![]() |
Kaza Nedir Kader Nedir
kaza nedir kader nedir Kaza nedir? Kendi irademizle oluşturduğumuz, gerçekleştirdiğimiz, yerine getirdiğimiz herşey "kaza" adını alır. Namaz kılmayı isteriz ve namazı kılarız. Namazı kıldığımız zaman onu kaza etmişizdir, gerçekleştirmişizdir. Her ne kadar dînî terminolojide kaza, zamanında kılınamayan namazların yerine getirilmesi ise de aslında lügat manası ondan çok daha geniştir. Sevgili okuyucular, can dostlarım, gönül dostlarım, kaderde de, kazada da olay var, fiil var. Kazada bizim kendi irademizle; bilerek, isteyerek yerine getirdiğimiz bir fiil var. Gerçekleştirdiğimiz, yaptığımız herşey bizim tarafımızdan kaza edilmiştir. Bizim tarafımızdan kuvveden fiile sokulmuş, gerçekleştirilmiştir. Her kıldığımız namaz, aslında bir kazadır, her zikrimiz bir kazadır. Her yaptığımız fiil, şu anda kaza ve kaderi size anlatmamız, Bizim tarafımızdan vücuda getirilen bir fiildir. Öyleyse biz, bu konuyu şu anda kaza ediyoruz, gerçekleştiriyoruz, yerine getiriyoruz, uyguluyoruz; kuvveden fiile çıkartıyoruz. Kader nedir? Bizim irademizin dışında başka bir iradenin, bize tesir edecek bir olayı vücuda getirmesi bizim için kaderdir. Öyleyse 3 çeşit irade vardır: 1- İlâhi İrade (Allah'ın iradesi). 2- Küllî irade (Sünnetullah). 3- Cüz'i irade. Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ herkese cüz'i irade vermiştir. Herkesin cüz'i iradesi vardır. Başka bir cüz'i irade, bir başkası, size herhangibir şekilde bir tesir icra etti. Bu sizi üzdü veya sevindirdi. Her ikisi de sizin için bir kaderdir. Birisi, birisini öldürmeyi tasarladı ve gecenin saat 3'ünde yolunu kesti, onu öldürdü. Ölen kişi için bu bir kaderdir. Kendi iradesinin dışında bir başka irade, ölüme sebebiyet vermiştir. Ölen kişi için ölüm, her zaman kaderdir. Bunu tasarlayıp da vücuda getiren kişi için olay, bir kazadır. Kaza, bir otomobil kazası değildir. Arapçadaki mefhumların kullanılış alanlarıyla, Türkçedekiler birbirinden farklılık gösterir. İki araba birbiriyle çarpıştığı zaman buna araba kazası deriz. "Kaza ile oldu." deriz. "Aslında, biz irademizle birşey yapmak istemedik de, bu olay, şartların vücuda getirdiği bir kaza idi." deriz. Bizim söylediğimiz kaza, otomobil kazası, tren kazası, uçak kazası değil; bir insanın istemeyerek yaptığı bir şey değil; Kur'ân'daki kaza müessesesi bu tarzda bir hüküm taşımaz. Kur'ân'daki kaza müessesesi bilerek, isteyerek, taammüden yapılan bütün olayları kapsar. Tasarlayarak yapılan, isteyerek yapılan, iradeyi fizik standartlarda kullanarak yapılan her olay, kazayı oluşturur. Öyleyse hangi olay kazadır, hangi olay kaderdir? Kime göre kaderdir, kime göre kazadır? Aslında sebepler basit, tanım da basit: Ne zaman bizim irademizin dışında bir irade, ister cüz'i irade olsun, ister küllî irade olsun, ister İlâhi İrade olsun bizim üzerimizde bir olay vücuda getirse, o olay bizim için kaderdir. Bizim irademizin rolü olmadığı sürece... Öyleyse bir insan için kader veya kazanın birbirine karıştırıldığı olaylar olabilir mi? Elbette olabilir. Bir insan düşünün; elindeki tabancayı temizliyor, namluda da bir tane kurşun var. Temizlerken silâh elinden düşüyor, hiçbir kasdi yok kimseye, tetik öyle bir yere takılıyor ki ateş alıyor. O sırada orada bulunan birisine kurşun isabet ediyor ve kişiyi öldürüyor. Ölen kişi için bu, bir kaderdir. Peki, öldürmeye sebebiyet veren kişi için nedir? Bilerek, isteyerek mi öldürmüştür kişiyi? Bu olayı vücuda getirmek istediği için mi o kişi ölmüştür? Hayır. Öyleyse bu