ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   İslami Genel Konular (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=324)
-   -   Peygamberlerin Görünüşü (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=568897)

Prof. Dr. Sinsi 08-24-2012 04:56 PM

Peygamberlerin Görünüşü
 

Peygamberlerin Görünüşü İnsanlar akıllarıyla eşya ve hadiseleri değerlendirerek, kainatta her şeyin bir yaratıcısının olduğunu, her şeyi gördüğünü, duyduğunu, bildiğini, her şeye gücünün yettiğini anlayabilir. Fakat aklıyla yaratıcının özelliklerini, kendilerini niçin yarattığını ve ne istediğini bilmeleri mümkün değildir. Bu sorular insanlık tarihi boyunca düşünen herkesi meşgul etmiş ve bu sorulara cevap aranmıştır. Filozoflar bu işlere kafa yormuş ve bir noktaya geldiklerinde akıl durmuş mesela Aristo aklın ulaşamadığı bu noktadan ilerisine metafizik demiştir.

İşte insan aklının daha öteye gidemediği buradan ileride peygamberler devreye girerler. İnsanın ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, vazifesinin ne olduğunu, vb sorulara açıklık getirmişlerdir.

Peygamber Farsça bir kelimedir.

Peygamberler, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı müstesna varlıklardır. Onlar Rabbimizin emirlerini insanlara tebliğ vazifesiyle şereflenmişlerdir. Bu ehemmiyetli işten dolayı onların mümtaz sıfatlarla donatılmışlardır. Bu sıfatlar Sıdk, Emanet, Fetanet, Tebliğ ve İsmet diye ifade edilebilir.

Sıdk, dosdoğru olmalarını, hiç yalan söylemediklerini,
Emanet, emanette emin olduklarını
Fetanet, zeki insanlar olduklarını

Tebliğ, Allah’tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirmelerini,
İsmet ise, günahsız olmalarını anlatır. Günaha yaklaştıklarında ikaz edilir ve uygun olmayan işi yapmalarına izin verilmez. Hataya yaklaşmalarına inanç esaslarını ele alan ilim dalı olan “kelam” ilminde “Zelle” adı verilmektedir.

Bu seçkin insanlar fizik bakımından da insanların en seçilmişleridir. Zira bir insanı severseniz onun anlattıklarına da sevdiğiniz ölçüde kulak verirsiniz. Fizik bakımından güzel olmayan insanlara kalbin ısınması imkansız olmasa da zordur. Hazreti Allah (celle celâluhu), vazifelendirdiği peygamberleri beden olarak yapacakları vazife ile doğru orantılı olarak yaratmıştır.

Bu özelliklerinden dolayı onlar hakkında dikkatli konuşma mecburiyeti vardır. Mesela Hazreti Musa (aleyhisselam) önceleri konuşmasında biraz tutukluk vardı. Sonra peygamberlik vazifesi kendisine tevdi edilince, Hazreti Musa (aleyhisselam) dua etmiş, dilindeki ukde gitmiş ve hatip bir insan olmuştur. Zira normal bir insan için kekemelik bir imtihan unsuru olsa bile tebliğ yapması gereken peygamberler kafirler tarafından alaya alınırlar. Bu da onların kudsi vazifesiyle ters orantılı olur.

Vehbe Zuhayli de Tefsirül Münir’ adlı eserinde Taha suresinin 25. ayetinin tefsirinde şu şekilde izah eder:

“Bir de dilimden bağı çöz ki, sözümü anlasınlar.” Konuşurken dilimde bana bir rahatlık ver. Ondaki düğümü ve zorlukla konuşmayı ortadan kaldır ki, risaleti tebliğ ederken söyleyeceğim sözleri iyice anlasınlar. Hazreti Musa’nın dilinde bir tutukluk veya bir kekemelik vardı.

Rivayete göre Hazreti Hüseyin’in de dilinde hafif bir tutukluk vardı. Peygamber (http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg aleyhi ve sellem): “O bu tutukluğu amcası Musa’dan miras almıştır” buyurmuştu.

Yüce Allah (Taha suresi 36. ayette de buyurduğu gibi) “istediğin sana verildi ey Musa” buyurmaktadır. Yüce Allah Hazreti Musa’nın kalbine genişlik verdi, darlık ve kederini giderdi, işini kolaylaştırdı, gücüne güç kattı. Dilindeki bağları çözdü.



