ForumSinsi - 2006 Yılından Beri

ForumSinsi - 2006 Yılından Beri (http://forumsinsi.com/index.php)
-   İslami Yazılar & Hikayeler (http://forumsinsi.com/forumdisplay.php?f=320)
-   -   Kardeşine Sikinti Verecek Söz Ve İşlerden Kaçinmak (http://forumsinsi.com/showthread.php?t=371526)

Prof. Dr. Sinsi 08-01-2012 11:15 PM

Kardeşine Sikinti Verecek Söz Ve İşlerden Kaçinmak
 

Sohbet ve arkadaşlık edeplerinden birisi de, arkadaşlarını kendisini idare etmeye muhtaç etmemek, onu özür dilemek zorunda bırakmamak ve ona zor gelen şeylerle kendisini sıkıntıya sokmamaktır. Allah için kardeş olanlar diğer kardeşinin isteklerini kendi isteklerine tercih edecek bir durumda olmalıdır. Rasulullah [s.a.v] ümmetinin külfet ve zorlama işlerden uzak kalmasını istemiştir:


“Allah’ım! Ümmetimin mevtaları için dua eden, dua ve davranışlarında külfete girmeyenleri affet! Dikkat! Ben ve ümmetimin salihleri tekellüften [yapmacık zorlama ve davranışlardan] uzağız.” [ Zebîdî, İthafu’s-Sade, VII, l52; Aclunî, Kefu’l-Hafa, I, 205. Tekellüften nehyeden hadis için bkz: Buharî, İ’tisam, 3.]


Arifler der ki: “Külfeti olmayan kimsenin sohbeti terk edilmez, dostluğu bozulmaz. Kimseye ağırlık vermeyenin sevgi ve muhabbeti devam eder ” [el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, II, 229; İhya, II, 274.]


Hz. Ali [r.a] kötü arkadaşı şöyle tarif ediyor: “Arkadaşların kötüsü, seni kendisini idareye muhtaç eden, özür dilemeye zorlayan ve senin kendisi için külfete girdiğin kimsedir.” [el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, II, 229; Gazalî, İhya, II, 273.]


Cafer es-Sadık [rah.] da bu konuda şu tespiti yapar:


“Kardeşlerimin bana en ağır geleni, benim için zahmet ve meşakkate girip, benim de onun hakkını gözetmeye çalışarak sıkıntıya girdiğim kimsedir. Onların kalbime en hafif olanı ise, benim, tek başıma bulunduğum andaki gibi, kendisiyle huzurumun bozulmadığı kimsedir.” [Sühreverdî, Avarif, 441-442. [Trc: 570-571].]


Dostların arasını bozan, huzurunu kaçıran bu tekellüf nedir? İmam Sühreverdî [k.s] bu soruyu şöyle cevaplandırıyor:


“Sufilerin güzel ahlaklarından birisi de tekellüfü yani zorlama ve sıkıntıyı terketmektir. Tekellüf, nefsin arzusu için insanlara gösteriş olsun diye yapılan yapmacık hareketlerdir. Bu ise, sufilerin hâline ve yoluna ters bir şeydir. Tekellüfün içinde Allah’ın takdir ve taksimine bir çeşit itiraz ve rızasızlık vardır. Halbuki, “Tasavvuf; tekellüfü terketmektir,” diye tarif edilmiştir. Tekellüf zayıf insaların baş vurduğu bir şeydir. O, sıddıkların yolundan ve gayesinden geri kalanların işidir. [Sühreverdî, Avarif, 260.]


İmam Gazalî [k.s] der ki: “Bir kimse kendisini dostlarından daha aşağıda kabul eder, onlara karşı güzel zan besler ve bütün kusurları kendinde bilirse, yapmacık hâl ve hareketlerden, başkasından bir hürmet ve hizmet bekleyerek ona ağırlık vermekten kurtulabilir. Hiç değilse bütün arkadaşlarını seninle aynı seviyede görmelisin. Hadis-i şerifin belirttiği gibi senin kendisine verdiğin değeri sana vermeyen kimsede hayır yoktur.” [Gazalî, İhya, II, 274.]