standartlarda gördüğümüz o ki, bu bir kaderdir, öldürmeye sebep olan için de. Bu olayın bir kader mi, bir kaza mı olduğunu en kesin şekilde anlayabilmemiz, o kişinin kıyâmet günü hayat filmine baktığımız zaman gerçekleşir. Ne demek istiyoruz? Kıyâmet günü hepimizin, kendi hayat filmimizi izleyeceğimizi biliyorsunuz. Hayat filmimizde düşüncelerimizin de filmi var, davranışlarımızın da filmi var; iki film birden gösteriliyor. O filme baktığımız zaman kesin bir hükmün sahibi olabiliriz. Biz o sırada sadece tabancayı temizlemeyi düşünüyorsak, onu temizlerken kafamızdan bir başkasını öldürmek diye bir niyet geçmiyorsa ve elimizden düşen tabanca, birinin ölümüne sebebiyet verdiyse, bu da hayat filmimizin düşünce platformunda net olarak görünüyorsa, bu olay bizim için de bir kaderdir. Ölüme sebebiyet veren kişiye gelince o, öldürmeyi tasarlamamıştır, böyle bir niyeti yoktur. Tabanca düşmüş ve kaderin tam oluşmasıyla, bir kişinin hayatına son verecek olan bir facia vücuda gelmiştir. O kişi, ölmüştür ama öldürmeye sebep olan kişi de suçlu değildir. Onun suçu sadece bu konudaki tedbirsizliği, dikkatsizliğidir. Tasarlamadığı cihetle onun için bu olay asla bir kaza değildir, onun için de sadece bir kaderdir. Demek ki muhtevada eğer tasarım varsa, istek varsa, irade varsa, iradeyi kullanarak bir şeyi vücuda getirmişsek o olay, bizim için kazadır. Namaz kılmak istiyoruz, kılıyoruz, bu bizim için bir kazadır. Zikir yapıyoruz, kazadır. Birisine bir iyilik yapıyoruz, bizim için kazadır. Peki o iyilik yaptığımız kişi, bizden ona iyilik yapmamızı istemediyse, böyle bir talebi yoksa ve biz ona bu olayı vücuda getirmişsek, onu mutlu edecek bir şeyi vermişsek ona, onun için o olay bir kaderdir. Onun iradesinin dışında bir başkası getiriyor. Ona bir hediye veriyor, onun iradesinin bunda bir dahli yoktur. Öyleyse sevgili okuyucular, kaza ve kader kesin iki ayrı faktörü ifade eder. Hayatımızda yaptığımız her olayla ya derecat kaybederiz ya da derecat kazanırız. Kazandığımız derecelere "hayır" diyor Allahû Tealâ, kaybettiğimiz derecelere "şerr" diyor. Kazandığımız derecelere "hasenat" diyor, kaybettiğimiz derecelere "seyyiat" diyor. Böyle bir dizaynda biz kendi irademizle vücuda getiriyoruz. Allah'ın bütün emirlerini gerçekleştiriyoruz: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek, Allah'a dua etmek... Bunların hepsi kaza ettiğimiz şeyler, bizim irademizden çıkıyor. İşte kaza müessesesi bize derecat kazandıran güzel işlemleri muhtevasına alır. Derecat kazandırıcı eylemler, işlemler yaparız. Ve bunları kaza etmekle devamlı derecat kazanırız. Veya kötü şeyler yaparız; başkalarına zarar veririz. Allah'ın bir emrini yerine getirmeyebiliriz, bilerek isteyerek. Ve bunlarda da derecat kaybederiz. Peki, bir şeyi yapmak, kaza etmek... Peki, yapmamak? Yapmamak da kaza etmek. Bir namazı kılmadığınız zaman onu kılmamakla derecat kaybediyorsunuz. Öyleyse burada da yapmadığınız bir şey sebebiyle, kendi iradenizle, kendinizi derecat kaybetmeye mahkûm ediyorsunuz. İradenizi kullandınız, bir sonuca ulaştınız. Kendi iradenizle ulaştığınız bu sonuç kazayı oluşturur, derecat kaybettiniz. Birine bir kötülük yaptınız, gene bir kazadır, derecat kaybettiniz. Öyleyse sevgili okuyucular, kaza müessesesi bize güzel işlevleri gerçekleştirdiğimiz zaman derecat kazandıran, kötü işlevleri gerçekleştirdiğimiz zaman derecat kaybettiren bir hüviyet taşır. Kişinin kendi vücuda getirdiği her işlev olaya derecat kazandıran ya da kaybettiren bir sonuç oluşturur. Bu