Mevdudi, aynı ayetin tefsirini yaparken bu konuyu şöyle açıklar:

Musa (aleyhisselam) bunun için Allah’a dua etti, çünkü kendisinin beliğ bir konuşmacı olmadığının farkındaydı. Bir elçinin Firavun ve saray adamlarını etkilemek için akıcı bir dile sahip olması gerektiğini de biliyordu. Başlangıçta o çok beliğ bir dile sahip değildi, Firavun da onu bu yüzden alaya almıştı. “Görmüyor musunuz? Yoksa ben, şu aşağılık, meramını bile neredeyse anlatamayan adamdan daha üstün değil miyim?” (Zuhruf: 52) Musa (aleyhisselam) da aynı şeyin farkına varmış ve şöyle demiştir: “Kardeşim Harun’un dili benden daha düzgündür. Onu beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder.” (Kasas: 34) Sonraları onun dilindeki bu pelteklik geçmiş ve çok güzel konuşmaya başlamıştır. Bu, onun Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’de yaptığı konuşmalarla desteklenmektedir; çünkü bu konuşmalar birer belağat ve fesahat örneğidir.


Her şeyin ötesinde, Allah’ın Rasûlunun dilinde bir kekemelik, sürçme ve pepelik yaratmasının hiçbir nedeni yoktur. İşte bu nedenle peygamberler görünüş, kişilik ve yetenek olarak insanların en üstünleri olurlar. Çünkü onlar, kekemelik, pepelik gibi aksaklıklar nedeniyle insanların alayına hedef olmamak için hem görünüş hem de davranış bakımından etkili olmak zorundadırlar.


Taberi’de konuyla ilgili şu açıklamayı yapar:

Hazreti Musa, kendisine Peygamberlik verileceğini öğrenince Allah Teala’dan şunları istedi: “Ey Rabbim, sen bana genişlik ver ki bana gönderdiğin vahyi iyi anlayayım ve kendimde, Firavun’a karşı konuşma cesareti hissedeyim. Sen bana, vermiş olduğun Peygamberlik vazifesini hakkıyla yapmamı kolaylaştır. Sen, dilimdeki kekemeliği çöz ki rahat rahat konuşma imkânı bulayım. Ve insanlar beni anlasınlar. Sen, ailemden birini, özellikle kardeşim Harun’u bana yardımcı kıl. Beni onunla güçlendir. Onu da, bana verdiğin Peygamberlik vazifesinde bana ortak kıl ki seni çokça tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz ki sen bizi çok iyi görüyorsun. Bizim hiçbir işimiz senden gizli değildir.
36. ayette ise duasını kabul ederek Hazreti Musa’ya (aleyhisselam) Hazreti Allah şöyle dedi:

“Ey Musa, dilediğin sana verildi.

Ey Musa, istemiş olduğun şeyleri, gönül genişliği, işinin kolaylaştırılması, dilindeki kekemeliğin giderilmesi, kardeşin Harun’a Peygamberlik verilerek sana yardımcı yapılması isteklerin kabul edildi.


M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de bu konudaki beyanları şu şöyledir:

Bu hadisede üzerinde durulması gereken diğer bir husus da, Firavun’a sadece Hazreti Musa’nın gitmemesi, kardeşi Hazreti Harun’u da beraber götürmesidir. Bu davranış, bazı işlerin kollektif yapılmasının daha müessir ve yararlı olacağına da bir işarettir. Hususiyle de büyüklerin ya da büyüklük taslayanların ayağına gidecek olan tebliğ erlerinin birbirlerine manevî destek olmaları ve zâhirî yalnızlığın endişelerinden kurtulmaları bakımından çok önemlidir.


İsrail kaynaklarına göre, Hazreti Harun, Hazreti Musa’dan on-onbeş yaş daha büyüktü. İnsanların psikolojilerini iyi okuyan, söz söylemesini bilen ve duygularını rahatça ifade eden bir insandı. Hazreti Musa da onu takdir ediyor; kendisine bir yardımcı verilmesini isteyeceği zaman hemen onun adını anıyor ve Harun aleyhisselamla takviye edilmeyi diliyordu. Bazıları, onun bu isteğini ve “Kardeşim Harun’un ifadesi benimkinden daha düzgündür, onu da benimle beraber yardımcı olarak görevlendir ki beni tasdik etsin; doğrusu beni yalancı saymalarından endişe ediyorum” (Kasas, 34) deyişini bir kısım sebeplere bağlarlar. Bu hususla alâkalı, aslı İsrailiyâta dayalı olsa bile bizim kitaplarımıza da girmiş hikâyeler anlatırlar. Meselâ; bir gün Firavun’un gazabından kurtulmak için, sınanmak üzere önüne konan ateşi alıp ağzına koyduğundan dolayı Hazreti Musa’nın dilinin yandığını ve bu sebeple kısmen kekeme kaldığını naklederler ki, kanaatimce, bu kat’iyen doğru değildir. Çünkü, peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Peygamberler masum, iffetli, sadık, emin ve firaset sahibi insanlar oldukları gibi, her türlü ayıptan da münezzehtirler. Onların hastalıkları bile geçici bir imtihandır, kalıcı değildir. Onlar, kendi toplumları ve çevreleri tarafından asla tiksinti duyulmayan, görenlere Allah’ı hatırlatan, herkese emniyet vaad eden ve hallerine imrenilen insanlardır. Söz, tavır ve davranışlarıyla ortaya bir beyan zemzemesi salarak muhataplarını alıp kendi ufuklarına doğru sürükleyen ve ötelere yönlendiren seçkin kullardır. Bu açıdan, Hazreti Musa’nın kekeme olması kat’iyen söz konusu değildir.