Enes b. Mâlik [r.a] anlatır: “Rasulullah’ın [a.s] bir düğün yemeğinde bulundum; onda et ve ekmek yoktu.” [İbnu Mace, Nikah, 24; Ahmed, Müsned, III, 255.]


Rivayet edildiğine göre, Cabir b. Abdullah’ı [r.a] bazı arkadaşları ziyarete geldiler; onlara ekmek ve sirke ikram ederek: “Buyurun, yiyiniz. Çünkü ben, Rasulullah’ın [a.s]: ‘Sirke ne güzel katıktır.’[Ebu Davud, Et’ıme, 39; Nesaî, Eyman, 2l; İbnu Mace, Et’ıme, 33; Darimî, Et’ıme, l8.] buyurduğunu işittim,” dedi.


Süfyan b. Seleme şöyle anlatır: Selman-ı Farisî’nin [r.a] yanına gitmiştim. Bana, ikram olarak ekmek ve tuz getirip: “Buyur ye! Şayet Rasulullah [a.s], bir kimsenin diğer bir kimse için sıkıntıya girmesini nehyetmeseydi, ben de sizin için külfete girer, hazırda olmayan başka şeyler de getirirdim,” dedi.


Tekellüf aslında, bütün hâl ve davranışlarda kötülenmiş bir haslettir. Mesela, sırf başkalarına gösteriş için giyinmek, süslü püslü konuşmak, hele günümüz insanlarının devamlı yaptığı gibi yağcılık yapmak için zorlamaya girmek, çok çirkin bir davranıştır.


Rasulullah [s.a.v] bu konuda bizleri şöyle uyarmıştır:


“Hayalı olmak ve çok konuşmaktan çekinmek imandan iki ayrı şubedir. Çirkin ve çok konuşmak ise nifakın şubeleridir.” [Tirmizî, Birr, 80; Ahmed, Müsned, V., 269; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VI, l23. [Had. No: 7706]]


Hadiste anlatılan çok konuşmak; fazlasıyla yağcılık yapmak, insanlara karşı övünmek, fesahat ve belağatını ortaya çıkarmaya çalışarak insanlara sıkıntı vermektir. Bu tür davranışlar, sadık müminlerin işi değildir.


Ebu Vail şöyle anlatmıştır: “Bir arkadaşımla birlikte Selman-ı Farisî’yi [r.a] ziyarete gitmiştim. Bize, arpa ekmeği ile çekilmemiş iri tuz ikram etti. Arkadaşım:


-Şu tuzun içinde kekik otu bulunsaydı, daha güzel olurdu, dedi. Bunu işiten Selman-ı Farisî [r.a], hemen kalkıp, ibriğini komşusuna rehin vererek bir miktar kekik otu satın aldı. Yemeği yiyip bitirince arkadaşım:


-Bize rızık olarak verdiği şeye kanaat ettiren Allah’a hamdolsun! deyince, Selman-ı Farisî [r.a]:


-Eğer sen, Allahu Teala’nın sana verdiği rızka kanaat etmiş olsaydın ibriğim rehin olmazdı, dedi. Bu hâdisede, Selman-ı Farisî’nin [r.a] söz ve fiilinde tekellüften kaçındığı görülmektedir.


Anlatıldığına göre; Hz. Yunus’a [a.s] arkadaşları ziyarete gelmişlerdi. Onlara biraz arpa ekmeği ile, kendi eliyle yetiştirdiği sebzeden doğrayıp ikram etti ve:


“Şayet, Allahu Teala boşuna külfete girenleri lanetlemeseydi, sizin için külfet ve meşakkate girerdim!” dedi.