bağlantının, sonuçlarına baktığımız zaman; kaza müessesesinin bize derecat kazandırabildiğini ama aynı zamanda da kaybettirebildiğini görüyoruz. Kendi irademiz varsa, bu irademizle yaptığımız pozitif davranışlar, bize derecat kazandıracaktır, Allah'ın emirlerine itaat etmek, yasak ettiği şeyleri yapmamak. Gene bunların karşıtı olan Allah'ın emirlerini yapmamak, yasak ettiği şeyleri yapmak, onlar da bize derecat kaybettirecektir. Öyleyse kaza adı verilen sistem bize derecat kaybettirebilir ama aynı zamanda bize derecat kazandırabilir de. Kadere ulaştığımız zaman ikisinin birden mümkün olmadığını görüyoruz. Sadece bir tanesi mümkün olabilir: KADER BİZE DERECAT KAYBETTİREMEZ! Kader bİze sadece derecat kazandIrabİlİr. Öyleyse bir kişi, bir başkasına bir kötülük etti, onu yaraladı. Bilerek, isteyerek yaptığı bir suç bu kişinin. O kişi, bundan derecat kaybeder. Ve Kur'ân-ı Kerim'e göre bu kişi "zalim", zarar verdiği kişi de "mazlum" hüviyetindedir. Zalim, zulmeden mazlum da zulüm gören, demektir. Zalim, derecat kaybeder. Hayat filmine derhal o fiilin karşılığı olan kaybettiği derecatı, o kişinin hayat filmindeki mizan, otomatik olarak kaydeder. Fiil oradadır, kişinin düşüncesinde de o kötülüğü yapmayı tasarladığı ve onu gerçekleştirdiği, kesin şekilde yer almıştır. Fiilinde de bunu gerçekleştirdiği görülmektedir. Öyleyse taammüd vardır, tasarlanmış bir olay vardır. Bunun neticesinde vücuda gelmiş bir kötülük vardır, zulüm vardır, kişi derecat kaybeder. Bu, kişi için bir kazadır ama karşıdaki için kaza değil, kaderdir. Çünkü o kişi bir zarara uğramıştır, zulme uğramıştır ama bunda kendi dahli yoktur. O zararı, o kişi, kendisine vermemiştir, bir başka irade o kişiye zarar vermiştir. İşte başka bir iradenin bu kişiye verdiği zarar, zarar gören kişi için kaderdir. Kul hakkı doğar. O zaman derhal zalimin yani zulmü yapanın, kötülüğü işleyenin amel defterine o kadar derece negatif olarak yazılır. Fiil, vücut bulduğu anda, mizan tarafından mazlumun (zulme uğrayan kişinin) amel defterine pozitif rakamlar olarak aynı değer yazılır. Yani başka birinin yaptığı bir zulüm fiili sebebiyle zulüm gören kişi derecat kazanır. İşte bu bir "hayır"dır. Derecat kazandıran bütün işlevler, hayırdır. Derecat kaybettiren bütün işlevler, şerrdir. Kişi derecat kazanmıştır, hayra ulaşmıştır. Zulüm görmüştür, kendisi için bir kaderdir ama bu kader, ona derecat kazandırmıştır. Ve sonuca ulaşıyoruz: Hiç kimseye kader, derecat kaybettiremez. Yani hiç kimse başka birinin fiiliyle şerre ulaşmaz. Amel defterine negatif bir derecat kaydedilmesi, başka birisinin o kişiye yaptığı hangi fiil olursa olsun, fiili işleyen ise ister ilâhi irade olsun, ister küllî irade olsun, ister başka birinin cüz'i iradesi olsun mümkün değildir. Hangi irade olursa olsun, bir başkasına ne yaparsa yapsın, yaptığı hiçbir şeyle o tesir ettiği kişi, üzerinde kader oluşan kişi, derecat kaybedemez. Derecat kazanabilir, ama hiçbir zaman derecat kaybedemez. Nasıl derecat kazanmıştı? Bir irade (birisi), bir başkasına kötülük ettiği zaman derecat kaybeder. Karşı taraf da aynı anda aynı miktardaki derecatı kazanır. Bu durumda zulüm yapan yani zulüm kaza eden kişi derecat kaybeder. Zulme uğrayan (mazlum) kişi de derecat kazanır. Yani hayra ulaşır. Peki, aksi ne olabilir? Biri o kişiye iyilik eder. Ona bir hediye alır, verir. Hediyeyi alan kişi, derecat kazanmaz da, kaybetmez de. Hediyeyi veren kişi, mutlaka derecat kazanır. O kazası pozitif bir kazadır, derecat kazandıran bir kazadır, başkasını mutlu