Firavun’un karşısına çıkacak olan bir peygamberin, “Rabbim! Gönlüme inşirah, yüreğime genişlik ver; işimi kolaylaştır. Dilimden şu ukdeyi çöz ki sözümü anlasınlar” (Tâ Hâ, 25-27) şeklinde yakarışta bulunması ise gayet tabiidir. Nitekim, dilinde kekemelik bulunmadığından emin olduğumuz binlerce vaiz ve hatip de kürsüde ya da minberde sözlerine başlarken aynı duayı tekrar etmektedirler.

Hazreti Musa’nın, kardeşi Hazreti Harun’un belâgatını nazara vermesi ve onunla teyit edilmeyi istemesi meselesinde başka sebep ve hikmetler vardır. Meselâ, Musa aleyhisselam sadece vahiy ile konuşmaya dikkat ediyor ve alışageldiği bu temkin sebebiyle vahiy haricinde konuşurken yavaş yavaş, tane tane konuşuyor olabilir. Şayet öyle ise, Efendimiz’in ümmiyeti gibi, onun bu temkini de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordur. Ayrıca, Hazreti Musa bir nevi kast sisteminin hâkim olduğu Firavun sarayında, Firavun’un ve çevresindekilerin tafralarıyla büyümüş olduğundan dolayı, onlara karşı konuşurken psikolojik bir ruh hâletiyle daha temkinli davranmak zorunda kalacağını, bunun da bir takım sürçmelere sebebiyet verebileceğini hesaplayarak, öyle bir psikoloji yaşamamış, Firavun’a hiç muhatap olmamış, onun tesirine hiç girmemiş, ama ona karşı sürekli bilenmiş olan kardeşini kendisine yardımcı istemesi, onun hitabetini nazara vermesi çok yerindedir ve pek hikmetlidir.

Hazreti Musa için söylenen “pepelik” kat’iyen doğru değildir. Zira O bir Nebi’dir. Böyle bir durum ise, kat’iyen bir nebî için noksanlıktır. O, taşa ağaca bile kendini dinlettiren peygamberlerin hatibi Hazreti Şuayb’ın yanında 8-10 sene kalıp ders almıştır. Tıpkı Efendimiz’in Badiye’de bedevilerle kalıp, fasih Arapça’yı onlardan öğrenmesi gibi. Firavun’un “Şu maksadını anlatamayan” demesi, Hazreti Musa’nın saraydaki halidir.

Ayrıca, başlangıçta Hazreti Musa’nın hitabeti, Hazreti Harun’unki kadar ileri derecede değildi.

Hazreti Eyüp (aleyhisselam) hastalığı ile ilgili de açıklanması gereken hususlar vardır:
Eyyub (aleyhisselam) sabır kahramanıdır. Kendisi ağır hastalık geçirmiş ve sabretmiştir. Fakat hastalık dış görnüşte tiksindirici bir görüntü sergilememiştir. Yangın içte meydana gelmiştir. Seyyid Kutup, Fi zilalil Kur’an isimli meşhur tefsirinde Enbiya Suresi 83 ve 84. Ayetlerinin açıklamasında bu konuyu şu şekilde ifade etmektedir:
Eyyub’a gelince hani O “Bir derde yakalandım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” diye Rabb’ine seslenmişti.

- Biz de duasını kabul ederek pençesine düştüğü derdi giderdik. Ayrıca karşılıksız rahmetimizin bir eseri olarak ve bize kulluk edenlerin her zaman anacakları bir örnek olsun diye eski ailesini kendisine bir kat fazlası ile yeniden bağışladık.