Sufilerden birisi demiştir ki: “Haberin olmadan ziyarete gelene hazırda olanı ikram et. Sen birini bizzat davet ettiğinde ise, elinden gelen hizmet ve ikramı yap.” [Bkz: Sühreverdî, Avarif, 260-261. [Trc: 332-334].]


Kardeşlere sıkıntı verecek şeylerden birisi de, bir kimsenin ilmî sıfatını, takva ve zühdünü, servetini, maddî yetki ve ağırlığını kullanarak özel hürmet bekleyip hizmet istemesidir. Bu da Allah dostlarının takınacağı bir tutum değildir. Onlar başkalarına külfet ve sıkıntı vermeyi değil, hizmet ve sevgi vermeyi seçmişlerdir. Onlar kardeşlerini severler fakat karşılık beklemezler. Ellerindekini verirler fakat teşekkür istemezler. Herkesin Allah için yükünü çekerler fakat karşılığında kullardan bir şey ummazlar. Herkese karşı edep içinde muamele ederler, karşındakine kıymet verirler, fakat kendi kıymetleri bilinmedi diye üzülmezler. Allah dostları kendilerini sevmeyenlere karşı dahi nazik davranırlar. Kendilerine kabalık yapanlara kin gütmezler. Çünkü onlar halka değil, Hak’ka bakarlar. O’nun vereceği izzet ve şerefe itibar ederler.


Ashabtan Amir b. Rabia [r.a] anlatıyor: Bir gün Rasulullah [s.a.v] ile mescide gidiyorduk; bir ara Efendimizin ayakkabı bağı koptu ve ayakkabı ayağından çıktı. Ben de alarak düzeltmek istedim; Efendimiz [a.s] hemen ayakkabıyı elimden alarak: “Bu bir özel muameledir, başkasına sıkıntı verir. Bana böyle davranılmasını sevmem” buyurdu. [Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, IX, 21.]


Hz. Abbas [r.a] demiştir ki: “Bir gün Rasulullah’a [a.s]: Ya Rasulallah! Keşke kendinize insanlardan ayrı olarak gölgesinde oturacağınız bir çardak yaptırsanız,” diye bir teklifte bulundum. Bana döndü, şu cevabı verdi:


“Allah ruhumu alıp beni rahatlatıncaya kadar bu insanların arasında kalacağım. Onların ökçeme basmalarına, elbisemi çekiştirmelerine katlanacağım.” [Heysemî, Mecmeu’z-Zevaid, IX, 21.]


Hz. Hüseyin [r.a] demiştir ki: “Bizi başka bir şey için değil, sadece İslam’ın muhabbetiyle sevin. Rasulullah [a.s] şöyle buyurdu:


“Beni olduğumdan fazla yükseltmeyin; Allah beni Peygamber seçmeden önce kul olarak seçti.” [İbnu Mubarek, K. Zühd, Hadis No: 984; Tabaranî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, Hadis No: 2889; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, IX, 21.]


Kardeşler arasında hoş karşılanmayan hallerden birisi de bir kimsenin, kardeşinin gizli ve özel hayatına varıncaya kadar her şeyi öğrenmek istemesi ve onu lüzumsuz sorular ile sıkıntıya sokmasıdır. Bu tür davranışlar da, salihler arasında kötü karşılanır.


Ebu Talib el-Mekkî [k.s] naklediyor: Selman-ı Farisî [r.a] evlenmişti. O gece ehli ile beraber olduktan sonra, ertesi sabah insanların yanına çıkınca, bir adam:


-Ya Eba Abdullah, nasılsın? diye sordu. O da:


-Elhamdülillah, hayır içindeyim, iyiyim, dedi. Adam:


-Hâlin nasıldır, geceni nasıl geçirdin? başka bir rivayette: Ehlini nasıl buldun? diye sorunca, Selman-ı Farisi [r.a.] kızdı ve:


-Sizden birisi kendisini ilgilendirmeyen meselelerden niçin sorar ki? Evin dışındaki hallerden sorsa ya. Size, kardeşinizin işlerinden sizi alakadar eden kısmını sormanız yeterlidir, dedi.