edecek olan bir davranış biçimidir. Hediyeyi verir, derecatı kazanır ama o derecat kazandı diye, hediyeyi alan taraf derecat kaybetmez. Sadece kazandığı hediyenin, sahip olduğu şeyin güzelliğini yaşar, ondan faydalanmanın huzurunu, mutluluğunu yaşar, memnun olur Kendisine verilen böyle bir şeyden ama derecat kazanmaz, derecat kaybetmez. Öyleyse dikkat edin: Kader, bir insana sadece derecat kazandırabilir, asla derecat kaybettirmez. O zaman bir hususu dikkate almak mecburiyetindeyiz. Amentu şerhinde birinci faktör Allah'a inanmak. İkincisi Allah'ın kitaplarına inanmak. Üçüncüsü meleklerine inanmak. Dördüncüsü resûllerine inanmak. Beşincisi ba'su ba'del mevt'e inanmaktır (ölümden sonra tekrar hayata geleceğine inanmak). Altıncısına dikkatle bakın. Konumuz o: Hayrın da, şerrin de Allah'tan olduğuna inanmak. Hayır, sevgili kardeşlerim: Hayır Allah'tandır, Allah'ın vücuda getirdiği herhangibir olay sebebiyle derecat kazanabiliriz. Ama şerr, Allah'tan olamaz! Kur'ân-ı Kerim hükümlerine tamamen ters düşer. Hiç kimse başka bir irade sebebiyle (bu irade Allah'ın iradesi, İlâhi İrade de olsa netice değişmez), derecat kaybedemez, şerre ulaşmaz, şerr oluşmaz! Allahû Tealâ, o kişiye kader unsurları itibariyle ne yaparsa yapsın, o kişiyi mükâfatlandırsın, o kişiyi cezalandırsın, netice değişmez. O kişi, Allahû Tealâ kendisine bir güzel ihsanda bulundu diye derecat kaybetmez, Allah onu cezalandırdı diye gene derecat kaybetmez. Hiçbir şekilde bir kişinin kader sebebiyle derecat kaybetmesi mümkün değildir. Şerre ulaşması mümkün değildir. Bir insan için hayır vardır, şerr vardır. Hayır, derecat kazandıran işlevlerdir. Ona, derecat kazandıran herşey hayır'dır. Derecat kaybettiren herşey şerr'dir. Sevap, derecat kazandıran faktördür. Günah, derecat kaybettiren faktördür. Hasenat, derecat kazandıran faktördür. Seyyiat, derecat kaybettiren faktördür. Hasenat kazandıran, seyyiat kaybettiren... Öyleyse şerrin Allah'tan oluşması mümkün değildir. Sevgili okuyucular, böyle bir dizaynda herşeyi yerli yerine oturttuğumuz zaman görüyoruz ki; hayır Allah'tandır. Mutlaka Allah'ın vücuda getirdiği herhangibir kader unsuru sebebiyle biz derecat kazanabiliriz. Ama derecat kaybedemeyiz. Derecat kaybetmemiz mümkün değildir. Allahû Tealâ ne tür bir kader tatbik ederse etsin bize, kaderin hiçbir safhasında derecat kaybımız söz konusu olamaz. Öyleyse hayır, Allah'tandır ama şerr sadece bizim nefsimizdendir. "Hayır da, şerr de Allah'tandır." diyen olursa onlara bu yazıyı gösterin. Okusunlar ve incelesinler Kur'ân-ı Kerim'i. Aksi bir hüküm bulmaları mümkün değildir, sevgili okuyucular. Öyleyse bir sonuca ulaşıyoruz: Hayır Allah'tandır ama şerr Allah'tan değildir, bizim nefsimizden kaynaklanır. Ve sadece nefsimizin afetleriyle şerr işleriz. Ruhumuzun hangi faktörü olursa olsun, hangi hasleti olursa olsun davranış biçimlerimizde hiçbir zaman bize derecat kaybettirmez, hep kazandırır. Ama nefsimizin afetlerinin her işlevi bize derecat kaybettirir. Nefsimizin afetleriyle yaptığımız herşeyle (öfkeyle gidip birine yaptığımız bir kötülük) derecat kaybederiz. Kinle yaptığımız, afetlerin herbirine uyarak yaptığımız her olay, bize derecat kaybettirir, şerre ulaştırır bizi. Ama ruhumuzun hasletleriyle veya nefsimizin kalbindeki faziletlerle bir işlev gerçekleştiriyorsak o zaman mutlaka derecat kazanırız. İşte sevgili okuyucular, böylece gözden geçirdiğimiz kader konusu, bir bütünü oluşturuyor ki; bu bütünün muhtevası içinde herşey en güzel standartlarda dizayn edilmiş durumda. Kader, bize derecat kazandırabilen ama asla derecat kaybettiremeyen bir olayı ifade eder. Öyleyse kader dediğimiz zaman daima 2 irade vardır: 1- Olayı vücuda getiren irade. 