ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   Şiir Cenneti (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=315)
-   -   &Quot;Sen Olmasaydın Yâ Muhammed, Sen Olmasaydın Kainatı Yaratmazdım&Quot; (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=381696)

Prof. Dr. Sinsi 08-02-2012 11:59 PM

&Quot;Sen Olmasaydın Yâ Muhammed, Sen Olmasaydın Kainatı Yaratmazdım&Quot;
 

Bin dört yüz yıl öncesiydi. Yağmurlar

bitkilere küsmüş gibiydi. Güneş olabildiğince kavuruyordu

Mekke Sokaklarını. Sanki intikam alıyordu beşerden. Ve diyordu ki;

beni müzeyyen bir şekilde süsleyip, semâya ziyalı bir ışık yaparak,

istifadenize sunan Hâlıkımızı niçin tanımaz, görmezsiniz,

şükretmezsiniz?” ama cahilolan insanın ne gözünde

o hitâbı anlayacak bakış, ne de kalbinde o mânâyı sezecek

his kalmıştı. Adetâ yaşayan cenazeye dönmüştü insanoğlu.

İşte böyle bir zamandı cahiliyet devri.


Derken, bir gece semâvat ve arz büyük bir sarsıntıyla uyandı.

Nihayet beklenen an gelmişti. Her şey anlam kazanmaya

başlamıştı. Dünya kendi mevcûdiyetinin asıl sebebi olan,

bununla da “sen olmasaydın

Yâ Muhammed, sen olmasaydın kainatı yaratmazdım.”ilâhî hitabına

mazhar olan, Kainatın Reis’i, Fahr’i, Nur’u Muhammed Mustafa

teşrif etmişti.


Her şeyi gibi dünyaya gelişi de büyük bir mucize olmuştu.

Ve tenindeki gül kokusunu sunmaya başlamıştı daha ilk anda.

Evet, harikalar içerisinde gelmişti, öyle bir gelişti ki bu...

o doğduğunda zuhur eden nur, kıyamete kadar kainatı

ışıklandıracaktı.

Bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşini söndüren

o “nur” bin üçyüz elli sene sonra dinsizliğin manevî

ateşini söndürmüştü.

Güneş bile sıcaklığını onun nurundan alıyordu bu zamana kadar.


Çocukluğundaki harika halleriyle de insanları şaşkınlık içerisinde

bırakıyor, kendisine teveccüh ettiriyordu. Ve bin dört yüz sene

sonra da sosyologların psikologların akıllarını hayrette bırakıyor,

kendine hayran ettiriyordu o “nur” çocuk.

Ve nihayet o an gelmişti. Nübüvvet mührünün farklılığını

farketme ve Risalet tâcını giymek zamanıydı. Hira mağarasında

Cebrail(as) isimli meleğin kendisini üç defa sıkıştırarak,

“oku, Rabb’inin adıyla oku” demesiyle, kendisini, kainatı,

Kur’an-Hakîm’i okuması istenmişti daha ilk vahiyle birlikte.

O Şefkatli Nebî , o mübarek insan, ürkmüş ve korkmuş bir halde

zevcesinin yanına geldi. “Beni örtünüz , beni örtünüz”dedi.

Onu bu derece titreten “oku” emri, bizi neden hiç sarsmıyordu?

Yoksa önemsiz miydi “ben”i, kainatı, Kur’an-ı Kerîm’i okumak?


Zât-ı Zülcelâl, irşad etme vazifesiyle görevlendirdiği sevgilisine

önce “oku” demişti, “Alîm” isminin tecellisiyle ona ilminin

kapısını açmıştı.

Zât-ı Zülcelâl kainat kitabına yazdığı Tekvîni Ayetleri

Kur’an-ı Hakîm’inde tercüme etmiş, o Kelâm-ı Ezelîyi de

Resûlünün şahsında bütün insanlığa göndermişti.


Artık semâvat ve arz Muhammed-ül Emin olan Resûl-ü

Ekrem’i miraçtaki Risaletiyle beraber kendi üzerinde

taşımaktan son derece

mes’ud ve müsterih olup, her daim ona salât ve selâm getirmişlerdi.

Çünkü O,Hâlıklarının en sevgilisiydi. Onun Risaletiyle suların

akışı daha bir canlı, güneşin ziyası daha bir aydınlıktı. Kuşların,

böceklerin mânidar ötüşlerinde, güllerin açılışında onun

nurunun tecellisi vardı.


Karanlık nura, cehalet ilme, sefalet safahata döndüğü o zaman asr-ı saadetti artık. Cehaletin kilit vurduğu

kalpler, iman hakikatleriyle, “sohbet-i nebevî” ile bir bir açılarak

ilim meyvelerini vermeye başlamıştı. İlk meyveydi hanımı ve

sevgili dostu Hz. Ebûbekir. Ahir olan bu zamanda da

sohbet-i Nebevîye

mazhar olmak, Sünnet-i Seniyye’ye kemâl-i ittibâ ile olabilirdi.

İşte o zaman, her duamızda mânen yanımızda olurdu

Resûl-ü Ekrem (asm). Ziyası öyle bir ışıktı ki; Arabistan

yarımadasından dünyaya, dünyadan kainata ulaşacak kadar etkiliydi.

Çünkü O, kainatın “Hakikat Güneşi”ydi. Ve O zamanın ve tüm

zamanların en Bedîsiydi.


Belki bin dört yüz sene geçmişti O En Sevgilinin devri

üzerinden, ama Hadisleri, Sünnetleri değişmemişti. O zaman

“çölde açan bir gül” idi. Şimdi ise, “karla kaplanmış gönül yollarında

açan bir kardelen.” Onun ismi gökte hâlâ “Ahmet”,

yerde “Muhammed”di. Almalıydık o Nur’u tarihin tozlu raflarından.

Yaşantımızı o nurun ziyasıyla ışıklandırmalıydık. İç dünyamızı

Risâlet gülleriyle süslemeliydik.

Çünkü; kalpler ancak onun sohbetiyle aydınlanırdı.
alıntıdır



Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.