Süleyman b. Mihran el-A’meş’in de başından benzeri bir olay geçmiştir. Şöyle ki: Bir adam Süleyman’ın evinde, kendisine:


-Ya Eba Muhammed, nasılsınız? dedi. O da:


-Hayır içindeyim, iyiyim! dedi. Adam:


-Hâlin nasıldır? diye sordu. Süleyman:


-Âfiyet içindeyim! dedi. Adam:


-Geceyi nasıl geçirdin? diye sorunca, Hazret, cariyesine seslenerek:


-Ey cariye, yatağı yorganı aşağı indir, buraya getir, dedi. Cariye de dediğini yaptı. Cariyeye:


-Yatağı ser ve içine yat, ben de yanına yatıp bu geceyi nasıl geçirdiğimizi şu kardeşimize bir gösterelim, diyerek adamın lüzumsuz sorusuna iğneleyici bir cevap verdi.


Yine Süleyman b. Mihran şöyle dert yanar:


“Şu zamanımızdaki insanlar bir din kardeşiyle karşılaştıklarında ondan, evindeki çoluk çocuğa hatta tavuklara varıncaya kadar haber sorar. Eğer kendisinden ufak bir ihtiyaç, mesela biraz süt istense onu vermez. Selef-i salihin ise kardeşiyle karşılaştığında: “Nasılsınız?” veya “Allah size selamet versin” sözünden başka bir şey demezdi. Bununla birlikte, kendisinden malının yarısını vermesi istense, hemen yarısını ayırır verirdi.” [Bkz: el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, I, 164; Şaranî, İslâm Büyüklerinin Örnek Ahlâkı, 291.]


Geçmiş büyükler arasında hoş karşılanmayan hallerden birisi de, bir kimsenin yolda karşılaştığı bir din kardeşine: “Nereye gidiyorsun?” veya “nereden geliyorsun?” şeklinde sıkı sıkı sorular sorması ve bazen onu yalan söyleme sıkıntısına düşürmesidir. Bu da, hoş görülmemiştir. Böyle bir davranış sünnet olmadığı gibi, edepten de değildir.


Bazen insan, arkadaşının, kendisinin nereye gittiğini ve nereden geldiğini bilmesini istemeyebilir. Mücahid ve Ata [rah.], bu tür sualleri uygun bulmazlar ve şöyle derlerdi: “Yolda bir din kardeşinle karşılaştığın zaman ona: “Nereye gidiyorsun?” veya “nereden geliyorsun?” diye sorma. Bu durumda belki sana doğrusunu söyler, senin hoşuna gitmez. Belki sana yalan söyler, buna da onu sen sevketmiş olursun.” [Bkz: el-Mekkî, Kutu’l-Kulub, I, 164.]


Kardeşim! Eğer şeref ile yaşamak, huzur ile ölmek ve arkandan hayırla anılmak istiyorsan -mümkünse- hiç kimsenin minneti altına girme. Kimseye yük olmamaya çalış. Allah için başkasına hizmet et, fakat, kimseden nefsin için hizmet ve hürmet bekleme. Sana mal değil, selam verenlere bile daha hayırlısı ile karşılık ver. Bu konuda ve ahlakta muvaffak olmak istersen, her durumda sünneti gözet. Rahmet Peygamberinin [s.a.v] tutum ve davranışlarını çok iyi öğren. Onlardan sana ait olan kısmına yapış. Çünkü, Efendimiz [s.a.v], her hâliyle ilahî terbiyeden geçmiş ve Cenab-ı Hak’tan tasdik almıştır. Hepimize onda en güzel örnek ve en şifâlı ilaçlar vardır. Bunun için Allahu Teala’ya yalvaralım, istemekten usanmayalım. Tâ o güzellikleri bulana ve onların içinde ölene kadar hep isteyelim, dilenelim.





Kaynaklarıyla Tasavvuf - 2


Dilaver Selvi


Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.