2-Olayın üzerinde tesiri oluşturduğu irade. Öyleyse kader var mı? Var, orada 2 kişi var. Birisi kendi iradesiyle ya da farkına bile varmadan diğerinin üzerinde bir tesir vücuda getiriyor. İkisi de geçerli ama bir irade var ortada. Bir olayı vücuda getiren bir irade var. İkincisi iradenin vücuda getirdiği olayın sonucu. Bu birinci iradenin, birinci kişinin vücuda getirdiği olay onun iradesinin mahsulü olabilir, olmayabilir. Ama ikinci kişiye tesir etmiş olması lâzım. İster iradî yapının gereği, ister tesadüf. (Tesadüf demekle kendi iradesinin dışındaki bir olayı kastediyoruz. Onun ötesinde tesadüf müessesesi geçerli değildir.) Sevgili okuyucular, böyle bir dizaynda şunu görüyoruz: Kader söz konusuysa 2 kişi vardır. Tesiri ilka eden kişi, tesire maruz kalan kişi. Tesire maruz kalan kişi, kendisine zulmedildiği taktirde, böyle bir olaydan derecat kazanır veya onu memnun eden, hoşnut olan bir olayla karşı karşıyadır. O zaman ise ne derecat kazanır, ne de kaybeder. Ama olayı vücuda getiren kişi derecat kaybedebilir de, kazanabilir de. Olaya maruz kalan kişi derecat kazanabilir ama kaybedemez. Karşı taraf ne yaparsa yapsın böyle bir şey mümkün değildir. Öyleyse bunlar son derece önemli konular sevgili kardeşlerim. Hani: "Ben eğer cehenneme gideceksem, mutlaka falanca kişinin sebebiyle gideceğim." diye düşünen birtakım saflar var. Onlara deyin ki: -Hayır, kardeşim, sen falanca kişi sebebiyle cehenneme gidemezsin. O kişi, sana ne yaparsa yapsın sen derecat kaybedemezsin. Oysa ki; senin cehenneme gitmen, kaybettiğin derecelerin, kazandığın derecelerden fazla olmasına bağlıdır. Kaybettiğin dereceler olmadıkça ki; kazandıklarınızdan fazla olması için kaybettiğiniz derecelerin olması lâzımdır. Kaybettiğiniz dereceler ise başka birinin iradesiyle oluşmaz. O kişiden negatif tesir almış olabilirsiniz ama sizin kendinizin bir şeyler yapmanız lâzım derecat kaybetmeniz için. O kişinin size yaptığı hiçbir şey derecat kaybetmenize sebebiyet veremez. Sevgili okuyucular, hiç kimse kader sebebiyle cehenneme gitmez. Takdir-i İlâhi de hiç kimseye derecat kaybettirmez. Öyleyse şerrin Allah'tan gelmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Dedik ki kaderin oluşması için mutlaka 2 kişiye ihtiyaç var, 2 taraf olması lâzım. Taraflardan birinin diğerine bir tesir icra etmesi lâzım. Ama Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Biz herşeyi bir kaderle yarattık." O zaman bunun anlamı ne oluyor? 2 kişi olduğu zaman kader oluşuyor ama: "Herşeyi bir kaderle yarattık." diyor Allahû Tealâ. Öyleyse bir kişi de olsa o zaman kaderin oluşması lâzımdır. Burada eğer bir kişi varsa, o kişinin niyeti ve niyetinin sonucunu incelememiz lâzım. Niyet ve nasip müessesesine giriyoruz. Talebeler, öğrenciler... İmtihana giriyorlar. Niyetleri sınıf geçmek ama bir kısmı geçiyor, bir kısmı geçemiyor. Niyet, sınıfı geçmek. Nasip, bir kısmı için sınıfı geçmek, bir kısmı için sınıfta kalmak. Bir kısmının niyeti ve nasibi aynı, niyet ettiği şey ona nasip olmuş. Diğeri için aynı değil, niyet ettiği şey ona nasip olmamış. Öyleyse nasipte 2 kişi yok, 1 kişi var. Şimdi bu sınıf geçme işleminden hareketle biraz daha detaya girelim. Çocuklar derslerini çalışmışlar, sınıfı geçmek için imtihana girmişler. Birisi iyi çalışmış ama buna rağmen sınıfta kalmış. Öğreniyor ki; bir öğretmen