“Kuşkusuz Eyyub peygamber, bakışların hayranlıkla yöneldiği sabrın, edebin ve güzel akıbetin parlak ufkudur. (Hazreti Eyyub’un başına gelen musibete ilişkin çeşitli söylentiler, değişik rivayetler vardır. Hattâ tiksindirici bir hastalığa yakalandığı, bu yüzden halktan tecrid edilip şehrin dışına çıkarıldığı da rivayet edilmektedir. Bunun hiçbir dayanağı yoktur. Peygamberlik görevi ile birlikte tiksindirici hastalık olmaz. Kur’an ayetinden anlaşılıyor ki, Hazreti Eyyub ailesi ve kendisi açısından bir sıkıntıya düşmüş, bu da bir imtihandır.)”

Bazı kimseler Hazreti Davud’la ilgili Sad suresindeki şu ayetlerle ilgili israiliyattan aldıkları uydurma hikaye nakletme yanlışına düşmektedirler. Suat Yıldrım’ın konuyla ilgili olan ayetlerle ilgili açıklamaları şu şekildedir:
– Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla. Çünkü o daima Allah’a yönelirdi.
– Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik.
Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi.
– Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.
– O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu?
Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü.
Onlar da “Korkma! dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız.

Senden dileğimiz: Aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster.”

– “Benim şu din kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum!
Böyle iken “onu da bana bırak!” dedi ve çenesiyle beni bastırdı.”

– Dâvud: “Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir.

Zaten malda ortak olanların çoğu birbirlerine haksızlık ederler.

Ancak gerçekten iman edip makbul ve güzel davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!”

Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.

22. âyette bahsi geçen iki kişi, muhtemelen Davud (aleyhisselam)’a suikast için gizlice duvardan tırmanıp atlayan kimselerdi. O’nun yanında başkaları bulunduğundan asıl maksatlarını gizleyip böyle bir sun’î mesele uydurdular (Razî).

Bazı müfessirlerin, İsrailiyattan alınan Urya kıssasını, hafifleterek nakletmeleri büyük çapta tenkid edilmiştir. Bu izahı, bazı müfessirler zorlamalı bulurlar. İbnu’l-Arabî Ahkâmu’l-Kur’ân’da şöyle der: Davud (aleyhisselam) bir şahsa, eşini boşaması halinde onunla evlenmek istediğini söylemişti. Şahsın kabul veya reddettiği bildirilmiyor. Böyle bir teklif o toplumda geçerli olmakla beraber, en uygun davranış biçimi olmadığından Allah Teâla onu böylece uyardı. 99 sayısı çokluktan kinayedir. Gerçek durumu ancak Allah bilir.

Bu âyetin okunması ve dinlenilmesi halinde tilavet secdesi yapılması vaciptir.

– Biz de ondan bunu affettik. Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.

– “Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için, kendilerine şiddetli bir azap vardır. (Sad Suresi 17-26)

Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin! (Kehf 6)

Bu ayet-i kerime ile alakalı bazı kimselerin Peygamber Efendimiz’ (http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg aleyhi ve sellem)’in vazifesinin ağırlığından intihar etmeyi düşündüğü hakkında dolaştırdıkları laflara da itibar etmemek gerekir. Peygamber Efendimiz (http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg aleyhi ve sellem) ölümüne davasının içerisine girmiş fakat asla intihar etmeyi düşünmemiştir. Zira intihar haramdır ve bir peygamber Allah’ın haram saydığı bir fiili işlemeyi düşünmez. Bunu biz şöyle anlıyoruz:

Peygamber Efendimiz (http://frmsinsi.net/images/forumsins...sinsi.net_.jpg aleyhi ve sellem) ölümüne davasına hizmet vermiştir. Yoksa hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmemiştir.

Hülasa-i kelam, insanlığın güneşleri olan peygamberler (aleyhisselam) her bakımdan Allah’ın (celle celâluhu) en seçkin kullarıdır. İnsanlar onlara bakarak hayatlarına yön vermişlerdir. Bir kimsenin fiziğinde görülen nahoş bir durum kendilerine tiksinti duyulmasına sebep olur. Peygamberlerin tebliğ ettikleri hakikatlere karşı böyle bir durum meydana gelmemesi için fiziklerinde ve davranışlarında uygun olmayan bir durum olmaz. İçte yangınlar olsa bile bu dışa aksetmez.

Aynı şekilde insanlığın önünde yıldızlar gibi duran büyük şahsiyetler de içlerinde bin bir türlü hastalıklarla kıvransalar bile zahir olarak bunlar fark edilmeyebilir. Şunu unutmamak gerekir ki; insanların büyüklüklerine göre imtihanlara maruz kalırlar. Zaten onlar bu imtihanları dışa aksettirmeyip “Rabbimizden, peygamber Efendimiz’den, İslam’dan razıyız” dedikleri için büyük olmuşlardır.



Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.