kişiye gelecektir. Ruh da nefse huzursuzluk verecektir, sıkıntı verecektir. Ve neticede gördüğümüz gibi, ruh Allah’a ulaşacaktır, 21. basamak. Allah’ın Zat’ında yok olacaktır. Allah’ın emri yerine getirilecektir. Ruh sahibine, emanet sahibine geri dönmüştür. Rehine emanet açısından görevini tamamlamıştır. Bundan sonra fizik vücudun teslimi gelir, nefsin teslimi gelir. İrşada ulaşmak gelir ve nihayet sonuç iradenin teslimine ulaşır. İrade de teslim olunca teslimler tamamlanır. Nefsle ruh arasında sağlam bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki bir illiyet rabıtası şeklindedir. Biri diğerine kesin olarak bağımlıdır. Nefs tezkiye olmadıkça ruhun Allah’a ulaşması hiçbir şekilde mümkün değildir. |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.