çocuğun o dersteki notunu yanlışlıkla veya bilerek bozmuş. Ve sınıf geçecek hüviyette olan çocuk sınıfta kalmış. O zaman çocuğun nasibi mi bu? Hayır, nasibi değil; kaderi. Neden? Çünkü başka birisi girdi devreye. İkinci bir kişi ister kötü niyetle girsin, kasten yapsın bu işi ve çocuğun ulaşmak istediği hedefi değiştirsin. Başarılı bir çocuk, başarıya ulaşamasın. İsterse bilmeyerek yapsın, kafası dalgınken, soru kâğıdını incelesin ve verdiği not yanlış olsun; ikisi de neticeyi değiştirmez. Burada nasibin ötesine geçilmiştir. Burada ikinci bir kişi, ikinci bir irade devreye girmiştir. İkinci irade devreye girip de bir sonucu oluşturursa ve bu sonuç başka birine tesir etmişse, bunun adı kaderdir. Tersi de olabilir: Gene kâğıdı inceleyen öğretmen ya yanlışlıkla ya da bilerek çocuğun notunu yükseltebilir. O zaman da sınıfta kalmak durumunda olan bir çocuğun sınıf geçtiğini görüyoruz. Gene bu onun nasibi değil, kaderidir. Çünkü ikinci bir irade devreye girmiştir ve olaya müdahale etmiştir. Ve geçecek olan çocuğun sınıfta kalması veya sınıfta kalacak olan çocuğun sınıfını geçmesi başka bir iradenin müdahalesiyle oluşmuştur. O konuda, o müdahale eden kişinin davranışını onun açısından incelersek eğer, kasten müdahale edip çocuğu sınıfta bırakmışsa veya sınıfı geçirmişse bu, o öğretmen için bir kader değildir, bir kazadır. Bilerek, isteyerek bu olayı vücuda getirmiştir. Ama farkında bile olmayarak yanlışlık eseri çocuğu sınıfta bıraktıysa veya sınıf geçmesine sebebiyet verdiyse, geçecek olan çocuğun kalmasına, kalacak olan çocuğun geçmesine sebebiyet verdiyse, o zaman bilmeyerek yaptığı taktirde bu onun için bir kaza değildir, bir kaderdir. Çocuk için de geçecek durumdayken sınıfta kalması, kalacak durumdayken sınıfı geçmesi gene bir kaderdir. Çünkü o çocuk bu sonucu haketmemiştir. Öyleyse niyetle nasibe baktığımız zaman farklı bir olay görürüz. Kim sınıfı geçecek özellikte bilgilerin sahibiyse, imtihanda çıkan sualler de ona bu bilgilerini kullanma imkânı verdiyse ve çocuk imtihanı kazandıysa... Kazandıysa ne olur? Sınıfını geçer. Niçin imtihana girmişti çocuk? Sınıfını geçmek için. O çocuğun niyeti sınıfı geçmekti. Nasibi? Nasibi de sınıfı geçmek oldu. Öyleyse niyetle nasip arasındaki ilişkide bir başka faktör görüyoruz: Liyakat. İnsanlar neye lâyıklarsa Allah'ın o kişi hakkındaki nasibi odur. Liyakatine eşit bir mükâfat vermek. Liyakatine eşit bir ceza vermek. İkisi de aynı statüde. Öyleyse çocuk sınıfı geçmeye iyice hazırlanmış, imtihanda çıkan sualleri de yapmış ve sınıfı geçmek için çalışan bu çocuk sınıfını geçmiş. Ne oldu? Çocuğun niyetiyle nasibi birbirinin aynıdır. Liyakatinin karşıtı olan mükâfatı, çocuk almıştır. Başka bir çocuk da sınıfı geçmek için harekete geçmiştir ama yeterli miktarda çalışmamıştır ve derslerini yapamadığı için sınıfta kalmıştır. Bu da onun nasibi ama bu çocuğun niyetiyle nasibi arasında paralellik yoktur. Ama nasibiyle müktesebatı arasında paralellik var. Neye lâyıksa o noktada sonuç oluşmuştur. Eğer bir üçüncü kişi, durumu etkilemediyse niyetle nasip daima birbirine paralel olur. Kişi o niyete, niyetin sonucuna, niyetiyle ulaşmak istediği sonuca ehil ise, o taktirde sonuç niyetin, nasip olmasıdır. Sevgili okuyucular, öyleyse niyetle nasip arasındaki rabıtaya baktığımız zaman, sonucu tayin eden faktörün kişinin liyakati olduğunu görürüz. Niyeti ne olursa olsun sonuç (yani nasip) liyakate göre tahakkuk eder. Eğer niyetine onu ulaştıracak olan liyakatin sahibi değilse kişinin, niyetiyle nasibi eşit olmaz, aynı olmaz. Niyeti sınıf geçmektir, sınıfı geçemez. Niyetle nasibin eşit olabilmesi için o nasibe, liyakat asıldır. Asıl olan kişinin nasibine liyakatidir. Lâyıksa mutlaka Allahû Tealâ onu o nasibe ulaştırır. Değilse... O zaman da mutlaka ulaştırmaz. Öyleyse niyetle nasip arasındaki ilişki, kişinin bu nasibe lâyık olması veya olmamasına göre taayyün eder. Niyet ve nasiple, kader arasındaki farklılık nedir? Niyet ve nasipte bir tek kişi var. Allah ile muhatap olan bir kişi var, ikinci bir kişi yok devrede. Öyleyse bir tek kişi varsa, buradaki muhtevada bu kişi kendi iradesiyle derecat kazanabilir de, kaybedebilir de. Onun için bu müesseseye kader demek mümkün değildir. Kişi, kendi iradesiyle derecat kazanabiliyorsa, nasipte, gene kendi iradesiyle derecat kaybedebiliyorsa; o zaman bu bir kader unsuru değildir. Kaderde, kişinin kader sebebiyle derecat kaybetmesi mümkün değildir. Kazanması mümkündür ama kaybetmesi mümkün değildir. Nasipte kişi derecat kazanabilir de, kişi derecat kaybedebilir de... Öyleyse olaylara dikkatle bakın sevgili okuyucular. İki tane iradenin mevcut olmadığı bir ortamda kader teşekkül edemez. Orada sadece niyetle nasip vardır ve nasip mutlaka kişinin liyakatine paralel olarak oluşur. Kişi neye lâyıksa mutlaka o sonuca ulaşır. Niyetine eşit bir nasip veya niyetine eşit olmayan bir nasip ama mutlaka liyakatine eşit bir nasip. Allahû Tealâ kişiyi liyakatiyle paralel sonuçlara ulaştırır sadece. Öyleyse liyakatin unsurları muhtelif olabilir. Kişinin muktesebatı olabilir, kişinin Allah'a yakınlığı olabilir. O kişi sınıfı geçemeyecek durumdadır ama Allahû Tealâ'ya öyle bir yalvarmıştır ki; Allahû Tealâ onun dileğini kabul etmiştir. Sınıfını geçemeyecek durumda bir ders bilgisine sahip olmasına rağmen Allah, ona yardım etmiş ve geçirmiştir sınıfını. Nasıl? Burada Allahû Tealâ'nın yardımı devreye girmiştir. Bu çocuğun nasibi sınıfı geçmek oluyor, ikinci bir kişi yokmuş gibi görünüyor ama var: Allah. Nasip, nasip hüviyetinde oluşmaz, kader hüviyetinde oluşur. Öyleyse nasibin muhtevasında ikinci taraf yok, nasibin muhtevasında Allahû Tealâ'nın o kişiye özel bir yardımı geçerli değil. Kişinin liyakatine paralel bir sonuç oluşturdu Allahû Tealâ sadece. Nasip bununla alâkalıdır. Ne zaman Allahû Tealâ, o kişinin nasibini değiştirirse, Allah'ın devreye girmesiyle kişinin liyakatini Allahû Tealâ artırmışsa, o zaman Allah devreye girdiğine göre, ikinci irade devrededir (İlâhi İrade) ve nasip unsuru kadere dönüşmüştür. Allah'ın, Kur'ân'da söylediği "Allah herşeyi bir kaderle yaratmıştır." cümlesi de böyle bir kaderi ifade etmektedir. Kader ve kaza konuları öyle bir çetrefil hale getirilmiş ki; asırlar boyunca kader ve kaza konusundaki ciltlerle kitap okusanız, neyin ne olduğunu anlamanız pek mümkün değildir. İsterseniz deneyin. En yetkili gördüğünüz kişilere sorun bakalım kaza ve kaderi, neyle karşılaşacaksınız. Oysa ki; Allah öğretince, sonuç otomatik olarak en kolay hüviyetine gelir. Kazanın neticesi hayırdır veya şerrdir. Kaderin neticesi sadece hayırdır, şerr olamaz! Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: 2/BAKARA-216: "Kutibe aleykumul kıtâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrehû şey'en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey'en ve huve şerrun lekum vallâhu ya'lemu ve entum lâ ta'lemûn(e)." Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız bir şey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerrdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz. İşte kader müessesesi içinde bunun kesin sonuçlarını görüyoruz. Birisi, başka birine bir iradî yapı olarak bir kötülükte bulunuyor ama bunun karşılığında derecat kaybediyor. Bir hırsız başka birine ait olan bir malı çalmış. Hırsız seviniyor malı çaldığı için ve malı çalınan kişi de üzülüyor çalındığı için Öyleyse biz insanlara göre hayır ve şerr nasıl teşekkül eder? Eğer bir olay bizi üzerse o şerrdir. Bir olay bizi sevindirirse o da hayırdır, diye düşünür hep insanlar. Oysa ki öyle değil, sevgili okuyucular; bizi üzmesine veya sevindirmesine göre değil, bize derecat kazandırmasına veya kaybetmesine göre olaylar taayyün eder. Derecat kazandıran olaylar hayırdır; bizi üzse de hayırdır, sevindirse de hayırdır. Derecat kaybettiren olaylar şerrdir; bizi üzse de şerrdir, bizi sevindirse de şerrdir. Hırsız, bir şey çalmış, ondan memnun ama yaptığı olay hırsızlık, şerr, derecat kaybediyor ama memnun. Ama bu hırsız bir şeyi çaldığı için kul hakkı doğmuştur. Hırsız, kul hakkı sebebiyle derecat kaybederken, aynı derecat, otomatik olarak malı çalınanın hesabına, amel defterine "hayır" olarak kaydedilmiştir. O kişi de üzgün ama derecat kazanıyor. Yani bu üzüldüğü konu, onun için hayır oluşturmuştur. İşte böyle bir dizaynda hayırlı sonuçlar isteyen kişi hep mutlu olacağı, memnun olacağı sonuçları kasteder. Oysa ki; hayırlı sonuç, ona derecat kazandıran sonuçlardır. Bu derecat kazandıran sonuçlar da, hüzünlü sonuçlar olabilir, ona üzüntü veren sonuçlar olabilir ama hayır onlardır, sadece bize derecat kazandıran olaylardır. Onun için kader son derece önemli bir konu olarak çıkıyor karşımıza. Kaderde derecat kaybı, yani şerr hiçbir zaman söz konusu olamaz! Kader... Ölümümüz bir kaderdir. Bizim irademizin bir dahli yoktur. Bir insan intihar etmek istese Allah müsaade etmedikçe intihar edemez. Ölmesi mümkün değildir. Allah'ın onun vadesini tayin ettiği standart her neyse o zaman o şekilde gerçekleşir. Öyleyse ölüm, zaman koordinatı da, mekân koordinatı da belli olan bir kaderdir. Ne bir dakika ileri, ne bir dakika geri gitmeyeceği gibi, o noktadan başka bir yerde kişi ölemez. Ölüm, kesin olarak bir kaderdir. Her ölen kişi için, ister onu birisi taammüden öldürsün, ister kaza ile ölsün veya eceli gelerek ölsün, hepsinde de bu olay, ölen kişi için kaderdir. Kişi bu olayla kaderini yaşar. Doğumumuz da bir kaderdir. Bizim irademizin bir mahsulü değildir, irademiz dünyaya geldikten sonra bize teslim edilir. Bizim irademizin mahsulü olmayan hastalıklar da bizim için kaderdir. Bir insanın evlenmesi, kaderdir. Neden kaderdir? Çünkü bir irade evlilik müessesesini oluşturamaz. En az 2 iradenin yanyana gelmesi icap eder. Üzerinde kader oluşacak kişi, taraflardan biridir evlilikte, olay ona tesir edecektir. İkinci tarafa da tesir edecektir ama karşı tarafın "evet"i olmazsa, evlilik müessesesi gerçekleşemez. Öyleyse birden fazla taraf varsa, eğer 2 irade devreye giriyorsa bu mutlak olarak bir kaderdir. Sevgili okuyucular, gördüğünüz gibi kaderle kaza birbirinden kesin şekilde ayrılmıştır. Niyetle nasip de bu standardın içinde ayrı bir yere sahiptir. Kaderde derecat kaybetmeniz mümkün değildir ama niyet ve nasipte derecat kazanabilirsiniz de, kaybedebilirsiniz de... Sevgili okuyucular, can dostlarım, gönül dostlarım, Allahû Tealâ'nın hepinizi hem cennet saadetine, hem dünya saadetine ulaştırması dualarımızla, yazımızı inşa burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun. |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.